Bu kitabın okuyucularından, vatanından uzakta, kitaplarının yokluğu, yorgun hafızası ve gayretli çabasıyla, sahibi hakkında “Muaydi’yi uzaktan uzağa işitmen, görmenden iyidir” sözü söylenebilecek kadar az ilmi sermayesi ile umduğu kadarını yazdığı için, yazarını mazur görmeleri dilenir.
Bu kitap, her sınıftan insan için uygun bir kitaptır. Din ve dünya için yardımcı, dünyevî ve uhrevî lezzetler için bir basamaktır. Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.
“Muhabbet”, sevgiliye kavuşma heyecanı esnasında kalbin galeyana gelmesi ve çalkalanmasıdır. Âşığın kalbi, bir anlamda sevgilisini gereksinmekte, ona bağlanmakta ve ayrılamamaktadır. Muhabbet kelimesinin, “yerinde duramayıp hareket etmek”, “iç sıkıntısı” mânalarından türetildiğini söyleyenler de vardır.
Aşkın tanımına gelince… Bu konuda pek çok görüş vardır:
“Deli bir kalple daimî bir meyil”, “Sevgilinin tüm dostlara tercih edilmesi”, “Yanında veya uzakta sevgiliye muvafakat göstermek”, “Sevgilinin ve sevenin emellerinin birliği”, “Hürmetle hizmet göstermek”, “Sevgiliye verdiğin çok şeyi az, ondan gelen az şeyi çok görmek”, “Sevgilinin anısı ve hatırasının sevenin kalbini istila etmesi”, “Aşkın gerçeği, kendini tümüyle sevgiline adaman ve senden sana hiçbir şeyin kalmamasıdır”, “O, mahbub dışındaki her şeyi kalbinden silip atmandır”, “Saygınlığının zedelenmesi karşısında sevgiliye duyulan gayret ve kalpte başkasının bulunmasına karşı gösterilen kıskançlıktır”, “O öyle bir iradedir ki cefa görmekle azalmaz, iyilik görmekle artmaz”, “O, haddin bilinmesidir; sevgiliye karşı haddini aşanın sevgi iddiası doğru değildir”, “Senden hoşlandığı her şeyi sevgiliye sunmandır”, “Her hâl ve durumda avunmaktan kaçınmak, onsuz olamamaktır.”
“Aşk, kalbin sevgiliden başkasına karşı körleşmesi, eleştirilmesine karşı sağırlaşmasıdır.”
“Aşk, hareketsiz bir sükûn, sükûnsuz bir harekettir. Kalp kımıldar ve sevgilisi dışında kimseyle sakinleşmez. Ona doğru şevkle hareketlenir ve onun yanında sakinleşir.”
Aşk: Tüm bu isimlerin en geçerlisi ve anlamı en karmaşık olanıdır. Arapların kullanımına pek rağbet etmedikleri bir kelimedir. Bu kelimenin yerine kinaye yoluyla diğer isimleri kullanarak, sanki “aşk” kelimesini gizlemek ister gibidirler. Neredeyse hiç açığa vurmazlar. Eski şiirlerinde hemen hiç bulamazsın. Daha sonraki nesiller ise şiirlerinde bu kelimeye rağbet etmişlerdir.
Ferrâ: “Aşk yapışkan bir bitkidir. İnsanların sevgisine aşk denmesi, kalbe yapışmasındandır,” der. İbnu’l-Arabî de: “Aşake, sarmaşık ağacıdır. Çiçek açar, sararır ve bitiştiği ağaca dolanır. İşte bu kelimeden âşık ismi türetilmiştir,” diyor.
Hüzn: Aşkın isimleri arasında sayılmışsa da doğrusu bu isimlerden değildir. Sevende meydana gelen bir hâldir. Bu hâl, hoşa gitmeyen bir durumun sevende peyda olmasıdır. Meserretin (sevinç) zıttıdır.
Aşk, kalbi sevince boğmayacak davranışlardan eksik olmayacağından, hüzn kalbin sorunlu hâllerinden olur.
Aşırı sevgi aklı örter; âşık, zararına ve yararına olanı seçemez olur. Bu da deliliğin bir çeşididir.
Çünkü aşk da âşığı köleleştiren bir bela, bir hastalıktır. Muaz’ın hadisinde geçen “kim bir kavmi güç kullanarak zorla ele geçirirse” cümlesinde de söz konusu sözcük kullanılmıştır. Ki aşk da kişiden ayrılmayan ve onu hâkimiyetine sokan bir hastalıktır. Bu anlamı, bir yere yapışıp kalan adama “muhâmir” denmesinden de çıkarabiliriz.
“Onun azabı devamlıdır” âyeti hakkında Ebû Ubeyde: “Helak edici ve onlardan ayrılmaz bir azap” yorumunu yapmıştır. İlk dönem Arap nesli, letafetli ve hoşluğu sebebiyle aşkın bu niteliklerle anılmasını benimsememişlerdir. Sonraki nesiller “ğarâm” sözcüğünü aşk için genelleyerek kullanmış olsalar da…
Taabbüd: Aşkın ve boyun eğmenin zirvesidir. Öyle ki “aşk onu kullaştırdı”, yani boyun eğdirdi denilir. Sevgi onu zillete duçar kılar. Bu ise Allah’tan (c.c.) başkasına karşı gösterilmesi uygun olmayan bir mertebedir.
Çünkü eza, sevgiyi zayıflatır veya yok eder.
…
Bu konu, âşıkları ikiye ayıran bir konudur. Bir kısmı:
“Ezanın söndürdüğü aşk gerçek bir aşk değildir. Bilakis gerçek aşkın alâmeti, cefanın eksiltmemesi, ezanın gidermemesidir. Hatta sevgilinin ezasından âşık zevk alır…” der.
Diğer görüş sahipleri ise:
“Hayır, eza aşkı giderir. Çünkü insan doğası, kendisine eziyet edenden nefret etmeye eğilimlidir. Kalpler, kendisine ihsan edeni sevmek üzere yaratılmış olduğu gibi…” derler.
Kalpte, sevgilinin eza ve cefasından nefret ve buğz ile, öte taraftan ona olan aşk bir arada bulunabilir. Bizce insafa uygun görüş budur. Sevgiliyi sever ve ezasından da nefret eder. Bu realitedir. Bu duygulardan galip olanı diğerini yener ve hüküm ona ait olur.
Sonuç olarak aşk, benzerlik ve uygunluk ister. Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde Âişe’den (r.anha) rivayetle şöyle aktarır:
“Kadının biri Kureyşlilere geliyor ve onları güldürüyordu. Medine’ye geldi ve orada insanları güldürmekle tanınan bir kadının evine misafir oldu. Rasûlullah (s.a.) ‘Kimin evine indi?’ diye sordu. Hz. Âişe: ‘Filanca güldürücü kadına misafir oldu’ deyince, ‘Ruhlar toplanmış ordular gibidir. Orada tanışan ruhlar kaynaşır, tanışmayanlar zıtlaşır’ buyurdu.”
Doktorlardan bazıları:
“Aşk, iki ruhun aralarındaki uyum ve benzeşme nedeniyle kaynaşmalarıdır. Akıcı bir madde katıştığında birini diğerinden ayırmak imkânsızlaşır,” der.
İşte bu sebeple iki şahsın aşkı, birinin elemiyle öbürünün elem duyması, onun hastalandığını bilmeksizin hasta düşmesi seviyesine ulaşır.
Sevginin bütün bu türleri; sebebin bitmesiyle biten, artmasıyla artan, noksanlığıyla azalan, yakınlığıyla kuvvetlenen, uzaklığıyla zayıflayan sevgidir. Amma özde yer tutmuş gerçek aşk muhabbeti öyle mi ya? Haşa!…
İbn Hazm, ardından “karşılıksız aşk” ile alakalı bir soruyu şöyle yanıtlıyor:
“Kendisini sevene karşılık vermeyen nefis, örtük bazı engellerle ve yersel karakterlerden doğan kuşatıcı perdelerle yönü çevrilmiş bir hâldedir. Nefis, yerine yerleşmeden önce ilişkili ve bitişik olduğu parçayı duyumsamamaktadır. Bu durumdan kurtulduğunda, iletişim ve sevgide seven ve sevilen eşit olacaklardır. Sevenin nefsi ise bu engellerden özgür ve ruhlarının komşuluk yaptıkları mekânın farkındadır. Bunu duyumsar, ister, sevdiğini arar ve onunla buluşmaya arzuludur. İmkânı olsa mıknatısın demiri çekişi gibi onu cezbeder yahut çakmak taşındaki ateş gibi onda yer eder.”
Sorunun en doğru yanıtı; sevginin —söz edildiği üzere— ikiye ayrıldığını söylemektir:
Arazi sevgi, yani belli bir nedenle sonradan ortaya çıkan sevgi… Bu sevgide karşılıklı oluş şart değildir. Hatta çoğu zaman sevilenin sevene kızgınlık ve öfkesi bu sevgiye eşlik eder. Ancak sevilenin de sevenden bir çıkarı olması durumunda o da sevebilir. Her birinin diğerinden çıkarı bulunan bir erkek ve kadının sevgileri gibi.
Ruhânî sevgi ise sevginin ikinci türüdür. Bu sevginin sebebi, iki ruh arasındaki benzerlik ve birliktir. Bu sevgi iki taraflı olur ve öyle olmalıdır. Seven, gerçek bir aşkla sevgilinin kalbini araştırırsa, onda kendi aşkından daha yüksek, denk veya daha az bir sevgiyle karşılaşır.
Aşk çift taraflı olursa, sevenlerin ikisi de bununla rahata erişir. Onları dinginleştirir.
“Bu anlayış, cinsî münasebetle aşkın pekişmesini ve güçlenmesini gerektirir. Gerçek ise bunun zıddınadır. Çünkü münasebet, aşk ateşini söndürür, hararetini soğutarak seveni esritir,” itirazına karşılık şöyle denilir:
Bu kişilere göre değişen bir durumdur. Kimileri, cinsî birlikteliğin ardından öncesine oranla aşkının daha da güçlendiğini, yerleşip kökleştiğini hisseder. Böylece uygun ve denk bir şey kendisine vasfedildikten sonra onu seven, tadına bakınca da ona olan sevgi ve iştiyakı artan kişiye benzer.
Züheyr b. Miskin el-Fehrî, genç bir kızla evlendi. Ne var ki onu razı kılacak şeye sahip değildi. Kız, ona kendini sunduğu ve Züheyr’in onu razı edemediğini görünce, bir daha geri dönmemek üzere onu terk etti.
Hind b. Muhalleb der ki:
“Salih olsun olmasın, kadınlar için yanlarında dinginleşecekleri erkeklere varmaları kadar hayırlı bir şey görmedim. Gerçi her dinginlik verici eli geniş değildir; ama sükûn her durumda daha uygundur.”
Helal cinsî münasebete gelince; işte o, sevenin muradına denk düşerse aşkı artırır. Çünkü bu aşkın zevk ve lezzetini tadınca, yaşayan için daha önce elde etmediği yeni bir rağbet doğar. İki bakirin birbirlerinin yokluğuna karşı koyamamaları bundandır. Aşkı ifsat edecek ve sevgiyi bir başkasına yönlendirecek bir şey ortaya çıkmadıkça bu böyledir.
Aşkın cimadan sonra öldüğüne dair delil sunanlara karşı yanıtımız şudur:
Şehvet ve irade ateşi tümüyle sönmez. Şehvet o an için zayıflar; ancak ardından eski kıvamına döner. Özellikle birbirlerinden ayrı kaldıklarında bu açığa çıkar. Yoksa arzuladığı her vakitte ulaşmaya güç yetirebilir ve nefsini sükûna kavuşturarak tatmin edebilirse, şehveti normal hâlde kalmaya devam eder.
Sevgiliye karşı aşkı doğuran sebeplerin başında güzellik gelir. Fizikî güzellik, iç güzelliği veya ikisinin birden güzelliğiyle olur. Sevgili güzel yüzlü, güzel ahlaklı, iyi huylu olursa, onun aşka çekiciliği daha güçlü olur.
Sevene karşı aşkı doğuran sebepler ise dörttür:
Birincisi; göz veya kalp ile bakış… Bu bakış, sevenin tanımlanmasıyla olur. Çoğu insan bir başkasını görmediği hâlde, sırf kendisine vasfedildiği için uğrunda ölecek kadar sever. Peygamber Efendimizin (s.a.), kadınlara yabancı kadınları kocalarına görüyormuşçasına anlatmalarını yasaklamasının sırrı budur.
İkinci sebep; hoş bulmaktır. Çünkü ona bakışı hoş bulma durumunu doğurmazsa aşk oluşmayacaktır.
Üçüncü sebep; bakılan şeyi düşünmek ve onun hakkında konuşmaktır. Kendisi için ondan daha önemli bir şeyle meşgul olursa, kalbinde sevgisi yer etmeyecektir. Hatırından ve kalbinden tümüyle uzak tutmasa bile bu yeterli olmayacaktır.
Bu nedenle aşk için şöyle denilmiştir:
“Aşk, boş kalbin hareketidir. Bakış, hoş bulma ve düşünme boş bir kalbe rastgelirse onda yer tutar.”
Cerîr b. Abdullah:
“Rasûlullah’a ani bakışı sordum; gözümü çevirmemi emretti,” diyor.
Ani bakış; kişinin iradesi dışında gözünün takılması, ilk bakış anlamındadır. Kalbin iradesi olmazsa kişi cezaya çekilmez; ancak kasıtlı ikinci bakışta günaha girilmiş olur.
Rasûlullah (s.a.), sahabiye ilk bakıştan sonra hemen gözünü çevirmeyi ve bakışını uzatmamayı —ki bu ikinci bakışla eş anlamlıdır— emretmiştir. Bu bakışlar, bir fitne ve bela doğuracak tarzda kişiye musallat olabilir.
Peygamber Efendimiz böylesi durumlarda kişinin kendi eşine yönelmesini, o kadında var olanın benzerinin kendi eşinde de var olduğu gerekçesiyle tavsiye buyurmuştur. Gerçekten bunda hem arzulanan bir şeyi kendi cinsiyle giderme hem de bakış sebebiyle azan şehveti azaltma gibi faydalar bulunur.
Usâme b. Zeyd’in rivayetiyle her iki Sahih’te de yer alan hadise göre:
“Ardımdan erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım,” buyurmuştur.
Müslim’de yer alan Ebû Saîd el-Hudrî’nin rivayeti ise şöyledir:
“Dünyaya ve kadına karşı dikkatli olun.”
Bakmak, kalpte ava isabet eden okun etkisine denk bir etki doğurur. Ok, avı öldürmese bile yaralar. Kuru otların arasına fırlatılan ateş kıvılcımı gibidir. Otun tamamını değilse de bir kısmını yakar.
Bazı filozofların tanımı şöyledir:
“Aşk, kalpte doğan, hareket eden ve gelişen bir arzudur. Bu arzu ilerledikçe ona hırs türünden şeyler eklenir. Bu hâl güç kazandıkça kişinin heyecanı, dalgalanması, talep etmedeki arzusu ve hırsı uzar. Ta ki onu gam ve ızdıraba sürükler. Bu hâlde kan tutuşup siyaha dönüşürken öd suyu da yanarak kararır. Böylece siyahlığın galebe çalmasıyla fikir bozukluğu baş gösterir. Fikir bozukluğu, aklın yokluğuna, olmayacak şeyi istemeye ve bir sonuca varmayacak şeyleri temenniye götürerek deliliğin oluşmasına neden olur. İşte bu noktada âşık, kimi zaman kendini öldürür veya gam ve kederden ölür yahut sevgilisine bakarken sevinçten can verir.”
Aristo başka bir yerde aşkı:
“Ticaret veya zanaat gibi bir uğraşı olmayan boş bir kalpte peyda olan bir cehalet,” olarak tanımlar.
Başkalarıysa:
“Aşk, boş bir nefse rastlayan kötü bir seçimdir,” derler.
Başka filozofların şöyle bir tanımı vardır:
“Aşk gibi bâtıla daha çok benzeyen bir hak, hakka da çok benzeyen bir bâtıl görmedim. Şakası ciddi, ciddisi şaka, başlangıcı oyun, sonu kızgınlıktır.”
Câhız:
“Aşk, sevgiyi aşan şeyin adıdır. İsrafın cömertliği aşan şeye, cimriliğin de tutumluluğu aşan şeye isim olmaları gibi,” der.
Aşk; sevgiliye doğru bir baş eğiş, hep onun tarafında olma isteği ve gönlün kendini ona kaptırmasıdır.
Vecd, sakin bir sevgi; heva ise bir şeyi doğru veya yanlış olsun arzulayıp ardısıra gitmektir. Sevgi ise işte bu üçünü dengede tutan bir edattır.
Yine bir bedevî:
“Aşk, kalbe ulaşmada ruhun cesede ulaşmasından daha güçlü, nefse nefisten daha sahip; hem açık hem kapalıdır. Onu nitelemek dil için zor, tanımı açıklanmaktan öte sihirle delilik arası bir şeydir. Yollarıysa örtük ve görünmezdir,” der.
Aşkla ilgili şöyle de denilmiştir:
“Aşk zalim bir hükümdar, hak yiyici bir baş belasıdır. Kalpler ona yanaşır, nefisler ona boyun eğer. Akıl onun eseri, bakış onun elçisi, göz süzmek onun sözcükleridir. Yolu ince, çıkışı zorludur.”
Birine:
“Aşk hakkında ne dersin?” dediler.
“Deliliğin bir parçası değilse, sihrin bir çeşididir,” dedi.
Meşşâî ekolüne bağlı filozoflar aşkı:
“Huyların birliği, hoşlanılan şeylerin benzerliği, her nefsin bedenlere yerleştirilmeden önce kadim yaratılışlarındaki benzerlerine şevk duyması,” olarak tanımlarlar.
Aşkı şöyle tanımlayanlar da vardır:
“Aşkın yolu anlaşılmaktan öte, yeri de gözlerden gizli; nasıl yerleştiği hususunda akıllar şaşkındır. Bilinen tek şey, ilk kıpırdanması ve kalbe saltanatının büyüklüğüdür. Sonra diğer organları kontrolüne alarak yanları titretmesi, rengi sarartması, görüşü zaafa uğratması, konuşmayı tekletmesi, yürüyüşü tökezletmesi… Ta ki kişi delilikle ilişkilendirilsin.”
Aşkın tarifini yine bir bedevîden dinleyelim:
“Kalbi yerinden sıçratır, gönlü oynaklaştırır. İçi yakar, diğer organlarıysa hizmetçi edinir. Kalp, âşığı sebebiyle unutkanlaşır; gözler de onun sebebiyle yaşarır, bedense zayıflar. Geceler geçtikçe yenilenir. Sevgilinin hırçınlığıysa onu azaltmaz.”
Aşkın bir tür seçim mi yoksa insanın takatini aşan bir zorunluluk mu olduğu konusunda insanlar görüş ayrılığına düşmüştür.
İnsanların bir kısmı:
“Aşk, istenç dışı oluşan zorunlu bir şeydir. Tıpkı aşırı susuzluk çekenin suya, açın da yemeğe karşı duyduğu istek gibi. Bu arzular kontrol dışıdır,” derler.
Bu görüşü savunanlardan bazıları:
“Elimde bir iktidar olsa, yemin ederim ki âşıklara asla ceza vermezdim. Zira âşıkların günahları irade dışı günahlardır,” diyorlar.
Aşkın doğurduğu sonuçlarla ilgili yorumları böyle olanlar, aşkın bizzat kendisine ne derler acaba?
İşte Ebû Muhammed b. Hazm der ki:
Adamın biri Hz. Ömer’e (r.a.):
“Ey müminlerin emîri, bir kadın gördüm ve ona âşık oldum,” dedi.
O da:
“Bu elinde olan bir şey değil ki?” dedi.
“Ruhların Katışması” kitabında et-Temîmî, bazı tıp bilginlerinin aşk hakkındaki bir soruyu şöyle yanıtladıklarını aktarıyor:
“Aşkın ortaya çıkışı kişinin seçimiyle ve ona aşırı hırslanması nedeniyle değildir. Hatta çoğu bundan hoşlanmaz da. Bu ortaya çıkış, ağır ve telef edici hastalıkların baş göstermesi gibidir. Aralarında hiç fark yoktur.”
Kadı Muhammed b. Ahmed Nukatî, “Mihnetü’z-Zurrâ” adlı kitabında şöyle der:
“Âşıklar bazı hâllerde mazurdurlar. Zira aşk, onları istenç dışı felaketlerle yüz yüze bırakır. Hatta hastalığa tutulmaya zorlar. Kişi ise ancak kontrolü altındakilere karşın kınanabilir; kendisine yazılmış ve kaderi sayılan bir şeyden değil.”
Hişam b. Urve, babasından aktarıyor:
Medine’de karasevdalı bir âşık vefat etti. Cenaze namazını Zeyd b. Sâbit kıldırdı. Kendisine bu durum hatırlatıldığında:
“Ona şefkat duyduğumdan,” cevabını verdi.
Bilim ve din alanında belirli bir konumu olan Ebû Sâib el-Mahzûmî, Kâbe’nin örtülerine tutunmuş şu duayı yapıyordu:
“Allah’ım, âşıklara acı, kalplerini güçlendir ve sevdiklerinin kalplerini onlara merhametli kıl.”
Bu duası hakkında konuşulunca:
“Vallahi,” dedi, “onlar için dua etmek, Ci‘râne’den umreye çıkmaktan üstündür.”
İlk dönem âlimlerinin birçoğu:
“Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediğini yükleme” (Bakara: 286) âyetinde amaçlananın aşk olduğu yorumunu yapmışlardır.
Bu âyeti böyle yorumlamakla, âyetin kapsamını bununla sınırlandırmak istememişlerdir; bilakis örneklendirmek dilemişlerdir. Aşk da böylesi güç yetirilemeyen şeylerdendir.
Buradaki yükleme, dinsel ödevler kastedilen bir yükleme değil; yazgısal yüklemelerdir.
Ahmed b. Hanbel’e:
“Kişinin sarhoş olduğu nasıl anlaşılır?” diye soruldu.
Dedi ki:
“Giysisini ve ayakkabısını başkalarınınkinden ayırt edemediğinde.”
Aynı soruya Şâfiî’nin yanıtıysa şöyle olmuş:
“Konuşmasının düzeni bozulur ve sırlarını açığa vurmaya başlarsa.”
Muhammed b. Davud el-İsfahânî’nin tanımı da bunlara yakındır:
“Dertlerini unutması ve gizli kalması gerekeni açığa vurması.”
Güzel ve sevgi duyduğu bir eşe sahip birinin eşinden aldığı haz ve esriklik, başkasıyla ölçülemeyecek derecededir. Çünkü onunla olur ve kalbi, bedeni ile nefsi bu kavuşmadan haz alıp esrirse, bütün bu hazları haram yollarla elde etmeye çalışan kişiye karşılık kendisi sevap kazanır.
Bizzat Rasûlullah (s.a.) bunu açıkça ifade etmiştir:
“Sizin cinsel beraberliğinizde sevap vardır.”
“Ey Allah’ın elçisi, kişinin şehvetini gidermek için yaptığı şeye sevap mı verilir?” diye hayretle soruldu.
Rasûlullah (s.a.):
“Peki, bu arzusunu haramda giderdiğini düşünün. Bunun için ona günah yazılır mı?” dedi.
“Evet, yazılır,” dediler.
“Öyleyse helalde gidermesi için de sevap yazılır,” buyurdu.
Bil ki söz konusu haz, kulun Allah’a (c.c.) yönelişi, ihlası ve ahirete rağbeti ölçüsünde artış ve güç kazanır. Çünkü farklı yüz ve görüntülere bölünmüş şehvet ve irade, onun için tek bir yüz ve görüntüde birleşir.
Dahası yasak hazlardan duyulan korku, gam ve keder bu hazda yoktur. Bunlara bir de sevdiği ve sevgisini kazandığı, cinsel arzularını cezbeden, böylece gözlerini başkasına bakmaktan, gönlünü başkasını düşünmekten koruyan güzel yüzlü bir kadın ilave edilirse…
İşte o zaman bu kişinin aldığı haz ve esrime, haramdan bunu karşılayanın hazzıyla asla kıyaslanamaz.
Dünyadan elde edilecek en hoş nimettir bu. Öyle ki Rasûlullah (s.a.) bu nimeti, dünya ve ahiret hayırlarını kazandıracak üç nimetin üçüncüsü saymıştır:
“Şükreden bir kalp, zikreden bir dil ve kendisine bakıldığında gözü okşayacak; yalnız bırakıldığında namuslu ve eşinin malı için tutumlu güzel bir zevce.”
Elem, hüzün, gam ve keder; fayda verici sevgiliye dair bilgisizlikten veya bilgisi olmakla birlikte irade ve tercih yetisinin yokluğundan yahut iradesi ve sevgisi yeterli olsa bile kavuşamamaktan doğar. Bu ise en büyük elemlerdendir.
İnsanın berzahta veya ahirette, dünyada iken sevdiği hâlde yapamadığı şeylere çok fazla üzülmesinin sebebi de budur.
Böyle olması üç şeyden dolayıdır:
Birincisi; orada kaçırdığının gerçek değerini öğrenmesi.
İkincisi; aralarına engel konulduğu hâlde ona şiddetli ihtiyaç ve şevk duyması:
“Onlarla canlarının çektiği şey arasına engel çekilmiştir.” (Sebe’: 54)
Üçüncüsü; hoşlandığının zıddı olan elem verici şeylerin ortaya çıkması.
Çünkü ikisi de —nikâh ve cihad— Allah’ın (c.c.) sevdiği fiillerdir. Allah’ın sevdiği şeylerin ortaya çıkmasına yardımcı olan şey haktandır. Kişinin eşiyle oynaşması, Allah’ın beğendiği nikâhın ereklerine ulaşmaya aracı olduğu için haktan sayılmıştır.
İlk dönem âlimlerinden biri de şöyle der:
“Her kulun başında dünya işlerini görmeleri için iki göz bulunduğu gibi, kalbinde de kendisiyle ahiret işlerini görmesi için iki göz daha vardır. Allah bir kuluna iyilik dilemişse kalbindeki gözleri açar; böylece en doğru sözlü kişinin —Rasûlullah’ı kastediyor— vaat ettiği üzere düşlenemeyecek derecede zevkler ve nimetler görür. Ama Allah o kulu için bunu dilemezse onu o hâl üzere bırakır.”
Ardından şu âyeti okumuştur:
“Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed: 24)
Allah’ın dışındaki kişilerin muhabbetiyle meşgul ve O’nun zikrine sırt dönmüş kalplere, kasvetleri, hasretleri ve yaratılış amacından kopuşları haricinde ceza verilmese bile bunlar ceza olarak yeter.
Dönüşte Rasûlullah’ı (s.a.) ziyaret ettim ve şunu sordum:
“Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanların size en sevimli geleni kimdir?”
Rasûlullah (s.a.):
“Neyi amaçlıyorsun?” dedi.
“Bilmek istedim,” dediğimde:
“Âişe,” dedi.
Ben:
“Erkekleri kastetmiştim,” dedim.
Bu kez:
“Babası,” diye yanıtladı.
Biz de deriz ki:
Âşığı, kocası olduğu hâlde onun yatağına girmeyi reddederse, sabahlayıncaya dek meleklerin ilencine uğrar.
Ayrıca aşkın; aklı durulaştırdığı, kederi giderdiği, güzel giyinmeye ve yemeye, yüksek ahlaka yönlendirdiğini; hoş kokular sürme, görgü kurallarına uyma, edebi ve kişiliği koruma hususunda gayreti artırdığını söylerler.
Aşk, salihlerin sınanması, âbidlerin çilesi, akılların tartısı, zihinlerin cilasıdır.
“Aşk; korkağı cesur, cimriyi cömert, aptalın zihnini duru, konuşmadan aciz olanı konuşkan, düşküne sebatkârlık verir. Meliklerin izzeti onun önünde zillete düşer. Cesurların kahramanlıkları onun önünde eğilir. O, edebe yönlendirici; zihin ve zekânın gelişimi için ilk kapıdır. Onunla ince tedbirler ve hileler ortaya çıkarılır. Gayretler ona doğru yol alır. Kötü huy ve seciyeler onunla durulur. Aşk, kendisiyle olanı yararlandırır, dostunun yalnızlığını giderir. Onun nefiste dolaşan sevinci, kalbi teskin eden mutluluğu vardır.”
“Rabbimiz, unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün ötesinde yük yükleme ve bizi affet…” (Bakara: 286)
Allah (c.c.), bu âyette inananlardan, güçlerinin yetmediğini yüklememesini kendisinden istemelerini övmüştür.
Âyetteki “yük” kelimesi “aşk” olarak yorumlanmıştır. Ancak bu, “yük” kelimesinden tek kastedilenin aşk olduğu anlamına gelmez. Bundan gaye, aşkın da insanın gücünü aşan şeylerden biri olduğudur.
***
el-Mekhûl, aşk için:
“Şehvetin şiddeti ve azmasıdır,” der.
Aynı zamanda Rasûlullah (s.a.):
“Kendini alçaltmak kişiye yakışmaz,” buyurmuştur.
İmam Ahmed bunu:
“Kişinin kendini güç yetiremeyeceği belalara hedef kılması anlamına geldiği” şeklinde yorumlar.
Bu, âşığın hâline tıpatıp uyar. Çünkü o, sevgilisinin arzusuna uymak ve rızasını almak için insanların en düşüğü kılar kendini. Zaten aşkın temeli, sevgiliye karşı zillet ve boyun eğmeye dayanır.
“İnsan zayıf yaratılmıştır” âyetine Tavus şu yorumu yapmıştır:
“Kadınlara baktığında dayanamaz.”
İlk dönem âlimlerinin birçoğu aynı yorumu yapmışlardır.
Ömer (r.a.), o bölüğün sorumlusuna:
“Falan oğlu falanı bırak gelsin,” diye emir gönderdi.
Adam Medine’ye varınca:
“Ailene git,” dedi.
Daha sonra kızı Hafsa’ya (r.anha) vardı ve:
“Kızcağızım, bir kadın kocasının yokluğuna ne kadar sabredebilir?” dedi.
Hafsa (r.anha):
“Bir, iki, üç ay… Dördüncüsünde sabrı tükenir,” dedi.
Bunun üzerine Hz. Ömer bu zaman ölçüsünü, askerlerin evden en fazla uzak kalacağı müddet olarak belirledi.
Bu müddet, Allah’ın “îlâ” için belirlediği dört aylık zamanla da uyuşumludur. Çünkü Allah, kadının sabrının dört aydan sonra zayıflayacağını ve ardından tahammül edemeyeceğini bildiğinden, îlâ yapan için bu zaman zarfını tayin etmiştir. Ardından kadını, dilerse erkekle beraber yaşamaya devam etmesi veya nikâhı feshetmesi arasında serbest bırakmıştır. Çünkü dört aydan sonra sabır tükenir.
İsmail b. Ayyâş, Şurahbil b. Müslim’den, Ebû Müslim el-Hevlânî’nin şöyle dediğini aktarır:
“Ey Hevlan topluluğu! Genç erkek ve kızlarınızı evlendirin. Çünkü cinsel arzu yıkıcı, önünde durulmaz bir seldir. Önlemini alınız. Ve biliniz ki ondan müsaade istemekle kurtulamazsınız.”
Göz, sevgiliye bakmakla; kulak, sözlerini dinlemekle; burun, kokusunu çekmekle; ağız, onu öpmekle; el, dokunmakla lezzet alır ve her organ ondan arzuladığı her zevke ulaşır. Aynı zevkleri sevgili de karşılıklı olarak duyumsar.
Bu zevklerden biri eksik olursa nefis onu arar, talep eder ve tam anlamıyla bir dinginlik bulmaz.
Kadının, nefsin kendisiyle sükûn ve rahat bulduğu bir şey olarak tanımlanması bundandır:
“Nefislerinizden, kendileriyle dinginliğe ulaşasınız diye size zevceler yaratması O’nun âyetlerindendir.” (Rûm: 21)
Sevginin alâmetlerinden bir diğeri de onu başkasından kıskanması, onun için kıskançlık duymasıdır.
Sevgili için kıskanmanın anlamı; onun hoşlanmadıklarından hoşlanmamak, ona isyan edilip kuralları çiğnendiğinde ve emirleri zayi edildiğinde rahatsızlık duymaktır. İşte bu, gerçekten sevenin kıskançlığıdır. Dinin tümü de bu kıskançlık altındadır.
Sevginin bir başka alâmeti de, sevenin sevgilisine karşı gururu kırık, boynu eğik ve alçak gönüllü olmasıdır. Sevgi, alçak gönüllülük üzerine bina edilmiştir.
Hiçbir şeye boyun bükmeyen kişi, sevdiğine olan alçak gönüllülüğünden dolayı ona karşı dik başlı olmaz. Bunu bir eksiklik veya ayıp olarak görmez. Bilakis onların birçoğu alçak gönüllülüğü —zilleti— izzet olarak görür.
…
Zillet ve sevgi iyice yerleştiğinde, bu ibadete ve kulluğa dönüşüverir. Sevenin kalbi, sevgilisine kulluk mekânı olur. Buna ise hiçbir mahlûk layık değildir. Bu, Allah’tan başkasına yapılmaz.
Sevginin alâmetlerinden bir diğeri de, sevenin kendisini sevgilisinden uzaklaştıran, kendisini ondan nefret ettiren her türlü şeyi bırakması; ona yaklaştıran, haberdar olduğunda onu sevindirecek her türlü vesileye başvurması ve bunu yaptığında rahatlamasıdır.
Bu konuda sevgililerin nice acayiplikleri vardır. Onların birçoğu, sevgilisinin sevmediği yiyeceği, içeceği, yurdu, sanatı veya hâllerden bir hâli terk etmiş ve bir daha yapmamıştır. Nefsi onu yapmaya hiç zorlamamıştır.
Sevgi gücü belli bir yöne sarf edildiğinde artık orada başkasına yer kalmaz. Darb-ı mesellerin birinde:
“Kalpte iki sevgi, gökte iki Rab bulunmaz,” denir.
Sevgi gücü birkaç yere dağıtıldığında onun zayıflaması kaçınılmaz bir durumdur.
Kulun sevdiğini kıskanması iki türlüdür:
Allah’ın sevdiği “övülen kıskançlık” ve O’nun hoşlanmadığı “yerilen kıskançlık.”
Allah’ın sevdiği; şüpheyi gerektirecek durum olduğunda kıskanmaktır.
Sevmediği ise ortada hiçbir şey yokken sırf önyargıyla hareket ederek kıskanmaktır.
İkinci tür kıskançlık sevgiyi bozar, sevgililer arasında düşmanlık çıkarır.
Biz: “Yâ Rasûlullah! Allah’ın sevdiği kıskançlık nedir?” diye sorduk.
“Günahlarının işlenmesi ve haramlarının çiğnenmesidir,” buyurdu.
“Allah’ın sevmediği kıskançlık hangisi?” diye sorduk.
“Hakikatini bilmediği hususta kıskançlık yapmasıdır,” buyurdu.
Hz. Ömer’e (r.a.) bir adam getirildi. Hanımı ve beraberinde başka bir adam öldürülmüştü. Kadının akrabaları:
“Bu bizim bacımızı öldürdü,” dediler.
Öldürülen adamın yakınları da:
“Bizim ağabeyimizi bu öldürdü,” dediler.
Hz. Ömer (r.a.):
“Ne diyor bunlar?” dedi.
Adam:
“Ben kadının baldırlarını kılıçla kestim. Şayet iki baldırı arasında biri varmışsa onu da öldürmüşümdür,” dedi.
Ömer (r.a.) bu defa onlara dönerek:
“Ne diyor bu?” dedi.
Onlar:
“Kılıcını çekti ve kadının iki baldırını da kesti. Kılıç aynı zamanda adamın karnına isabet etti ve onu ikiye böldü,” dediler.
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
“Tekrar yaparlarsa sen de öyle yap,” dedi.
Allahu Teâlâ (c.c.), kulunun kalbinin O’na sevgiden, korkudan ve ümitten boş olmasını; kalbinde O’ndan başkasının bulunmasını kıskanır. Çünkü Allah, onu kendisi için yaratmış, yaratıkları arasında onu seçmiş ve seçkin kılmıştır.
Nitekim kudsî bir hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ey Âdemoğlu! Seni benim için, her şeyi de senin için yarattım. Sendeki hakkım hatırına, senin için yarattığım şeylerle uğraşarak seni kendisi için yarattığım şeyden uzak olma.”
Başka bir kudsî hadiste de şöyle buyurur:
“Seni kendim için yarattım. Öyleyse oyun ve oyalanışla uğraşma. Senin rızkını ben üstlendim; öyleyse boşuna yorulma. Ey Âdemoğlu! Beni ara ki bulasın. Beni bulduğunda da her şeyi bulursun. Beni kaybedersen de her şeyi kaybedersin. Ben, senin için her şeyden hayırlıyım.”
…
Allah bir kulu için hayır dilerse, kalbi O’ndan uzaklaşıp başkasının sevgisiyle meşgul olduğunda, kalbinin tekrar O’na dönmesi için kulunun kalbine çeşitli azap ve acılar musallat eder.
İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye
Ravdatu’l-Muhibbîn ve Nuzhetu’l-Muştâkîn
Aşıklar Kitabı
Çeviri: Feyzullah Demirkıran – Savaş Kocabaş
Şule Yayınları 2006

“Allah’ım, âşıklara acı, kalplerini güçlendir ve sevdiklerinin kalplerini onlara merhametli kıl.”










