FEVZI EL-MA‘LÛF ŞİİRLERINDE ÜZÜNTÜ FENOMENİ

Psikolojik Eleştiri ve Fevzî el-Ma‘lûf Şiirlerinin İncelenmesinde Kullanılan Yaklaşım

Psikolojik eleştiri, edebî eseri sanatçının bilinçdışının bir ürünü olarak görür. Buna göre edebî eser, yazarın bilinçdışında bastırılmış arzularının sembolik bir dışavurumudur. Bu nedenle psikoloji, bilinçdışını çözümleyebilen en yetkin bilim olarak kabul edilir. Ancak psikolojik eleştirinin sağlıklı sonuç verebilmesi için bir yandan sanatçının hayatı ve ruhsal yapısı, diğer yandan da edebî metnin kendisi ve metnin sanatçının psikolojik durumuyla ilişkisi birlikte değerlendirilmelidir.

Sigmund Freud, sanatçının yaratıcılığının kaynağını bilinçdışında görür. Ona göre toplumun değerleri ve ahlak kuralları sebebiyle gerçekleştirilemeyen arzular bilinçdışında bastırılır; fakat bütünüyle yok olmazlar. Bu bastırılmış istekler daha sonra rüyalar, dil sürçmeleri ve sanat eserleri gibi farklı biçimlerde ortaya çıkar. Sanatçı ise bu arzuları doğrudan değil, estetik bir biçim içinde semboller ve sanatsal imgeler aracılığıyla ifade eder. Freud’un “yüceltme (süblimasyon)” adını verdiği bu süreç, bastırılmış dürtülerin sanat yoluyla toplumsal kabul gören bir biçime dönüşmesini sağlar. Böylece sanat, sanatçının gerçek yaşamında gerçekleştiremediği isteklerin telafisi hâline gelir. Freud bu dürtülerin temelinde cinsel içgüdülerin bulunduğunu ileri sürerken, Alfred Adler bunları aşağılık duygusuna, Carl Gustav Jung ise kolektif bilinçdışında yer alan kalıtsal deneyim ve arketiplere bağlamıştır.

Freud’dan etkilenen ilk psikolojik incelemeler, çoğu zaman hazır psikolojik kompleksleri doğrudan edebî metinlere uygulamıştır. Oysa bu yaklaşım, bizzat Freud’un izlediği yönteme de aykırıdır. Çünkü Freud ve diğer psikologlar bu kompleksleri mitolojik, dinî ve edebî metinlerden hareketle oluşturmuşlardır. Örneğin Oidipus Kompleksi ve Narsis Kompleksi, Yunan mitolojisinden doğmuştur. Bu nedenle psikolojik kuramları edebî metinlere zorla uygulamak yerine, metinlerin kendi yapısından hareket etmek daha sağlıklı kabul edilir.

Freudyen eleştirinin önemli eksiklerinden biri de sanatçıyı yalnızca psikolojik bir birey olarak ele almasıdır. Bu anlayışta sanat eseri, kendi estetik değeri için değil, sanatçının kişiliğini açıklamaya yarayan bir belge olarak değerlendirilmiştir. Böylece inceleme, edebiyat eleştirisinden çok klinik psikolojiye yaklaşmıştır.

Bu eksikliği gidermeye çalışan eleştirmenlerin başında Charles Mauron gelir. Mauron, psikolojik eleştiriyi Freud’un yönteminden farklı bir yöne taşımıştır. Hazır psikolojik kompleksleri metne dayatmak yerine, doğrudan metnin kendisini hareket noktası kabul etmiş; sanatçının kişiliğine, tekrar eden imgeler, semboller ve anlatım kalıpları üzerinden ulaşmayı amaçlamıştır. Başka bir ifadeyle Freud sanatçının kişiliğinden hareket ederek metni açıklarken, Mauron metinden hareket ederek sanatçının psikolojik dünyasını ortaya koymaya çalışmıştır. Böylece hem sanatçının ruhsal yapısını hem de metnin estetik özelliklerini birlikte değerlendiren bir yöntem geliştirmiştir.

Mauron, özellikle Stéphane Mallarmé‘nin şiirleri ile Jean Racine‘in trajedilerinde sürekli tekrar eden imge ağlarını incelemiş ve bu imgelerin bilinçli sanatsal tercihler olduğunu savunmuştur. Böylece Freud’un sanatçıyı çoğu zaman nevrotik bir kişilik olarak değerlendiren anlayışının aksine, sanatçıyı bilinçli ve yaratıcı bir özne olarak ele almıştır.

Mauron’un amacı, edebiyat eleştirisini psikolojinin bir alt dalı olmaktan çıkarmaktı. Ona göre psikanaliz, kendi başına bir amaç değil, edebî metni çözümlemeye yardımcı olan yöntemsel bir araçtır. Bu nedenle psikolojik çözümleme, edebî metnin estetik değerini gölgede bırakmamalı; tam tersine metnin sanatsal özelliklerini daha iyi ortaya koymalıdır.

Aynı doğrultuda Charles Baudouin de Freudyen eleştirinin eksik yönlerini gidermeye çalışmış ve psikolojik çözümlemeyi daha çok edebî metnin yapısına yönelten bir yaklaşım geliştirmiştir.

Mauron’un en önemli katkısı, psikolojik eleştiriyi psikolojinin hizmetinden çıkarıp edebiyat eleştirisinin hizmetine sunmasıdır. Böylece psikanaliz artık başlı başına incelenen bir alan değil; metnin derin anlam katmanlarını, estetik yapısını ve sanatçının yaratıcı dünyasını ortaya çıkarmaya yarayan yardımcı bir yöntem hâline gelmiştir. Bu anlayışı Georges Tarabichi şu sözlerle ifade eder:

“Hareket noktamız da varış noktamız da edebiyat eleştirisidir. Psikanaliz ise yalnızca yöntemsel bir araçtır. Amacımız psikanaliz alanında yeni keşifler yapmak değil, onun bulgularını edebiyat eleştirisinin hizmetine sunmaktır.”

Bu gelişmeler sayesinde psikolojik yöntem daha bütüncül bir yapıya kavuşmuştur. Artık yalnızca sanatçıyı değil, edebî sürecin üç temel unsurunu birlikte ele almaktadır: sanatçı, edebî metin ve okur.

Bu konuda İzzeddin İsmail şöyle der:

“Sanat hakkında genel ve kapsamlı bir kurama ulaşabilmek için sanatçı, sanat eseri ve o eserin alıcısı arasında bağ kurmak zorunludur. Yalnızca sanatçıyı incelemek yeterli değildir.”

Bu anlayış doğrultusunda çağdaş psikolojik edebiyat incelemeleri üç temel alanda yoğunlaşmıştır:

  1. Sanatçının psikolojik yapısını eserleri aracılığıyla incelemek.
  2. Edebî metnin psikolojik ve estetik yapısını çözümlemek.
  3. Okurun, birey ya da toplum olarak, edebî eser karşısındaki psikolojik tepkisini incelemek.

İşte Fevzî el-Ma‘lûf’un şiirlerinde hüzün olgusunu inceleyen bu çalışma da, ağırlıklı olarak Charles Mauron’un geliştirdiği bu çağdaş psikolojik eleştiri anlayışını benimseyerek, şairin kişiliğine onun şiirlerinden hareketle ulaşmayı amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, metni psikolojinin hizmetine değil; psikolojiyi metnin estetik ve anlam dünyasını aydınlatan yardımcı bir yöntem olarak değerlendirmektedir.

İkinci Bölüm: Fevzî el-Ma‘lûf’ta Hüznün Kendine Özgü Niteliği ve Eleştirmenlerin Bu Hüznün Sebeplerini Belirlemedeki Tereddütleri

Birincisi: Fevzî el-Ma‘lûf’un Hüznünün Kendine Özgü Niteliği

Hasan Câd, Fevzî el-Ma‘lûf’u “tamamlanamamış hüzünlü bir ezgi, baharın tam ortasında yuvasından uçup giden şefkatli bir kuş ve yeryüzü zindanına sığmayarak gökyüzündeki gerçek yurduna yükselen esir bir ruh” olarak tasvir eder.

Abdullah Hüseyin’e göre ise onun şiiri, yeryüzünden sessizce geçen tatlı ve huzurlu bir meltem gibidir. Bu meltem, yumuşaklığına rağmen gönüllere şifa veren, akılları düşünmeye sevk eden sayısız tohum taşır; yükünü bıraktıktan sonra da geri dönülmeyen âleme doğru sessizce yoluna devam eder. Yahut güzel bir şarkının ya da bir mûsiki nağmesinin gelip geçmesi gibi, ansızın kaybolur; fakat insanların ruhlarında aynı anda hem tatlı hem de yakıcı bir yankı bırakır.

Fevzî’nin ölümü de şiiri gibidir; acı ve keder taşır, insanı ağlatır. O, Arap şiirinde hüznü, acıyı ve karamsarlığı bütün varlığıyla benimseyen ender şairlerden biridir. Hüzün onun sürekli eşlikçisi, adeta kutsal kitabı hâline gelmiştir. Sanki genç yaşta solacağını ve ölümünün yaklaştığını önceden hissediyordu. Gerçekten de ömrünün baharında hayata veda etmiştir. Şiirlerindeki yoğun acı, bitmek bilmeyen gözyaşları ve kalbinden yükselen iniltiler, aslında kendi kendisi için yazılmış uzun bir mersiye gibidir.

Şairin hüznü ve karamsarlığı üzerinde durulduğunda özellikle iki temel unsur dikkat çeker.

İlk unsur, Fevzî’nin mutlu bir hayat sürmesini sağlayabilecek hemen bütün imkânlara sahip olmasıdır. Köklü ve saygın bir ailede dünyaya gelmiş, hem soyluluk hem de zenginlik içinde yetişmiştir. Seçkin bir çevrede büyümüş, iyi bir ahlak terbiyesi almıştır.

Bunun yanında, ailesinin sunduğu kültürel ortam da son derece zengindir. Ma‘lûf ailesi edebiyat ve ilimle meşgul olmuş, aynı zamanda vatanının ve milletinin meselelerine duyarlı siyasi bir bilinç taşımıştır. Böylesine seçkin bir aile ortamı, normal şartlarda çocuklarına hayata bağlanma, geleceğe umutla bakma ve büyük idealler peşinde koşma arzusu kazandırır. Ancak Fevzî’de bunun tam tersi gerçekleşmiştir. Umudun yerini karamsarlık, yaşama sevincinin yerini umutsuzluk, neşenin yerini ise hiç dinmeyen bir hüzün almıştır.

İkinci unsur ise hüznün ve acının şair üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmuş olmasıdır. Bu hâkimiyet, zalim bir hükümdarın teb’ası üzerindeki egemenliğinden çok, âşığın mâşukuna duyduğu teslimiyeti andırır. Fevzî, hüznü gönülden sevmiş, ona bütün benliğiyle bağlanmıştır. Hüzün, yolculukta da ikamette de, sağlıkta da hastalıkta da onu hiç terk etmemiştir. Böylece bütün şiirleri ve nesirleri gözyaşıyla yoğrulmuş, yaraların kanıyla karışmış, karanlık bir gecenin siyahlığına bürünmüş eserler hâline gelmiştir. Bu karanlıkta umut ışığına yer yoktur.

İşte bu iki unsur, Fevzî el-Ma‘lûf’un şiirindeki hüzün, acı ve karamsarlığın Arap şiirinde hem klasik hem de modern dönem açısından oldukça istisnai, hatta neredeyse eşsiz bir olgu olarak değerlendirilmesine yol açmıştır.

İkincisi: Eleştirmenlerin Fevzî el-Ma‘lûf’un Hüznünün Sebeplerini Açıklamadaki Tereddütleri

Fevzî’nin şiirine hâkim olan yoğun hüzün ve karamsarlık, onun şiiriyle ilgilenen bütün eleştirmenleri şaşırtmıştır. Çünkü şair, sosyal konumu, maddi imkânları ve edebî çevresi bakımından ayrıcalıklı bir hayat sürmektedir; hem Lübnan’da hem de göçmen toplulukları arasında tanınan ve saygı gören bir isimdir. Böylesine elverişli şartlara sahip bir insanı böylesine derin bir hüzne sürükleyen sebep ne olabilir?

Bu soruya cevap vermeye çalışan eleştirmenlerin başında Taha Hüseyin gelir. O, “Rüzgârın Halısı Üzerinde” adlı şiiri değerlendirirken şöyle der:

“Bu şiirin tamamı hüzündür; baştan sona duyguları harekete geçirir. Bu genç, umut, hatıra ve özlem arasında yaşadı; yine umut, hatıra ve özlem arasında öldü. Bu şiirinde ise insanı tüketen bir umutsuzluğu ve yakıcı bir hüznü dile getirmiştir. Bu hüznün kaynağı yalnızca umut, hatıra ve özlemdir.”

Taha Hüseyin’in sözünü ettiği “umut” kavramı farklı anlamlar taşıyabilir. Bu umut, şairin doğduğu vatana yeniden dönme arzusu olabileceği gibi, insanın ilk ve saf yaratılışına dönme özlemi de olabilir. Bu saf dünyada ne insanın tabiatını bozan şehirler ne de onu kendisine ve başkalarına yabancılaştıran günahlar vardır. Aynı zamanda bu umut, günahların kirlettiği bedenden ayrılmış olan temiz ruhun yeniden asıl yerine kavuşma özlemini de ifade ediyor olabilir. Çünkü birçok Mehcer şairi, Batı’nın maddeci dünyası karşısında derin bir ruhsal gurbet yaşamış ve insanın ruhunu yitirdiği duygusuna kapılmıştır.

Şevkî Dayf ise Fevzî’nin hüznünü daha çok gurbet duygusuna bağlar. Ona göre bu acının kaynağı, vatandan uzak yaşamanın doğurduğu hasret, aileden ve dostlardan mahrum kalmanın verdiği yalnızlık hissidir. Böylece hayat, ıssız bir çöl; varoluş ise insanı korkutan karanlık bir boşluk gibi görünmeye başlar.

Hasan Olgusuna İlişkin Eleştirmenlerin Farklı Yaklaşımları

Hasan Câd’a göre Fevzî el-Ma‘lûf’un yoğun hüznünün ve karanlık romantizminin temelinde, hayat ve ölüm üzerine iradesi dışında sürüklendiği derin tefekkür yatmaktadır. Ayrıca şairin kalbini derinden yaralayan büyük bir duygusal sarsıntı da bu ruh hâlinin oluşmasında etkili olmuştur.

İsâ en-Nâûrî de bu görüşü destekleyerek şöyle der:

“Bize göre Fevzî el-Ma‘lûf’un gençlik çağının en güzel döneminde, sağlığının ve sanatsal olgunluğunun zirvesindeyken böylesine karamsar bir dünya görüşüne sahip olmasının temel sebebi, onun iradesi dışında hayatın acıları ve ölüm üzerine sürdürdüğü uzun düşüncelerdir. Her insan zaman zaman böyle zorunlu iç hesaplaşmalar yaşar; fakat Fevzî’de bu düşünceler geçici değil, sürekliydi. İşte şiirine hâkim olan karamsar atmosfer de bundan kaynaklanmıştır.”

Zekî el-Muhâsibî ise Fevzî’nin karamsarlığını psikolojik bir rahatsızlık olarak değerlendirir. Ona göre bunun sebebi ya büyük bir aşkın doğurduğu ağır hayal kırıklığı ya da şairin ölümcül olduğuna inandığı ciddi bir hastalıktır.

İsâ en-Nâûrî de Fevzî’nin derin hüznünün temelinde büyük bir aşk acısının bulunduğunu savunur. Ona göre şair, yaşadığı şiddetli duygusal sarsıntıdan sonra hayata bakışını tamamen değiştirmiştir:

“Fevzî’nin şiirlerinde, son derece hassas bir genç olarak ağır bir aşk darbesi aldığına işaret eden pek çok açık delil vardır. Bu olay onun hayatının huzurunu yok etmiş, düşüncelerini acı bir karamsarlığa ve karanlık bir hayat anlayışına sürüklemiştir. Bu sarsıntının ardından boğazına düğümlenen acı hiç dinmemiş; hayat ve içindekiler ona korkunç hayaletler gibi görünmeye başlamıştır. Sonunda ölüm, gözyaşı ve acıyla dolu hayattan daha cazip görünmüştür.”

Mısırlı şair Mahmud Ebû’l-Vefâ da aynı kanaattedir. Ona göre Fevzî el-Ma‘lûf’u öldüren şey, kalbinin en güvenli yerinden aldığı bir ihanet darbesidir.

Samuel Abdüşşehîd ise Fevzî’nin hüznünü romantik mizacına ve acıdan estetik bir haz duymasına bağlar.

Abdüllatif Şerâre ise farklı bir yorum getirir. Ona göre Fevzî’nin hüznünün asıl sebebi, yaşadığı toplumun içine düştüğü manevî çöküştür. Çevresindeki insanların yaşadığı ruhsal boşluk, toplumun sıkıntıları ve ülkesinin acıları şairin ruhunu derinden etkilemiştir.

Şairin kardeşi Şefik el-Ma‘lûf, bu tartışmalara daha kişisel bir açıklama getirir. Ona göre karamsarlık, Fevzî’nin karakterinin ayrılmaz bir parçasıdır. Sonradan yaşanan olayların ürünü değildir; çocukluğundan beri onun ruhuna işlemiştir. Kardeşinin ifadesiyle Fevzî, “beşiğinde gözlerini açtığı gün de, mezarında kapattığı gün de aynı karamsar ruhu taşımaktaydı.”


Üçüncü Bölüm: Şairde Hüzün Olgusunun Sebepleri

Eleştirmenler Fevzî el-Ma‘lûf’un hüznünü açıklamak için birçok farklı sebep ileri sürmüşlerdir. Araştırmacı ise bu görüşlerden hiçbirini bütünüyle reddetmemekte; şairin hüznünü tek bir nedene indirgemeyi doğru bulmamaktadır. Bunun yerine, şiirleri ile hayat hikâyesini birlikte değerlendirerek onun ruh dünyasını şekillendiren en etkili faktörleri ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Fevzî’nin şiirleri dikkatle incelendiğinde, hüznü besleyen etkenlerin iki ana grupta toplandığı görülmektedir:

  • Dış etkenler: Lübnan’ın siyasi ve toplumsal şartları, Arap dünyasının yaşadığı krizler ve şairin insanlığa bakışı.
  • İç etkenler: Şairin doğuştan gelen ruhsal yapısı ve kişilik özellikleri.

Araştırmacıya göre bu iki unsur birbirinden bağımsız değildir; sürekli olarak birbirini etkileyen ve besleyen iki iç içe geçmiş etkendir.

Birincisi: Dış Etkenler

Dış etkenler, şairin yaşadığı çağın şartları, ülkesinin durumu ve mensubu olduğu toplumun gerçekleriyle ilgilidir. Gerçek bir şair, yaşadığı toplumdan tamamen kopamaz; çağının olaylarından ister istemez etkilenir.

Abbâs Mahmûd el-Akkâd bu konuda şöyle der:

“Çağ, yeteneği yaratmasa bile onu yönlendirir; gelişmesi için gerekli şartları hazırlar. Böylece bir dehanın neden belli bir dönemde ortaya çıktığını, başka bir dönemde ise aynı kişinin bambaşka bir alanda öne çıkabileceğini anlayabiliriz.”

Fevzî el-Ma‘lûf da son derece çalkantılı bir dönemde yaşamıştır. Doğduğu yıllarda Arap dünyası Batılı sömürgeci devletlerin baskısı altındaydı; Arap birliği parçalanmış, Lübnan’da Müslümanlarla Hristiyanlar arasında mezhep çatışmaları yaşanmış, Birinci Dünya Savaşı ülkeyi yıkıma sürüklemiş ve büyük Lübnan kıtlığı binlerce insanın hayatına mal olmuştu.

Bu şartlar altında Fevzî’nin düşüncesinde iki temel eğilim öne çıkar.

İlk eğilim, insanın kötülüklerden arınması ve ahlaken yeniden doğması çağrısıdır. Bu düşünce hem göçten önce hem de göçten sonra yazdığı şiirlerde görülür; ancak göç sonrasında daha da güçlenmiştir. Buna karşılık, toplumu değiştirme umudu zamanla zayıflamıştır. Çünkü Fevzî, ideallerini gerçekleştiremeyeceğini kısa sürede anlamış, insanları değiştirmekten umudunu kesmiştir. Bunun sonucunda toplumdan uzaklaşmış ve kurtuluşu maddi dünyadan yükselerek daha yüce bir hakikate ulaşmakta aramıştır. Bu düşünce özellikle “Rüzgârın Halısı Üzerinde” (ʿAlâ Bisâti’r-Rîḥ) adlı şiirinde belirgin biçimde görülür.

Şaire göre artık yeryüzünde uğruna yaşanacak bir ideal kalmamıştır:

“Yeryüzü artık yalnızca aptalların yaşadığı bir yer oldu.
Bu dünyada arzulanmaya değer hiçbir şey kalmadı.
Kimi düzenbazdır, kimi ikiyüzlüdür;
İnsanların çoğu ihanetten başka bir şey bilmez.”

Fevzî, toplumun ahlâkî yozlaşmasını sert bir dille eleştirir. Ona göre kötülük, insan hayatının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir:

“İnsan kötülük için yaşar; kötülük de onunla birlikte yaşar.
Nereye giderse gitsin, uğursuzluğu da onunla birlikte dolaşır.”

Şaire göre insanın bu kötülüklerden kurtulmasının tek yolu, bozulmuş toplumdan uzaklaşarak yaratılışın ilk saflığına dönmesidir. Hakiki güzellik, iyilik ve huzur ancak tabiatla yeniden bütünleşmekle mümkündür.

Bu nedenle Fevzî, insanlığın övündüğü modern uygarlık anlayışını da sert biçimde eleştirir. Ona göre savaşların devam ettiği bir dünyada gerçek medeniyetten söz edilemez:

“Milletler ilerledi, diyorlar; onlara söyle:
Bu ilerleme, aslında felakete doğru bir yürüyüştür.
İnsan öldürmek hâlâ meşru sayılıyor;
Böyle bir yerde ne güven vardır ne de gerçek bir ıslah.”

Bu dizeler, Fevzî el-Ma‘lûf’un bireysel hüznünün yalnızca kişisel acılardan değil, aynı zamanda yaşadığı çağın toplumsal ve insani krizlerinden de beslendiğini açıkça göstermektedir.

Şair, medeniyete karşı isyanını ve ona duyduğu nefreti tekrar eder; çünkü medeniyet, insana ne büyük felaketler getirmiştir:

Kendi yurdunda azgınlaştı ve onu cehenneme çevirdi
Ve cenneti bile kendi bahçelerinde yardım ister hâle getirdi

Bilimi gökyüzüne kuşlar gibi fırlattı
Ve onları cansız maddeden yapıp parmaklarıyla yönetir oldu

Medeniyet, yıkmak için yapmaktan başka bir şey bilmedi
Ve uçuşlarıyla kan dökmekten başka bir amaç gütmedi

Keşke imar dediği şey çağlarca gecikseydi
Çünkü bütün yıkım onun “imarından” doğdu

Fevzi, topluma ve insan yaşamına kötülüğün kaynağı, korkuların doğduğu yer ve insan için bir kaygı merkezi olarak bakar. Umutsuzluğa kapılmış, aşırı bir kötümserlik onu sarmış ve bu maddi hayat içinde insanın ıslah edilebileceğine dair şüpheye düşmüştür. Bu maddi yaşam, insanı bağlamış ve onu köleleştirmiştir.

Diğer eğilim ise Lübnan’ın ve Arap milletinin siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan içinde bulunduğu kötü durumdur; şairin bu toplumu yeniden ayağa kaldırma çağrısıdır. Şair, vatanının sorunlarıyla ilgilenmiş, olayların yönünü değiştirmeye ve sürece aktif biçimde katılmaya dair bir istek ve yetenek hissetmiştir. Ancak bunu gerçekleştirememiştir; çünkü ülkelerdeki parçalanma, çatışma ve kölelik hâlinin, kendi çağrısından daha güçlü olduğunu görmüştür. Bu nedenle içine kapanmış, kanatlarını kapatarak bu hüzünlü vatandan ve hastalıklı milletten uzaklaşmıştır.

Fawzi’nin göçten önce ve sonra yazdığı bazı millî şiirlerdeki hızlı değişim, halkının durumunun ve çağının koşullarının onun şiirindeki hüzün ve karamsarlığı ne kadar güçlü biçimde etkilediğini gösterir. Siyaseti ve millî şiiri bırakmasının sebebini şöyle açıklar:

Şiirimde bir süre siyasetten uzak durdum
Çünkü doğruları söyleyen her söz suç sayılır

Söylemek istesem anlatacak çok derdim vardı
Ama bunun karşılığı idam sehpası olurdu

Milletimin aptallık içinde yürüdüğünü görüyorum
Sadece sefalet ve çöküşün olduğu bir yöne doğru

Doğu hakkında denir ki: “en talihsiz milletlerdendir”
Ne yazık ki biz Doğunun en talihsizleriyiz

Şair, bu eleştiriyi ve kınamayı halkına düşmanlıkla değil, onları uyandırmak ve harekete geçirmek amacıyla yaptığını belirtir. Vatan ve onun insanları, şairin ruhunu ve düşüncesini meşgul eden en temel şeydir; bütün mücadelesini onlara adamıştır:

Yemin ederim ki kendimi onlara adadım
Eğer onları eleştirirsem, bir hedefim yoktur

Ruhum, düşüncelerim ve bütün çabam
Onlar içindir

Ataların mirasını kaybettiler, bu yüzden cezalandırıldılar
Ben onların yönlendirilmesi için çalıştım

Eğer doğrunun yoluna yönlendirilirlerse
Ataların öfkesinden ve çocukların lanetinden kurtulurlar

Ama ben, yurdumda köle olarak yaşamaya razı olamadım
Oysa onlar benim dayanağım ve gücüm iken bile

Göçünde de millî şiiri kesilmez; vatanın etkisi şiirinde devam eder. “Göçmenlerin Umutları” adlı şiirinde Fawzi, Arap dünyasını saran tüm hastalıkları tek bir içli çığlıkta toplar:

Eğer insanlar karşısında soyunu, kökünü ileri sürseler de,
üzerine önceden altın ve inci yağsa bile,
bu felaketlerle dolu diyarda hâlâ sürüklenmektedir.
Ne bir saldıran düşman vardır ne de bir savunucu,
ama biz kendi hâlimize hayret eder dururuz.

Ben bir yabancıyım; ne ailem var ne vatanım.
Toprağımız bize dar geldi, oysa aslında genişti.
Artık hem biz hem de sığınaklarımız harabe birer mekâna dönüştü.
Cehalet, din, ihmal — hepsi bizde birer hastalıktır.
Garip olan şu ki, hem ilacı hem de hastalığı kendi içimizde taşıyoruz.

Şair, halkının ve toplumunun hastalıklarını cehalet, çekişme, mezhepçilik ve ihmal olarak görür. Daha da şaşırtıcı olan, bu hastalıkların kaynağının yine toplumun kendisi olmasıdır. Toplumun kurtuluşu, ancak bu hastalıklardan kurtulmasıyla mümkündür.

Vatanın bu kötü durumu, şairin ağlamasının, hüznünün ve karamsarlığının en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Bu yüzden, hayatında hiçbir haz hissetmez.

Çünkü vatanı şanını ve özgürlüğünü kaybetmişken, şair için mutluluk da imkânsızdır. Halkı onur ve izzetini yitirmişken, şair de mutluluğu bulamaz:

Yeryüzünde ne şan beni memnun eder ne de altın
Eğer vatanımda şan ve soy yoksa
Eğer halkımın kaderi aşağılanma ve yorgunluksa

İnsanlar arasında mutluluk da beni tatmin etmez

Böylece açıkça görülür ki, halkının durumu ve vatanın özgürlüğünü kaybetmiş olması, onun düşmana kör bir şekilde boyun eğmesi, Fevzi el-Ma‘lûf’un şiirinde hüzün ve karamsarlığın ortaya çıkmasının en büyük sebeplerindendir.


İkincisi: İç etkenler

Şairdeki hüzün olgusunun oluşmasında dış etken tek başına yeterli değildir; Fevzi’nin kişiliğinde, bu dış etkenle uyum sağlayıp onu tamamlayan iç faktörler de bulunmasaydı, böyle karamsar ve hüzünlü bir kişilik ortaya çıkmazdı. Aşağıda Fevzi el-Ma‘lûf’ta hüzün olgusunu şekillendiren iç etkenlerin en önemlileri yer almaktadır:

1. Fevzi’nin insanın ruhsal yüceliğine derin inancı

Fevzi el-Ma‘lûf, insan ruhunun yüceliğine inanırdı; ancak bu inanç, insanın “topraktan oluşmuş” bir varlık olduğu gerçeğiyle çatışmıştır. İnsan toprağın çocuğudur ve bu yüzden sürekli bir gerilim vardır: bir yanda yüceliğe yükselmek isteyen ruh, diğer yanda arzular ve tutkularla yere bağlı beden.

Fevzi’nin hüznü ve karamsarlığı, “yücelmeye çalışan ruhun özlemleri ile fanî bedenin arzuları arasındaki derin çelişki ve uçurumdan” doğar.

Şairin ulaşmak istediği gerçek vatan gökyüzüdür; bu dünya değil. Ancak şair kanatlarını nasıl açacaktır ki, yerçekimi onun uçuşundan daha güçlüdür?

Göğün derinliklerinde…
bulutlarının üstünde…

Şairin yurdu, şiirlerinin gelin gibi doğurduğu andan itibaren,
onun ruhunun yerleştiği bir mekândır; bedeniyle değil, yalnızca ruhuyla.
Varlığın ve onun karanlığının çok ötesinde bir yerdir bu.

Şair, hayal ettiği, sevdiği ve özlemini çektiği dünyadan tamamen uzak bir vatanda yaşar.
Sanki cennetten düşmüş bir Âdem gibi, Firdevs’ten yere düşmüş ve başlangıçtan beri kendisi için yaratılmamış bir dünyada yaşamaya mahkûm edilmiştir.
Şairi sürekli olarak yerden kurtulma ve ondan özgürleşme fikri takip eder.
Çünkü bu dünya onun dünyası değildir; bedenin ruha bağlanması bile onun gözünde bir tür esarettir.

Ancak “bast üzerinde gezen şair” çoğu zaman gerçeğe geri döner;
kaderinden kaçış yoktur ve yapabileceği tek şey, gerçeği zorla kabul etmektir.

Oysa şair ne yerin oğludur, ne de ona aittir;
Eğer kendi isteğiyle onu terk ederse bile…
Yer sadece et ve kemikten ibarettir.
Ama o, istemeden bu dünyaya zincirlenerek gelmiştir.

O, bu dünyadandır ama aynı zamanda ondan değildir;
anne çocukları arasında bile yabancı kalmış gibidir.

Fevzi’nin ruhu, hem yeryüzüne hem de kendi milletine yabancılık hisseder.
Ruhu sürekli olarak geldiği ilk dünyaya, yani asıl kökenine özlem duyar.
Şairin yaşadığı bu iki dünya arasındaki çelişki açıktır:
bir yanda hayal gücünün yarattığı ideal dünya ve orada yaşama arzusu,
diğer yanda ise somut, gerçek dünya ve ondan kaçma isteği.

Bu iki dünya arasındaki çatışma ve şairin istediği dünyayı seçememe aczi, içinde derin bir ıstırap doğurur.

Şair ruhundan şöyle söz eder:

Ben toprak dünyasından değilim
Her ne kadar bedenim ondan olsa da
Ruhum uzak bir âlemin parçasıdır
Ve bu bedende bir yabancı gibi dolaşır

Bu bakış açısında şair, özellikle hayata zorla getirildiğini söyleyen ve eğer seçim hakkı olsaydı bu dünyada kalmayı tercih etmeyecek olan Ebû’l-Alâ el-Maarrî’nin felsefesinden etkilenmiştir.


2. Hayatın yokluk ve faniliği (nihilizm)

Fevzi’nin yokluk (hiçlik) ve fanilik düşüncesi, onun hüznü ve karamsarlığında belirgin bir etkiye sahiptir.
Onun gözünde tüm renkler silinmiş gibidir; artık birbirinden ayırt edilemez, hepsi siyaha dönüşür.
Hayatın anlamsızlığını ve boşluğunu kavrar; karanlık ruhuna hiçbir umut veremeyeceğini anlar.

Bu yüzden varlık, onun arzularını doyurmaz ve hayallerini gerçekleştirmez.
Ona göre varlıkta sadece acı ve sıkıntı vardır; insan sanki yalnızca acı çekmek ve ölüm trajedisiyle yüzleşmek için yaratılmıştır.

Çiçek tomurcuğu bile kalmak için yaratılmamıştır;
bizim halimiz de böyledir: acı çekmek için yaratılmışızdır.

Ve ölüm gelip seni alıp götürürken sonbahar seni sürükler…

Hayat, şaire göre yalnızca hızla yok olan bir yanılsamadır;
ve o da aynı şekilde hızla silinip yok olan bir hayaldir:

Bütün bu hayat bir yanılsamadır
Ve sadece görüntüler uzun süre kalır

Görüntü de bir yanılsamadır; ben de bir yanılsamayım
Ve ruhumla ve bedenimle silinip giderim

Hayatın yokluğu ve anlamsızlığı (nihilizm), özellikle “Nasîbük” (Kaderin) şiirinde belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Bu şiirde ağır ve sarsıcı bir karamsarlık yankılanır; hayatın yüzünde neredeyse hiçbir gülümseme izi görülmez. Ruhun içine derin bir keder sızar; bu, şairin kalbinin kederidir. Ömrü sürekli bir acı içinde geçmiştir. Peki insanın bu varlıktaki payı nedir? Fawzi şöyle der:

Bu varlıktan sana düşen pay, felaketlerdir
Çektiğin bir dert ve savaşmak zorunda olduğun bir ölüm

Bir doğana sevinir, giden için üzülürsün
Doğanın ve batışın hepsi yokluğa bağlıdır

Peki dünya ne kadar değersizdir ve onda yaşayan ne kadar bedbahttır
Onun dönüş yeri bu toprak ve karanlık çukurlardır

Yokluk ve hayatın faniliği düşüncesini taşıyan en güçlü eserlerinden biri “Şeyh el-Ha’im” (Dolaşan Şeyh) şiiridir. Bu şiirin güzelliği, Ebû’l-Alâ el-Maarrî’nin “Gereksizdir benim dinimde ve inancımda…” diye başlayan mersiyesiyle paralellik göstermesidir. Bu anlayışta şair, insanın doğmasını bile eleştirir; çocuk kendi isteği olmadan dünyaya gelir ve eğer seçim hakkı olsaydı, bu dünyaya gelmemeyi tercih ederdi.

Bu temele dayanarak Fawzi, sık sık ebeveynleri suçlar; çünkü çocuğun acısının ve sıkıntısının kaynağı onlardır:

Ey anne, o çocuğun felaketine sebep olma
Ve ona hamileyken merhamet et

Sen hayatın acısını benden daha iyi bilirsin
Çünkü hayatın yoksunluklarını sen de yaşadın

Şair evliliğe ve doğuma öfkelidir; hatta bu sertlik onu annenin lanetlenmesine ve evliliğin reddedilmesine kadar götürür. Çünkü anne çocuğunu koruyamaz ve onu görünmeyen bir dünyanın içine, acı dolu bir yaşama bırakır:

Evliliğin yıkılmasını ister
Anneyi lanetler, çoğalmayı arzular
Çünkü insanlar doğup çoğalmamalıdır

Kadın aylarca karnında çocuk taşır
Sonra onu yıllarca acıya bırakır

Oysa çocuk neslin devamında sadece acı görür
Ve bu yüzden çocuklara yazık olur

İnsanların yeryüzünde çoğaldığını gördüğünde
Ağlar; çünkü onların çoğalması acının artmasıdır

Bu, mutlak bir karamsarlık tavrıdır. Şair, çoğalma ile kötülük, günahlar ve acıların artması arasında doğrudan bir bağ kurar. Muhtemelen Fawzi el-Ma‘lûf’un zenginliğine, soyuna ve şöhretine rağmen evlilikten uzak durmasının sebeplerinden biri de bu bakıştır.

3. Şairin kaderini bilmemesi (varoluşsal bilinmezlik)

Fawzi el-Ma‘lûf insanın kaderi meselesiyle yoğun biçimde ilgilenmiştir. Bu konu üzerine düşünmüş, bazı sorulara eğilmiştir; ancak hiçbir cevap bulamamıştır. Uzun düşünmesine ve çok soru sormasına rağmen, kalbini rahatlatacak bir sonuca ulaşamamıştır. Bu yüzden şu soruları açık bir çaresizlikle sorar:

Biz dünyaya nasıl geldik? Nereden geldik?
Ve hangi dünyaya gideceğiz?

“…helak mı? Hangi toprakta?”

“Dünyaya gelmeden önce var mıydık, yoksa yeniden mi diriltileceğiz?”

Hayatın mahiyeti budur; hâlâ sürüp gider…
Ve onun içindeki her hüküm sonunda bozulmaya mahkûmdur.

Şairin kader üzerine bu sorgusu, onu doğal olarak varlıktan önceki gayb âlemini de sorgulamaya götürmüştür. Bu sorular zinciri, tek bir felsefî hatta birleşir; şair bu hattın derinliklerine inmeye çalışır. Ancak bunda başarıya ulaşmak zordur. Bu yüzden sonuç, şairde şaşkınlık ve kaygı olarak geri döner. O, geçmişin ve geleceğin sırrını kavrayamayacağını bilir; çünkü kendi şimdiki zamanının bile sırrını çözemez.

Öyleyse görünmeyeni nasıl bilebilir?

Yarını nasıl aydınlatayım, dünü nasıl kavrayayım?
Ve ben bugünün nasıl geçeceğini bile şaşkınlıkla izlerken…

Şair, insanın kaderi üzerine yaptığı bu sorgulamada Ömer Hayyam ve Ebû’l-Alâ el-Maarrî ile buluşur; ancak aralarında derece ve tavır farkı vardır. Hayyam kader karşısında daha kayıtsızdır; bu yüzden dünyadaki derdi şarap, saz ve eğlencedir. Maarrî ise meseleyi daha geniş bir alan içinde, daha aklî ve felsefî bir zeminde ele alır.

4. Ölüm karşısındaki tutum

Fawzi el-Ma‘lûf, çağdaş şairlerimiz içinde ölüm meselesiyle en çok meşgul olanlardan biridir. Hayatı kısa olmasına rağmen bu konuyu hakkıyla işlemiştir. Ölüm, yok oluş, hiçlik ve ölümsüzlük gibi meseleler onun şiirinin merkezine yerleşmiş; neredeyse her mısrasında ölümün izleri hissedilir olmuştur. Bu durum, şairin ölümü son derece yoğun ve sarsıcı biçimde hissetmesinden kaynaklanır.

Abartı sayılmaz ki Fawzi, şiirî enerjisinin ve ruhsal gücünün büyük kısmını ölüm temasına yönlendirmiştir. Ancak bu tür yoğun ruhsal yönelişler, bazı düşünürlere göre şairi erken ölüme sürükleyebilir. Nâzik el-Melâike’nin de belirttiği gibi, bu yoğun ruhsal tüketim birkaç yıl içinde şairi tükenme noktasına getirebilir.

Fawzi’nin ölümle olan güçlü duygusal bağı, onun erken ölümünün de başlangıcı sayılmıştır. Çünkü insanın duygusal enerjisi sınırlıdır; aşırı tüketildiğinde “duygusal iflas”a yol açar ve bu durum erken tükenişi getirir.

Fawzi el-Ma‘lûf’un ölüm algısı, ona yaklaşımı ve onu şiirinde işleyişi üç aşamadan geçmiştir.

Birinci aşama

Bu aşamada ölümden korkmuş, onun karşısında titremiştir. Ölümün hayalini her görüntüde görmüş, hayatı tümüyle bir yanılsama olarak algılamıştır:

Bütün bu hayat bir yanılsamadır
Ve sadece görüntüler uzun süre kalır

Görüntü bir yanılsamadır, ben de bir yanılsamayım

O, dünyayı küçümsemesine ve yaşamda acı çekmesine rağmen ölümü hâlâ bir düşman gibi görür ve onunla savaşır:

Ve ruhumla bedenim arasında gider gelirim
(ölümle mücadele eder gibi)

Senin bu varlıktaki payın felaketlerdir…
Hayat bir kaybediştir…
Onu tartarsan, ne arzu ettiğini bulamazsın…
Dünya ne kadar değersizdir ve onun sakini ne kadar bedbahttır…
İnsanın dönüşü toprak ve karanlık çukurlardır…

Buna benzer bir anlayış, onun “Şebeh el-Ha’im” (Dolaşan Hayalet) şiirinde de görülür. Şair burada ölümü bir tür kölelik olarak görür; çünkü ölüm, insanı kendi iradesi olmadan zorla mezarına sürükler:

Ben hayatın ve ölümün kuluyum
Beşikten mezara zorla yürürüm

Fawzi, her türlü köleliği reddeder; bunların başında ölüm gelir. Çünkü ölüm insanı hiçbir merhamet ve izin olmadan alıp götürür. Ruhları dilediği anda ve dilediği durumda koparır. Bu nedenle şair evliliği de reddetmiş ve ona karşı çıkmıştır; anneleri çocuk doğurdukları için eleştirmiştir. Çünkü çocuklar yalnızca acı, bela ve yok oluşa doğru gönderilmektedir.

Evliliğin ortadan kalkmasını ister
Böylece insanlar doğmaz, çocuklar dünyaya gelmez

Çoğalma isteğiyle anneye lanet eder
Kadın çocuğu aylarca karnında taşır
Sonra onu neslin devamı için dünyaya getirir
Ardından onu yıllarca acıya bırakır

Şair zaman zaman ölümü, sevdiğine veda edebilmek için kendisine kısa bir süre daha yaşam vermesi için yalvarır:

Kalbim, ona veda etmek için bir an daha atsın
Gözlerim ayrılıktan önce ağlasın

Ey ölüm, dur! Sevgiyi gözet ve acıma
(çünkü ölüm düşüncesi burada hem yok edici hem de ayırıcıdır)

Bu iki mısrada ölüm, şairin zihninde alışılmış anlamıyla ortaya çıkar: benliği yok eden, insanları birbirinden ayıran bir güç olarak. Aynı zamanda şairin dünyaya bağlılığı, onun güzelliğine tutunuşu ve bu güzelliğin kaybı karşısındaki derin hüznü de açıkça görülür.

Gül için, zambak için ağlar

İkinci aşama

Bu aşamada şair, dünyadaki acılardan ve trajedilerden kurtuluş olarak ölümü sevinçle karşılar:

Acılardan doğan her varlık bir tutsaktır
Dünya bana yaşam içinde daraldı

Yalnız ölüm onun esaretini çözer
Ölümün kefeni bile onun için daha dardır

Fawzi artık önceki gibi ölümü önemsememeye ve ondan korkmamaya başlar; çünkü ölümsüzlüğün özüne ulaştığını düşünür:

Ben ruhumla bir şairim, ölüm üstünde…
Ey ölüm! Sen benim ölümsüzlüğüme dokunamazsın

Ey ölüm, beni sevinç ve nefretimle kuşatan…
Ben şiirimle ebediyim

İstediğini yap; hüküm sadece sende değil
Zaman, şiirin değerini örtemez

Şimdi yaklaş ey ölüm…

Şair burada ölümü, sufi anlayışa benzer biçimde yakarışla karşılar. Sufiler ölümü, ruhu bedenin ve arzuların esaretinden kurtaran bir özgürleşme olarak görürler:

Ruhumu kederin zincirlerinden kurtaran
Ey kurtarıcı, hoş geldin

Dar bedenimin bağlarından beni çözen

Şair, “toprağa bürünmüş beden” imgesinde olduğu gibi, toprakla bütünleşmiş bir hâle getirilir; fakat bu hâl onun üzerine bir ağırlık değil, bilakis bir yücelik ve heybet kazandırır:

Toprağa büründü, üzerinde celâlin parladığı
İki yanından vakar ve güzellik taşar

Ben toprak dünyasından değilim;
Sen ise yerden uzak bir âlemsin.
Şiirin nefesi içinde bulunursun ve şairi diğer insanlardan yüceltirsin.
Onu gökler âlemine ait bir varlık gibi gösterirsin; bu âlem şairlerin ruhuna ve hayaline uygundur.

Ancak bu farklılık ve seçkinlik, şaire yalnızca acı getirmiştir.
Onu daha da büyük bir ıstıraba sürüklemiştir.
Şair, maddi ve duyusal dünyanın sertliğinden sürekli bir yabancılaşma içindedir.
Bu yabancılık onun yüzüne bir hüzün, ruhuna ise hiç dinmeyen bir umutsuzluk yerleştirmiştir.

“Şiir Devleti: En Bedbaht Devlet” adlı şiirinde, kendi hâlini anlatır.
Şairin mutluluğu yoktur; sürekli bir hayal kırıklığı ve yorgunluk içindedir.
Geçmişten bugüne şairliğin taşıdığı kaderi ve acıyı hatırlatır; sanki bu, şairin kaçamayacağı yazgısıdır:

Zevkten yoksun, umuttan mahrum
Sürekli bir “ah” ile sıkıntıyı okur

Dünün şairi, ezelin şairi
Ve hep böyle kalacaktır

O, dünya kirlerinden ve nefis arzularından arınmak için ağlayarak kendini temizler;
gözyaşlarıyla ruhunu yıkar:

Gözünün yaşıyla ruhunun kirlerini yıkadı
Ve bedenini dünya kirlerinden arındırdı

İnsanları sarhoş ederken kendisi evinde “ah” çeker
Ne yazık ki bu hâl en bedbaht insanın hâlidir

Şair, acıyı ve gözyaşını yüceltir; onları bir arınma aracı olarak görür:

Gözümün yaşıyla temizlendim
Kalbim arındı, nefis arzuların kirlerinden


6. Aşkın başarısızlıkları

Fawzi el-Ma‘lûf’un şiirlerine bakan kişi, onun aşkı bir tür çile ve ıstırap olarak yaşadığını görür. Ya da aşkı romantik şairler gibi bir özlem alanı olarak deneyimlemiştir. Aşkı anlatırken üç durum öne çıkar:

  1. Aşkı kalpte saklama ve açığa vurmama
  2. Sevgiliyle vedalaşma ve ayrılık anı
  3. Sevgilinin tasviri

Bu çalışmada yalnızca ilk iki durum ele alınacaktır.

1. Aşkı gizleme (ifşa etmeme)

Fawzi’nin kadınla ilişkisinde son derece hassas olduğu görülür. Bu hassasiyet, belki reddedilme korkusundan, belki de aşkı saf ve ruhsal bir hâlde koruma isteğinden kaynaklanır; böylece aşk, beden arzularından uzak kalır.

Bu nedenle ilk dönem şiirlerinde şöyle der:

Gözlerden gizlediğim bir aşkım var
Onu hâlâ saklarım, ama acı beni ele verir

Kalp yanmakta, çırpınmaktadır
Ve onu söndürmek için gözyaşlarıyla yıkarım

O aşkı bilseydi asla uyuyamazdı
Çünkü kalp, acıyla yaşayan bir varlıktır

Şair, aşkında iffet ve ruhsal yüceliği tercih eder; onu beden arzularının ötesinde tutar. “Sessiz Aşk” adlı şiirinde bu gizliliği açıkça görülür:

Gözlerim ona aşkı söyler
Ama dilim utancından konuşamaz


“Ey dostum, o sessizlik aşk edebindendir; âşıkların edebinde ise gizlilik vardır.”

Şair, aşkın esiri olsa, karşılıklı sevgi yaşasa ve özlem ateşi içinde yansa bile, yine de aşkın edebini duyusal arzuların önüne koyar. Nefsin isteklerine karşı ruhun iffetini ve “platonik aşkı” yüceltir. Bu aşk, bedenden çok ruha yönelir. Ona göre gizlilik, aşk ateşini daha da harlar; özlemi artırır ve bağlılığı güçlendirir. Böylece sevgilinin saf, yüce ve temiz imgesi âşığın kalbinde korunmuş olur. Bu da Fawzi’nin romantik eğilimiyle uyumludur.

Ayrılık anının tasviri

Şair, özellikle ayrılık anı üzerinde sıkça durur. Çünkü bu an, ruhu sarsan, kalbi yaralayan ve acıyı derinleştiren yoğun bir hüzün taşır. “Ayrılık, uzaklık, vedâ ve hicran” gibi kelimeler şiir geleneğimizde zaten büyük bir acı çağrışımı taşır. Bu durum gözyaşlarını akıtır, kalbi titretir ve şairin ruhunda derin bir keder oluşturur. Bu da onun romantik ruh hâline tamamen uygundur.

“Sa‘atü’l-Beyn (Ayrılık Saati)” adlı şiirinde şair, sevgilisinin bulunduğu trene seslenir ve ona durmasını emreder. Trenin hareketini sağlayan kömür ateşine uymasını değil, durmasını ister; çünkü onun göğsünde yanan ateş, trenden daha büyüktür:

Yavaşla ey uğursuz tren, ne zamana kadar eğileceksin?
Olduğun yerde kal, raydan bir parça bile ilerleme
Hareket etme; bu senin için daha güvenlidir

Ve ülkenin içinden geçerek onu benden koparıyorsun
O sevgiliyi kalbimin nimeti ve gözümün nuru olanı benden alıyorsun

Şair burada treni bir düşman gibi tasvir eder; sevgilisini ondan çalmaya çalışan bir rakip gibi görür. Böylece aşkın onun ruhunu tamamen kuşattığını, iç dünyasını ele geçirdiğini ve ona meydan okuma cesareti verdiğini vurgular. Aşk, şaire hem güç hem de direnme iradesi kazandırır.

Şair böylece aşkın insan üzerindeki etkisini yüceltir; modern medeniyetin getirdiği değişimlerin, masumiyeti zedeleyen ve hayatı sertleştiren etkilerine karşı aşkı bir sığınak olarak görür.


7. Fevzi el-Ma‘lûf’un Ebû’l-Alâ el-Maarrî’den etkilenmesi

Fevzi el-Ma‘lûf’un şiirinde hüzün ve karamsarlığın ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden biri, şairin Ebû’l-Alâ el-Maarrî’nin şiirini okuması ve ondan derinden etkilenmesidir. Hatta Fwevzi, Ebû’l-Alâ’yı örnek alınması gereken bir şair olarak görmüş; onu Arap şiirinin bir “elçisi” saymış ve şiirini büyük bir gurur ve hayranlıkla değerlendirmiştir.

Fevzi, Ebû’l-Alâ’ya büyük bir saygı duymuş, ona hayran kalmış ve bu hayranlık onu taklide, ondan alıntı yapmaya ve fikirlerini sık sık tekrar etmeye yöneltmiştir. Arap şairleri arasında en çok saygı, sevgi ve hayranlık duyduğu kişi Ebû’l-Alâ’dır.

Fevzi, onun etkisinde olduğunu açıkça ifade etmiş ve şiirlerinde Ebû’l-Alâ’yı anmıştır. Şair, “Alavî ruhu” adeta benimsemiş, onu aşkla içselleştirmiştir. Bu yüzden denebilir ki Fevzi, çağdaş Arap şairleri içinde Ebû’l-Alâ’nın ruhundan, felsefesinden, şüpheciliğinden ve karamsarlığından en çok etkilenenlerden biridir.

Her iki şairin dünya görüşü de örtüşür: dünya acının kaynağıdır. Fawzi şöyle der:

Hayat bütünüyle acıdır;
O halde gülmek bile aslında ağlamanın bir yüzüdür

“On the Carpet of Wind” (على بساط الريح) ve “Şu‘letü’l-Azâb” (Azap Alevi) adlı eserleri, Ebû’l-Alâ el-Maarrî’nin ruhunu en çok yansıtan yazıları arasındadır. Özellikle “Şu‘letü’l-Azâb” bölümünde bu Maarrî etkisi ve onun kötümserliği açıkça görülür. Şair burada şöyle der:

Keşke bilseydim, kimi güldürdünüz?
Ve kimin üzerine ağladınız, gidenlerin ardından?

Kâinata gözyaşıyla gelen insan
Çocuk, acı için doğar; bu dünya böyledir

Kim zorla beşiğe gelirse, zorla da gider
Hayat baştan sona bir yorgunluktur

Ve bu, Maarrî’nin söylediği her şeydir
Çünkü kader, çocuğu kötülükten korur

Bütün bu sözler Maarrî’nin filozofunun söyledikleridir


İkinci bölüm: Sanatsal inceleme

Bu bölüm iki alt başlıktan oluşur:

  1. Dil ve üslup
  2. Şiirsel imge (tasvir)

Birinci alt başlık: Kelimeler ve üslup

1. Kelimeler

Şiirsel kelimeler, şairin kendini ifade etme aracıdır; düşüncelerini aktarmasını ve iç dünyasını dışa vurmasını sağlar. Her kelimenin kendine özgü bir anlamı vardır. Akad’a göre kelimeler, zihinde belirli çağrışımlar uyandıran sembollerdir; her biri diğerinden farklıdır. Görünüşte eş anlamlı olsalar bile, anlam bakımından birebir aynı değildirler.

Bu nedenle şiirsel kelime seçimi, şiirin yapısını belirler. Elizabeth Drew’a göre bu zor bir süreçtir; insan kelimelerin içine dalmalı, onların içinde “gerçekten yüzmeli” ki şiir için en uygun olanı ortaya çıksın.

Fevzi el-Ma‘lûf’un şiirlerine bakıldığında, kullandığı kelimelerin onun ruh hâlini tamamen yansıttığı görülür. Kelimeleri, onun düşünce dünyasını, duygularını ve hayallerini adeta canlı bir şekilde taşır. Her kelime, şairin kalbinden kopmuş bir nabız gibidir; ruhunun ışığıyla örtülmüş bir deneyimi yansıtır.

Bu yüzden şairin kullandığı hüzün kelimeleri ve bunlara bağlı alanlar şu şekilde sınıflandırılabilir:

1. Hüzün kelimeleri alanı

“On the Carpet of Wind” adlı uzun şiirinin altıncı bölümünde, “Acının Sembolü” başlıklı kısımda Fevzi el-Ma‘lûf, kendisini acının simgesi hâline gelmiş hüzünlü bir figür olarak çizer. Bu, genel bir anlatımın özel bir kişiye yansıtılmasıdır.

Şair şöyle der:

Onu gör, adımlarında bir ağırlık var
Sanki her adımı bir bel kıran yük taşıyor

Yılgınlık onu kuşatmış, kalbi yorgun düşmüş
O artık umutsuzlukla bir olmuş

Eğer umutsuzluk biraz geri çekilirse bile
O yine acı içinde kalır

Bu ruh hâli; yaralı, hasta, bitkin ve kederli bir varlık olarak tasvir edilir.
Üzerine ağır bir yük çökmüştür.
Ruhunda sürekli bir hüzün gölgesi vardır.
Sevgi ve özlemle dolu bir iç dünyası vardır; fakat bu dünya onu hep ağlatır ve yorar.

Karanlığın içinde yollarını kaybetmişti;
kendisi imkânsızı ararken yolu şaşırmıştı.

Gözleri şaşkın, düşünceleri dağınık;
hayal dünyasında kaybolmuş, her şeyini yitirmişti.

Şairin kelimeleri, bu solgun ve acınası hâli başarıyla resmetmiştir. Bu tabloyu hüzün, keder, umutsuzluk ve hayal kırıklığı doldurur. Şairin arzularına ulaşamaması, hayatını altüst etmiş; gençliğinin tazeliğini elinden almıştır.

Artık gençliğin yerini yaşlılık, gücün yerini zayıflık almıştır.
Sırtı, dertlerin ve hayat yükünün ağırlığıyla eğilmiştir.
Alnına endişeler kazınmış, gençlik parlaklığı yerini zamanından önce kırışıklıklara bırakmıştır.

Şairin dili ise açıklık ve sadelikle öne çıkar. Yabancı ve zor kelimelerden kaçınır. Dili, sözlük dilinden çok günlük konuşmaya yakındır. Ancak bu sadelik, anlamı aktarma ve duyguyu ifade etme gücünü azaltmaz.

Hüzün ve acıyı taşıyan bu kelimeler, şairin iç dünyasını açığa çıkarır; onun kişiliğini, duygularını ve tepkilerini yansıtır. Bu kelimeler onun şiirlerinin büyük kısmına hâkimdir. Özellikle “On the Carpet of Wind” ve şairin ölümü nedeniyle tamamlayamadığı “Şu‘letü’l-Azâb” en önemli eserleri arasında yer alır; çünkü bu eserler şairin ruhunu, duygularını ve düşüncelerini en açık biçimde ortaya koyar.


2. Ağlama kelimeleri alanı

Hüzün, gözlerden gözyaşlarını akıtır; şair acılarını gözyaşıyla dışa vurur. Şair “ağlamak” fiilini farklı zaman ve kişilerle sıkça tekrar eder; ayrıca “gözyaşı” kelimesini de çok kullanır.

Şairin ağlamaya dair sözlerinden biri şöyledir:

Ey Lübnan! Ne çok ağladım ve hâlâ ağlıyorsun
Geçmiş bir dönem ile yeni bir dönem arasında

Acıların içinde bile hep ağladın
Ve şimdi de ağlıyorsun

Vatanın kötü durumu, şairin ondan uzak oluşu, geçmişin görkemine duyduğu özlem (şan, medeniyet ve refah dönemi) onun ağlamasının ve hüznünün en büyük sebeplerindendir.

Şair, vatanın çoğu zaman kendisine acı ve gözyaşı yaşattığını kabul eder. Bu yüzden “ağlamak” fiilini geçmiş ve şimdiki zaman olmak üzere dört kez tekrar eder. Ayrıca “geçmiş–yeni” karşıtlığını kullanarak bu acının nedenini güçlendirir. “Böse (bûs)” kelimesini “alışılmış” olarak nitelemesi, Lübnan’ın uzun süreli bir felaket ve yoksunluk içinde olduğunu vurgular.


3. Kötümserlik ve umutsuzluk kelimeleri alanı

Yoğun ve sürekli hüzün, insanda kötümserliği doğurur. Bu durum şairin kelime dağarcığında da açıkça görülür. Örnek:

Yılgınlık onun kalbini doldurmuş, o da yılgınlıkla bir olmuş
Beyhude bir aşkın ardından uzun uzun ağlamış

Ve eğer umutsuzluk ondan biraz uzaklaşsa bile…

Bu görüntü, umutsuzluğun şairi nasıl tamamen ele geçirdiğini gösterir. Şair umutsuzlukla adeta dost olmuş, ona bağlanmış ve ondan kaçmak istememiştir. Hatta bu bağdan bir tür haz bile duyar.

Bu yüzden “umutsuzluk” kelimesi üç kez tekrar edilir. “Alifa” (alışmak) fiili ise bu bağın kalıcı ve derin olduğunu gösterir.


“Yahâkî” (benzetir) fiili, şairin kalbi ile umutsuzluk arasındaki ilişkinin, klasik edebiyattaki Cemil ile Buseyne arasındaki aşk ilişkisine benzetildiğini ifade eder. Şair, “umutsuzluk, reddetme, ağlama ve ayrılık (nûâ)” gibi kelimeleri ikinci beyitte, hüzünlü ve koşullu bir anlatım içinde kullanır. Bu yapı, şairin umutsuzluğa o kadar alıştığını gösterir ki, artık ondan ayrılmaya bile tahammül edemez hâle gelmiştir.

Umutsuzluğun şairin kalbinden uzaklaşması, onun gözlerini yaralar ve onu derin bir hüzne sürükler.


4. İnsanın kötülüğü alanı

Daha önce de belirtildiği gibi, şair insanı doğası gereği kötü olarak görür; çünkü insan yeryüzünde yaşadığı sürece kötülüğe eğilimlidir ve bu kötülük ancak ölümle sona erer.

Şairin insanın kötülüğü hakkındaki sözlerinden:

Milletler ilerledi dediler, onlara söyle:
İnsan öldürmek hâlâ meşru bir iştir

Bu ilerleme aslında yok oluşa gidiştir
Uygarlık iddiası nerede?

Onu savunanlara söyleyin
Ne güven vardır ne de ıslah

Halkların yaraları henüz kapanmamıştır
Ve yeryüzü kanla boyanmaktadır

Eğer buna “medeniyet” deniyorsa
O zaman bu sadece daha büyük yaralar doğurur

O hâlde köylü ve çiftçi mutlu olsun…

Faw

Fevzi el-Ma‘lûf bütün şiirlerinde insanın kötülüğünden duyduğu korkuyu tekrarlar. Ona göre insan, tüm felaketlerin kaynağıdır; kalbi iyilik taşımaz, yalnızca kötülük ve hile üretir. Bu doğa insanın yaşamı boyunca değişmez; hatta medeniyet arttıkça kötülük de artar.

Bu düşüncesini desteklemek için şu kelimeleri kullanır: “yıkım, öldürme, güven yok, ıslah yok, iddia edenler, kan, yara” vb. Şair, şiire “dediler” fiiliyle başlar; böylece söylenen şeylerin gerçekliğini sorgular ve onların iddia olduğunu ima eder.

Ayrıca “ne güven ne ıslah” ifadesiyle insanın düzeltilemeyeceğini vurgular; çünkü insan doğası gereği kötüdür ve yaşadığı sürece bu değişmez.


5. Ölüm kelimeleri alanı

Fevzi el-Ma‘lûf’un şiirini okuyan biri, ölüm temasının onun için temel metafizik mesele olduğunu açıkça görür. Ölüm, şairi en çok meşgul eden konudur.

Şair “ölüm” ve onunla ilişkili kelimeleri çok sık tekrar eder. Yapılan bir sayımda şu kelimeler belirlenmiştir:

ölüm, helak, yok oluş, mezar, tabut, kefen, defin vb.

Bu kelimeler toplamda 69 kez geçmektedir. Bu sayı, genç yaşta ölen ve şiirleri tamamlanamayan bir şair için oldukça yüksektir.

Bu durum, ölüm temasının onun düşünce ve duygularını tamamen kuşattığını gösterir. Ayrıca yaşam, varlık, ölümsüzlük gibi karşıt kavramlar da bu yoğunluğu daha da belirgin kılar.

Şairin ölüm temasına dair örnekleri:

Çektiğin acı ve savaştığın ölümdür
Ve kaderin bir yanı yok oluşa bağlıdır

Bu varlıktan sana düşen pay felaketlerdir
Hayat bir kaybediştir

Bir doğana sevinir, giden için üzülürsün
Çünkü hayat baştan sona bir kayıptır

“…sana kalır – ne kadar yaşarsan yaşa – sonuçta gelip sana dayanır;
sen neyi ararsan ara, o bulunmaz; dönüş yeri bu kara toprak ve onun karanlıklarıdır.”
Hayatın saflığı bazen bir hayal gibi geçip gider;
ömrün yılları ise bir isteğin peşinde tüketilir.
Peki dünya ne kadar değersizdir ve onda yaşayan ne kadar bedbahttır!
Şair, insanın ölüm karşısındaki sürekli kaygısını ve varoluşun felsefesini anlamadaki şaşkınlığını ifade eden kelimeleri yoğun biçimde kullanır. Bunlar arasında: pay, varlık, felaketler, dert, acı çekmek, ölüm, kaybedilen, yok oluşa bağlı, kayıp, sıkıntılar, musibetler, geçip gitmek, en değersiz, en bedbaht, sakin (yerleşik), toprak, karanlıklar gibi kelimeler yer alır.
Şair ayrıca “felaketler, sıkıntılar, musibetler” gibi çoğul kelimeleri kullanarak insanın çektiği acının çokluğunu vurgular. Bunun yanında “doğum–ölüm, sevinç–hüzün, elde etme–kaybetme, yararlanma–acı çekme” gibi karşıtlıklar kurar. Böylece ölüm tasvirini daha da karanlık hâle getirir ve okuyucuyu kendi bakış açısına ikna etmeye çalışır.
Ölümün varlığı nedeniyle hayatın değerini yitirdiğini ve insanın umutlarını yok ettiğini vurgular.

Abdelkarim Amin Mohamed SOLİMAN

favzi-el-malof4618384269244741628 FEVZI EL-MA‘LÛF ŞİİRLERINDE ÜZÜNTÜ FENOMENİ

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.