Uzun ömürlü, “muammerûn” şairlerden kabul edilen Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştüğü ve O’nun (s.a.s), şair için “Allah’ım! Beni onun şeytanından muhafaza et! ” diye dua ettiği, şairin de bu dua üzerine vefat edinceye dek artık hiç şiir söyleyemediği rivayet edilmiştir.
Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.
Akasyaların rüyasında ölmek istiyorum. Yavaş esen rüzgarda -İkilem arasında gidip gelerek. Akasyaların rüyasında ölmek istiyorum.
Atlas çiçeklerinin ağır soluğunda
ölmek istiyorum. yazın ıslak ve sıcak bahçelerinde. günbatımının ilk saatlerinde atlas çiçeği soluğunda uçmak istiyorum.
Göğsümde hançer yarası süsen gibi açsa da. akasyaların rüyasında ölmek istiyorum atlas çiçeklerine geçit olmak istiyorum. -son fırsatta- akşam vakti, saat yedide.
Nazlı! İlkbahar gülümsedi ve erguvan açtı. Avludaki yaşlı yasemen bile çiçek açtı inat etme! uğursuz ölümle uğraşmal var olmak, olmamaktan daha iyidir, hele ilk baharda. Nazlı konuşmadı, başı dik Yiğitçe sustu ve gitti.
Nazlı! Konuş! Suskunluk kuşu aşiyanda dehşet bir ölümün üzerine kuluçkaya yatmış. Nazlı konuşmadı. güneş gibi karanlıktan geldi. Kan kırmızı oldu ve gitti.
Nazlı konuşmadı Nazlı yıldızdı: Bir an bu karanlıkta parladı ve gitti. Nazlı konuşmadı Nazlı menekşeydi Çiçek açtı, kışın bittiğini müjdeledi ve gitti …
Ahmed Şamlu
• Nazlı: Politik görüşleri sebebiyle Şah döneminde idam edilen yazar ve düşünür.
On on iki senedenberi pek yakın vakte kadar görürdüm:
Yazın — Boğaziçi’nde ise — ekseriya Tarabye’de, Kalender’de, Yeniköy caddesinde — Büyükada’da ise — ekseriya büyük tur yolunda, Hristos çamlığında, Maden ve Ayanikola civarındaki kumluk sahillerde, hemen daima tenha mevkilerde, kışın Beyoğlu’nda, ekseriya Nişan taşı, Şişli cihetlerinde, bazen Taksim bahçesinde, Taşkışla önünden Gazhaneye giden o tenha yolda, ara sıra da köprü üzerinde daima beraber görürdüm.
Son zamanlarda bunlar -biri artık ihtiyarlık çağına varmış, diğeri ise sahavet mevsimini geçirerek ahdi şebabın devrei ulâsına henüz girmiş- iki vücut idi ki biri birinin gölgesi gibi biri birinden ayrılmazdı.
Üç beş sene mukaddem bir tesadüf bunların baba ile oğul olduklarını bana bildirmişti. Ondan sonra her tesadüf ettikçe hâlü hareketlerine, muamelelerine bir hiss-i takdirü tes’it ile dikkat eder oldum.
Baba senelerden beri it’ab olunmuş bir beynin endîşe-i muhâkemât-ı rûzmerresini tercümeden artık tamamıyla âciz görünen yorgun, dalgın, hun-âlûde gözlerinin bakiyye-i nûr-ı hayatile ikide birde oğlunun vücudünü tekmil ihata etmiye çalışır.. Oğul, bu temâ-ı nûr-ı iştiyâk ile okşandığından mütelıassil mahzuziyetini imâ eden mağrur bakışlarile etrafını süzerek yoluna devam eder.
Renkler biribirine benzemez: Baba sarı, oğul ise karaya yakın kumraldır. Fakat müfrit denecek bir asabiyet-i mizâc, bir ciddiyet-i mişvar, bir iptilâ-yı tefekkür gerek babanın, gerek oğlun… hususa oğlun sîmâ-yı hazîn-i hayâtına müntabi’dir.
Bunlar az lâkırdı ederler.. Lâkırdıya en evvel başlıyan da mutlaka babadır. Konuşurlarken pek nadir olarak ikisinin de mağmum çehrelerinde – kat kat muzlim bulutlar altından fırlıyan şimşek gibi- hafif birer emâre-i ibtisâm görünür ki derhal zail olur.
Baba da oğula karşı mevcut olan iptilâyı ezelî-i ruh, alâka-i ebediye-i kalbiye hiçbir nazarı dikkatten mestur kalmıyacak derecede şiddetli ve ateşlidir. Bunun o yorgun, o dalgın nazarlarının bakiyye-i nur-ı hayâtında dem-be-dem nümayan olan inkisâr-ı bi-tâbî, bunun o serî’ül-intifa ibtisamatında gizlenmek istiyen arzû-yı bedihî-i bükâ imâ eder ki kem-terim ve nâ-tüvân bir emel-i hazin ile kahhar ve bî-amân bir endişe-i hâşine ma’reke-i heycâ olan ruh ve kalbi daima giryan-ı melâl, daima hûn-çekân-ı infiâldir. Mamafih oğluyla daima beraber bulunmak onu mes’ut eder gibi idi.
Şimdi biraz vakitten beri artık bunlara hiç bir yerde tesadüf etmiyordum. Bu mart ayı içinde bir sabah Büyükada’nın Hıristos ormanına çıkarken ihtiyar babayı yalnız gördüm. Elindeki kalın bastona dayanarak yokuşaşağı ağır ağır iniyordu. Renginin uçukluğu, harekâtının bataeti, halsizliği, mecalsizliği ile beraber simasının keder-âlûdeliği, siyahlara müstağrak kıyafetinin perişanlığı kendisinin hastalığından ziyade musibet-zedeliğini hatıra getiriyordu.
Bu zavallı babayı bu hale getirecek musibet ne olabilirdi? Bunu düşünmiye vakit kalmadı, karşı karşıya geldik. Kendisini bir aşinayı kâdim gibi selâmladım. Ve gördüğüm hüsn-i mukâbeleden cesaret alarak, bilmem nasıl bir hissi tefahhusun ibramile: “Küçük refikinizi bugün beraber almamışsınız..” dedim. O anda zavallının her vakitten pek ziyade kızarmış gözlerinden fırlıyan iki büyük katre-i te’essür sapsarı çehresinden aşağı yuvarlanırken bana cevap verdi:
– Nijad’ı mı soruyorsunuz? O öldü…
Recaizade Mahmud Ekrem Nijat Ekrem ve Tefekkür Umuttepe Yayınları
Mersiye birinin ölümü üzerine duyulan teessürü ifade etmek için yazılan manzumedir. Mersiyelerde şart olan te’sîrin gösterilebilmesi için, yürekten müteesir olmuş bulunması lâzımdır. Öyle olmazsa mersiye diye yazılan o mısrâların mezâr taşlarını karalayan ısmarlama ölüm târihlerinden farkı olmaz.
Hemşirezâdem Fatma Vediatullâhın irtihâli dolayısıyla yazdığım tarihli bir mersiye:
Makdem-i sa’d-i meserret-bahşı hâher-zâdemin Şevk-i diger verdi de kalb-i sürûr-âbâdıma Beş vakit âmin ile yâd eylerim târihini Hıfz-ı kuds-i Kadire olsun Vediâ Fâtıma
h. 1325
Kıt’asiyle doğduğun tarihi yazmışdım senin Şimdi zabt etmek ne müşkil irtihâl-i ahzenin
Vâlid-i gurbet-karârından emânettin bana Ben (Vedia) ismini vermiştim evlâdım, sana
Sen idin bir sermedi feyz-ı- bâhârı ömrümün Çehre-i- sâfındı dâim neşvezarı ömrümün
Ey samîm-i rûhumu tenşît eden dilber melek; Gıbta etti mânevî ezvâkıma zâlim felek
Pençesi bir derd-i bî-dermânın oldu dil-hirâş, Kıldı gülbün kamet-i vâlânı mecbûr-i- firâş
Bir devâdan âfiyet kesbetmedi derd-i rien Olmadı bir vechile kabil helâs ü tebrien
Yine pür cûş-û hurûş oldu derûnum bu gece Döndü bir fırtınaya sabr-ü sükûnum bu gece Canfûrüz ahım ile sine-i- zârım yandı Dem-hurûş eşkim ile garka-i hûnum bu gece
Değdi mızrâb-ı- tahassur yine evtâr-ı dile Yaralı kalbim ile nale füzûnum bu gece Âh ey aşk; zebun-küşlük olurum bu kadar Rûh-ı- bi-tâba acı, fazla zebûnum bu gece
Ben usandım yaşamak nâmına çırpınmaktan Var ölüm râhatına meyl u- rükûnum bu gece Ey karanlıkta boğulmuş olan ufk-i- ümmîd; Sana da etmiş eser tâli-i dûnum bu gece
Necm-i ümmîd değil, bir ufacık lem’â bile Görmüyor, baksa da gerdûna uyûnum bu gece Sarsılıp sarsar-ı hicrân ile Tâhir; Döndü bir fırtınaya sabr ü sükûnum bu gece
İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın Havada kaçan bulutların hışırtısı Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler Hiç kımıldamıyorlar Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor
İnsanlar sokak sokak çarşı çarşı ev ev İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar Boyunları bükük Yorgun asabi kederli kindar Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar Bir anda iki ayrı kıtadaki insanlar gibi Fatihliyle Beşiktaşlı sarmaş dolaş olacak
Sarı uzun yüzlü cesur işçiler Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar Hiç konuşmuyorlar Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım olmuştur Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışırlar Hepsi deli gibi severler yaşamayı Bu en önde giden grup Tophane’de Dikimevi’nde çalışır Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir Bu saçları darmadağın asık suratlı delikanlılar Kömür işçisidir Bu üç kız, Beyoğlu’nda büyük bir mağazada tezgâhtar Bunlar yol amelesidir Bunlar vapur işçisi Öbürleri duvarcı hamal ırgat kayıkçı Hepsi bu gök altında sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar
Dünyada işlerine giden insanları görmek kadar güzel bir şey yoktur (Biliyorum artık akşama kadar onları hiç görmeyeceğim)
Durduğun yerden İstanbul köprüsü tramvayları mavnalarıyla sanki yürüyor Bu sislerin ve bulutların arasından en sonra harekete geçen Kız Kulesi’dir Kayıkların direkleri insanların üzerinde Büyük bir bulut gelip durmuştur İşte karın karına vermiş motorlardaki balıkların üstlerine yağmur yağıyor Bir defa olsun akıllarına gelmemiştir Gözleri pırıl pırıl balıkların Bir İstanbul göğü altında ağlamak Hepsi denizde geçen hayatlarını düşünüyorlar Dokunsanız ağlayacaklardır
İstanbul açları tokları hastalarıyla aynı kıta üzerinde bulunuyor
Bu saatte dünyada sabahtır Bu saatte yeryüzünün birçok limanlarına gemiler girip çıkar Birçok insanlar balıktan çıkıp dönerler İstanbul bin göz bin dudak halinde ayakta İşte sırayla kalkan kepenklerin gürültülerini duyuyorum
Camlar siliniyor
Tramvayların havayı yarıp geçtiklerini görüyorum
Tünel’de vagonların ışıkları yandı.
Gülhane Parkı’na güneş vurdu.
Fatih’teki “Garipler Mahallesi”nde şimdi sade çocuklar kalmıştır
Edirnekapı tramvayında iğne atsan yere düşmez. Sanki bir can pazarı kurulmuştur Uyuyan şehirleri evlerini Allah’ı satıyorlar
Bu saatte İstanbul insanı deli eder Bu saatte yeryüzü çalışan insanların elindedir Bu saatte düşman uykudadır İstanbul’un çalışkan fakir halkını İşleri başında görüyorum Kapanık sokaklarda kunduracılar Bazıları elektrik bazıları gaz lambası altında çalışıyor İki yana açılmış kollarıyla havalanmak üzere olan kuşlara benziyorlar Hepsinin başları önlerinde Hepimiz ayaklarımızın rahatlığını ellerine bırakmışız Memnunuz Demirci kızgın ateş önünde çeliğe su veriyor Bakkal ayakta ellerini kavuşturup durmuş
Yorgancı bir sıra kırmızı gülleri sıraya koydu dikecek
Eski elbiseciler kapılarının önlerine çıkıp oturdular
Kapalı çarşının küçük esnafları el kadar dükkanlarını açtı Mercan Yokuşu tıklım tıklım Sabahla işe giden o insanların hepsi ayakta Ben bu sokağın öğle paydosundaki halini bilirim Ellerinde ekmekleriyle işçiler Yan sokaklara çöküvermişlerdir Kadınlı erkekli Bir an makinelerden yağlardan kurtulmuşlardır Gelip geçenlere garip bir şekilde bakarlar (Bu bir an işten ve dünyadan uzak saatlerde Onların akıllarından geçenleri bilmek isterdim) Hiçbir zaman büyük ve ölmez olduklarını bilmezler
Dünyaya sadece çalışmaya ve cefa çekmeye geldiklerine inanmışlardır Bütün fukara sokaklarda kalabalık halk mahallelerinde Durgun ve düşünceli yüzleriyle onlar vardır
Marangoz hem tahtayı ölçüyor hem şarkı söylüyor Kitapçı bize yeryüzünü unutturan kitapların tozunu alıyor Tekrar yerine koyuyor Havada Çalışan insanların sesleri Manav çamurların ve yağmurun arasından karpuzlarını kurtarıp sıraya koyar Bakırcı ip gibi ince kırmızı ve halis bakırdan memnun İki eliyle bir kulp yapıyor, sonra bozuyor Berber aynalarını aletlerini koltuklarını temizlemiş makası elinde bekliyor Terzi ütüsünü almış omuzlarımıza yuvarlaklık veriyor, sonra iğneyi alıyor Mürettip daima yanıbaşında duran büyük adam isimlerini bozmadan bağlayıp makineye veriyor Eskici bir kadın kundurasının bir tekini bitirdi Öbürküne başlayacak Kahveci umumun arzusu üzerine eski çayı döktü, yenisini demledi Seyrisefer memuru yerinde Gözünden hiçbir şey kaçmıyor
Ben arkamda bir gömlekle insanların arasındayım Bu saatte İstanbul küçük insanlarındır Hepsi işin ve çalışmanın o hür o kardeş dünyasına doğru yola çıkmışlar Gözlerinde ümitli ve emin dünyası insanoğlunun Neşeli veya kederli yüzleriyle Hepsi cesur ve mağrurlar Sen yatağın yorganın bir faytonda dünyada yapayalnız olduğunu hissediyorsun Aklından sırayla büyük şehirlerimiz geçer Ankara İzmir Eskişehir işçileri dönüyor Zayıf sert bakışlı halim selimdirler Büyük şehirlerimizin ağızlarında kıvrılıp uzanmışlardır Büyük şehirlerimiz Ambarsız istasyonsuz silosuz Fırınların önüne kurşun yağdırsan nafile Benim de aklımdan aynı şeyler geçer Ama daha kahırlı daha kindar daha söylenmez şeyler Sen üzerleri camlarla örtülü garlar vagonlar hayal edersin Önünde dört ucu ile kapalı bir gök uzanır Güpegündüz okunan ezan seslerinde sesin yaşanır Bir şarkı halinde girer rüyalarına Duvarlarında gümüş isalar asılı kiliseleri İstanbul’un Arkan sıra ellerin serinliğinde bir gece yürür Yakın pencerelerden sabaha doğru beyaz evlerin sahibeleri gerinirler Mavi gök yerinden oynar Rıhtımda bir adam cigara yakar, dumanlarını ağzında tutmaz Gözleri büyümüş bir kız köprüden geçenlere bakar, konuşmak ister, konuşamaz Sokaktan bir şair geçer, hiçbir şey için değildir Bakarsın dünya güzeldir, bu kubbe bu baştan ayağa kuşanmış dağlar için deli olunur Şuramızda biri soyunur İnsanın aklı oynar Öteden birbirlerine sarılmış insanlar geçer Sokaklar iştaha gelir Bu kepenkleri inik dükkanların arasından ıslıkla geç Ardınca kalan dağ dağ arzulardır Bir defa dokunup geçtiğin havada Koltuğunda bir İncille kiliseye giden bu kadın Üç ispermeçet mumu ile bir itirafta bulunacaktır Bu bütün vücudu ile işaretler yapıp geçenin öyle aşkları vardır, söylenmez Salisen bu kırmızı saçlı kız bütün türküleri yarım bilir Hep aynı insanlar geliyor aklına Bu akşam en geç saatlerde sokaklarda görün Bu akşam ömründe bir defa bir adam Caddeden geçen insanlarla kardeş olmak istemiştir Bir defa bir eskici ispirto lambası altında mektup okumuştur Aşktan ve kadından bahseden saf insanlar namına aklına ağlamak gelmiştir Mamafih ya dünya ya yıldızlar ya insanlar için şarkılar söylenir Bu akşamlara harikulade bir çingene kızı bacakları ve ağzı için üzüldüğümüzü bilir
Kanadı mükemmel bir kırlangıç tramvaylara sürünüp geçer İnsanlar minareler deniz esner Küçükpazar kahvelerinde ay ışığında iskambil oynayan işçiler seni tanır Sen Geceler ardının mahzun insanları için ağlarsın Bir anda yalınayak çocukların sattığı gazeteler okunup atılmıştır İnanılmayacak şeyler olmuştur yeryüzünde Avrupa istila edilmiş Tekrar kurulmuş Hamdolsun Hitler Mussolini ölmüştür Beyaz kravatlarıyla lavaller artık namevcuttur Vatanımda günde bir milyon balık denize dökülüyor ……….
Dağ oyuklarına sokulmuş kasabalarımıza kamyonlar tırmanıyor Trenler buğday taşıyor İnsanlarımız ufalmış küçülmüş çöpe dönmüşler İstanbul’da ekmek yağ kömür sıkıntısı Fırınların ofislerin hastanelerin önünde yığın yığın halkımız Büyümüş sarı çekik gözleri dal gibi vücutlarıyla gelip dizilmişler İstanbul mahzun avare çıplak Bir ince gömlek arkasında Çalışan insanların alın terinden Çalışan insanların emeğinden Eskici işlini bitirmiş peynir ekmek ve karpuzla karnını doyuruyor Hepsi öyle hepsi dörder beşer olmuş öğle yemeklerini yiyorlar Duvarcı hemen duvarın dibine çökmüş, yiyor İşinden ve diğerlerinden uzakta değil Fırıncı ateşin karşısında tezgahtar tezgahta deniz işçisi denizde yiyor Boyacı birinci kat boyanın kuruduğunu artık ikinci katı sürebileceğini düşünüyor Kuyumcu Şalimoya gazocağına benzin koyup hemen işe başlayacak Saatçi gözlüğünü taktı Askerler vatmanlar polisler nöbet değiştiriyor İnsanlara dokunmak ihtiyacını veren bir güneş Galata kulesini aşarak büyük caddelere uzanıyor Büyük küçük gemiler insanların hayvanların binaların önünde gelip demir atmışlar Böyle hep insanların arasındayım, yürüyorum Daima telaşlı halkını sevdiğim Karaköy çarşısını, tıklım tıklım sokaklarını geçiyorum Zürafa sokağından sesler geliyor Sen Paris sokaklarının ressamı Utrillo Ben küçük bir asmanın süslediği bu dar sokağı seviyorum Gökyüzü diye el kadar bir bulut parçası uzanır Hiçbir şey yokken yaşamak arzusu verir insana Kimselerin dinlemediği bir radyo harp havadislerini bildirir Akşamları boyunlarında mendil bağlı delikanlılar hava almaya çıkarlar Uzakta büyük küçük gemiler gerinir Projektörleri uyuyan serserileri aydınlatır Gökyüzünden kalkan bir yıldızın nereye düştüğünü onlara sorun, söylesinler Bir teşrinisani gecesi gayetle pis bir lokantadaki kadın hatırımdadır Bana beraberce ağladığımız bir şair resmi göstermişti O her akşam armonik çalan bir delikanlının sesini çok uzaklardan tanır Kupa bir faytonun içinde ağlayan kadının kim olduğunu bilir Namütenahi güzel gecelerin birinde esrar içilen kahveyi ondan öğrendim Ben o zamanlar dehşetli hassastım (Ben o zamanlar İstanbul’un Tophane ile Yüksekkaldırım akşamlarının haylazlık şarklarını söylerdim) Bu sokağın Polonyalı bir kızı vardır, düşünürüm
Bunun krallar ve padişahlar kadar hür akşamüstleri vardır Seyyar bir sinema makinesinden uzak memleket resimlerine bakılır Mavi bulutları kırlangıçları kuleleriyle insanlara sarılıp yaşar Allah’ın günü bahriye neferleri dolaşır Günde üç defa işçiler geçer Bu sokak eski aşk plakları çalar Kadınlar sabahları kapılarının önlerine yarı çıplak, geceleri soyunup otururlar Gramofonlara serseri akşamüstlerinin en yeni İspanyol plakları konur Gece yarısından sonra sarhoşlar için gitar çalan delikanlının sesi harikuladedir Müstesna zamanlarda kocaman bir ay bu merdivenli sokağa vurur Kapanık binaların camlarına İtalyan Kilisesi’nde söylenen dualar dökülür Uzakta büyük küçük camiler gerinirler Karınca gibi çalışır insanlar Üzüm çuvalı un çuvalı altında geçerler Sinemaların önünde Yahudi çocukları oynar Sen çiçekli beyaz sabahlığınla hatırıma gelirsin Bir minyatür misali yüzün berber dükkanlarının camlarına işlenmiş Ağır bir çay kokusu dağılır saçlarından İki yanında çok defa aşksız garip insanlar oturur Bu yüzünde bıçak yaraları taşıyanın üç cinayetle dolu bir hayatı vardır Bu gelip geçenlere gülen kadın artık hiç kimseyi beklemediği için neşeli Bu en çok aşktan korkar Bu sıkıntıyı sevmez başını alıp gider Ben onlar kadar dünyayı sevenlere rastlamadım Benim onlar için yazdığım şiirlerim vardır Neşredemem
Ben bu sokakların ağır bir öğle güneşi altında gerindiklerini bilirim Kilise sokağının bütün bir sene sıkıntılı halkını seyrettim Ermeni kilisesinin çan seslerine ezan sesleri karışırdı Hala uykusuz gecelerime musallat olan bu sokağın sıkıntılı kadınlarıdır Göğün sonuna kadar alçalışını, gökyüzünün büyük ve aziz oluşunu Ben bu sokaklarda seyrettim İşleri için sabahla evlerini terk eden insanlar gördüm Sevdiğim eski kiliseleri camileri koca şehre bu sokaklar birleştiriyordu Ben insana en yakın sıkıntıyı neşeyi bu sokaklarda gördüm Benim dünyayı ve insanları bu sokaklardan ibaret bulduğum zamanlarım vardır Vatanları milletleri hudutları birleştiren bir akşamüstüdür İstanbul çalışmaktan yorulmuş dönüyor Her yerde sıcak bir ter kokusu halkımın Her yanda gürültüler Dört yanın akşam Üsküdar’da gaz lambaları yandı Fatih daha yakınına sokulmuş insanların Daha çözülmez olmuş insanlar Yeniden açlığımızın şehri İstanbul’dasın Beşiktaş ayağının altında kalır Bu tramvay Aksaray’a gider Bu Edirnekapı’ya Elini uzatsan fakir Üsküdar’dasın Beyoğlu’ndan gürültüler geliyor Tamam akşam Birtakım insanlar ellerini yüzlerini yıkayıp sokağa çıkmışlar Daha çok geniş meydanlara caddelere köprülere gelip durmuşlar Bir kısmı Yenikapı’ya Çakır’ın Gazinosu’na koşmuş Bazıları Eyüp’e Kasımpaşa’ya Üsküdar’a çıkmışlar Beşiktaşlı hemen caddeye ve denize nazır bir yere oturmuş Hepsi geniş ve ferahlık veren meydanları seviyorlar Hepsi iyi şeylere hasretler Hepsi güzel günlere inanmışlar Mutlaka bir rahatlık olan denizi ve gökyüzünü görmeye çıkmışlardır Denizde ve gökyüzünde Hürriyetsiz hiçbir şeyin yaşandığı görülmemiştir Herkes elinden geldiği kadar sever dünyayı
İşte dileğimce bir gök önündeyim Birtakım insanların evlerine döndüklerini görüyorum Bir anda hepsi yattıkları gibi uyuyacaklar (Allah’ı düşünmeyi işsiz güçsüz insanlara bırakmışlardır) Soğuk bir gece evlerin kapısından pencerelerinden girip Babıâli’ye gelip yaslanmış Bu saatte Babıâli Geceyi bir meme gibi emmektedir Mürettipler az mumlu bir ışık altında sıralanmışlar Harfler elinde Kimi diziyor kimi sayfa bağlıyor Yarın ikinci Bastil’in düşüşünü öğreneceğiz Uyuyanları uyumayanları görüyorum Sirkeci adamakıllı karanlık Sultanahmet’te darağaçları hazırlanıyor Çarşıkapı’da üç serseri karakolluk oldu Bütün Fatih’i derin uykularda görüyorum Kenar mahalleliler bir daha hiç kalkmayacakmış gibi uyumuşlar Elleri kolları kaybolmuş, büzülmüşler Dünyamızın sıcak yerlerine kayıyorlar Bu saatte uyuyan bütün insanlar akraba Aksaraylıyla Eyüplü elele vermişler, sımsıkı tutunmuşlar Bazıları sırt sırta olmuşlar, dizlerini karınlarına çekmişler, uyuyorlar Bazıları ağızları açık olduğu halde daha rahat uyuyor Erken yatanlarla geç yatanlar hep aynı uykuda buluşmuşlar beraber olmuşlar Çoğu yüz yüze yatmış, birbirlerinin nefesleriyle yarışıyorlar Her şeyden korkuyorlar Avuçlarının arasına gecenin dolmasından, aralarına birinin girivermesinden, bir sabah Uyanıvermemekten Onun için sımsıkılar İlerinde açılanları kalkıp örtenler var Şu anda Çin’in bir kenar mahallesinde uyuyanlardan haberleri yok Dünyada yalnız olmadıklarını bilmiyorlar Maçka Şişli güpegündüz
Düşünceli ve mahzunum Bu saatte uyumayan insanları sevmiyorum Bu saatte bütün insanlar uyusun isterim Sabahla kalksınlar giyinsinler yıkansınlar işlerinin başında olsunlar Eski İstanbul kalyonları kadırgalarıyla çoktan uykudadır Fakir mahallelere beyaz atıyla Fatih çıksa yerinden kıpırdamazlar Bu saatte İstanbul’un geniş ve ölümsüz yüreği İnsanların dar ve kahırlı yüreğine karşıdır Gayrı bütün encamıyla kurşun ağırlığında bir gece Dersaadet üzerindedir Bu saatte Karaköy’deki Batumlu geveze salepçinin Alaca kedisinden başka konuşacak kimsesi yok Soğuk bir rüzgar ikisini birbirine yanaştırmış kıpırdamadan duruyorlar Bol mumlu bir ışık altında çalışan tramvay işçileri Bir şarkı tutturmuşlar Kazma sesleri arasından geliyor Meksikalı zenci demiryolu işçilerinin şarkılarına benziyor İstanbul’un bütün geceyarısı insanları kulak kesilmişler Yani geceyi üzerlerine çekmemişler Kayıkçı yattığı sandalın içinde doğrulmuş, dinliyor Beygir üstünde iki yanı güğümlerle sarılı sütçü başını sallıyor Bekçiler düdüklerini daha yavaş çalıyorlar Süleymaniye kendini zorlayıp aydınlığa çıkmış, dinliyor Ayasofya ellerini indirmiş Memnun
Sen sade insanların bulunduğu küçük bir barın önünde durmuşsun Burada kadınlar ekseriya sıkıntılı ama asla hafifmeşrep değildir Hepsi çok çirkin sevdikleri adam için ıstırap çekerler Onlar bir Fenikeli kadar denizden Ve bir Lübnanlı kadar yıldızlardan anlarlar Bir Yahudi sokağından akşamları vücut vücuda geçilir Havagazı fenerlerinin ışıkları papağanlarla eğlenen kızların yüzlerine değer Sen ellerin cebinde kötü havalara kızıp tükürürsün (Artık avuçlarınla çocukların yüzleri ısıttığın zamanlar sana kızmayacağım) Senin böyle havalara düşman olup şarkılar söylemen nereden geliyor Oysaki sen sıcak bir Avrupa garında açık saçık çocukların uyuduğunu bilirsin İnsanları toprağı havayı severek yürüyorsun Bilirim hiçbir şeyi dünyada olmaya değişmezsin Hiçbir şey dünyada olmak kadar güzel değildir Benimle ol Gökyüzü birdenbire düşüverecek Köprü’nün açılışını sabahla işlerine giden insanları Birlikte seyredeceğiz İşte o nefis o tertemiz gökyüzü İstanbul’un Sabah olmuş İstanbul tepeleri köprüleri sokaklarıyla çalışmaya iniyor Peşin bütün kenar mahalleler ayakta Peşin askeri fabrika işçileri Sonra tahmil tahliye inşaat amelesi Küçük memur küçük esnaf ayak satıcısı Ahir garipler diyarsızlar Yollara düşmüşler Bu gürültü kalkan kepenklerin gürültüsü Bu kalabalık Beşiktaş’a gidiyor Bu geriden gelenler Çarşıkapı esnafı Bunlar İstanbul emekçileri Kasketlerini yana yıkmışlar yürüyorlar Bu defa aç fakir İstanbul’u Büyük surların dışından seyredeceğiz Bir anda fakirler işsizler sökün edecek Önünden yorgun düşünceli yüzleriyle geçecekler Yeniden açılacak köprü dükkanlar fabrikalar Yeniden katledilecek emeği Fukara halkın Birtakım insanların elindeki İstanbul’u Rüyada gezer gibi gezeceksin Dilin tutulmuşa dönecek Gözlerin daha büyümüş yüreğin daha dar Yani bir efkârdır basacak Öteden bir başka çeşitleri geçecekler Fakir mahallelere caddelere yangın yerlerine doğru dağılacaklar İstanbul’u ilk aydınlıkta görüyorsun Üniversitesi karakolları mektepleri hapishaneleriyle Kenar mahallelerden doğrulan iğri büğrü insanlarıyla Kirli göğü minareleri kubbeleriyle İstanbul’u ilk aydınlıkta görüyorsun
Bu şehir aşktan değil şehvetten düşüp gebermeye hazır
Sabahla üç çingene kızı kemanla “yolculuk var” şarkısını söyler Yağmur altında bir adam sallanır durur sehpada İki yanından uzamış saçlarıyla Sevdiği kadından vatandan harplerden kaçmış birtakım insanlar geçer Dünyayı ve insanları görmeye çıkmışlardır Nefes nefese geçen işçi kafilelerini görünce rahatlayacaksın Ama bir dakikada hepsini kaybedeceksin Sonra yine İstanbul’la tek başına kalacaksın Bir bahriyeli bu şehrin parkında gördüğü rüyalardan utanıp kaçtı Kocaman gemi direkleriyle dolu gökyüzü için şiirler yazıldı Birinde senin iyi yüreğin yoktur Geceleri el kadar bayraklı gemiler kızların rüyalarına girip dolaşır Bir meyvedır intihar sabah akşam bölüşülür Rakının adı geçtiği yerde ayağa kalkılır Fildişi kakmalı aşağılık bir gökyüzü çalkalanıp durur Minarelerine takılan bulutların sarhoş olduklarını şairler söyledi Sualler tanzim edilir yaşamaya ait, sorulmaz Dört yanında Allah’a söve söve yaşanır Bir şehirdesin ki seni kimse tanımaz Uzun fakat ölümsüz bir uykudan sonra Yeniden çalışan insanların sesleri Ovalar denizler üstünde Demir dövenin ray döşeyenin O erkek sesi sonsuz çalışmanın Yedi tepeden birden İşte 1944 sabahının insanları Balıkçılar işçiler çocuklar Çocukların kursakları ufacık Elleri şiş Kadınlar birbirlerine tutunup yürüyorlar Ne kadar mümkünse o kadar mahzun insanlar İşte gazeteler muhakemeler karaborsa Ticaret siyaset propaganda Her yerde sıcak nefesi insanların Balıkçı motorları sırt sırta verip durmuşlar Tramvaylar havayı oyup geliyor Aç İstanbul tok İstanbul’a doğru taşınıyor Sen köprünün demirine arkanı verip durmuşsun Uzağındasın yanan şehirlerin Yalnızlık Allaha mahsustur Yüreğini ortaya koymuş bakıyorsun Paris’i İstanbul’u Zonguldak’ı yapanlarla yüreğin Kulağın hep çalışan insanların sesinde Haliç’ten gürültüler geliyor Bu işbaşı düdüğüdür Çalışan halkın ölümsüz halkın Taze ekmek kokusu ilk Küçükpazar fırınlarından yayılır İlk Unkapanı köprüsü kıpırdar Suratları asık adamlar geçer Bir bulut başını çıkarıp kaybolur İşte yeniden bir yağmur İstanbul’un üstünde Bu önünde gelip durduğun Sarı bir ışık altında uyuyan çocukların sokağıdır Onları gözlerini çıkarıp avuçlarına bırakacak kadar sevdiğini biliyorum Artık eski plaklar çalan kahveleri unut Benimle ol
Bir anda bütün kıtaları dolaşan kuvvetli ve mükemmel gün ışığı önümde Seni düşünüyorum Sen genç orospular ölü padişahlar frengililer şehri Seni demir parmaklıkların arkasından seyrettim Kıtlıkların hürriyetsizliklerin elinde gördüm Her defasında daha yalnız daha kimsesiz daha fakirdin Her defasında kinlerin kahrın elinde yapayalnızdın Bir yanınla aç bir yanınla tok gördüm Her seferinde gösterişsiz halkın büyük emeğin çalışan insanlarınla güzeldin Sisin dumanın yağın içinde bizimdin Kalelerin surların katil kulelerin önümüzde duruyor İyi yüreğinle demir alan demir atan gemilerin sevinçlerin kinlerin ihtiyar öfken çözülmüş duruyor Ölümsüz bakışın havai halin sıkılmış yumruğunla önümüzden geçiyorsun Aşklar ölümler başlanmamış işler gerinde duruyor Sen büyük kederimizin şehri Sen elimiz ayağımız Sen bunca yılın açlıkları kinleri sefaletleri Sen uğrunda şarkı yaktığımız destan düzdüğümüz Asırlar ardı insanlar hep senin hasretini çekmiş Seni beklemişiz Sen çarşıların evlerin zindanların arasından doğrulmuş geçiyorsun Önünde sevinçler işler gelecek günler doğrulmuş bakıyor Sen büyük kederimizin şehri Bir sen eskisin dünyamızda Kulelerin minarelerin surlarınla Vapurların limanların bankalarınla Bir sen eskisin Bir eskimeyen çalışan insanların emeği Bir onların emeği göz nuru alın teri yenidir Bir onların elinde güzelsin Bütün onların eli göz nuru sıcak yüreği Bir dokunsan senin her yerin Sen çalışkan halkın şehri Devletler milletler vatanlar geçti, sade iyi olan kaldı Arabalar, sırmalar peşleri sıra boyunları buruk insanlar geçtiler Ticaret siyaset tarih bir avuç iyilik, her dölden insanlar geçtiler Yeniden arabalar ve zayıf ve şişman ve uzun ve kısa ve semiz birtakım insanlar geçtiler Dalkavuklar ölümler cebir peşleri sıra geldiler Şairler zenginler fakirler her soydan hürriyet düşmanları geldiler Kimse sana hakkını vermedi Seni herkes gençler ihtiyarlar her boydan milletler sevdi Her gelen seni sevdi bağlandı bırakıp gitti Her gelen sana köstek kelepçe yeni zincirler bıraktı Her gelen açlıkları kinleri arabaları surları devraldı Zindanları şiddetli yalnızlığını kimsesizliğini daha genişletti Harpler sulhlar her çeşit insanlar seni olduğun gibi bırakıp geçtiler Sen duvarlarını kederlerimizin yanı sıra daha kuvvetlendirdin Sen nesilden nesile daha kuvvetlenen daha ölmezleşen cebri devraldın Kalelerini yeni bilgilerle daha muhkem kurdun Böyle seni her seferinde açlıklarımızla daha yenilenmiş daha semirmiş bulduk Bir gün zayıflamadı kederimiz Bir gün unutmadık kendimizi Sen en bahtsızı şehirlerin Yığın yığın kötülükler pislikler kendine göre her yerde çözüldüler Krallar padişahlar imparatorluklar geçtiler Yeni insanlar yeni halkı yeni devletleri yeni şehirleri kurdular Bu defa iyiler bu defa kötülükleri süpürüp attı Bir sen eskisin dünyamızda Bir sen sonu gelmeyen kederler kinler zulümler içinde asırlardır beklediğimiz
Bir sen aptalları budalaları uşaklarını peşin sıra sürüyorsun Arkanda kötülükler yığın yığın kederler ağır şatafatlı takım taklavatlarıyla geliyor Gerinde kederli soluk yüzler omuz silkişler daha mütehammil daha asil bekliyor Bir açılsan bütün nimetler Bir açılsan ümit Bir açılsan kurtuluş Bir açılsan çocuklar kadınlar erkekler şarkılar sulh Bundan böyle seninle senin önünde eğilmeler yalvarmalar Bundan böyle işler devletler topraklar cumhuriyetler seninledir Bundan böyle dünyanın ölmez şairleri seninledir Bundan böyle paydos pisliklere çirkeflere cebre Paydos yolunu kesen çamura kelepçelere boyunduruğa Paydos zincirlere kara günlere topyekûn paydos
İlhan Berk
1947
SON YERİNE
İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın Yağmur altında bir adam sallanır durur sehpada Bir damla mavi gök damlası gözlerinin üzerindedir Karnını taşlara vermiş biri yatar camilerin önünde Denize ağaçlara karşı Bir bahriyeli bu şehrin parkında gördüğü rüyalardan utanıp kaçtı
Köprü başında yağlı ekmeklerini camekana sıralayan İhtiyar satıcı memnun Kocaman gemi direkleriyle dolu gökyüzü için şiirler yazıldı
Bakarsın ayağın dibinde boyalı kirli yelkenler yatar Fildişi kakmalı aşağlık bir gökyüzü çalkalanıp durur Memurun serserisinin aşkları hayalleri kendilerine mahsus Ve deliler durup durup küfür etmesini unutmazlar Minarelerine takılı bulutların sarhoş olduğunu şairler söylediler
Geceleri el kadar bayraklı gemilerin Kızların uykularına girip dolaştıkları malumunuzdur İnsana daima güzel şeyler düşündüren yıldızların Zil zurnalığı için cigaralar yakılıp. İki gözü iki çeşmedir serseriler için İstanbul Dört yanında Allah’a söve söve yaşanır Bir meyve gibidir intihar sabah akşam bölüşülür Rakının adı geçtiği yerde ayağa kalkılır Sualler tanzim edilir yaşamaya ait, sorulmaz
İki yanından uzamış saçlarıyla Sevdiği kadından vatandan savaşlardan kaçmış bir takım insanlar geçer Dünyayı ve insanları görmeye çıkmışlardır Elleri arkasında bir adam köprünün ortasında durur Nereye baktığı belli olmaz Ben gökyüzünü parkı beyaz sarayları seyrettiğini söyleyebilirim Bu şehir aşktan değil şehvetten düşüp gebermeye hazır Genç orospular ölü padişahlar hastalar şehri Rezil İstanbul!
Ud, felaketlerdeki yoldaşım İç çekişlerimin kusursuz şahidi Tüm haykırışlarımın sadık kâtibi Ah ne çok kederlendin benimle Acılı gözyaşlarım seni öyle çaresiz bıraktı Hoşa gidecek seslerin peşinden koşar oldun Ama bulduklarını da birer ağıda çevirdin hünerle İşte şu eski dost, acılar, yeniden çalar oldu Eğer farklı bir ezgi çalmanı istersem Yayların gevşeyecek bir bir ve ben sersem Oysa görüyorum çektiğim bütün ahları Hüzünlü veryansınlarımın keyfine bırak beni Acının içindeki keyfe mecbur et beni Böyle tatlı bir keder tatlı bir sonu hak eder
İlim yolunda karşılaşılan güçlüklere bir örnek verilse, muhtemelen Prof. Dr. Hüsamettin Arslan verilir. Doktoraya başlayanların bazı hikâyelerini okumuştuk. Karşılaştıkları güçlüklerin her bir safhası sizi hayrete düşürüyor.
Hüsamettin Arslan, farklı bir kişilikti. Nevi şahsına münhasır, diyebiliriz. “İtirazî” hüviyeti ve kendisince dosdoğru gördüğü prensipleri onu köşeleştiriyordu.
Yahya Kemal‘in “Acıların Tadı” yazısını okudunuz mu? Hangi kitabına alındığına bakmadım ama ben Dergâh‘ta çıkan yazıyı okumuştum. Yahya Kemal daha girişinde der ki:
“Siyah kitabı okuduktan sonra, zehir gibi acı bir ilâcı içmiş kadar ürperdim; bu ilâcı bütün acılığıyla bir an kalbim tadıyor, lâkin zâikam reddediyordu. Bu kitaptaki havanın hayali içinde bile uzun bir zaman nefes alamayacağımı anlıyorum, daha sakin bir göğe, daha tatlı bir rüzgâra, daha gözü okşar manzaralara ihtiyacım var; maamafih en temiz yürekli insanlar bile, zannederim, bu kadarcık hodgâmdırlar.” (“Acıların Tadı”, Dergâh, S. 4, 1 Haziran 1921.)
Hüsamettin‘in kitabı yazılsaydı, sonu istediği gibi bittiği için bütün acıların tat verdiğini okuyacaktık.
Hüsamettin Arslan, önce İstanbul’da Eğitim Enstitüsü’nü bitirdi. Ardından Hacettepe Üniversitesi’nde lisansını tamamladı. “İlim ve kültür merkezi” İstanbul’a geldi. Ben de aynı düşünceyle ondan önce gelmiştim. Ve ikimiz de İ. Ü. Edebiyat Fakültesi’nin koridorlarını adımlıyorduk. Ben Edebiyat koridorunu, o Sosyoloji koridorunu. 12 Eylül’e ramak kalmıştı ve her ikimiz de büyük bir hengameden çıkmıştık. O kadar söyleyeyim! Karmaşık bir hayattan ilme yönelmek!.. Öyle kolay değil.
Hüsamettin‘le başlangıçta Beyazıt ve Laleli arasında bir aradaydık ve sanırım, en çok Fakültenin karşısındaki Koska Çay Ocağı’nda. Bir ara aynı gazetede. Sonra koptuk. Rastlaştıkça konuşurduk. Çoklukla konferanslarda karşılaşırdık.
Cemil Meriç neredeyse HüsamettinArslan orada idi. Zaten kızı Sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç‘in yanında akademik hayata adımını atmıştı. Konferanslarını hiç kaçırmazdı. Yüz yüze de görüşürdü. Konferanslarında sorular sorar, kitaplarından alıntıları ezbere yapar ve “Şu kitabınızın şu sayfaları arasında…” diyerek dipnotunu da düşerdi! Belki Cemil Meriç‘i en iyi tanıyan o idi.
Onunla bir mülâkat yapmıştı. Mülâkat 1986 tarihli. Cemil Meriç‘i 1987’de kaybettik. Son mülâkat, herhâlde, Hüsamettin Arslan‘ındır. Bu mülâkata, “Cemil Meriç’i anlama kılavuzu” diyebiliriz. Türkiye Yazarlar Birliği’nin yayını Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı 1986 kitabı içinde yer alan bu uzun mülâkatı ben de “Mülâkat”a örnek olarak “Edebiyatımızda Terimler” kitabımda vermiştim.
Hüsamettin‘le sonra, temel değerlerimiz aynı olmakla beraber, “çizgilerimiz” farklılaştı. Yıllar var ki karşılaşmadık. Amansız bir hastalığa yakalanmış ve kısa sürede, Beşir Ayvazoğlu‘nun dediği gibi, âdeta ayakta son yolculuğuna çıkmış.
Hüsamettin Arslan‘ın doktora tezi “Epistemik Cemaat”. Bildiğimiz adlandırma değil cemaat… Gökalp‘in kitaplarında ve makalelerinde ele aldığı “cemaat” olarak düşünebiliriz.
Prof. Dr. Hüsamettin Arslan, Türk sosyolojisine bir çentik atarak bu dünyadan göçtü. Allah rahmet eylesin.
Arslan Tekin
HÜSAMETTİN ARSLAN’IN CEMİL MERİÇ’LE MÜLÂKATI
Hüsamettin Arslan: Üstadım, izninizle, sorularıma, hayat konusundaki görüşlerinizi alarak başlamak istiyorum. Şimdi hatırlayamadığım bir yerde “hayat” der Levi Strauss, “bir bunalımlar serisidir”. Onu, yani hayatı, Allah katında bir imtihan olarak niteleyenler de var, tabiî ayıklama kanunuyla açıklayanlar da. Sizce nedir hayatın anlamı?
Cemil Meriç: Hugo’nun bir sözünü not etmiştim. “Hayat mezarların çözdüğü dolaşık bir yumaktır” diyordu. Buna mukabil şöyle söyler Neyzen Tevfik: “Çözemez kimse bu dünya denilen kördüğümü/ Yaratan………. bilir ancak onun iç yüzünü/ Bir delikten çıkarak bir deliğe girmekteyiz/ Önü zulmet, sonu zulmet……………mişim gündüzünü.” Bu sözlerin hiçbiri mutlak olarak ele alınmamalı elbette. Hayyam, “Efsane söylediler uykuya daldılar” diyor. Hepimizin söylediği bir efsane var. Hepimiz bir efsane söyleyip uykuya dalıyoruz. Bu, suale sualle cevap vermek. Bu suale cevap verilmez. Zor sualler bunlar. Münker Nekir sualleri gibi. Bir şairde mutlak hakikat aramak yanlış. Şair sözü… İlham var. Sokrat, bütün düşüncelerinin demon’dan geldiğini söyler. “Benim bir demon’um var, beni o konuşturuyor” derdi. Herkesin bir demon’u var. Yukarıdaki mısraları böyle anlamalıyız. Belli anlarda doğar şairin içine bunlar, bazen bir şimşek pırıltısı gelir, aydınlatır insanı. İnsan aydınlandığını zanneder. Şimşek pırıltısı geçtiğinde daha koyu bir karanlığın içinde kalır insan.
H. Arslan: Ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Ölümün sizdeki tedaileri nedir? Benim aklıma Camus geliyor. O, “Bu dünyada her şeyden ölüm akıyor; duvarlardan, gazetelerden ve insanların yüzlerinden” diyordu Başkaldıran İnsan adlı kitabında. İslâmiyet, “ölüm, insanın canını Rabbine emanet etmesidir” diyor.
Cemil Meriç: Ölüm, ister istemez karşılaşacağımız bir sual işareti! Ziya Paşa’nın dediği gibi “Halledemedi bu lügazın sırrını kimse / Bin kafile geçti ulemâdan füzelâdan.”
H. Arslan: Ölümden korkar mısınız?
Cemil Meriç: Aksini söyleyemem. Somutlaştırarak anlatmak mümkün değil. Mahiyeti meçhul bir korku. Aslında bu sorular, benim bütün hayatım boyunca kendime sorduğum sorular. Hiçbir zaman cevap veremedim. Kimse verememiş.
H. Arslan: Ebediyet neden sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı olsun? “Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsun; kâğıda, yani ebediyete zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı.” (Bu Ülke, sf. 182) diyorsunuz. İnanmıyor musunuz ebediyete?
Cemil Meriç: Ebediyet diye bir şey yok yer yüzünde. Burada şöhret söz konusu. Bütün şöhretler yalandır! Ebediyeti şöhret mânasına kullanıyorum. Napolyon mu, Marks mı?
H. Arslan: Kültürler, genellikle içlerinde yaşadıkları insanların bunalımlarını çözen kurumlar yaratmışlar. Gazalî böyle bir meseleyle karşılaştığında tekkeye koşar; oysa Gökalp bunalımlarını çözmek için intihara başvurur. Mesele bir tercih meselesi. İnsanın fikrî ölçülerini değiştirmesi bence bu. Gökalp, Durkheim’i, yani modern düşünceyi tercih etti. Ben, sizin de aynı tercih problemiyle zaman zaman karşı karşıya olabileceğinizi düşünüyorum. Bu konuda bizi biraz aydınlatır mısınız? Aklıma gelmişken söyleyeyim, meselenin çağrışımları beni Tanpınar’a götürüyor. Ölmeden on beş gün önce günlüğünde şu soruyu soruyor kendisine: “Tanrı’ya inanıyor muyum? Evet…”
Cemil Meriç: Ziya Gökalp, Gazalî değildir. Gökalp minnacık bir adamdır. Elindeki imkânlarla başka çaresi yoktu. İster istemez intihar edecekti. İntihar kapıyı açmıyor. O da Mavi Sakal’ın Kırkıncı Odası’nı açıyor. Sık sık bu meseleyle ben de karşı karşıya geldim, ama korkak olduğum için intihar edemedim. Bu büyük meçhul beni ürküttü. Ben düşünceyi bir bütün olarak ele alırım. Memleketten memlekete değişmez. Ziya Gökalp’la Gazalî arasında mahiyet farkı var. Ziya Gökalp, batının sofra artıklarıyla geçinen bir zattır; onları atıştırır, zaman zaman da kusar. Peyami Safa’nın çektiği ruh çilesini çekmemiştir. Sahtekârdır. Her devirde dalkavukluk yapmıştır. Talat Paşa’ya ve İttihat Terakki’ye meselâ. Tarihin şımarttığı bir adamdı.
Ben daima intihar düşüncesi içinde yaşadım. İntihar beni dâussılâ gibi takip etmiştir. Şimdiyse intihar bile edemeyecek haldeyim. Hayyam’ın dediği gibi bir masal anlattık çağdaşlarımıza ve geçip gideceğiz. Noktalayacağız bir gün.
Tanrı sorusuna cevap veremem. Tanpınar bahtiyar bir adamdı. Bu soruya cevap vermiş. İnanıyorum da inanmıyorum da. Bunlar matematik birer realite değil ki. Zaman zaman inandım. Ama ne kadar inanıyorum, bilemiyorum. Eğer Tanrı olmazsa hayat bir curcuna oluyor. İntihar tam bir hal çaresi oluyor o zaman. Camus’nün yaptığı da bu. Sisyphos Efsanesi‘nde söylediği gibi, ya inanacaksın, ya intihar edeceksin. Üçüncü bir hâl çaresi yok. Bunlar kaypak kavramlar. Kim ne kadar inanır bilinmez. Tanpınar benden aydınlık görüyor ve “Evet” diyor. İnanıp inanmadığımı bilemiyorum. Müslümanım, Müslüman bir çevrede doğdum. Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer günü bilebileceğim.
H. Arslan: Cemil Meriç külliyatında el atılmayan düşünce devi yok gibi. İbn Haldun’la Marks; Cevdet Paşa’yla Weber; Cemalettin Efgani ile Ali Şeriati iç içe bu külliyatta. Yani idealizmle materyalizm, laiklikle din, doğu ile batı. Bence zorlu ve çetin bir yürüyüş bu. Eklektik bir düşünür; kendini parçalanmış, çatlamış aynalarda seyreden ve bunun verdiği acıyla kıvranan bir aydın diyebilir miyiz sizin için? Arkasından söz konusu parçalanışınız ülkemizle ilgili yanları sökün ediyor. “Benim trajedim şu bir kaç satırda; sevebileceklerim (yani sosyalistler) dilsiz, dilimi konuşanlarla (yani sağcılarla) konuşacak lakırdım yok” –parantez içleri soruyu soranın- “Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor.” Nasıl oluyor da hem Büyük Doğu kadrosundan hem de Yön kadrosundan olabiliyorsunuz? Neden buna mecbur hissediyorsunuz kendinizi?
Cemil Meriç: Bu kelimeleri tarif etmeden kullanmak hata. Ben Türkiye’de gerçekten sosyalist olabileceğini sanmıyorum. Bir parça eklektiğim. Her aydın bir parça eklektik olmak zorundadır. İnsan bütündür. Evet derseniz biter. Halbuki aydın olmak başka şey. Aydın olmanın insana yüklediği büyük sorumluluklar var. Bu sorumluluğun idraki başka, uygulama imkânı başka. Belki ben aydın olmanın sorumluluğunu idrak ediyorum ama icaplarına ne kadar uyuyorum bilemem.
İnsan çok meçhullü bir problemdir. Mesela dilimle Büyük Doğu’ya mensubum. İnançlarım bir kısmıyla da öyle. Yön de bir tarafım benim.
H. Arslan: Yön’le paylaştıklarınız?
Cemil Meriç: Önce pozitivizmim. Akla fazla önem verişim. Meselâ Rıza Tevfik, Tevfik Fikret zaman zaman bir anlamda Yön’cüdürler. Bu problemde o kadar meçhul var ki… İnsanla ilgili hiçbir problem basit değil. Mesela Necip Fazıl’ı severim, ama Doğan Avcıoğlu’nu sevmem.
H. Arslan: Geçmişte sosyalist olmanızla Yön arasında bir bağ kurulabilir mi?
Cemil Meriç:Ben hiçbir zaman sosyalist olmadım. Bilhassa materyalist hiç olmadım.
H. Arslan: “Kimim ben?” diye soruyorsunuz günlüğünüzde kendinize ve insanı kanser edecek ağırlıktaki bu soruyu şöyle cevaplandırıyorsunuz: “Hayatını Türk irfanına adayan münzevî ve mütecessis bir fikir işçisi”. Sene 1974. Türkiye gibi Ortadoğu’nun göbeğindeki bir ülkede, bu yamalı bohçada bir düşünür için yukarıdaki cevabınız yeterli mi? Kimsiniz siz? Kimlik söz konusu olduğunda sorulacak bütün sorulara cevap verebilecek bir düşünür mü, yoksa arafta bir yalnız mı?
Cemil Meriç: Arafta bir yalnızım.
H. Arslan:Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızdaki müthiş makalenizi, Ruşen Eşref’in “Diyorlar ki” adlı kitabını esas alarak yazdığınız “Diyorlar ki” başlığını taşıyan yazınızı düşünüyorum. Elimden gelse herkese okurdum bu yazıyı. Benim çağdaşlarım Gökalp’ın bir Delf kâhinine benzediğini sizden öğrendiler. Peki ama hocam, orada sözünü ettiğiniz Türk aydınlarıyla sizin aranızdaki fark nedir? Bu ülkede Peygamberden “Muhammed” diye söz etmiyor musunuz? Bir batılının konuşma veya yazma biçimi bu. Hemen arkasından, İslâmiyetle ilgili olarak yazdığınız hepsi birer manifesto niteliğindeki yazılarınız geliyor aklıma. Çelişki bu.
Cemil Meriç: Benim Peygamberin şahsına saygım çok büyük. O kadar büyük ki… Muhammed isminin önüne bir sıfat eklemek saygısızlıktır. Böyle düşünmüşümdür hep. “Hazret” herkes için kullanılabilir. Bu kadar fani sıfatların O’nu vasıflandıracağına kani değilim.
H. Arslan: Büchner’in “Madde ve Kuvvet” adlı kitabının düşünce dünyanızı, bir anlamda kişiliğinizi en çok etkileyen kitaplardan biri olduğunu söylüyorsunuz. İslâmiyet’in size açıklamadığı şey neydi de bu kitaba dört elle sarıldınız? Kaderiniz bence, kimlik bunalımlarını okudukları kitaplarda çözümleyen binlerce insanın -sağcı, solcu, idealist veya materyalist olmaları bir şey değiştirmez- kaderleriyle aynileşiyor. Okumakla olmak neden aynileşsin? Bir düşünceyi öğrenmek aynı zamanda bir yaşama biçimini öğrenmektir. Doğru. Ancak, o yaşama biçimini icra etmek değil. Pratik hayatta kendilerini yaşayabilmek imkânını sağlamıyor bize okuduklarımız.
Cemil Meriç: Biraz fazla altını çizmişim “Madde ve Kuvvet”in. Sözün gelişi öyle yazmışım. Onsekiz yaşında bir insanı çarpar elbette. Bütün hayatımı etkileyen bir tesiri olmamıştır. Belli bir çağda etkilemiştir beni. Hayatıma şâmil değildir. Bülûğ çağında, ilk defa rastlanan güzel bir kadının insan üzerindeki etkisi bu. Ama babam için aynı şeyi söyleyemem. Babama okuttum, ruh dünyasında kötü akisler yaptı. Babam hacıydı ve mûtekid bir insandı. Üzerinde resim var diye eve gelen kibritlerin resimli kapaklarını yırtardı. Onun üzerinde tesirli oldu bu kitap, benim üzerimde değil. Evladım, kelimeler hiçbir şey ifade etmiyor, görüyorsunuz, yani hem, yalan hem doğru bunlar.
H. Arslan: Günlüğünüzde yazdıklarınızla kitaplarınızda yer alan düşünceleriniz arasında çelişkiler var. Russel, “Bir düşünce sistemi” der, “Eğer yüzde yüz tutarlıysa, o düşünce sistemi toptan tutarsızdır ya da ilmî değildir.” Bu tespit “Batı Felsefesi Tarihi”ndeydi. Sanırım. Çelişkileriniz son tahlilde normal olarak da kabul edilebilir. Kitaplarınızdan birinde, “Yobaza düşmanlık tarihe düşmanlık. Yobaz en güzel taraflarımızla biziz, biz” diyorsunuz. Eserlerinizde bu türden yüzlerce ifade gösterebilirim. Oysa günlüğünüzde, “Solun kadir na-şinas davranışı beni ister istemez gericilerin kucağına değil, yanına itti” şeklinde beyanlarınız var. Gericilik nedir, sağ nedir, Yeni Devir gazetesi hangi çizgidedir? Müslümanlık nedir ki böyle söylüyorsunuz?
Cemil Meriç:Yeni Devir pek ciddî bir intiba bırakmamıştır üzerimde. Mesela, Cumhuriyet‘te yazmayı tercih ederdim. Gerici benim. Sağ’a antipatim yok. Sağ mezarlık bekçisi. Eskinin devamını ister sağ. Halbuki hayatın kendisi daima yeniye müteveccihtir.
H. Arslan: Marksizme yaklaşımınız oldukça farklı, sizce yalnızca bir düşünme biçimi. Ortodoks marksizme ateş püskürüyor yazılarınız. Ordodoks olmayan marksist düşünürler ise daima tam not alıyor sizden; Rodinson, Schumpeter ve diğerleri… Ancak, yine de marksist düşünceyle birçok şeyi paylaşıyorsunuz. Bunların başında düşünür biçiminiz var bence. Genç Cemil Meriç’ten olgun Cemil Meriç’e uzanan çizgide değişmeden kalan tek unsur düşünme biçiminiz, yani diyalektik yöntem. Bilgi problemine bakış açınız marksizmden izler taşıyor. Meraklı okuyucular, Mağaradakiler adlı kitabınızın 391., Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızın 231-261. sayfalarına bakabilirler. Ayrıca, Kırkambar adlı eserinizde, Proudhon’u yazarken yaşadığınız iç hazzı geliyor aklıma. Düşünürken ve yazarken, “Önce eylem vardı” diyorsunuz diğer sosyalistler gibi. Önce eylem vardı; yani hayat vardı, maddî gerçeklik vardı. Bilginin kaynağının materyalist açıklaması bu. Modern bilimin bu ilkeye dayandığını kabul ediyorum. Doğru, bilimin nesnesi, araştırma nesnesi maddedir. Ama bu düşünme biçimi, İslâmiyet, evet, kitaplarınızda sıkça, vurguladığınız İslâmiyet söz konusu olduğunda çelişkilerden birini doğuruyor. Tehlikeli bu, İslâmiyet açısından. Tehlikeli, çünkü vahyi dışarıda bırakıyor. Bir şey daha var: Umrandan Uygarlığa‘da (sf. 366. dip not), Marks’ı Şerif Mardin’e karşı savunabiliyorsunuz.
Cemil Meriç: Hayır, bende değişmeden kalan diyalektik değildir; insan düşüncesine saygıdır. Ben insan düşüncesini İbn Haldun gibi ikiye ayırıyorum: İnşa ve haber. Haber’e olduğu gibi inanılır. İnşa ise yorum demektir ve tartışmaya açıktır. Marks da İbn Haldun ve Farabî gibi büyük düşünce adamlarından biridir. İmtiyazlı bir mevkii yoktur. O da bir insandır ve hataları vardır. Düşünen bir adamdır. Bilhassa polemik içinde ve düşmanlarıyla savaşarak düşünen bir adamdır. Düşünen hiçbir insan tarafsız olamaz. Marks’ın da hataları vardır. Proudhon’u, Saint-Simon’u Marks’tan daha çok severim. Sert, dövüşken, haşin bir adamdır Marks, Musevî asıllıdır ve bunun düşüncelerine büyük etkisi vardır.
H. Arslan:“Otobiyografileri hep şüpheyle karşılarım. En masumları, ihtiyar nazeninler gibi aşırı bir tuvaletle çıkar tarih karşısına. Talleyrand doğru söylüyor galiba: Dilin görevi hakikati gizlemektir.” (Bu Ülke, sf: 197) Sizin otobiyografiniz için de geçerli mi aynı şey?
Cemil Meriç: Benimki için geçerli değil. Çünkü hiçbir siyasî hareket içinde bulunmadım. Ailem ve çocuklarım için de öyle. İlmî namusumu az çok muhafaza etmişimdir. Talleyrand bir politikacıydı. Tarihin en namussuz, en zeki adamlarından biridir. Talleyrand yükselmek istiyordu. Politikanın dili gizliliktir. Benim yükselmek gibi bir amacım olmadı.
H. Arslan: Mülkiyet karşısındaki tavrınız nedir? Daha önceki bir konuşmanızda, “Ben Müslüman sosyalistim” demiştiniz. Bu sözünüz bana gençliğinizin Tarık Mümtaz’ını hatırlatıyor. Onun, İslamî Sosyalizme Doğru adlı bir risalesini okuduğunuzu belirtiyorsunuz. (Bu Ülke, Beşinci baskı, sf: 29.) Müslüman sosyalizmi pek itibar görmüyor bugün Türkiye’de.
Cemil Meriç:Sosyalizm Türkiye’de yaşamak için İslâmî bir veçheye bürünmek zorundadır. Mülkiyet konusunda Saint-Simon gibi düşünüyorum. Mülkiyet daima tahdit edilmelidir. Topluma faydalı olduğu sürece yararlıdır. Yani herkes kendi zevki için tüketim yapamaz. Mülkiyet toplumundur. Onda, bizden önce gelenlerin de, bizden sonra geleceklerin de hakkı vardır. İslâmiyet de sosyalizm gibi düşüncede bir devrimdir.
H. Arslan: Stendhal eline kalemi alır, ilham gelmesini beklermiş yazarken. Siz nasıl yazarsınız?
Cemil Meriç: Özel bir merasime tâbi değildir. İlham da beklemem.
H. Arslan: En belirgin özelliklerinizden biri dil konusundaki hassasiyetiniz değil mi?
Cemil Meriç:Bir yazar olarak dili muhafaza etmeye çalışırım. Bu konuda titizim. Hayatımın mânası bu.
H. Arslan: Türk Sağı’na ve Türk Solu’na tavsiyeleriniz nelerdir?
Cemil Meriç: Türkiye’de sol’un sağlaşması, sağ’ın sollaşması gerekir. Sağla sol arasında büyük bir fark yoktur. Gurur dargınlıkları ve benzeri şeylerden doğan ayrılıklar. Birbirlerine yaklaşmalıdırlar.
H. Arslan: Ama, bugün bunun tam tersi ortaya çıkıyor.
Cemil Meriç: Ben bu kutuplaşmaya karşıyım. Kutuplaşma yobazlıktır.
H. Arslan: Üslubunuz efendim?
Cemil Meriç: Üslubum kendimdir. Benliğim, bütün hüviyetimdir. Yazdıklarım kadar yazış biçimim de önemlidir.
H. Arslan: Şiirin tornasından geçmiş bir düşünürün üslubu diyebilir miyiz?
Cemil Meriç:Yıllarca şiir yazdım.
H. Arslan: Cemil Meriç Türk nesrine Fransız sentaksını getirdi, deniyor doğru mu bu sizce?
Cemil Meriç: Olabilir. Fransızca’yla o kadar çok temasım oldu ki… Ben farkına varmadan bir etkisi olmuş olabilir Fransızca’nın. Edebiyata tercümeyle geçtim. Bir şuuraltı tesir.
H. Arslan: Yazılarınızı başka birine dikte ettiriyorsunuz. Konuşuyorsunuz yazılıyor. Yazılarınızda konuşma cümleleri ağırlıkta. Dikte ettirmenizden mi geliyor bu özellik?
Cemil Meriç: Üslubum kendim yazıyorken de, yani gözlerimin kapanmasından önce de böyleydi. Sanmıyorum.
H. Arslan: Üstadım, şiiri neden bıraktınız?
Cemil Meriç:Sevdiğim şairler vardı. Pınar başları tutulmuştu. Onlardan daha büyük olamayacağımı hissettim. Nâzım, Yahya Kemal, Necip Fazıl. Halbuki, nesirde bana rakip olabilecek bir zirve yoktu.
H. Arslan: Şiiri bırakışınızın tarihini hatırlıyor musunuz?
Cemil Meriç:Acaba bıraktım mı? Söyleyemem ki bunu. Nesri şiir haline getirmeye çalıştım.
H. Aslan: Büyük yazar olmak için sizin hayat çizginize benzer bir yolu katetmek gerekir mi?
Cemil Meriç: Gerekir. Acılar insan ruhunu biliyor. Acı çekmeyen, insan olamaz.
H. Arslan: Sizin için demokrat diyebilir miyiz?
Cemil Meriç: Elbette evladım. Gerçek bir demokratım. Liberal ve demokratım.
H. Arslan: Yazılarınızdan birinde “Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede” yaşadığımızdan söz ediyorsunuz.
Cemil Meriç: Evet. En kötü yanımız müsamahakâr olamayışımız. Herhalde Moğol’lardan kalma bize.
H. Arslan: Liberal terimini hürriyet anlamında mı kullanıyorsunuz?
Cemil Meriç: Evet.
H. Arslan: Aydınlarımız konusunda söyleyecekleriniz var mı efendim?
Cemil Meriç: Bu konuda söyleyeceğimi söyledim galiba. Türkiye’de aydın yoktur. Çünkü mesuliyet yoktur. Taşıma suyla değirmen döndürüyoruz.
H. Arslan:Bir denemenizde kitapları kadınlara benzetiyorsunuz. Neden başka bir varlığa değil de kadına?
Cemil Meriç:Hayatımda iki önemli varlık var: Kadın ve kitap. İkisi de insan. Yani, bunları teke irca edebiliriz. Kadın da insan, kitap da insan.
H. Arslan: “Her kitapta kendimizi okuruz, kendimizle yatarız her kadında” diyorsunuz. Neden kendimizle yatarız her kadında?
Cemil Meriç:Kadınla bir parça bize yakın olduğu ve bizi sevdiği için yatarız. Hayvanlar çiftleşir, insanlar birleşir, tekleşir. Her insanda binlerce insan vardır. Kadın ve erkeğin bir araya gelmesinde bu binlerce insandan yalnızca birer tanesi birbiriyle kaynaşır ve anlaşır. Aynileşirler.
H. Arslan: Kitabı kadına benzeten başka bir düşünür hatırlıyor musunuz?
Cemil Meriç: Hatırlamıyorum.
H. Arslan: “Bana okuduğunuz kitapların en güzelinin hangisi olduğunu soruyorsunuz, söyleyeyim: Annemdir” der Abraham Lincoln. Annenizden hatırınızda kalanlar neler?
Cemil Meriç: Muhterem bir hanımdı annem. Babamla akrabaydılar. Babamın dedesi Dimetoka müftüsüydü. Benim soyadım aslında Hocazâde’dir. Soyadı Kanunu’yla değiştirildi. Bu soyadı Hafız İdris Efendi’den geliyor. İlk mektebi bitirmişti annem. Çok zengin bir masal dünyası vardı ve masallar anlatırdı bana. Hassas bir kadındı. Bende de var aynı hassasiyet ve bu annemin bendeki etkisidir.
H. Arslan:Zaaflarım diyebileceğiniz özellikleriniz neler efendim?
Cemil Meriç:Çok. Baştan aşağı zaafım. Lüzumundan fazla hassasım. Çabuk kızarım, çabuk darılırım, çabuk sevinirim. Okumaya düşkünüm. Her insan gibi, belli bir ölçü içinde kadınlara zaafım var. Beş kardeşiz. Ailenin yaşayan tek erkek evladı benim. Bu yüzden biraz şımarık büyümüşüm.
H. Arslan:Aşka inanıyor musunuz?
Cemil Meriç:Elbette. İnsanlar arasındaki biricik insanî his aşk. İnsanı insan yapan aşktır.
H. Arslan: Kadınlara bakış açınız nedir?
Cemil Meriç: Büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi. Kadın erkekten daha yüksektir bana göre. Erkek kadın eşitliği yoktur. Vazife taksimi vardır. Kadın vazifeleriyle üstündür. Fedakârlığıyla, sadakatiyle. Hayatımdaki önemli varlıklardan biri kadın, diğeri kitap.
H. Arslan: “Bir kadınla yemeğe mi çıkıyorsunuz” der Nietsche, “Sakın kırbacınızı yanınıza almayı ihmal etmeyin.”
Cemil Meriç:Budala. “İnsanın Tanrı olmadığının tek belgesi göbek altıdır” diyor bir yerde de. Küçüklük duygusundan ileri geliyor onun bu özelliği. Kadın bahsinde hiçbir zaman tatmin olmamıştır. Dâvet edildiği düğünde, geline evlenme teklif eder. Salaktı hazret. Dâhi bir salak. Tam bir erkek değildi; çünkü tam bir insan değildi. Farkında olmadığı bir zaafı vardı kadına. Delirdi zaten.
H. Arslan: Kadınlar bahsinde hayatınızdaki en büyük yeri işgal eden kadın kimdir efendim?
Cemil Meriç:Ölenlerden karım Fevziye, yaşayanlardan Lamia. Karımı çok severim. Kırk yılın üzerinde bir beraberliğimiz oldu onunla. Fevziye tam bir aile kadını, mükemmel bir anneydi. Daima rahmetle anarım. Sakin bir zevceydi. Roma’yı, Roma yapan asil ve büyük kadınlardan biriydi. Menteşoğulları boyundandı.
H. Arslan:Lamia Hanım’dan söz eder misiniz?
Cemil Meriç:Son derece sevdiğim ve son derece saydığım müstesna bir insandır. İnsanlar arasındaki yerini bulamamıştır. Talihsiz bir izdivaç yaptı. Hz. Ebubekir soyundan geliyor. Son derece fedakârdır. Hastalığımda bana gösterdiği şefkat emsalsizdir. İnsanlığın yüzünü ağartan bir fedakârlık. Mükemmel bir hocadır. Hayatımın en mükemmel arkadaşı. Talihim benim. Karım öldükten sonra onun yerini ancak Lamia Hanım doldurabilirdi. İngilizce öğrenimine dört yaşında başlamıştır. Ana mektebini ve Arnavutköy Kız Koleji’ni birincilikle bitirmiştir. Hasan Âli Yücel döneminde başarılı öğrencilerin diplomalarını Roosevelt imzalardı. Diplomasında Roosewelt ve Hasan Âli’nin imzaları var. Çok mükemmel bir İngilizce hocasıdır Lamia. Tanpınar’ın öğrencisidir, Reşat Nuri ile akrabadırlar.
H. Arslan: Kızınız efendim?
Cemil Meriç:Kızım mükemmel ve emsalsiz bir evlattır. Talihim bu. Bedbahtlık içinde bahtiyarım.
H. Arslan: Ne tür müzikten hoşlanıyorsunuz?
Cemil Meriç: Umumiyetle alaturkayı severim. Sevdiğim bir insanla dinlemeliyim müziği. Sevdiğim insanla birlikte dinlediğim müziği severim. İster otobüs müziği olsun ister klasik. Farketmez. Türkülere özel bir zaafım yok. Ama sevdiğim türküler de var.
H. Arslan: Hangileri meselâ?
Cemil Meriç: Şu anda sıralayamam.
H. Arslan: Sevdiğiniz yemekler neler?
Cemil Meriç: Lamia’nın pişirdiği yemeklerin hepsini severim. Bilhassa bulgur ve etle yapılan yemekleri. Bütün yemeklerini severim Lamia’nın. Ümit’in pişirdiklerini de severim.
H. Arslan: Sigarayla aranız nasıl?
Cemil Meriç: On yedi yaşımdan bu yana sigara içerdim. Günde üç paket. Sonra bıraktım. Lamia’nın yüzünden tekrar başladım. En son olarak da hastalanınca bıraktım. Şimdi içmiyorum.
H. Arslan: Lamia Hanım yüzünden?
Cemil Meriç: O içiyordu çünkü.
H. Arslan: Şu anda seyahat etme imkânınız olsaydı hangi ülkede olmak isterdiniz?
Cemil Meriç: Fransa’da.
H. Arslan: Neden Fransa’da?
Cemil Meriç:En çok Fransız kültürüyle temas halinde oldum. İnsanlarını severim. Altmış küsur yıldır Fransızca’yla uğraşıyorum. Lamia’yla onun memleketi olan Şam’a da gitmek isterdim mesela.
H. Arslan:Kitaplarınıza çocuklarınız hissiyle baktığınız oluyor mu?
Cemil Meriç:Fazlasıyla elbette. Onlar da çocuğum. Kafamın, gönlümün çocukları.
H. Arslan: Kitaplarınız arasında tercih yapabilir misiniz?
Cemil Meriç:Yapamam. Ancak Hind Edebiyatı‘nı çok severim. Sonradan “Bir Dünyanın Eşiğinde” adıyla basıldı. “Bu Ülke”yi de severim. Düşüncelerim tohum halinde Bu Ülke‘dedir. Hayatımın bütün tecrübesi…
H. Arslan: Yeni bir çalışmanız var mı?
Cemil Meriç: Evet. Yeni bir kitap hazırlıyorum. “Umrandan Uygarlığa”nın tersi, “Kültürden İrfana”olacak adı. “Umrandan Uygarlığa” geçmişten bugüne idi, yeni kitabım bugünden geçmişe. İrfan biziz, kültür Avrupa. Batı’dan Doğu’ya gibi bir şey.
H. Arslan:Benim sormadığım, sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Cemil Meriç:Her cevap noksan. Cevaplamak ayıklamaktır. İnsanlara verebileceğim mesaj bu.