Kanto’lar

KANTO I

Çimen biçme makinesinin sesi yükseldiği zaman
Çimen kokusunun dünyayı tuttuğunu söylediler
Biz onlara yakıp yıktıkları kuleleri gösterdik
Denizin merdivenlerini, balığın ışığını
Denizin anahtarını yitirdiğimizi söyledik
Denizden dağlara doğru yürüdüğümüz zaman
– Yürümesi bile güzel –
Duyduk yenilenlerin yapraklanmış adımlarını
Toprakları gözyaşlarıyla lekeli
Öykülerini dinledik üç deniz üzerinde

“Ama onlar bir türlü anlamıyorlar
Işığa koşan ağaçların da olduğunu”

Göğün boş olduğunu söyledikleri zaman
Biz onlara üç denizi gösterdik
Kesik haykırışlarını duymalarını istedik
Yaz ikindisi kumun ve çakıl taşının
Bize dünyanın ücra bir yalnızlık olduğunu söylediler
Duraçlı yonuları, eski kemerleri,
Sümbül demetlerini gösterdik
Söylemesi bile güzel
Arka bahçeyi gösterdik
Ama bunlar yaz ılgımı dediler
Gelip geçer, asıl olan mutsuzluk

“Ama onlar bir türlü anlamıyorlar
Hüznün de bir ölçü olduğunu”

KANTO II

Sokakları geçen rüzgârın türküsünden
Denizin kırık yapıtları içinden
Dünyaya baktık. Ey insanoğlu!
Kavrulmuş şehirler şaşırttı bizi
Yıkılmış kalpler şaşırttı bizi
Issız deniz, ölü gölge şaşırttı bizi
Ne sonsuz bir bahçeydi dünya
Ne de bir avuç toz sütunlar altında
Bu yüzden
Bize kalan kuru köklerle
Çok zor yaza tutunmak
Çok zor hiç kimsenin anlamını bilmediği
Yağmurun sesiyle konuşmak

Bir ölü kemiklerini arar toprağın altında
Donuk ışıklar altında gezinir şapkalı biri
Gölgesi kapkara. Bu şehir hangi şehir?
Vakit hangi vakit? Biz buraya
Portakal suyu içmeye gelmiştik
Mısır unuyla yapılmış çörekler almaya
Yanımız sıra gelen üçüncü kişi
(Saçları dağınık parsa benzer yüzü)
Sürekli eksildiğimizi sezmiş biri
Üşüyüp üşüyüp yaza tutunmaya
Çalıştığımızı bilen biri

Kumda büyüyen karpuzları göstermeliyim ona
Su su diyerek toprağın altına uzananları
Sessizliğin gürültüsünü göstermeliyim
Uzayıp giden deniz kıyısında:

“Kim bana benim kim olduğumu söyleyebilir”
“Ölü toprakta çocukluk sevinciyim”
“Bir toz zerresi kirazlara dadanan”
“Kapısı çarpıp duran bağ evinde”
“Benden toprağa gitmekte olanı görüyorum”

KANTO III

Kayanın sümbülünü leylağını, çılgın aylarını
Mevsimlerin bırakıp gitti. Yeni oldu öleli.
Savsak bir yel esti. Kıyıdaki kulübenin
Oltası yağmurluğu şapkası kedisi
Yalnız kaldılar o günden beri.
Demek severdi denizi
Demek kayanın sümbülünü

Daha dün konuşmadık mıydı
Kışın güneyin serin rüzgârını
Kedilerle köpeklerle koşmadık mıydı
Dağlara doğru. Dağlara doğru frenkinciri,
Pars.
Annem öldü, yelin türküsü kapıdaydı hâlâ
Annem öldü, demirkırı at kapıdaydı hâlâ

Kıyıda durdum bir çiçeğe su verdim
Küçük kulübenin bahçesinde sabah serinliğinde
Bu bahçede kaç kere gezindiğini düşündüm
Çiçeklere su verişimi gözetlediğini düşündüm
Sayısız yaprak arasından.
Kapıda terlikleri. Tahta masada kuru üzüm taneleri.
Kapının eşiğinde tekir kedi.
Ölüm gök gürültüsü buz mavisi
Yokuş yukarı çıkınca köşede pars
Tepede saçını başını yolan ağaçlar:
“Ne yapsam neye baksam uçurum”
“Ölüm hiç işte, demek atları severdi”
“Ölüm hiç işte, demek kedileri severdi”
“Dağlara yamaçlara çıkayım uzun uzun”
“Kendimden çıkayım kapılmadan burgaca”

Burada mı yatarken çıkardığı
Verin bir köşeye gömelim takma dişlerini
–Kimdi o bakan yaprakların arasından?

KANTO IV

-Kazım Koyuncu’ya

Burada oturuyorum düşlediğim yerde
Her gün bile bile denizin kapısını
Açıyorum “Viya” diyerek güzel yüzlü çocuklara
Bir gün boğulacağız denizde
Bir gün bilge bir çıngırak olacak
Şarkılarımız Kevser.
Kevser bu sular bu yıldızlar bu otlar
Kime ceza kime incelik?
Bu dünya tenha bir sazlık
Bu dünya külün narın şarkısı
Gök alıp başını gider, gölgeler uzar
Taşlıklardan süzülür bir üveyik

“Hopa’lı bir çocuktum ipince. Bir köy
Berberinin oğlu.” “Peki kimindi dünya
Zugaşı bere?” “Gökyüzünün, ince suların..”
“Biz yeryüzüne şarkılar söylemeye geldik.
Teşekkürler dünya..”

Bir gün öylesine uzun uzun baktım
Boşluğuna ses dolu benliğimin. Eyvah!
Ne büyük cezaymış andaç olmak
İçimde kırılan aynaya.

Kimdi boşluğa düşen gölge?
Kimdi dünyayı güzelleştirmek isteyen
Durdurup parmaklarından akan zamanı
Geleceğe başlangıç çizgisi çeken?
Kimdi, kimdi Kevser denizi yanına çeke çeke
Yaza yalnızlık çığlıkları düşüren?
Kimdi kıyıda bekleyenlerin
Gelmediğini söylediği bilge?
Kimdi denizin anahtarını yitiren
Sessizce girip açtığımız kapıdan?

“Her gün yürüyorum dağlarda
boynumdaki çiçeklerle”
“Gölgem her taş dibinde”

KANTO V

Silifke Caddesi’nde bir yağmur Kevser
Bekledik gözlerimizi kısarak dinmesini
Gözlerimizi kısarak baktık pencereleri açık evlere
Deniz gören balkonlara, balkon çiçeklerine
Mersin ne yapacağını bilmediğinden uykudaydı
Deniz kim bilir kaç bin yıldır oradaydı
Evleri büyük yapmışlardı yüksek mi yüksek
Yağmur dinerse anlaşılırdı denizin orada durduğu
Yağmur dinerse anlaşılırdı varoluşumuz
Saçlarımız tırnaklarımız gözlerimiz anlaşılırdı
Anlaşılırdı peşimiz sıra gelen pars
Sınırsız sözcükler sayılar

“Biz buraya ne zaman gelmiştik?
Uzun süren bir gecenin sonunda mıydı?
“İyi ki geldiniz” diyen olmadı Kevser
“Siz bir başlangıçtınız” diyen olmadı Kevser
Deniz az ötemizdeydi
Yadırgadık insanı yadsıyan kadırgaları

Biz buraya ne yapmaya gelmiştik
Uzun şeyleri konuşmaya gelmiştik
Trenleri otobüsleri yolları denizleri.
Anısı olan her şeyi. Ah işte
Çatılardır hecelediğimiz yalnızlık”

Silifke Caddesi’nden denize doğru
Çatılardan kuşlar havalanmaktaydı, oradaydık,
Oradaydık ey sabahçı kahveleri, ey balıkçılar,
Duyuyorduk denizin iç çekişini
Biliyorduk boşluğa bölündüğümüzü
Biliyorduk tozlu ağaçların
Ve çocukların uykuda olduğunu
Annelerinse kırgınlıklardan hüzne döndüğünü
Hüzün varsa yerleşen bir şey olduğunu

Yağmur dinince oturduk denizin eşiğine
Görünmezi gördük bu da oldu işte

KANTO VI

Ağacın parmağı denizi gösterdiğinde
Yeniden yola çıkmalıyız Kevser
Ele geçirmek için yeniden varlığımızı
Kırık taşlar yıkıntılar altında
Çitler gelincikler çiriş otları arasında
Nasılsa ellerimiz hep yanımızda Kevser
Dudaklarımız topraktan tüten buğu
Ruhumuz biçilmiş tarlalar üstünde.
Köpekler ağıl önünde gündoğumuna bakıyor
Çocuklar sekide güneye. Bırak
Peşin sıra gelsin leopar. Ölü
Toprağı diriltmeye gidelim
Gidelim havalar bozmadan

Bizi köksüz bıraktılar, susuz ve uykusuz
Vardığımız her kıyı gölgesiz ölü ağaç
Yok devinen bir su, yaprak hışırtısı.
İthaka nerede Kevser? Geçerek denizleri
Hangi kıyıya geldik kim bilir?

Bize mermer yıkıntıları bırakıp gittiler
Bize bu taşları, bize bu leylakları bıraktılar
Başarabilecek miyiz Kevser
Yeni bir dünya kurmayı yıkıntılardan?
Yaz! Sınırsız isteklerini yanık köklere
Yaz! Sıkıntımızı, yorgunluğumuzu
Geçit vermeyen denizin dalgalarına
Külrengi gündoğumlarına, meşelere,
Çiğ düşen çimenlere. Korkuyu sil gözlerinden.
Yıllara gömülen acıları çevik parıltılara dönüştür
Suyun, ağacın çevik kıpırdanışlarına.
İnsan yeni şeylere uzanırken Kevser
Elleri boş olmalı ve deniz yöremizde
Uçuşmalı

Bizi yılların acılarıyla bırakıp gittiler
Her gölgeye her ağaca ateş ettiler
Ağaçların tozuna, ayçiçeklerine, rüzgâra.
Şimdi bir kök olsa sürecek, süt olsa
Çocuklar çocuklar çocuklar büyüyecek

KANTO VII

Bu uzun uzun şiirler çeşmelerden akan su
Balıkçıların ağı, sandalları, gümüşten balıkları
Balıkçı kahvesinde içilen sigaralar
Öyle kös kös düşünceler. Sonra
Susmalar denize karşı Kevser
Bu şaşkınlık, bu deniz çarpması.
En sonunda buradasın diyorum kendi kendime
Parmağını uzatsan sesini duyarsın
Baksan soluğu buğulanıp kalır denizin

Yaşlandıkça eylülün geçtiğini anlarsın
Yaprakların rengini dağıta dağıta
Hüznü buysa yaşlılığın Kevser
Uzun bir yolun sonundasındır. Öyle
Kısa kalır gecen de gündüzün de

Bu öyle bir derin soluk alıştır ki
Kollayıp deniz kıyısında parsı geçer
Ölümle dirim arasında gölgelerden
Bakarken bakarken öyle derinden
Öyle kendiliğinden hüzündür baktığı

Akşamdır. Suda parıltılar başlar
Yalnızlık bütün maharetini dener
Anılar kalır daracık sokaklarda
Girsen ara sokaklara öpersin
On yedi yaşının alnından

Bu uzun uzun yağmurlar parmaklarıdır
Yaşlılığı bağışlayan Zamanın
Nedensiz yağıyorlar ıssızlığına
Yağmurlardan sonraki sonsuzluğun.
Yine yağacaklar diyorsun
Sen öldükten sonra da tarazlı sulara

Hadi gel kıyıdaki sandallara gidelim
Dilersen konuşalım balıkçılarla balıklardan
Sen turnaları anlat, ben atları.
Ne kalır, ne kalır bir düşün
Sessizce yağan yağmurlardan

KANTO VIII

Şimdi yaprak yaprak yırtılan rüzgâr
Ölümün yurdudur. Tutunacak bir dağ
Arar. Yaslı yaz unutulur. Ağustosun
Üçü unutulur. Günün eli yaşayanların
Alnındadır. Yalnızlık Hititli güneşi giyinir

Sabahın serin kanatlı kuşları çığlık
Çığlığa uçar göksel kırlardan
Uçar acılarım. “Kaç gün oldu annem öleli?”
Dünyalı Nazire, ölü boşluk, kırılan yıldız,
O bitmeyen ölü sessizlik. Kıyısızlıktır
Belki ölüm, yan yana yürüdüğüm

Peki
Yanımda yürüyen parsa ne oldu?
Eşikte buzda karda mı kaldı?
“Ahmet su ver ölüyorum!”
Ölüm gidilmeyen deniz anne
Ölüm dönülmeyen ülke anne
Hatırlarsın benim yıllar yılı
Elerim ateşte ve buzdadır
Sesim yankılanır boşlukta anne

Oturup konuşuruz anne bilgelerden
Dünyanın yeni aldığı halden. Nasılsa
Vardığım kıyı umutsuz insan. Demek parsı
Kör kuyuda bıraktılar. Demek uzakta
Kavruk kelimelerin altında ölüm

“Yanımda kal! Dünya suda tenha
Kamış. Hatırladıkça iç çeker
Savatlı ay, biber çiçeği, esrik evren
Ve parmak uçlarımdan başlayan
Asmaların esmer sesi Ahmet.”

Yıldızsız geceyi gördüm anne. Su
Çılgınlığı olan hayatı. Gök gürültüsünü
Duydum. Gördüm de yazıyorum boşlukta
Asılı kalan kuşları, çiçekleri. Oturup
Konuşuruz bunları yani çocukluğu
Yani yaşlılığı, yıkım taşlarını, nedense
Bize sıkça uğrayan parsı anne

KANTO IX

Acının yaşı yoktur, biliyorum
Çağımıza özgü acı kökü tattım
Köksüzlükten geliyorum, yitirdim çok eski
Arkadaşlarımı, ölü gölgelerden geliyorum
Ölü taşlardan güneşin kavurduğu

Sonsuz nesnelere dokunuyorum, kısık
Bir sesle ‘ne işe yarar gelenek?’ diye
Soruyorum. Oraya buraya
Acı kökler bırakıyorlar, köşe
Başlarını tutuyorlar, anlıyorum

Acısından leylak fışkıran biri mi öldü?
Bir martı mı öldü? Ey benim delikanlılığım!
Hüzünler içinden geliyorum, dönencelerden
“Ne iyi olurdu ölünce de okunmak”

Kırık taşlar kuş uçuşları istemiyorum
Uzak durun benden, uzak durun her
Kimseniz! Ben yalın sözcüklerde bulamıyorum
Bulamıyorum sonsuzluk denizini

Beni aramayın ne kırık taşta ne su sesinde
Köksüz bir ağaçtan geliyorum, göveriyorum
Ölü gölgede. Derin sessizlikte tek başıma
Sınırsız sözcükler denizini arıyorum

KANTO X

Kış buğusunun camları terlettiği vakitte
Balıkçıların balıktan eve döndüğü vakitte
Dip dalgaların denizi dövdüğü vakitte
Aradım bulamadım Kevser’i sularda

Sekreter kızların evlerine döndüğü vakitte
Maden işçilerinin maden ocağına indiği vakitte
Trafik ışıklarının söndüğü, suların akmadığı vakitte
Aradım bulamadım çiçek öpüşlü sevgiliyi

Burası Mersin, kimse çeviremez güneşimizi
Kimse alıkoyamaz gülgillerden kendimizi
Bunları diyorum, arka sokaklarda pars dolaşıyor
Önce arka sokakları dolaşıyor sonra

Sonra bahçemize giriyor Kevser – neredesin?
Türkçe sapak, dilim tutuk, sözcükler yırtık
Bekliyorum minibüsler getirmiyor sesini
Tıka basa dolu çarşılardan, ölü sulardan

Akşam şala sarılı inerken bulvarlara
Yarı tenha sokaklarda aradım Kevser’i
Bulamadım, ne yaparım ben şimdi?
Ne yaparım sapı kalınca elimde leylağın?

KANTO XI

Azer Yaran’ın anısına

Gitmiyor sonsuzluk denizi üstünden rüzgâr
Gitmiyor Azer’in çan çiçeklerinden sesi
Demek ölü otları aşarak geliyor
Demek can çekişen taşlardan nefesi

İnmiyor sekili atlar çılgın bulvarlara
Vitrinlerin göz kamaştıran ışıkları yandığında
Kenti bir orman yalnızlığı sardığında
Dünya içinde bir başka dünyayken insan,

Azer Yaran öldü, hadi indirin dolunayı!
Azer Yaran öldü, bu denizin albatrosları nerede?
Azer Yaran öldü, sekili atlar çılgın bulvarlara indi.
Azer Yaran öldü, kalmadı hiç kimse insanın derinliğini ölçecek.

Köpükler içinde uyanmalıyım
Denize gece çiçekleri atmalıyım anısına
Uzun uzun yürümeliyim dünyaya doğru
Başımda akıtmalı fötr bir şapka

Ah ölüm yine ayağıma pranga oldu
Ah ölüm yine bomboş oldu ruhum
Yürüyemiyorum, demek safkan kederim
Yürüyemiyorum, demek gün sağır dilsiz uçurum

KANTO XII

Portakal ağaçlarının dansı döne döne
Toprağın üzerinde denizin yanı başında
Uçup gidiyor Zaman güneşin balçığında
Bastırıyor denizden yükselen buğu özgüvenimi

Ama derinliğini veriyor ruhuma
Bu yaz sabahı bakıyorum dünyanın kıyısından
Mersin İskenderiye Londra Paris
Uyanıyor varoşlarında Mağribi bulutlar

Ama işte tam şurada can sıkıntısı
Hep yanımda anlaşılmaz gözleriyle
Hep yanımda yürüyor kuru otlara basarak
Parmağımı uzatsam dağların ötesinde

Gözne ufak harflerle yazılmış, dağların arasında
Bir türkü ki bağlar kuru otlar arasında
Yürek yıkık Kudüs, yürek kör kuyu
Doluyorum bu sabah boş sarnıçlara

Martı görmemiş bir sokağa giriyorum
Bu lâleler senin için Kevser
Portakal ağaçlarının çiçekleri senin için
İçimde yıkılan kuleler, ormanlar bile

Bu gök kıyıları bu dağlar senin için Kevser
Bu bekleyen bin göz, bu kuş gölgeleri
Yaz yağmurunun yanık yüzü
Bu serin pasajlar senin için

KANTO XIII

Kapılar pencereler çatısı dünyanın
Sardunyaları balkonu vardı açık
Koşacak bir bulutu, çatlayacak göğü
Saatleri vardı denize ayarlı anahtarlı
Denizin köpüğü ormanın ateşi şimşeğin mavisi
Akşam akşam gözlerinin karası vardı

Bacakları vardı bacaklarının ısısı
Ormanın içinde silahsız kalmış ordu

Uyanıklık belki yamaçları omuzlarının
Saçlarının göğü denizin üstündeydi
Gecenin ıslaklığı, parsın soluğu üstündeydi
Sonrası bu güzellik çiçekler saksılar boyu

Elleri deniz bahçelerinde şamdanlardı
Görkemli bitkiler vardı iri gözlerinde
Kış günlerinde yağmurdan kuğu
Taşı tekerleyen rüzgârdı olgunluğu

Çayırları vardı ağaçları vardı dünyanın
Yoktu belki bir başka Kevser’i
Biçimini alan koşan ırmağın

Otursa şarkılar söylese açık saçık
Yüzünün yarısı dünyanın kenarıydı

KANTO XIV

Bazen daha fazlayım kendime
Ağaçlara kuşlara göre
Dalınca sözcükler denizine
Cebimden her gün nergisler çıkarırım

Upuzun ağaçlardır Zaman, dipte,
Bütün gece daldım sözcükler denizine
Işıktanmış dikey yüzen balık
Suda parıldayan günebakan tarlaları

Düş kuyusu deniz vardı gemiler vardı çiçekli
Bütün gece yağmurun yalımı vardı yüzümde
Bütün gece yağmurun ışığındanmış
Yoksul ağacın yıkanan kolları

Gölgelerden fışkıran ışıktanmış kolları
Ağaca düğümlenmiş suları getirdim
Yer aç bu arılığa, yabanıl suçsuzluğa
Göğün konuşkan madenini getirdim

Keman sesli kenti, ayçiçeği damlı evleri
Parlayan iğneleri, bozuk günleri
Bırakıp geldim acısında tuzu
Deniz bahçeleri getirdim derinlerden

Sokaklar örümcek ağı sular kanlı
Geç mi kaldım geldim işte Kevser
İçimdeki hüzün anıtlarını yatıştırdım
Buğulanıp taşan göğü getirdim

KANTO XV

-Metin Cengiz’e

Flamalar vardı yukarılarda bir yerde
Havai fişekler davullar çifte çifte
Uçarı mendiller vardı kırmızı mavi
Avluda incir ağacı, saksı çiçekleri

Gemiler vardı ay ışığında yıkanmış
Sedef ve mercan, ışık ve gölge
Dolardı ruhuna yıldızlara baka baka
Dünya, gürültülü o koca orman

Avluda dönen leylaklar vardı
Bütün geceyi cam buğusu sabaha taşıyan çiçekler
Gözlerini açıp kapayıncaya kadar geçerdi Kevser
Bakır gözlü keder

Uzaklaşan trenler, ardıç kuşları, kartallar,
Acı çekenler vardı dünyada
Mutsuzluğa yenilen ruhu vardı
Giderdi taptaze bir sabaha,
titrerdi

Yüzünde kuş gölgeleri vardı, pars izi,
Buğusu varoluşun, bulantısı, sıkıntısı,
Yakıcı ısısı, çekirdeği gelecek yaşamın,
Dönerdi işte elinde ağrılı bir çiçek vardı

At fışkıları, fenerler, şimşekler boyunca
Dönüverdi belli ki insan kalmak için

KANTO XVI

-Sina Akyol’a

Ne tuhaf ağacı kuşu dağları okumak
Denizi, külden sözcükleri bile bile
Taşın ruhu katlanır geceye
Sözcükler tükenir deniz kalır

Ne tuhaf kötülüğü ve çirkinliği okumak
Işıldayan sözcüklerin varlığını bile bile
Dağlarda taşlarda.. Belki bunun için
Doğrulur bakarım başka bir hayata

Gece çürür külden sözcüklerle kalırım
Yanı başımda bir fesleğen büyür
Bu nasıl dünyadır acılar büyür
Usulca doğrulur denize bakarım, açar kapısını
Derin yalnızlığa bırakılan ağaca

Kökleri vardır yeryüzünde her zaman
Kuşu rüzgârı kışı baharı vardır
Ruhu vardır zifiri gecede kalır
Yaprakları saklar bütün incelikleri

Ağaca bakarım seyretmek için kendimi
Tutkuya bürünmüş ağaç benim işte
Köklerim derinlerde ısıtır denizi
Yapraklarım yağmuru çağırır sürekli

KANTO XVII

Güneşin tersi ayın yüzü için deniz
Terli dağların ardıç kuşları için deniz
Sevişenlerin omurga kemiği için deniz
Ormanın dili vâdilerin derinliği için deniz
Günebakanların ruhu için deniz
Parıltılı arı doru atlar için deniz
Büyük dönüşümlerin suçsuzluğu için deniz
Kevser’in ılık bir yuva olan yüzü için deniz
Kusursuz yalanları için deniz
Köpekler plaklar aynalar için deniz
Zambaklar sümbüller karanfiller için deniz
Marullar marullar için deniz
Alkolün silahı reçinenin kokusu için deniz
Yorgun suların ısısı için deniz
Kudüs Beyrut Mersin kadavra otobüsler için deniz
Narlıkuyu Taşucu Silifke eğri büğrü çilekler için deniz
Köşeli ruhlarınız için deniz
Bu yıl Paris kurşuna sürülü namlu
El ilanları bildiriler için deniz
Bu sabah balık pazarına uğradım
Uskumru kefal palamut hamsi için deniz
Pasajların serinliği güvercin avluları için deniz
Bu şiirde her dize kendi başına uçar
Uçmasını bilen fıskiyeler için deniz
Rüzgâr değişmelerin olgunluğunu getirir
Yuvarlak kuğular kübik bakışlar için deniz

KANTO XVIII

Vakit öğle derinliğinde güneşin
Güneşin arkası ve günün ortası için deniz
İncir ağacının kuşlardan şikâyetçi olduğu söylenir
İncir ağacının meyvesi için deniz

Eşyanın düşey konumu yalnızlık ortamında
Eşyanın çiçek açan yalnızlığı için deniz
Öyledir Kevser’in bir günü mutfakta
Çatallar bıçaklar ve güneş görmeyen odalar için deniz

Küçük sokaklar ve bahçe duvarları üstünde
Öyledir kılıçtan mavi iner yağmur
Birdenbire gökyüzünün tufandır rengi
Tufan rengine çalan gökyüzü için deniz

Küçük sokaklar bahçe duvarları öteki uçta
Çiftlikköyü, Mersin Üniversitesi öteki uçta
İri yapraklı ağaçların arasında
Kök bitkilerin soluğudur deniz
Kök bitkiler ve limon ağaçları için deniz

Yağmurun yüzü çillidir dediler bize
Denizin bakır gözlü olduğu söylenir
Ben Mersin’in bakır gözlü olduğunu düşünürdüm
Yağmurun çilli yüzü ve kirpikleri için deniz
Balkonları dört mevsim çiçekli evler için deniz

KANTO XIX

Dağ ormanının uzun sürer dumanı
Öyledir yüzünde yorgun akan su
Gök bitince arı sular uçar gölgeliklerden
Çayırlar gölgelikler dalgın denizler için su

Bahçe duvarının üstünde şimşeğin kılıcı
İzler bırakır çözülmüş dalgınlıklarında
Yabanıl otlar, kökler büyür gölün kenarında
Duru bir gök ve yaz gölleri için su

Yaz göllerinin serin olduğu söylenir
Çekildik sıcaklardan dağ göllerine
Yanaklarımızı solduran dünyadan kurtulduk
Yanaklarımızı solduran sıkıntılar için su
Yangın yerine döndürdüler dünyayı güller için su

Uzun süre parsı unutturduğu söylenir bize
Ağaç denizleri ile iğreti duruşu insanın
Günlerin zambağı karanlık, tek çiçek yok
Günlerin karanlık zambağı için su
Utançlarımızın örümceği için su

Kış bahçesi bitince iç çekişlerimiz başlar
Düzlükler sahiller konumlandığımız her yer
Acı verir güneşler sabahlar ikindiler
Suyun yüzeyi şimşeğin tadı ısırganın öpüşü
Ağrıyan yanlarımız şakaklarımız için su

KANTO XX

Bekledim toprağı diriltmek için
Bekledim yağmuru çılgın ayazda
Rüzgârın kanadı kırık, ayazın tokacı alnımda
Bekledim epeydir yağdı yağacak yağmuru

Bir parçası oldum nar ağacının
Nar bülbülünün sesi, leyleğin geçişi,
Evin avlusunda ot soluğu. Üzerimde
Kokun kaldı Kevser gelmedin
Tanyeri ağardı denizden
Toprağın ve ışığın içinde kaldım

Taşın sesi suyun duracı kıvılcımın ayağı
Dön dolaş yayıldım dört bir yana
Dünyamı şaşırdım Kevser. Ben turna, ben yonu,
Ben taş oldum bozuluverdi dengem

Rüzgârın yalpası için suyu buldum
Kırların eteğinden ağırbaşlı akıyordu
Yolum çatallaştı dünyamı şaşırdım
Uzaklaştım nar ağacından, kuşlardan,
Çakılların sesinden, otların sessizliğinden

Aradım yeniden gök bitimi arı suyu
Yalakların güvenci suyu, cömert suyu
Coşkulu davranışlardan akan suyu
Kederli yüzlerden akan suyu
Aradım büyülü günlerini çocukluğun
Otlar ve olgun başakta

KANTO XXI

Örtelim
En kalın hüzünlerle örtelim
Denizin dipten gelen yabanıl sesini
Örtelim Kevser en ağrılı yerimizin
Kısa acılardan kalın hüzünlere akan sesini
Kayalara çarpa çarpa büyüyen sesini
Kabuğun boğuk sesini, kalbin düşey sesini
Bahçenin ışık sızdıran sarnıcını
Acısını arının uzun uzun örtelim
Kokusunu elmanın yaprağın otun
Derinliğini şimşeğin, sessizliğini örümceğin
Örtelim

Örtelim
Gün kavuşurken ölü gözlerini denizin
Yaklaşın, örtelim taştan taşa seken gölgeyle
Yaz dönmeden dikenli bahçeye
Issız soluğu duyulmadan parsın
Acıyı örtelim vaktinden önce
Varlığın verdiği kalın acıyı

Kuşun salvosu yolun sapası yaprağın sesi
Gam göçüren yağmurun ötesinde
Hüzündür varlığın Kevser
Örtelim, zar kabına girelim olmazsa,
Topluiğne başı olalım, nesnelerin uzantısı,
Vakit geldi, büyük olsun yalnızlığımız
Isısız
Parıltısız
Örtelim

KANTO XXII

Üç deniz için ışığını yakıyor yıldızlar
Bir ılgım Marakeş, üstümüzde parçalanmış ay
Bir görünüp bir yitiyor; usulca
Düşüyor satıcıların fenerinin üstüne

Keşfedilmemiş söze ışığın kanatları düşüyor
Keşfedilmemiş şiire ıslığın aldanışı
Ama biz buradayız Kevser
Ya onlar nerede? Biz sıkıntıdan
Sicimlere tutunuyoruz ay yükselirken
Elimizde çağın tılsımlı mumu
Elimizde çağın kof kibri
Fırlatıp atıyoruz insanca olmayan her şeyi
Mutsuzluktan bunaltan denize

Boşalan yağmurlarız, su kenarlarında saz
Birkaç kişiyiz Ayşe Celâl Veysel
Konuşurken hüzün anıtları devriliyor
Dünyanın bütün meydanlarında

Gök Marakeş’te bir çalgı üstümüzde
Keman sesi cam göbeği gökte yankılanıyor
Keman sesi gümüş bir su burada
Burada oturuyoruz dünyanın kıyısında
Portakal suyu içiyoruz
“Ölüm sorununu çözmedikten sonra
Neye yarar varlığımız?” diyor Celâl.
Saati gösteriyor ayın direği.
Pars kapıda.

Gök Marakeş’te bir çalgı üstümüzde
Fas tılsımlı bir kobra

KANTO XXIII

Bir şey mi söylediniz? Susalım. ‘Şiir yazıldıktan
sonra ortaya çıkar.’ Böyle deyip bir kapı açtınız,
anahtarı deniz. İyi ki yitik evreni keşfettiniz.

Aldanacak gün kalmadı gök kapalı
Yağmurun sicimlerine tutunup
Yıldızların düştüğü suya dönelim
Acele etmeliyiz suya dönelim.

Bütün kara parçalarına yayılıyor kan
Ne hasta tanıyor ne çocuk

Her şey burada mı Kevser?
Suyun aralık bıraktığı kapı
Kalbin yitik bahçesi
Denizin mumdan ışıkları
Hazırsanız susalım
Bilinmeyen bir kapı açıyor deniz
Duyularla ulaşamadığımız bir kapı
Gecenin bastonuna dayanarak
Eski dünyanın eşiğinden girelim

Sokakta buzdan kılıçlar parlıyor
Gün boyu hızla yayılıyor kan
Yollar sapaklar tutulmuş dönelim.
Bir şey mi söylediniz? Duymuyorum.
Vakti mi sordunuz, vakit tamam
Dönelim kış bahçesine denizin
Suyun aralık bıraktığı kapıdan
Güneşin ağaçlı yolundan
Dönelim

KANTO XXIV

Issızlığı içinde taşıyan kara ağaç
Gecenin ısısı suyun gürültüsü ondan
Uyanıp bakıyorum yaprakları ışıktan
Dalları biçimini almış kollarımın

Yapraklarının altında deniz desem
Ağaç desem bir kara ağaç
Yürüyor içimde denize doğru
Deniz içimde dumanlı orman

Uyanıp bakıyorum bön bön
İçimde ışıktan bir kara ağaç
Sarkıtıyor ayaklarını denize
Düş mü görüyorum ılgım mı
Deniz feneri su zambağına benziyor
Hava çın çın su havası kokuyor

Gecenin ısısı yazdan
Günden güne biçimini aldığım ağaçtan ısım
Hayır üşümüyorum sabah kapıda
Gök üstünü başını düzeltiyor
Sabahın tazeliği ıslığımın içinde
Dayanabilir miyim camların buğusunda
Şaşılası güzelliğine gemilerin

KANTO XXV

I

Pars kılıçtan bir şimşek
Alıp gidiyor kuytulara
Cam buğusu bahçenin köşesine
Gizliyor sessizce ayak izlerini

II

“Susalım, burası ölü evi
Bir hiç uğruna öldü dediler

Ne kadar yaşardı ki
Bir kadastro memuru tozlu defterler arasında
Denize bakarak öğle vakitleri
Ne kadar yaşardı ki böyle

Onun muydu bu saç kurutma makinesi
Bu cep telefonu? Susalım dediler.
Dışarıda nasılsa bir kuş ötüyor
Acısına yürüyor içeride oğlu

Tan vakti göğsüne bir bıçak koyup
Üstünü çarşafla örttüler

Susalım dediler
Ne çıkar susmaktan”

III

Pars gök rengini solduran güç
Gizliyor parçalanmış ağzını rüzgârdan

KANTO XXVI

Soyunup yatıyorum yıldızlardan bir döşekte
Başımın üstünde fırdolayı çocukluğum
Başımın üstünde salınıp duran bir ay
Yol gösteriyor ağaç denizine
Ben yarı yolda uyanıyorum
Kalbin atışlarına benzeyen düşten kalan
Bütün incelikleri aklımda tutuyorum

Mersin hattı Toroslar Yenice Adana
Sağım solum Akdeniz
Beni unutamaz çayır çimen su
Dağların dalgalı yeleleri su
Bit pazarına yürüyen takma dişli su
Olukların oynak sözlüsü su
Hevesten yalımdan kıvranan su
Dağlardan inip keder göçüren görkemli su
Balıktan çıkan camgöz su
Buğday başağı yaldızlı su
Bön bön bakan sarhoş su
Kayadan sızan kalçalı su
Sağduyulu parıltılar saçan su
Bahçe duvarını atlayan hırsız su
Sesini kokladım kokusunu gördüm
Akdeniz bu

Unutulmuş bir şarkı su
Çakır gözlü su

KANTO XXVII

Elmaya dokunuyorum elmanın sesi havada
Yukarı çıkıyorum dumanlı orman
Aşağı iniyorum deniz kara delik
Bir boşluk bulsam oradan çıkacağım
Taşlar çın çın sessizlik

Gölgelere dokunuyorum rüzgârın alnı
Işığın içinden geçip buluyor beni
Bakıyorum işitiyor deniz
Ağustos böceğinin yalın sesini

Taşlarda yalpa vuran rüzgâr topluyor
Balıkçı fenerinin orada yaban ördeklerini
Boş bir gururla dokunuyorum doğaya
İçimde delikanlı bir yaz hâlâ

Külrengi merdivenler iniyor denize
Deniz ruhumdaki bozulmamış uygarlık
Yapıtlarını gizleyen düzenci insandan

Yaşlı bir denizci gibi
İçimde sürüp gidiyor denizin serüvenleri

KANTO XXVIII

Deniz çağırıyor çize çize içimdeki kederi
İçimdeki tünele ıssızlığın burgacı düşerken
Bir ayraç açıyorum kum saatine
Bekle göreceksin zamanın durduğunu Kevser
İçimize dolduğunu Assos güneşinin

Gitsem gelmesem çocukluğuma Kevser
Siyah beyaz bir kare çiçekleri sulayan annem
Azar azar silinecek bir görüntü
Assos’a kıvrılıp giden ağrılı yol
Güneş burada yosunlu çiroz
Işığı alnında mavi yazma

Bekle göreceksin şu tepenin inişi Assos
Üstgerçekçi bir yapıt yokuşu olan
Dünyaya doğru yürüyebilirsin buradan
Sözcükler denizini geride bıraka bıraka
Bir varlığa dönüşebilirsin karşı kıyılarda
Önemi olmayan çakıl taşına ya da kuma

Bekle göreceksin denizin mucizelerini Kevser
Deniz içime kıvrılan ağrılı tümce
Deniz ısısı tenimde son ışık
Deniz ıssızlığım dünyaya bırakılmışlığım
Deniz aşılması gereken yokuş

KANTO XXIX

Bir yalnızlık süresiyim ağrılı
Suyu çekilmiş bir dere

Ben nereye bakıyorum galiba denize
Bir kapı kapanıyor kakmalı bir kapı
Güneş batmak üzere birazdan
Son ışıklarını yayıyor denizin üstüne

Otların sesini getiriyor serin rüzgâr
Yağmur, kar yok. Ama hava serin
Uzun uzun yolculuklar düşlüyorum
Denizler, göller, kıyısız ülkeler bir de

Bir kapı açılıyor kakmalı bir kapı
Bir kuş gölgesi, bir kedi geçiyor
Kirpiklerimin ucundan.
Yaz kışlıklarını katlıyor dolaba.

Ben galiba akşama bakıyorum
Büklümlerine ateş kırmızısı güllerin
Ben galiba gövdemde açılan kapıya
Boşluğa bakıyorum. Bir kuş uçuyor
Çize çize göğü. Sandalyeme tutunuyorum

Üstümden dönü döne geçen turnalar
Da yok. Neye baksam nerede dursam
Düş gücüm kilitlenmiş ruhum çalınmış
Elimden alınmış taşların dinginliği de

KANTO XXX

Denize uğramış bir yüz tanyerini gösterir
Gürültücü mayıs böceklerini, kaçkar çiçeğini
Bütün geceyi elifi elifine örtünürsün
Orman yalımı tanyeri denizin üstündedir

Çiçeğe uğramış bir yüz dünyanın kıyısında
Deniz ormanı gözlü bir yüz dağlara bakar
Deniz desem gururu ölçülemez uçsuz bucaksızlığının
Topraksa kül. Kuşlar havalanmaz omuzlarından

Bir çiçeği bozguna uğratır, dönersin denize
Derine, en derine, yüzünde yüzlerce dalyan

Kaynağa dönersin o yabanıl suya
Yüzün daha yakındır denize, dünyaya bakar
Dünyayı adımlar ayakların ağlara basa basa
Denize dönmenin çağı terleyen avuçlarında

Denizin çanları çalar şehrin gürültüsü ortasında
Denizin çanları çalar yalnızlığın ortasında
Dalgaların sesi çağırır dönersin denize
Ağzında bilge bir ıslık, elinde yıldız örümceği

KANTO XXXI

Gönlümün alıp götürdüğü rüzgârın tefi
Bir vakit beden bulur aramızda Kevser
Ay saat kulesinin üstündedir
Bir kuş böler ışıklarını, aramızdan geçer

Derken çeliklerini sıyırır kent, esner,
Zamanın gürültüsü güçsüz ruhumda metal.
Merak ederim Kevser, kim doğrular
Benim bu dünyaya uyku halinde geldiğimi?

Yaralarımı deniz iyileştirir, kuşlar çizer
Ucu bucağı yok göğü Kevser
Benim hodan çiçeği koşmak isteyen rüzgârda
Taze güller için dünyanın bir ucuna

Duyuyor musun Kevser bu gece
Esmer bir çiçek çelik yelekleri deler
Ruhum buna bir anlam veremez
Gece rüzgâr çan sesleriyle döner

Bu gece hodan çiçeğiz biz Kevser
Beden bulur bedenimizde keder

KANTO XXXII

Gecenin küçük kırıntıları vurmuş yüzüne
Bir su berraklığı, yalınlık belki Kevser
Kavakları geçince bekle beni
Şöyle bir durup bakayım yüzündeki
Gece gündüz derin değişmeler denizine

Kevser bu savaşlar ne çok insanın yıkımı
Yılgıyı mutsuzluğu çoğaltıyor yüzünde
Kevser dur bekle ben yoruldum yıkıldım
Gözleri pars gözleri insanlar gördüm
Ürperip uzaklaştım boğuldum kaldım

Bağırasım geliyor sesim yırtıcı kuş sesi
Kimse yaşamın anlamından söz etmiyor
Kevser dur bekle, insanlık parıltısını yitirmiş
Dur bekle yeniden tutunalım insana

Kevser bu gök katları çiçeklere karışmış
Deniz denizce kokuyor, kavaklar ürperiyor,
Kevser bir gülümse, gülümseyişin ferahlatacak içimi
Üstüne üstüne gideceğim solan yıldızın

Kevser bölük pörçük acıları kaldır at
Geceyi arıt, buluttan buluta su taşı
Şöyle bir durup bakalım dünyaya
Başkasının acısı nasılsa yara sende

KANTO XXXIII

Yeni şeylere döneceğiz Kevser
Estetiğe, ekonomi politiğe, dilin ve paranın
Kullanılış biçimine. Oradan okuyacağız
Sağlıksız giden şeyleri Kevser

Bana temiz bir gömlek ver Kevser
Göğü götürdüler dışarı çıkmalıyım
Güneş gümüş bir kılıç üstümüzde
Dönelim çocukluğun bulutsuz göğüne

Göğe o kadar çok baktık ki
Çiçekler yığıp ölüm ayinine çevirdik
Pasajlardan baktık kuşlar uçuyor mu diye
Savrulan yaprakları kuş sandık Kevser

Neyim ben Kevser? Yıkılan anıtları
Görmeliyim. İnsanın derinliğini,
Göğün sevgisini, ağacın mucizesini,
Dalgın patikalara akarken hüzünlerin ısısı

Neyim ben Kevser? Görebilir miyim
İnsanın süregelen eşsiz yapıtlarını,
Bulutları çözen yağmuru, aşırma
Sarkıttığım kuyuyu. Görebilir miyim
Ne kaldıysa, ne kaldıysa çocukluktan

KANTO XXXIV

Ne kadar yaşarsak acıları günlere
Aylara bölelim bölelim
Kaçamayız kendimizden
Ağacın yapraklanmasından
Kuşların tarlalar üstünde uçmasından

Ne kadar yaşarsak hüzünleri günlere
Aylara bölelim bölelim
Ağır gök altında
Kibirsiz ve insanca

Islak tüyleri gündüzün, suyun kuğusu
Bir çiçek salgını yaz, bulutlar duru,
Günün çıkrığı değiştiriyor gökyüzünü
Başımı döndürüyor çite konan kuş

Gündüze karışan ışıktan tırpan
Uzaklara bakan bir çift göz
Aşkı değiştiriyor suyu ürperten çizgi
Başımı döndürüyor hüznün etkisi

Kırılan bir zaman belki ânın ağırlığı
Baktıkça sıkıyor ruhumu kımıldayan gök
Biliyorum ne kadar uzarsa yol
Beni aşan kıpır kıpır bir olgunluk

KANTO XXXV
(Yol ile Ölüm)

Yola dönüşen sen misin, güneşli
Sözcükler mi zeytin ağacından
Düşen yol kenarına

Ama dur akşamı dinle, küçük
Bir dere kavuşur denize
Yolcu çoban ateşlerine

Ölüm taşlı bir yol, uçuruma açılan
Patika, gidenlerden gelen yok, çoğu
Akşamı örtünmüş derin uykuda

Ölüm tek başına gidilen
Sis basmış göl
İki bulut altında

Ama dur, ölümsüzlüğe inanan
Bilge, topladığın alıçları yola
Savur, yol götürür İthaka’ya nasılsa

Ölüm duraksayan gölge
Bir hüzün salkımı
İki kaşın arasında

KANTO XXXVI
(Doğum Günü Kutlaması)

Bana sormayın bilmem ki
Bir çiçeğin gümüş rengi vaktinden doğduğumu
Güneş karanfillerin içindeyken
Ve babam güvercinlere yem vermeye gitmeden
Mayısın yirmisinde
Bin dokuz yüz kırk yedi yılının
Toprak damı fırdolayı karanfil bir evde
O yüzden çiçekler doğumuma sebep
O yüzden gökyüzü zambak rengi

O sapsarı limonluğu geçince
Kara dut, incir ve nar ağaçları başlardı
Çocuk irkilmeleri içindeyken
O yüzden Akdeniz belleğimde bir tüfek patlaması
Gürültüyle yağan yağmur olarak kalmış

İşte oradayım yine
Havada çan çiçeklerinin kokusu
Bana sormayın bilmem ki
Bütün geceyi dolanan kalçası çıkık kadını
Toprak soyundan su gözlü
Parmak uçları ateşli

İşte bulut, işte bir çiçeğin vakti
Bir çiçeğin gümüş rengi
Vaktinden doğdum ben
Silmeye çalışma çıkmıyor Kevser
Çocukluk lekelerini

KANTO XXXVII

Ezra Pound Eliot Paz Rene Char
Hâlâ başucumdasınız, oturmuşuz
Yirminci yüzyılın eşiğine
Ay gümüşten ışığını yakıyor hâlâ
Geniş kalçasıyla güneş yürüdüğümüz denizde
Isısını veriyor görülmeyen biçimde

Dünya hâlâ tahıl yüklü bir gemi,
Kan denizine açılıyor sömürge valileri.
Av köpeklerinden ürperiyor,
Akşam alacasında dağ gölleri.

Ezra Pound Eliot Paz Rene Char
Hâlâ suyu yönetiyor yeryüzü tüccarı
Dipte, taa derinde uğultusu dalgaların
Bunalıyor derya içinde
Yeşil yeşilliğini yitiriyor, kuş kanadını,
Açgözlü zorbanın yalpası başımızda.
Zamanın gürültüsü bastırıyor
Tutkulu ağzı.

Ezra Pound Eliot Paz Rene Char
Buradasınız değil mi yanı başımda hâlâ?
Gümüşten ağzımla denizi kazıdım,
Parçaladım su yüzeyini, yıldız sözcükleri,
Bekliyorum hâlâ gelecek yolcuyu,
Tutuşturacak olan orman ateşini.

KANTO XXXVIII

Kıstırılan insanın sıkıntısını almalıyım yanıma,
İçbükey yalnızlığımı, kapıdan sızan ışığı,
Öyle apansız olmalı gitmem
Öyle çok yaraladı ki beni dünya
Bütün rezillikleri bırakıp gitmeliyim

Deniz içini çeker bende, kuşlar dalgın uçar,
Günden güne kof benliğini yükler hücrelerime
Ayak diretip insanca olan her duruşa
Bu şiiri yazdıran zorba.
İşte bu yüzden çekip gitmeliyim

Böylesi daha iyi. Yavaş yavaş
Yaprağı kemiren bir tırtıla dönmekten.
Kalırsa birkaç dize benden
Geçip gider içimden bir orman

İnsanî sözcükleri ver bana Kevser,
Suyun meraklı dilini, ışığın gölgeye düşen elini,
Annem öleli bir yıl oldu, oturduğu kanepedeki
Boşluğu ver. Bu nobran bu pörsük dünya
Avlamadan beni çekip gitmeliyim

KANTO XXXIX
(Su Kantosu)

Bir çiçeği önüne katıp götüren su
Bulvarları caddeleri sokakları ıslatan
Nisan yağmurunu giyinmiş yumuşak başlı su.
Işıkları yaktım, deniz kabuklarından kolyeler yaptım,
Böyle bakma bana Kevser, sus,
Geceyi dinle, geliyor külü ite ite su.

Bir vakit patikaları dolaşır ıslak saçlarını
Kurutursun rüzgârda yabanıl saf uçarı su
Bir şey söyleyecek değilim sana
Bugün kenti dolaşırsın ite ite bir çiçeği
Yarın kavuşursun güneşli denize

Biliyorsun işte, köpekleri önde küle çevirdiler
Defne ormanını, tek anahtarını yitirdiler
Denizin, sabah öğle akşam gece
Can çekişiyor ışık ve gölge.
Öyle çok sevdik ki sürüler halinde uçan kuşları
Ak toprak üzerine serildiler.
Sus, geceyi dinle Kevser
Kayın ağaçlarını geçip geliyor
Ruhumun tanığı su

Dağların dumanını, pasajların inceliğini
Bir kılıçla değiştirdiler Kevser,
Denizler kül ormanlar beyaz kâğıt.
Birazdan bütün kiri pası sökecek su
Deniz yıldızlarından boşanacak su

KANTO XL
(İskandil)

Bir kök olacağım bu denize kalın bir kök
Benden sonra da sürecek filizlerim
Benden sonra da yıldız olacak gökyüzüne
Deniz çiçeklerinin derinliği gözlerin

Bir kök olacağım bu denize kalın bir kök
Öylece akıp gidecek avuçlarımdan günler
Öylece yatacağım suların ağırlığı altında
Çocukların derin uykularına karışacağım

Bir kök olacağım yıkılmışa kalın bir kök..
Beyaza yürüyen su, kanat takan su..
Budur nihayet gök çatının maviliği..
Benden sonra da yağacak ikindi yağmuru

Sonra kartalların çekilmesini bekleyeceğim,
Nihayet ince bir su tadıyla akacağım,
Her kökten her dilden her ırmaktan..
Benden sonra da olacak gözlerim iskandil

KANTO XLI

Ne zaman can alıcı sözcüğü bulsam
Benim o kılıç yüzü kendine dönük kırılgan
Benim o bahçede sessizce dolaşan kaplan
Benim o denize açılan zakkum ağacı

Dolaştım geldim sonsuzluğu senin için
Ey insanoğlu, ey ufkumuzu kuşatan uğultu!
Buldum, buldum can alıcı sözcüğü
Av partisi sonunda ansızın düello

Ne zaman dünyanın kırlarını dolaşsam
Benim o av partisindeki av
Benim o cenazeye gönderilen çelenk
Benim o öykünün sonunda patlayan tüfenk

Sonunda patika olacağım yabanıl çiçeklere
Benim o göz göz bakan dünyaya
Benim o gürül gürül akan su
Benim o rüzgârın artığı çocukların uykusu

KANTO XLII
(Beyrut Beyrut)

-Reha Mağden’in anısına

Bu acı çekmiş gök, bu acı toprak
Bu hızlı hızlı büyüyen ot
Sulardan kurtulmuş bu yıldız
Temmuz’da öldürülen çocuklar için

Barışı görmeden sana geldim Beyrut
Yıkıntılar altında kalan çocuk gözleri için
Sana geldim bakışları kılıç ölüler adına
Sokakları, ağaçları düş gören Beyrut

Delik deşik gökyüzünü değiştirmek için
Sana buğdayın renklerini getirdim Beyrut
Sana geldim kulaklarımda uçakların uğultusu
Sana geldim ey ‘şiddetin uzun yüzyılı’

Sana geldim sokakları kuş dolu Beyrut
Konya ovasından başak çektim getirdim
Adonis’ten tazelenen rüzgâr
Temmuz’da öldürülen çocuklar için

Temmuz 2006

KANTO XLIII
( Ey Beyrut )

Ben de yıkıntılarından oldum ey Beyrut
Ben de yıkıntılarından doğdum ey Beyrut
Duvarlarının altında kanlı gömleklerine anıt
Sokaklarının cinnetine geçit oldum Beyrut

Ben de Pars kapısında oldum Beyrut
Ben de denizin yapıtlarından doğdum Beyrut
Kapılar kapandığında yüzüne Beyrut
Çılgın şafağına kardeş oldum Beyrut

Ben de Feyruz’un sesi oldum Beyrut
Düşünü kurdum yıkıntılardan doğacak kuşun
Düşünü kurdum denize açılan kapıların
Düşünü kurdum yıldızlı gecelerin
Düşünü kurdum caddeler boyunca barışın

Ben de Feyruz’un sesi oldum Beyrut
Terk etmedim seni bulvarların asfalt kokusu
Terk etmedim seni duvarlardan fışkıran ot
Terk etmedim seni ağaçları yakılmış Beyrut

Ağustos 2006

KANTO XLIV

Denizler evler ey! Her keresinde
Mumla aradığım ay tabaklarda uykulu
Ay tabaklarda.. Zeytin ağaçları sökülmüş
Çocuklar geceler boyu dipsiz kuyu

Sonra gider çocukları öldürülmüş annelere
oğul olurum
Ey Beyrut! Öğrenci çantaları, kırık oyuncaklar..
Elimi yüzüme kapatırım
Yüzüme kapanan kapılar karanlık

Bir ölçek daha koyun gökyüzünün
Daha uzun daha güzel olsun izi
Arkamda çocuklar kuşlar arkadaşlar ey!
Önüm Fenike denizi

2006

KANTO XLV

Kudüs’te yağmura açarlar çocuklar pencerelerini
Yağmur kız kardeşidir evlerinin
Çocuklar kuşlar kadınlar ey!
Yağmura çıkarlar caddeler boyu

Kudüs’te leylaklar açar fısıltılarla
Kadınlar fısıltıyla konuşur çarşılarda
Yağmurlar olur kısa sesi kadınların
Sonra iyi kocaları gök sıkıntı

Kudüs’te yağmura açarlar kadınlar pencerelerini
Yağmur taş duvarların ipek serinliği
Yağmur gülümseyişi yaz göklerinin
Kudüs halkı yağmurun uzun gözü

Kudüs’te çatılarda güvercinler olur
Yağmur yüzlü çocuklardır onlar
Terk edilmiş semtlere doğru uçarlar
Sonra uzun uzun göğün komşuluğu

KANTO XLVI

Yitirdim
Soluk aldığım büyük çatıyı
Kuşun kanadığı ağaçtan göğü
Otu yıldızı tozu denizi çiçeği
Çitle çevrilmiş sabahın kollarında

Hiçbiri yok artık sonsuzluk denizinde
Kuşlar kendi gürültülerine uyanmıyor
Ağaçlar bakabilmek için denize
Tırmanmıyor tepelere. Rüzgâr
Omuz omuza değil kara gürgenle

Yitirdim
Boş benliğimi. – Bu iyi oldu işte! –
Denizin serinliği gölden
Daha çok, göl uzakta kaldı,
‘Kimse kamış olmayı düşlemiyor göllerde’

Güneş parlıyor gümüş renginde

KANTO XLVII

Öyle derinlere cam kırığı mavisi denize
Öyle derinlere içinde boğulduğum keder nehirlerine
Öyle derinlere içinde boğulduğum ezik gözlerine
Öyle derinlere eski kulelerin gölgelerine
Öyle derinlere yağmurun sonsuzluk ülkesine
Öyle derinlere ormanın kokusuna alevine
Öyle derinlere denizin anahtarını yitirdiğim yere
Öyle derinlere gök gürültüsünün can çekişmesine
Öyle derinlere kumun çöle söylediklerine
Öyle derinlere kayanın yalnızlık kalesine
Öyle derinlere yaban kazlarının indiği suların eşiklerine
Öyle derinlere dünyasal kulübenin arka bahçesine
Öyle derinlere çatının direğine düşen güneşe
Öyle derinlere ruhumun yıkandığı çisentilere
Öyle derinlere kırk canım olup kırkının inceliklerine
Öyle derinlere kar yağan nilüferlere
Öyle derinlere ‘iyi geceler’ diyen sümbüllere
Öyle derinlere unutkan belleğin köklerine
Öyle derinlere dağların dumanlı kömürüne
Öyle derinlere tozlu ağaçların yürüyüşlerine
Öyle derinlere kıyısız gemilerin serenlerine
Öyle derinlere rüzgârın biçtiği kuş gölgelerine
Öyle derinlere çın çın yalnızlık sirenlerine
Öyle derinlere dere yatağına usulca düşen gözlere
Öyle derinlere gözyaşı çelenklerine
Öyle derinlere bir melodinin tam merkezine
Öyle derinlere kuşlarla dolu sokakların ikindilerine
Öyle derinlere doludizgin korna seslerine
Öyle derinlere küllerinden doğan sözcükler denizine
Gömün beni gömün beni taşın yüreğine

KANTO XLVIII
(Mersin’de Eski Bir Sokakta)

Kanıyorum,
Kanayıp duruyorum Mersin’de eski bir sokakta,
Duvarlarında mor çiçek salkımları olan,
Denize inen bir sokakta,
Yağmurdan sonra,
Bakıp dolaştığım sokakta.
Ne arıyorum bu sokakta?
Belki yitirilmiş şeyleri yıllar boyunca.

Elimde Suriye’den getirilmiş kokulu bir tespih,
Kaldırıma çıkarılmış masaya oturuyorum,
‘Ne içersiniz’ diyor kahveci ‘Çay’ diyorum.
Deniz derinlere çekiyor beni.
Ruhum kanıyor gelmeyeceğini bildiğimden,
Arka bahçeden Akdenizli çocukluğumun.

Bir kuş havalanıyor su birikintilerinden,
Denize doğru uçuyor,
Bakıyorum ardından hüznüm dağılıyor,
Güneş sünepe bir bulutu aralıyor.
Yanımdaki masaya bir genç kız oturuyor,
On yedi on sekiz yaşlarında.
‘Ne çıkar’ diyorum kendi kendime,
‘Güneşli bir ikindi değil mi yaşlılık da?’

KANTO XLIX

Neyi ölçüyorum?
Bir derinlik değil miyim denize ben?
Bir ağaç değil miyim düz ovada?
Bir kuyu değil miyim susamışa ben?
Bir göl değil miyim balıkçıya ben?
Bir orman değil miyim avcıya ben?
Bir halk değil miyim mermerleri yontan?
Bir kırlangıç değil miyim göğü ölçen?
Bir ışık değil miyim karanlıkta kalmışa?
Bir gölge değil miyim yanmışa ben?
Bir kuş değil miyim denize kavuşan?
Bir anahtar değil miyim çözümsüzlüğe ben?
Bir şair değil miyim Cenk’siz kalmış şiire ben?
Bir terazi değil miyim gül alıp satana ben?
Bir yağmur değil miyim bitkilere ben?
Bir türkü değil miyim Yenice Yolları’na düşen?
Bir sevgili değil miyim gözleri deniz hareli?
Bir çocuk değil miyim Filistin’de öldürülen?
Bir Pars değil miyim kendi kendime ben?
Bir taş değil miyim Sinan’ın Deniz’in elinde?
Bir çatal yürek değil miyim tenha dünyada?
Neyi ölçüyorum?
Ben değil miyim tepeleri aşan Kevser?
Ben değil miyim bu derinlik bu aşk?
Ben değil miyim bu pek rüzgâr?

KANTO L

Oturmak için deniz kıyısını seçiyorum
Bugün yağmur yağmıyor nedense
Bir yağsa ferahlayacak içim
Belki kokusunu verecek otlar da

Hiçbiri olmuyor ama, acısıyla kalıyorum
Bileklerini kesen genç kızın
Kim bilir nasıl da umarsız kalmış
Yok anlaşılan denize açılan kapısı

O kadar sıkıldım ki o kadar olur işte
Söyleyin kim hayat verir bize
Bilsem kanat takıp uçacağım
Bulutları değiştiren güneşe

Kıyıda oturmuş bunları düşünüyorum
İstediğimin hiçbiri olmuyor ama
Başkasının acısı kül ediyor ruhumu
Bileğimde sızlıyor dile gelen dünya

Ahmet Ada
kanto Kanto'lar

Nazım Hikmet’in, annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an

Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı… İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı… 1900 yılında bu dillere destan güzellikte kadın Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi… Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı… 1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı…

O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı…Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı…Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu…O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi…

Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o…

***
Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi…
Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip
Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi…
Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri”
verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la
yakınlaştı…
Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya
Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı…
Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi
olduğu Bahriye mektebinde duyuldu…

***
Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula
gelmedi…
Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı…
Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi:
“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk… Sınıfın bu
durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim…”
Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp
Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı…
Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle
“Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda…
***
Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort
resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya
Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu…
Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti…
Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün
cebine bir not bıraktı…
Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:

“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz…”

Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu…
Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi…
Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi…
Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün
İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet”
demişti…
Artık evlenmek istiyordu…
Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu
eviliğe yanaşmıyordu…

***
Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:
“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum…
Bu kadın yazın adada otururdu…
Ben de orada idim…
Deli divane olmuştum…
Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi…
1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu…
Ben müthiş muzdariptim…
Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…
Gider gitmez benim için boşalıverirdi…
Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı
çıktı…
Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a
geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını
çağırırdı…
Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu…
Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim…
Gitmeyeceğine yemin etmişti…
Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi
bu gece davet veriyor… İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını
ettiklerini duydum…
***
Müthiş bir acıyla yerimden kalktım…
İskeleye doğru gittim… Son vapur çoktan kalkmıştı…
Sert bir lodos esiyordu… Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun,
sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim…
Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı…
Çok para verince biri ikna oldu…
Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı…
Denizde çalkalanıp duruyorduk… Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı…
Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek
müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum…
Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik…
Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım…
Yoktu…
Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim…
Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım…
Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark
etmemiştim…”
***
“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim…
Vakit hayli geçti…
Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim…
Aradılar taradılar birini buldular..
Yine bir sürü para verdim…
Arabayla yola koyuldum…
Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!..
Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak
onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?
Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun
diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve
kaçta geldiğini araştırttım…
Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım…
Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor!
demiş… Geldi haber verdi… Sanki dünyalar benim oldu…
Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar
içtim…
Sabahleyin, doğru eve çıktım… Benim halim berbat. Toz toprak içinde
olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı… Sarmaşdolaş olduk…”
***
Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca
korkmuştu…
Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten,
belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım
Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?.. 
O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:
“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim…
Gelmedin mahzun oldum…
Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat
hep aklım sende idi…
Çok çok göreceğim geldi…
Beni niye aramadın…
Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi… Ben o günden beri
yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum… Evimiz için
çalışıyorum…” 

Hiçbir zaman o evlilik olmadı…
Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten…
Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden…
Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu…
Sosyalistti…
Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu…
Celile artık yaşlanmıştı…
O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu…
Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine
başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği…
Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal
Galata Köprüsü’nden geçiyordu…
Büyük aşkını gördü…
Ama yanına gitmedi…
Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni
istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık
grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi…
Hızla uzaklaştı oradan…
***
Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir
zarf çıktı Yahya Kemal’in…
Şöyle yazıyordu:
“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir… Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim…”
Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e
giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki
yapraklı çiçeği…

SESSİZ GEMİ…

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir…
Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi…
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri…
Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan
gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır…
Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu…
Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında
bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir…

***

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan…
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol…
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol…
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli…
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli…
Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu…
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler…
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler…
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden…”

Kaynak: http://bayansiirsevgisi.tumblr.com/

celile+han%C4%B1m+yahya+kemal Nazım Hikmet’in, annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an

Sere Serpe’nin Hikayesi

Yer Ankara’da Sabahattin Eyuboğlu’nun evi, yıl 1946. Ev halkı ve misafirler salonda otururken küçük odada genç bir kız sedire uzanmış, isteksizce ders çalışıyor. Odanın öbür köşesinde, şair, kâğıda bir şeyler yazıyor. Sonra genç kıza uzatıyor kağıdı: “Bak, senin için bir şiir yazdım.” Okuyor genç kız:

SERE SERPE

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;
Entarisi sıyrılmış, hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
Yok, benim de yok ama…
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!

Evet, şairimiz Orhan Veli, genç kız da Bella. Aslında tanışmaları iki üç yılı bulmaktadır, ama arkadaşlık ve samimiyetleri daha yenidir. Bella, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde İngilizce dersi vermektedir, bir yandan da liseyi bitirmek için kalan birkaç dersini çalışmaktadır.

Bella (Kent kızlık adı) 1923’te İstanbul’da doğmuş. İlk ve ortaöğrenimini değişik okullarda sürdürmüş. 40’lı yıllarda Ankara’da yaşayan ablası Dora’yı sık sık ziyaret eder. Dora, Güzel Sanatlar Müdürlüğü’nde görevlidir. Eniştesi 1946’ya kadar Tercüme Bürosu’nda çalıştıktan sonra istifa ederek Agence France Presse’e geçer. Erol Güney’in üniversite yıllarından beri tanıdığı ve Tercüme Bürosu’nda da dostluğunu sürdürdüğü Orhan Veli, Güney çiftinin evlerine konuk olur sık sık. Yine 1946’da Hakkı Tonguç ve Sabahattin Eyuboğlu, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşürler. Cumhurbaşkanı’na “Hasanoğlan’da İngilizce dersi verebilecek bir kız bulduk, ama adı Bella” dediklerinde aldıkları yanıt, “Ee? Ne bekliyorsunuz, hemen işe alın” olur. Bella liseyi bitirmediği için öğretmen değil de kütüphaneci olarak işe alınır. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde İngilizce, Fransızca ve Almancanın yanı sıra jimnastik dersleri de verir. Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası adlı eserini sahneye koyan öğrencilerin yanında da o vardır; sahne düzenlemesine yardımcı olmakla kalmaz, oyundaki dansları da oyunculara o öğretir.

Bir gün kaldığı odanın kapısını açtığında, yatağında bir ayının uyuduğunu görür. Başka bir gün de Hasanoğlan’da durmayan trenden bir sonraki istasyonda inip saatlerce yürür okula dönebilmek için. Bütün bunları tatlı anılar olarak anlatıyor Bela.

1946 seçimlerinden sonra değişen politikadan Tercüme Bürosu, Milli Eğitim ve Köy Enstitüleri’yle birlikte Bella da payına düşeni alır. 1948’de Meclis’te sorulan soruların biri onunla ilgilidir; hükümete, liseyi bitirmemiş bir Yahudi kızının para mukabilinde Hasanoğlan’da ders verip vermediği sorulur. Bella’nın Enstitü’deki öğretmenliği son bulur.

Orhan Veli, uzun yıllar Bella’ya kur yapar. Bir de isim bulur ona: Düşes. Karşı adlı kitabını 1949’da Bella’ya verirken ilk sayfasına, “Bu iş böyle yürümez duchesse!” yazar. Nedir yürümeyen tam belli değil. Belki de, Bella’nın Orhan Veli’yi hep arkadaş gibi görmesi, platonik de olsa ilgisini dostluğa yorumlaması sanırım. O yıllarda Orhan Veli’nin birkaç kadına daha kur yaptığını bildiğimiz için, Bella’yı bu konuda haklı görmek gerekir.

Aşağıdaki mektup da Bella’ya yazılmış. Tarih yok, ama Yaprak antetli bir kâğıda yazıldığına göre 1949-50 olmalı:

Bella,

Bir gazeteci evinde mürekkep bulunamadı. Bu yüzden mektubumu kurşun kalemle yazmak zorunda kaldım, özür dilerim. Benim hakkımda ISTANBUL gazetesinde çıkan yazıdan dolayı yazdıklarınıza teşekkür ederim. Bununla beraber beni daha evvel yazılmış yazılardan daha iyi tanımak mümkündü. Burada, Seza geldiğinden beri, çok güzel vakit geçiriyoruz. Birkaç defa, Ralfi’ye, Lüküs Hayat operetinden parçalar söyledim. Bugün de o parçaları tekrar ettim. Benden, bilhassa bu noktayı yazmamı isteyen Seza’dır. Bu hafta Ankara’da at yarışları başlıyor. Belki de kazanırız. Benimle ortaksınız. Bir vurgun vurursak haber veririm.

Orhan Veli

Bu mektubun bütün cümleleri tesadüfen, B ile başladı. Belki de Bella B ile başladığı için.

Orhan Veli’yi çok güzel anlatan bir mektup bu. İçeriğinde kur yapmıyor Bella’ya, ama her cümleye B ile başlayarak anlatıyor kendisini.

Mektuptaki gazeteci Erol Güney’dir. Seza ise Erol Güney’in baldızı, yani Dora ve Bella’nın kız kardeşi. Hüzünlü bir öyküsü var Seza’nın; Erol Güney’in lise yıllarından beri arkadaşı olan Benya Rapoport’un eşidir. Onları Erol Güney tanıştırmıştır. Benya’nın ailesinin bütün karşı çıkmalarına rağmen genç sevgililer evlenir. Benya uzun yıllar Türkiye’de yaşamasına rağmen Romanya vatandaşıdır. Bir işadamı olan Benya Amerika’da bir iş gezisindeyken Romanya’da komünistler iktidarı ele geçirir. Artık komünist bir ülkenin vatandaşı olan Benya, Türkiye vizesi alamaz. Romanya’ya gönderilmemek için Amerika’da evlenerek oraya yerleşir. Seza’ya bakmak da Erol Güney’e düşer. Bir de oğlu vardı Seza’nın babasını hiç görememiş olan Ralfi. Orhan Veli bu iki yaşındaki bebeği çok sever, ona şarkılar ve mektupta bahsettiği gibi Lüküs Hayat operetinden parçalar söyler. Orhan Veli’nin at yarışlarına düşkünlüğü bilinir. Gerek İstanbul’da gerek Ankara’da at yarışlarını hiç kaçırmaz. Bundan Orhan Veli’nin yarışlardan iyi para kazandığı sonucu çıkarılmasın; hep sürpriz atlara oynar, kazandığında iyi kazanmak için… Ve hep kaybeder.

Erol Güney, 1956’da İsrail’e yerleşince Dora’yla beraber Seza ve Ralfi de İsrail’e giderler. Ralfi başarılı bir film yönetmeni olur. Ne yazık ki 40’lı yaşlarda kalp hastalığı nedeniyle ölür. Seza da evlat acısını yaşadıktan sonra 2000’de yaşamını yitirir.

Bella, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ndeki işine son verilince İstanbul’a döner. Annesiyle İstiklal Caddesi’ndeki Hacopulo Hanı’nın çekme katında bütün Boğaz’ı ve Haliç’i gören bir daireye yerleşir. Dört yıl kadar oturdukları bu evin konukları arasında Orhan Veli de vardır. Gelir, bir köşede oturur, konuşulanları sessizce dinler. Evde içki yoktur, yarım saatliğine Lambo’ya gider, iki tek atıp döner. Bir keresinde de evin cumbasında oturup konuştukları basamakta sızar kalır.

Orhan Veli, öldüğü güne kadar sürdürür Bella’ya ziyaretlerini. Cenazesi kaldırılırken bir köşede ağlayan kadınların arasında Bella da vardır.

Bella şu an Bebek’te oturuyor. Evi, Orhan Veli’nin mezarı ve heykeline çok yakın. Okuldan bildiği Almanca’nın yanına, kendi kendine öğrendiği beş dili daha ekledi: İngilizce, Fransızca, Almanca, Yunanca ve İtalyanca. Evlendi; bir kızı, bir torunu var ve sık sık onları Barselona’da ziyaret eder.

Bella Eskenazi, Erol Güney’in baldızı
yani Dora’nın kız kardeşi.
Bu bölüm Bella’nın anlattıklarından
yola çıkılarak yazıldı.
bella+eskenazi Sere Serpe'nin Hikayesi

Bir Ömür Yetmez

Bahtı teninden yanık bir serencamdı
Bir ömrün bana giydirdikleri
Kaçamadım şerrinden şamarından feleğin
Daha tüysüz bir çocukken dilim dağlandı
Yasaklarla korumaya alındı bütün düşlerim

Ardımsıra kurallar devriyeler gezerdi
Başım üç numara traş trahomlu gözlerim
Babamın ters-yüz ceketi gibiydi hayat
Acısı bol bir ağıt gibi dururdu bedenimde
Ya da sokaklarıma dar gelirdi.

Parçalanmış bir aynada büyüttüm kendi kendimi
Kurşun eritilirdi başımda okunmuş sular içerdim
Boynumdaki muskaya havaleydi bütün hâllerim

Hem takdir hem tekdirlik bir mektepliydim on beşimde
Yağmurlar ve şarkılar kardeş gibiydi
Şarapla tanıştığım rüzgâra bulaştığım bir takvimdi
Hepsi bir şiirin eskizleriydi belki
Sonraki yaralarıma sargı bezleri

Ten çıra olmamıştı yazgım henüz bakirdi
Giz yüzle tanıştı sonra boynunu sıktı muska
Bir tren yolculuğunda bozdum bekâretini

Sonrası âhir zaman kahır mevsimi
Yenildiğim yıllardı kapılar kilitliydi
Rüzgârsız kaldım dilim paslandı otuzumda
Tezgahlarda boylu boyunca ertelendim yarına
Gözlerinin düsturuyla kırdım gecenin çemberini
Kaç arkadaş daha silindi kütüğünden
Notalara söz oldular şiirlerle kutsandı isimleri

Kırk kere bozmuştum tövbemi kırkıma geldiğimde
Sığınacak bir dergâhım da yoktu üstelik
Biraz daha büyütmüştüm yaramı
Bende gözlerin kaldı o şarkının sözleri
Bu biraz da kendimi seninle tanımlamak gibidir
Orda saklıdır dünyanın bütün hazineleri
Kutlu bir mirastır elbet
Bir ömür yetmez anladım
Yazmak için bütün sen’leri

A. Hicri İzgören

seviyo Bir Ömür Yetmez

Şiir/Ağıt

Ben yıllardır şiir yazamıyorum. Bu durum, bu dilden anlayan kimseye birçok şey söylemeli.

Salih Mirzabeyoğlu
salih+mirzabeyoglu Şiir/Ağıt

Sazım’a

Ben giderim sazım sen kal dünyada
Gizli sırlarımı aşikar etme
Lal olsun dillerin söyleme yalan
Garip bülbül gibi ah u zar etme

Gizli dertlerimi sana anlattım
Çalıştım sesimi sesine kattım
Bebe gibi kollarımda yaylattım
Hayali hatır et beni unutma

Bahçede dut iken bilmezdin sazı
Bülbül konar mıydı dalına bazı
Hangi kuştan aldın sen bu avazı
Söyle doğrusunu gel inkar etme

Benim her derdime ortak sen oldun
Ağlarsam ağladın gülersem güldün
Sazım bu sesleri turnadan m’aldın
Pençe vurup sarı teli sızlatma

Ay geçer yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas yaslan duvara
Yanından göğsünden açılır yara
Yar gelmezse yaraların elletme

Sen petek misali Veysel de arı
İnleşir beraber yapardık balı
Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı
Ben babamı sen ustanı unutma

Aşık Veysel

Ben+babam%C4%B1+sen+ustan%C4%B1+unutma Sazım'a

Teşekkür Ederim Baba

teşekkür ederim baba, kırılgan bir yaz
tozlu urbalar, gri bulutlar bıraktın bana
taş duvarlar bıraktın, birkaç metre telörgü
gözaltları kırışmış mor bir kelebek
bıraktın. uçmak adına

teşekkür ederim baba

kapıları zorluyor karanlık bir gelecek
taşlar yakıştırıyor başımıza çürük hurma dalından
suçlu bir peygamber çiçeği gibi uzatıyor boynunu
rengini kaybeden gece

teşekkür ederim baba. sevişirken bile
bir ilkokul sessizliği yerleşiyor tenime
çok kapalı adamlar, inan ki korkuyorum
giriyorlar duvardaki yaşlanmış che
posterinden içeriye

sanki anlamsız bir savaşın
tarihini şaşırmışım gibi
tek ayak üstünde duruyorum caddede
kulağımı çekiyor sanki bir kaybolmuşluk duygusu
bakıyorum ormanlar kuruyor, gülüşler çürüyor
saçlarım dökülüyor aşklarımın üstüne

yenildim. korkmuyorum bunu söylerken
korkmak eski bir yalanı yeniden yeşertmektir
hayatın uçuruma en yakın kıyısında

diğer kadınlar bilir: aşk uslanmamaktır bir bakıma
hayat da

teşekkür ederim baba

Altay Öktem

tesekkur+ederim Teşekkür Ederim Baba

Sizin Hiç Babanız Öldü mü?

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreya
sizin+hic+babaniz+oldu+mu Sizin Hiç Babanız Öldü mü?

56. Gün’den


Babamın trajik ölümünü anımsıyorum; kız kardeşlerim, halam, başkaları, kendilerini yerden yere atıyorlardı. Benim gözümden yaş gelmemesi o dünlerde dedikodu konusu bile olmuş. Bir süre sonra, kız kardeşlerim, halam, başkaları, gerçeğe alıştılar. Ama benim içimdeki düğüm çözülmedi. Üç yıl sonra Beykoz’da gittiğim kahvelerde birçok kez babamın az ilerdeki masada oturduğunu gördüm. Çayını içiyor, az sonra da kalkıp gidiyordu. Yanılsama, evet. Ama neden bütünüyle işlemiyordu yanılsama? Niçin yanına gitmiyordum?

“Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” adlı şiirimi babamın ölümü üzerine yazdığımı sananlar var. İlk şiirlerimdendir. Babamın ölümünden dört yıl önce yayımlamıştım onu.


Dört yaşındaydım. Bir yaşındaki kardeşim Kemal ölmüş. Babam kollarındaki bir yastığın üzerinde taşıyor onu. Ardında bir kalabalık. Ağır ağır ilerliyorlar. Ben penceredeyim. Kış.

Cemal Süreya / Günler / YKY S.26

İmkânsız Tesadüfler

                          Cahit Sıtkı Tarancı`ya-

Şimdi çıkıverecek karşıma arkadaşım,
Mektebe gitmek için geçtiğimiz şu yoldan.

Babam tok sesiyle birden çağıracak: ‘Ziya!’
Kalbimde eski sevinç, dallarda eski bahar.

Gözlerimi kapatıp: ‘Bil?’ diyecek birisi.
Bir mahşer ortasinda şaşırıp kalacağım.

Ve girecek koluma bir melek gibi karım.
Saracak etrafımı doğmamış çocuklarım

Ziya Osman Saba

ziya-osman-saba-1-1024x576 İmkânsız Tesadüfler

Kardeşlik

                  -Kardeşim Seyhan’a

Babam bir pazar günüydü eskiden, yağmur
yağar, evin büyük oğlu olurdu birden, ben
evini kaybetmiş oğul olurdum ona, sorardım
ona hemen: Baba hangimizin oğlusun sen?
Kardeş olurduk hemen ev büyürdü ikimizden
yok olurdu oğulda yer bulamayan babanın suçu,
yağmur çocukluğun çatısından gidince anlaşılır yokluğu
Şimdi bir başına kalan ev gibiyim gibiysem
bir başka yetim olan şiirin suçu yok bunda
ev neyse şiir odur, babadır neyse oğul da!
Kelimelerin değil seslerimizin ilk yağmurunda
ahmakıslatan sırılsıklam benzettiğinde birbirimize
unuttum bizi, bir suçu sessizce paylaşırken de
unuttuğum sırdı bu: Kardeştir babayla oğul!
Kardeştir yetimle şiir! İnsan yarısında baba,
yarısında oğul olur hayata, suç ve ceza, sus ve…
Dinle ve sus: Bir şiir suçluysa yalnızca susulur!
Mustafa Irgat ölür, eski yetim olur, kimsesiz
kelimelerden meleği bir daha geçmez olur…
Baba ölür, kardeşliği yetim bırakır oğuldan önce,

Bütün yetimler ayağa kalksın, eski yetim şiir de!

Haydar Ergülen

yetimdir+siir Kardeşlik