Bir şeyin sonunu gördüğü için başlangıçlara daha temkinli yaklaşır. Faniliği bildiği için abartılı neşelere, büyük vaatlere, kendinden emin cümlelere kolayca inanmaz. Bu inançsızlık kuru bir kuşkuculuk değildir, hakikate karşı duyulan saygıdır. İnsan artık gerçek olmayan hiçbir şeyin kalbinde fazla yer kaplamasına izin vermek istemez.
Pekâlâ biliyorum onun beni sevmediğini. Nasıl sevebilir ki beni? Gene de en derinimde bir şey, benliğimin bir parçası, korkudan titreyerek, belki de her şeye rağmen onun beni sevdiğini düşünmekten kendini alamıyor.
Ana oğul, baba oğul, baba kız, karı koca, abla kardeş… Hepsinin arasında giderek uçurumlaşan boşluklar her birini yalnız, tehditkâr, giderek tekinsizleşen, anakaraya varışın neredeyse imkânsız olduğu birer adaya çevirecektir.
Şair, aruzun tavîl bahriyle nazmettiği “mîm” kafiyeli muallakasını, klasik Arap şiiri sistematiğine uygun olarak inşa etmiştir. Dört ana bölümden oluşan kasidenin “nesîb” bölümünde, Câhiliye kaside geleneğine uygun olarak “talel/atlal” denilen bir zamanlar sevgilinin yaşadığı yurdun kalıntılarının ve ona dair hatıraların hasret, hüzün ve özlem dolu tasvirleri yer almaktadır. Kasidenin ilk onbeş beyitlik kısmını oluşturan bu bölüm, aşağıda da görüleceği üzere bolca teşbihler içeren zengin, canlı ve detaylı betimlemeleriyle belâgat ilmi açısından da eşsiz sanatlı örnekler sunmaktadır:
Züheyr b. Ebî Sülmâ’nın Muallakası ve İhtiva Ettiği Hikmetli Sözler
Havmânetüd’ derrâc’dan el-Mütesellem’e uzanan bu sessiz kalıntılar, (sevdiğim) Ümmü Evfa’nın (yurdundan) mıdır?
Onun, kola ve bileğe (silindikçe) yeniden nakşedilmiş dövmeler gibi (izleri olan) er-Rakmeteyn’de de bir yurdu vardır.
Şimdi o metruk yurtta iri gözlü yabanî sığırlar ve ak ceylanlar gezmekte art arda, yavruları da altlarında hoplayıp zıplamakta.
Yirmi yıl sonra (bakıp) durdum orada, bir hayli düşünüp de (ancak) tanıdım evini zor bela.
Tanıdım, üzerlerine tencereler koydukları siyah ocak taşlarını, bir havuzun kaynağı gibi henüz kurumamış arklarını.
Tanıyınca yurdu iyice, dedim ki evine: “Esenlikler olsun sabahleyin seninle, ey hane!”
İyi bak dostum! Görüyor musun? Deve mahfelerinde giden hatunları, Cürsüm pınarının üst yamaçlarında.
(O hatunlar) el-Kanan dağını ve sarp yokuşlarını sağlarına aldılar. el-Kanan’da ise nice dost ve düşman var. Mahfelerin üstüne, kan kırmızısı kenarlı, değerli örtüler ve ince tüller çektiler.
(Şimdi ise O hatunlar,) nimetler içinde yüzen nazlı dilberlerin edasıyla Sübân sırtlarına tırmanıyorlar.
Erkenden seherle yola koyuldular. er-Ress vadisini elin, ağzı bulduğu gibi kolaylıkla buldular.
O hatunların içinde yakışıklılar için gönül eğlendirecek dilberler var. Güzelden anlayan gözler için hoş manzaralar var.
Konakladıkları her menzilde mahfe örtülerinin bıraktığı yün kırıntıları, sanki çiğnenmemiş tilki üzümüdür.
Berrak su birikintisinin başına vardıklarında, (konaklamaya niyetlenerek) çadır kuran yerliler gibi sopalarını bıraktılar.
Derken es-Sûbân vadisinde (bir kez daha) göründüler, sonra orayı da Kaynoğulları yapımı yeni ve geniş mahfeler üzerinde terkettiler.
Kureyş ve Cürhümlülerin yapıp tavaf ettikleri (o kutsal) Ev’e yemin olsun ki;
(Evet) yemin olsun ki; sizler, güçlü ve zayıf olunan her durumda yardıma koşan iki güzel efendilersiniz.
Sizler, birbirlerini yok etmeye ve aralarında Menşem’in (intikam) ıtrını ezmeye başladıktan sonra ‘Abs ve Zübyân’ı barıştıransınız.
Ve şöyle dediniz: şayet fidye ve güzel sözle barışı sağlayabilirsek yok olmaktan kurtuluruz.
Böylelikle, halkı isyandan ve günahtan uzaklaştırarak barış konusunda büyük bir rol üstlendiniz.
(Bu sayede, atamız) Ma‘add’in şeref ve onurunun doruğuna eren iki büyük kimse oldunuz. -Barış, zafer ve kurtuluş hep yolunuz olsun!- Her kim de bir şeref hazinesi bulursa yücelir.
Savaşın yaraları yüzlerce deveyle sarılıyor. Ancak diyeti bu savaşta günahı olmayanlar ödüyor.
(Evet) o diyeti, bir hacamat şişesi kadar bile kan dökmemiş bir topluluk, başka bir topluluğa tazminat olarak ödüyor.
İşte eskiden beri malınız olan kulakları damgalı deve yavrularından türlü türlü ganimetler sevk edilmeye başladı.
[Hafızalarda kalan en son mâna olduğundan, kasidenin “hâtime” denilen sonlarına doğru şairlerin, hayat tecrübelerinden damıtarak nazma aktardıkları hikmetli sözlere yer vermeleri bir câhilî şiir geleneğiydi. Züheyr de Câhiliye şiirleri içerisinde özellikle muallaka şairlerinin takip ettiği bu geleneğe fazlasıyla bağlı kalarak kasidesinin aşağıdaki üçüncü ve devamındaki son bölümünü, bilgeliğinden izler taşıyan hikmet dolu beyitlerle bezemiştir:]
“Hey dostum! Benden Zübyân kabilesine ve sözleştiklerine bir mesaj ilet ve onlara de ki; “Yemininiz sağlam ve samimi mi?””
“İçinizden geçen(hainlik)leri, gizli kalsın diye, sakın Allah’tan saklamaya kalkışmayın. Her ne saklanırsa saklansın, Allah onu bilir.”
“(Bunların cezası da) ya ertelenip bir deftere işlenerek hesap gününe saklanır, ya da öne çekilip intikamı alınır.”
“Şavaş, bildiğiniz ve tattığınızdan başka bir şey değildir. (Savaş hakkında bu söylenenler de) boş laflar değildir.”
“Onu her ne zaman canlandırsanız kınanırsınız. Onu körükledikçe de tutuşur, alevlenir.”
“Savaş, altında deriden yaygısıyla bir değirmenin, taneleri öğüttüğü gibi sizi öğütür. Yılda iki kez gebe kalır, sonra her defasında ikiz yavru doğurur.”
“Savaş size Semûd kavminin kırmızısı (Hz. Sâlih’in devesinin katili Kudâr b. Sâlif) gibi uğursuz oğullar doğurur. Sonra da emzirir, büyütür ve sütten keser.”
“Savaş, Irak’taki köylerin, ahalisine sunmadığı ölçekte ürünü ve dirhemi (diyet ve tazminat yoluyla) size takdim eder.”
“Ömrüm hakkı için, onaylamadıkları bir cinayete, Husayn b. Damdam’ın sürüklediği (Zübyân) kabilesi ne güzel bir kabiledir.”
“O, kinini içinde gizlemiş, (niyetini) açığa vurmamış ve (mertçe) ortaya çıkmamıştı.”
“Kendi kendine şöyle demişti: “İntikamımı alırım, sonra da ardımda bekleyen atları gemli bin süvari ile düşmanımdan korunurum.””
“O, ölümün konakladığı yerde çok sayıda evi de telaşlandırmadan (yalnızca kardeşinin katiline) saldırdı.”
“O, gür yeleli, pençelerindeki tırnakları kesilmemiş, atılgan bir aslan gibi donanımıyla savaşa hazırdı.”
“(O, hem) cesurdur, zulme uğradığında derhal zulmüyle karşılık verir. Zulme uğramasa bile kendisi zulmeder.”
“Develerini sulama vaktine kadar otlattılar (savaşa ara verdiler). Sulama vakti geldiğindeyse onları, silah ve kanla bolca suya kandırdılar (yeniden savaşa koyuldular).”
“Aralarında ölüm hükmünü infaz ettiler. Sonra da develerini tekrar ağır (kokulu) ve ürkütücü bir otlağa sürdüler (hazırlık için savaşa yeniden ara verdiler).”
“Ömrün hakkı için, onların mızrakları, ne İbni Nehîk’in ne de maktûl el-Müsellem’in kanının dökülmesinden sorumludur.”
“Onlar, Nevfel’in, Vehb’in ve İbnu’l-Muhazzem’in kanının dökülüp öldürülmesine de iştirak etmediler.”
“Yine de (bu suçsuz insanların, öldürülenlerin yakınları için) dağ yollarına sevk edilen sağlam develeri diyet olarak ödediklerini görüyorum.”
“Gecelerin biri, büyük bir felaket getirdiğinde, (diyet ödeyerek) insanları koruyan, (kötülüğü) engelleyen bir kabilenin (develeri sevk ediliyor).”
“O, öyle şanlı bir kabiledir ki; ne kin tutan öcünü alabilir onlardan, ne de onlara karşı cinayet suçlusu kurtulur cezadan.”
[Şair, kasidesinin son bölümünde ise tecrübelerle dolu uzun ömrünün bir hasılası olan vecize mahiyetindeki hikmetli sözlerini beyitleri aracılığıyla dile getirmektedir. Kırk altı ile altmış ikinci beyitler arasında yer alan bu bölüm, hem nazım hem de mana bakımından taşıdığı eşsiz değer yönüyle şaire “Câhiliye şairlerinin bilgesi” veya “şairlerin kadısı” gibi haklı ünvanları kazandırmıştır. Züheyr, önceki bölümlerde özel bir savaş ve bu savaşın tarafları üzerinden inşa ettiği beyitlerine bu bölümde daha genel olgular ve evrensel ahlaki değerler bağlamında inşa ettiği hikmet yüklü beyitlerle devam etmiştir. Bu bağlamda şair, söz konusu bölümde, ölüm ve kader gerçeği, insanlarla geçimli olma, iyilik yapma, kötülükten sakınma, ahde ve söze bağlı kalma, onurlu yaşama, dile sahip olma, sefahatten sakınma ve cömert olma gibi evrensel ahlaki değerleri ve insani erdemleri tema olarak işlemiştir:]
Züheyr, şairleri yönüyle oldukça zengin bir ailenin mensubuydu. Babası Ebû Sülmâ, üvey babası Evs, dayısı Beşâme gibi kızkardeşleri Sülmâ ve Hansâ ile erkek kardeşi Evs de birer şairdi. Kendisi birinci tabaka şairlerinden sayılan Züheyr’in, Kasîde-i Bürde sahibi oğlu Ka‘b ile diğer oğlu Büceyr de bir sonraki neslin önemli şairlerindendi. Ka‘b’ın oğlu Ukbe ile Ukbe’nin oğlu Avvâm ve Ka‘b’ın bir diğer torunu olan Amr b. Saîd de dönemlerinin ileri gelen şairlerindendi. Züheyr’in şairlikteki müstesna yeteneğinin inkişâf edip gelişmesinde babası, dayısı ve üvey babasının büyük etkisi olmuştur. Şair, şiir sanatının inceliklerine dair aile büyüklerinden edindiği bilgi ve birikimi oğlu Ka‘b ile kendisine ravilik yapan şair Hutay’e’ye aktararak şairlik geleneğinin sonraki nesillerde de devam etmesine vesile olmuştur. Bu anlamda pek çok şaire ev sahipliği yapan aile ortamının Züheyr ve soyu için bir mektep işlevi gördüğünü söylemek mümkündür. Şairin üvey babası, Evs b. Hacer ile şair Tufeyl el-Ganevî’ye râvilik yapmış olması da bu meyanda zikre değerdir.
***
Uzun ömürlü, “muammerûn” şairlerden kabul edilen Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştüğü ve O’nun (s.a.s), şair için “Allah’ım! Beni onun şeytanından muhafaza et! ” diye dua ettiği, şairin de bu dua üzerine vefat edinceye dek artık hiç şiir söyleyemediği rivayet edilmiştir.
***
Arapların kadim şiir geleneğinde, büyük şairlere refakat eden ve şiir sanatında onların bir nevi çırağı konumunda olan râvileri bulunurdu. Bu râviler ustaları mesabesindeki şairlerin şiirlerini ezberler ve gerektiğinde inşad etmek suretiyle nesilden nesile aktarırlardı. Züheyr’in şiirleri de öncelikle oğlu Ka‘b ile şair Hutay’e ve Şemmâh b. Dırâr gibi râviler tarafından rivayet edilmiştir. Daha sonraları ise rivayet işi, şairin oğulları ve torunları kanalıyla devam ettirilmiştir. Şairin divanını ilk kez bir araya getirerek zamanımıza intikalini sağlayan ise Basralı alim el-Asma‘î olmuştur. Divan, pek çok şerh çalışmasına da konu olmuştur. Ancak bu şerhlerden yalnızca Sa‘leb, eş-Şentemerî ve el-Batalyevsî gibi âlimlerin şerhleri günümüze kadar ulaşabilmiştir.
Azze bir şikayetini arzetmek için, kendisinin Azze olduğunu henüz bilmeyen halife Abdulmelik’in yanına vardı. Abdulmelik onun konuşmasına hayran kaldı. Bunun üzerine mecliste bulunan biri ona: “Bu Küseyyir’in Azze’si” dedi. Bunun üzerine Abdulmelik, Azze’ye: “Şikayetini değerlendirip gereğini yapmamı istiyorsan, Küseyyir’in senin hakkında söylediği şiirleri söyle,” dedi. Azze utandı ve şöyle dedi; “Vallahi ben Küseyyir’i tanımıyorum, ama onun hakkımda şöyle söylediğini anlattılar.
Hem borçlu borcunu ödedi de alacaklısını rahatlattı, Azze ise hâlâ ertelemekte, alacaklısını tutsak yapmakta.
Bunun üzerine Abdulmelik şöyle dedi: “Bunu sormuyorum. Ancak bana şu şiirini söyle:
Benim ardından değiştiğimi söylemiş Ey Izz (Azze) kim değişmez ki? Bedenim zayıfladı huyum ise bildiğin gibi Senin halini ise hiç kimse haber vermiyor.”
Azze şöyle dedi: “Bunu işitmedim. Ancak insanlar bana, onun hakkımda şöyle söylediğini anlattılar:
O sağırcasına benden yüz çevirdiğinde, Sanki bir kayaya seslenir gibi oluyorum Ayakları şekilli bir hayvan onunla yürüse düşerdi Aşırı yüz çevirici; onunla ancak cimri haliyle karşılaşırsın Her kim buluşmadan usanırsa o çoktan usanır.”
Azze Haccac’m huzuruna çıktığında, Haccac’ın; “Ey Azze, Allah’a (c.c.) yemin olsun ki sen, Kuseyyir’in seni övdüğü gibi değilsin,” sözüne, Azze: “Ey emir, o beni senin gördüğün gözle görmedi ki,” diye karşılık verdi.
Zübeyr b. Bekkâr der ki: Bana Said b. Yahyâ b. Said el-Emevî, babasının ona şöyle anlattığım söyledi: Kadının biri, Azze’nin aşığı Küseyyir’le karşılaştığında ona: “Muaydiyy’i* uzaktan işitmen (uzaktan onun haberlerini alman) onu görmenden daha hayırlı dedi. Küseyyir şöyle dedi: “Sus, Allah (c.c.) sana rahmet etsin! Ben şu şiiri söyleyen kişiyim:
Ben kemikleri kuru ve zayıf biri isem de Bir topluluğu diğeriyle tarttığımda tartılırım.”
Kadın da: “Sen nasıl olup da bir toplulukla boy ölçüşeceksin? Oysa sadece Azze ile tanınıyorsun,” dedi. Bunun üzerine Küseyyir dedi ki: Vallahi sen bunu söylüyorsan, Allah (c.c.) onunla benim değerimi yükseltti, saçımı süsledi. Hakikaten o benim şiirimde söylediğim gibidir:
*Bu bir darb-ı meseldir. Bu sözü ilk defa, Muaydiyy hakkında uzaktan övgü dolu sözler işitip, sonra onu görünce öyle olmadığını gören birisi söylemiş, bu daha sonra darb-ı mesel olmuştur. (Mütercim)
Bu kitabın okuyucularından, vatanından uzakta, kitaplarının yokluğu, yorgun hafızası ve gayretli çabasıyla, sahibi hakkında “Muaydi’yi uzaktan uzağa işitmen, görmenden iyidir” sözü söylenebilecek kadar az ilmi sermayesi ile umduğu kadarını yazdığı için, yazarını mazur görmeleri dilenir.
Bu kitap, her sınıftan insan için uygun bir kitaptır. Din ve dünya için yardımcı, dünyevî ve uhrevî lezzetler için bir basamaktır. Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.
“Muhabbet”, sevgiliye kavuşma heyecanı esnasında kalbin galeyana gelmesi ve çalkalanmasıdır. Âşığın kalbi, bir anlamda sevgilisini gereksinmekte, ona bağlanmakta ve ayrılamamaktadır. Muhabbet kelimesinin, “yerinde duramayıp hareket etmek”, “iç sıkıntısı” mânalarından türetildiğini söyleyenler de vardır.
Aşkın tanımına gelince… Bu konuda pek çok görüş vardır: “Deli bir kalple daimî bir meyil”, “Sevgilinin tüm dostlara tercih edilmesi”, “Yanında veya uzakta sevgiliye muvafakat göstermek”, “Sevgilinin ve sevenin emellerinin birliği”, “Hürmetle hizmet göstermek”, “Sevgiliye verdiğin çok şeyi az, ondan gelen az şeyi çok görmek”, “Sevgilinin anısı ve hatırasının sevenin kalbini istila etmesi”, “Aşkın gerçeği, kendini tümüyle sevgiline adaman ve senden sana hiçbir şeyin kalmamasıdır”, “O, mahbub dışındaki her şeyi kalbinden silip atmandır”, “Saygınlığının zedelenmesi karşısında sevgiliye duyulan gayret ve kalpte başkasının bulunmasına karşı gösterilen kıskançlıktır”, “O öyle bir iradedir ki cefa görmekle azalmaz, iyilik görmekle artmaz”, “O, haddin bilinmesidir; sevgiliye karşı haddini aşanın sevgi iddiası doğru değildir”, “Senden hoşlandığı her şeyi sevgiliye sunmandır”, “Her hâl ve durumda avunmaktan kaçınmak, onsuz olamamaktır.”
“Aşk, kalbin sevgiliden başkasına karşı körleşmesi, eleştirilmesine karşı sağırlaşmasıdır.”
“Aşk, hareketsiz bir sükûn, sükûnsuz bir harekettir. Kalp kımıldar ve sevgilisi dışında kimseyle sakinleşmez. Ona doğru şevkle hareketlenir ve onun yanında sakinleşir.”
Aşk: Tüm bu isimlerin en geçerlisi ve anlamı en karmaşık olanıdır. Arapların kullanımına pek rağbet etmedikleri bir kelimedir. Bu kelimenin yerine kinaye yoluyla diğer isimleri kullanarak, sanki “aşk” kelimesini gizlemek ister gibidirler. Neredeyse hiç açığa vurmazlar. Eski şiirlerinde hemen hiç bulamazsın. Daha sonraki nesiller ise şiirlerinde bu kelimeye rağbet etmişlerdir.
Ferrâ: “Aşk yapışkan bir bitkidir. İnsanların sevgisine aşk denmesi, kalbe yapışmasındandır,” der. İbnu’l-Arabî de: “Aşake, sarmaşık ağacıdır. Çiçek açar, sararır ve bitiştiği ağaca dolanır. İşte bu kelimeden âşık ismi türetilmiştir,” diyor.
Hüzn: Aşkın isimleri arasında sayılmışsa da doğrusu bu isimlerden değildir. Sevende meydana gelen bir hâldir. Bu hâl, hoşa gitmeyen bir durumun sevende peyda olmasıdır. Meserretin (sevinç) zıttıdır. Aşk, kalbi sevince boğmayacak davranışlardan eksik olmayacağından, hüzn kalbin sorunlu hâllerinden olur.
Aşırı sevgi aklı örter; âşık, zararına ve yararına olanı seçemez olur. Bu da deliliğin bir çeşididir.
Çünkü aşk da âşığı köleleştiren bir bela, bir hastalıktır. Muaz’ın hadisinde geçen “kim bir kavmi güç kullanarak zorla ele geçirirse” cümlesinde de söz konusu sözcük kullanılmıştır. Ki aşk da kişiden ayrılmayan ve onu hâkimiyetine sokan bir hastalıktır. Bu anlamı, bir yere yapışıp kalan adama “muhâmir” denmesinden de çıkarabiliriz.
“Onun azabı devamlıdır” âyeti hakkında Ebû Ubeyde: “Helak edici ve onlardan ayrılmaz bir azap” yorumunu yapmıştır. İlk dönem Arap nesli, letafetli ve hoşluğu sebebiyle aşkın bu niteliklerle anılmasını benimsememişlerdir. Sonraki nesiller “ğarâm” sözcüğünü aşk için genelleyerek kullanmış olsalar da…
Taabbüd: Aşkın ve boyun eğmenin zirvesidir. Öyle ki “aşk onu kullaştırdı”, yani boyun eğdirdi denilir. Sevgi onu zillete duçar kılar. Bu ise Allah’tan (c.c.) başkasına karşı gösterilmesi uygun olmayan bir mertebedir.
Çünkü eza, sevgiyi zayıflatır veya yok eder. … Bu konu, âşıkları ikiye ayıran bir konudur. Bir kısmı: “Ezanın söndürdüğü aşk gerçek bir aşk değildir. Bilakis gerçek aşkın alâmeti, cefanın eksiltmemesi, ezanın gidermemesidir. Hatta sevgilinin ezasından âşık zevk alır…” der. Diğer görüş sahipleri ise: “Hayır, eza aşkı giderir. Çünkü insan doğası, kendisine eziyet edenden nefret etmeye eğilimlidir. Kalpler, kendisine ihsan edeni sevmek üzere yaratılmış olduğu gibi…” derler. Kalpte, sevgilinin eza ve cefasından nefret ve buğz ile, öte taraftan ona olan aşk bir arada bulunabilir. Bizce insafa uygun görüş budur. Sevgiliyi sever ve ezasından da nefret eder. Bu realitedir. Bu duygulardan galip olanı diğerini yener ve hüküm ona ait olur.
Sonuç olarak aşk, benzerlik ve uygunluk ister. Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde Âişe’den (r.anha) rivayetle şöyle aktarır: “Kadının biri Kureyşlilere geliyor ve onları güldürüyordu. Medine’ye geldi ve orada insanları güldürmekle tanınan bir kadının evine misafir oldu. Rasûlullah (s.a.) ‘Kimin evine indi?’ diye sordu. Hz. Âişe: ‘Filanca güldürücü kadına misafir oldu’ deyince, ‘Ruhlar toplanmış ordular gibidir. Orada tanışan ruhlar kaynaşır, tanışmayanlar zıtlaşır’ buyurdu.”
Doktorlardan bazıları: “Aşk, iki ruhun aralarındaki uyum ve benzeşme nedeniyle kaynaşmalarıdır. Akıcı bir madde katıştığında birini diğerinden ayırmak imkânsızlaşır,” der. İşte bu sebeple iki şahsın aşkı, birinin elemiyle öbürünün elem duyması, onun hastalandığını bilmeksizin hasta düşmesi seviyesine ulaşır.
Sevginin bütün bu türleri; sebebin bitmesiyle biten, artmasıyla artan, noksanlığıyla azalan, yakınlığıyla kuvvetlenen, uzaklığıyla zayıflayan sevgidir. Amma özde yer tutmuş gerçek aşk muhabbeti öyle mi ya? Haşa!… İbn Hazm, ardından “karşılıksız aşk” ile alakalı bir soruyu şöyle yanıtlıyor: “Kendisini sevene karşılık vermeyen nefis, örtük bazı engellerle ve yersel karakterlerden doğan kuşatıcı perdelerle yönü çevrilmiş bir hâldedir. Nefis, yerine yerleşmeden önce ilişkili ve bitişik olduğu parçayı duyumsamamaktadır. Bu durumdan kurtulduğunda, iletişim ve sevgide seven ve sevilen eşit olacaklardır. Sevenin nefsi ise bu engellerden özgür ve ruhlarının komşuluk yaptıkları mekânın farkındadır. Bunu duyumsar, ister, sevdiğini arar ve onunla buluşmaya arzuludur. İmkânı olsa mıknatısın demiri çekişi gibi onu cezbeder yahut çakmak taşındaki ateş gibi onda yer eder.”
Sorunun en doğru yanıtı; sevginin —söz edildiği üzere— ikiye ayrıldığını söylemektir: Arazi sevgi, yani belli bir nedenle sonradan ortaya çıkan sevgi… Bu sevgide karşılıklı oluş şart değildir. Hatta çoğu zaman sevilenin sevene kızgınlık ve öfkesi bu sevgiye eşlik eder. Ancak sevilenin de sevenden bir çıkarı olması durumunda o da sevebilir. Her birinin diğerinden çıkarı bulunan bir erkek ve kadının sevgileri gibi. Ruhânî sevgi ise sevginin ikinci türüdür. Bu sevginin sebebi, iki ruh arasındaki benzerlik ve birliktir. Bu sevgi iki taraflı olur ve öyle olmalıdır. Seven, gerçek bir aşkla sevgilinin kalbini araştırırsa, onda kendi aşkından daha yüksek, denk veya daha az bir sevgiyle karşılaşır. Aşk çift taraflı olursa, sevenlerin ikisi de bununla rahata erişir. Onları dinginleştirir.
“Bu anlayış, cinsî münasebetle aşkın pekişmesini ve güçlenmesini gerektirir. Gerçek ise bunun zıddınadır. Çünkü münasebet, aşk ateşini söndürür, hararetini soğutarak seveni esritir,” itirazına karşılık şöyle denilir: Bu kişilere göre değişen bir durumdur. Kimileri, cinsî birlikteliğin ardından öncesine oranla aşkının daha da güçlendiğini, yerleşip kökleştiğini hisseder. Böylece uygun ve denk bir şey kendisine vasfedildikten sonra onu seven, tadına bakınca da ona olan sevgi ve iştiyakı artan kişiye benzer.
Züheyr b. Miskin el-Fehrî, genç bir kızla evlendi. Ne var ki onu razı kılacak şeye sahip değildi. Kız, ona kendini sunduğu ve Züheyr’in onu razı edemediğini görünce, bir daha geri dönmemek üzere onu terk etti.
Hind b. Muhalleb der ki: “Salih olsun olmasın, kadınlar için yanlarında dinginleşecekleri erkeklere varmaları kadar hayırlı bir şey görmedim. Gerçi her dinginlik verici eli geniş değildir; ama sükûn her durumda daha uygundur.”
Helal cinsî münasebete gelince; işte o, sevenin muradına denk düşerse aşkı artırır. Çünkü bu aşkın zevk ve lezzetini tadınca, yaşayan için daha önce elde etmediği yeni bir rağbet doğar. İki bakirin birbirlerinin yokluğuna karşı koyamamaları bundandır. Aşkı ifsat edecek ve sevgiyi bir başkasına yönlendirecek bir şey ortaya çıkmadıkça bu böyledir. Aşkın cimadan sonra öldüğüne dair delil sunanlara karşı yanıtımız şudur: Şehvet ve irade ateşi tümüyle sönmez. Şehvet o an için zayıflar; ancak ardından eski kıvamına döner. Özellikle birbirlerinden ayrı kaldıklarında bu açığa çıkar. Yoksa arzuladığı her vakitte ulaşmaya güç yetirebilir ve nefsini sükûna kavuşturarak tatmin edebilirse, şehveti normal hâlde kalmaya devam eder.
Sevgiliye karşı aşkı doğuran sebeplerin başında güzellik gelir. Fizikî güzellik, iç güzelliği veya ikisinin birden güzelliğiyle olur. Sevgili güzel yüzlü, güzel ahlaklı, iyi huylu olursa, onun aşka çekiciliği daha güçlü olur. Sevene karşı aşkı doğuran sebepler ise dörttür: Birincisi; göz veya kalp ile bakış… Bu bakış, sevenin tanımlanmasıyla olur. Çoğu insan bir başkasını görmediği hâlde, sırf kendisine vasfedildiği için uğrunda ölecek kadar sever. Peygamber Efendimizin (s.a.), kadınlara yabancı kadınları kocalarına görüyormuşçasına anlatmalarını yasaklamasının sırrı budur. İkinci sebep; hoş bulmaktır. Çünkü ona bakışı hoş bulma durumunu doğurmazsa aşk oluşmayacaktır. Üçüncü sebep; bakılan şeyi düşünmek ve onun hakkında konuşmaktır. Kendisi için ondan daha önemli bir şeyle meşgul olursa, kalbinde sevgisi yer etmeyecektir. Hatırından ve kalbinden tümüyle uzak tutmasa bile bu yeterli olmayacaktır. Bu nedenle aşk için şöyle denilmiştir: “Aşk, boş kalbin hareketidir. Bakış, hoş bulma ve düşünme boş bir kalbe rastgelirse onda yer tutar.”
Cerîr b. Abdullah: “Rasûlullah’a ani bakışı sordum; gözümü çevirmemi emretti,” diyor. Ani bakış; kişinin iradesi dışında gözünün takılması, ilk bakış anlamındadır. Kalbin iradesi olmazsa kişi cezaya çekilmez; ancak kasıtlı ikinci bakışta günaha girilmiş olur. Rasûlullah (s.a.), sahabiye ilk bakıştan sonra hemen gözünü çevirmeyi ve bakışını uzatmamayı —ki bu ikinci bakışla eş anlamlıdır— emretmiştir. Bu bakışlar, bir fitne ve bela doğuracak tarzda kişiye musallat olabilir. Peygamber Efendimiz böylesi durumlarda kişinin kendi eşine yönelmesini, o kadında var olanın benzerinin kendi eşinde de var olduğu gerekçesiyle tavsiye buyurmuştur. Gerçekten bunda hem arzulanan bir şeyi kendi cinsiyle giderme hem de bakış sebebiyle azan şehveti azaltma gibi faydalar bulunur. Usâme b. Zeyd’in rivayetiyle her iki Sahih’te de yer alan hadise göre: “Ardımdan erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım,” buyurmuştur. Müslim’de yer alan Ebû Saîd el-Hudrî’nin rivayeti ise şöyledir: “Dünyaya ve kadına karşı dikkatli olun.”
Bakmak, kalpte ava isabet eden okun etkisine denk bir etki doğurur. Ok, avı öldürmese bile yaralar. Kuru otların arasına fırlatılan ateş kıvılcımı gibidir. Otun tamamını değilse de bir kısmını yakar.
Bazı filozofların tanımı şöyledir: “Aşk, kalpte doğan, hareket eden ve gelişen bir arzudur. Bu arzu ilerledikçe ona hırs türünden şeyler eklenir. Bu hâl güç kazandıkça kişinin heyecanı, dalgalanması, talep etmedeki arzusu ve hırsı uzar. Ta ki onu gam ve ızdıraba sürükler. Bu hâlde kan tutuşup siyaha dönüşürken öd suyu da yanarak kararır. Böylece siyahlığın galebe çalmasıyla fikir bozukluğu baş gösterir. Fikir bozukluğu, aklın yokluğuna, olmayacak şeyi istemeye ve bir sonuca varmayacak şeyleri temenniye götürerek deliliğin oluşmasına neden olur. İşte bu noktada âşık, kimi zaman kendini öldürür veya gam ve kederden ölür yahut sevgilisine bakarken sevinçten can verir.”
Aristo başka bir yerde aşkı: “Ticaret veya zanaat gibi bir uğraşı olmayan boş bir kalpte peyda olan bir cehalet,” olarak tanımlar. Başkalarıysa: “Aşk, boş bir nefse rastlayan kötü bir seçimdir,” derler. Başka filozofların şöyle bir tanımı vardır: “Aşk gibi bâtıla daha çok benzeyen bir hak, hakka da çok benzeyen bir bâtıl görmedim. Şakası ciddi, ciddisi şaka, başlangıcı oyun, sonu kızgınlıktır.” Câhız: “Aşk, sevgiyi aşan şeyin adıdır. İsrafın cömertliği aşan şeye, cimriliğin de tutumluluğu aşan şeye isim olmaları gibi,” der.
Aşk; sevgiliye doğru bir baş eğiş, hep onun tarafında olma isteği ve gönlün kendini ona kaptırmasıdır. Vecd, sakin bir sevgi; heva ise bir şeyi doğru veya yanlış olsun arzulayıp ardısıra gitmektir. Sevgi ise işte bu üçünü dengede tutan bir edattır.
Yine bir bedevî: “Aşk, kalbe ulaşmada ruhun cesede ulaşmasından daha güçlü, nefse nefisten daha sahip; hem açık hem kapalıdır. Onu nitelemek dil için zor, tanımı açıklanmaktan öte sihirle delilik arası bir şeydir. Yollarıysa örtük ve görünmezdir,” der. Aşkla ilgili şöyle de denilmiştir: “Aşk zalim bir hükümdar, hak yiyici bir baş belasıdır. Kalpler ona yanaşır, nefisler ona boyun eğer. Akıl onun eseri, bakış onun elçisi, göz süzmek onun sözcükleridir. Yolu ince, çıkışı zorludur.” Birine: “Aşk hakkında ne dersin?” dediler. “Deliliğin bir parçası değilse, sihrin bir çeşididir,” dedi. Meşşâî ekolüne bağlı filozoflar aşkı: “Huyların birliği, hoşlanılan şeylerin benzerliği, her nefsin bedenlere yerleştirilmeden önce kadim yaratılışlarındaki benzerlerine şevk duyması,” olarak tanımlarlar.
Aşkı şöyle tanımlayanlar da vardır: “Aşkın yolu anlaşılmaktan öte, yeri de gözlerden gizli; nasıl yerleştiği hususunda akıllar şaşkındır. Bilinen tek şey, ilk kıpırdanması ve kalbe saltanatının büyüklüğüdür. Sonra diğer organları kontrolüne alarak yanları titretmesi, rengi sarartması, görüşü zaafa uğratması, konuşmayı tekletmesi, yürüyüşü tökezletmesi… Ta ki kişi delilikle ilişkilendirilsin.”
Aşkın tarifini yine bir bedevîden dinleyelim: “Kalbi yerinden sıçratır, gönlü oynaklaştırır. İçi yakar, diğer organlarıysa hizmetçi edinir. Kalp, âşığı sebebiyle unutkanlaşır; gözler de onun sebebiyle yaşarır, bedense zayıflar. Geceler geçtikçe yenilenir. Sevgilinin hırçınlığıysa onu azaltmaz.”
Aşkın bir tür seçim mi yoksa insanın takatini aşan bir zorunluluk mu olduğu konusunda insanlar görüş ayrılığına düşmüştür. İnsanların bir kısmı: “Aşk, istenç dışı oluşan zorunlu bir şeydir. Tıpkı aşırı susuzluk çekenin suya, açın da yemeğe karşı duyduğu istek gibi. Bu arzular kontrol dışıdır,” derler. Bu görüşü savunanlardan bazıları: “Elimde bir iktidar olsa, yemin ederim ki âşıklara asla ceza vermezdim. Zira âşıkların günahları irade dışı günahlardır,” diyorlar. Aşkın doğurduğu sonuçlarla ilgili yorumları böyle olanlar, aşkın bizzat kendisine ne derler acaba? İşte Ebû Muhammed b. Hazm der ki: Adamın biri Hz. Ömer’e (r.a.): “Ey müminlerin emîri, bir kadın gördüm ve ona âşık oldum,” dedi. O da: “Bu elinde olan bir şey değil ki?” dedi.
“Ruhların Katışması” kitabında et-Temîmî, bazı tıp bilginlerinin aşk hakkındaki bir soruyu şöyle yanıtladıklarını aktarıyor: “Aşkın ortaya çıkışı kişinin seçimiyle ve ona aşırı hırslanması nedeniyle değildir. Hatta çoğu bundan hoşlanmaz da. Bu ortaya çıkış, ağır ve telef edici hastalıkların baş göstermesi gibidir. Aralarında hiç fark yoktur.”
Kadı Muhammed b. Ahmed Nukatî, “Mihnetü’z-Zurrâ” adlı kitabında şöyle der: “Âşıklar bazı hâllerde mazurdurlar. Zira aşk, onları istenç dışı felaketlerle yüz yüze bırakır. Hatta hastalığa tutulmaya zorlar. Kişi ise ancak kontrolü altındakilere karşın kınanabilir; kendisine yazılmış ve kaderi sayılan bir şeyden değil.”
Hişam b. Urve, babasından aktarıyor: Medine’de karasevdalı bir âşık vefat etti. Cenaze namazını Zeyd b. Sâbit kıldırdı. Kendisine bu durum hatırlatıldığında: “Ona şefkat duyduğumdan,” cevabını verdi. Bilim ve din alanında belirli bir konumu olan Ebû Sâib el-Mahzûmî, Kâbe’nin örtülerine tutunmuş şu duayı yapıyordu: “Allah’ım, âşıklara acı, kalplerini güçlendir ve sevdiklerinin kalplerini onlara merhametli kıl.” Bu duası hakkında konuşulunca: “Vallahi,” dedi, “onlar için dua etmek, Ci‘râne’den umreye çıkmaktan üstündür.”
İlk dönem âlimlerinin birçoğu: “Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediğini yükleme” (Bakara: 286) âyetinde amaçlananın aşk olduğu yorumunu yapmışlardır. Bu âyeti böyle yorumlamakla, âyetin kapsamını bununla sınırlandırmak istememişlerdir; bilakis örneklendirmek dilemişlerdir. Aşk da böylesi güç yetirilemeyen şeylerdendir. Buradaki yükleme, dinsel ödevler kastedilen bir yükleme değil; yazgısal yüklemelerdir.
Ahmed b. Hanbel’e: “Kişinin sarhoş olduğu nasıl anlaşılır?” diye soruldu. Dedi ki: “Giysisini ve ayakkabısını başkalarınınkinden ayırt edemediğinde.” Aynı soruya Şâfiî’nin yanıtıysa şöyle olmuş: “Konuşmasının düzeni bozulur ve sırlarını açığa vurmaya başlarsa.” Muhammed b. Davud el-İsfahânî’nin tanımı da bunlara yakındır: “Dertlerini unutması ve gizli kalması gerekeni açığa vurması.”
Güzel ve sevgi duyduğu bir eşe sahip birinin eşinden aldığı haz ve esriklik, başkasıyla ölçülemeyecek derecededir. Çünkü onunla olur ve kalbi, bedeni ile nefsi bu kavuşmadan haz alıp esrirse, bütün bu hazları haram yollarla elde etmeye çalışan kişiye karşılık kendisi sevap kazanır. Bizzat Rasûlullah (s.a.) bunu açıkça ifade etmiştir: “Sizin cinsel beraberliğinizde sevap vardır.” “Ey Allah’ın elçisi, kişinin şehvetini gidermek için yaptığı şeye sevap mı verilir?” diye hayretle soruldu. Rasûlullah (s.a.): “Peki, bu arzusunu haramda giderdiğini düşünün. Bunun için ona günah yazılır mı?” dedi. “Evet, yazılır,” dediler. “Öyleyse helalde gidermesi için de sevap yazılır,” buyurdu. Bil ki söz konusu haz, kulun Allah’a (c.c.) yönelişi, ihlası ve ahirete rağbeti ölçüsünde artış ve güç kazanır. Çünkü farklı yüz ve görüntülere bölünmüş şehvet ve irade, onun için tek bir yüz ve görüntüde birleşir. Dahası yasak hazlardan duyulan korku, gam ve keder bu hazda yoktur. Bunlara bir de sevdiği ve sevgisini kazandığı, cinsel arzularını cezbeden, böylece gözlerini başkasına bakmaktan, gönlünü başkasını düşünmekten koruyan güzel yüzlü bir kadın ilave edilirse… İşte o zaman bu kişinin aldığı haz ve esrime, haramdan bunu karşılayanın hazzıyla asla kıyaslanamaz. Dünyadan elde edilecek en hoş nimettir bu. Öyle ki Rasûlullah (s.a.) bu nimeti, dünya ve ahiret hayırlarını kazandıracak üç nimetin üçüncüsü saymıştır: “Şükreden bir kalp, zikreden bir dil ve kendisine bakıldığında gözü okşayacak; yalnız bırakıldığında namuslu ve eşinin malı için tutumlu güzel bir zevce.”
Elem, hüzün, gam ve keder; fayda verici sevgiliye dair bilgisizlikten veya bilgisi olmakla birlikte irade ve tercih yetisinin yokluğundan yahut iradesi ve sevgisi yeterli olsa bile kavuşamamaktan doğar. Bu ise en büyük elemlerdendir. İnsanın berzahta veya ahirette, dünyada iken sevdiği hâlde yapamadığı şeylere çok fazla üzülmesinin sebebi de budur. Böyle olması üç şeyden dolayıdır: Birincisi; orada kaçırdığının gerçek değerini öğrenmesi. İkincisi; aralarına engel konulduğu hâlde ona şiddetli ihtiyaç ve şevk duyması: “Onlarla canlarının çektiği şey arasına engel çekilmiştir.” (Sebe’: 54) Üçüncüsü; hoşlandığının zıddı olan elem verici şeylerin ortaya çıkması.
Çünkü ikisi de —nikâh ve cihad— Allah’ın (c.c.) sevdiği fiillerdir. Allah’ın sevdiği şeylerin ortaya çıkmasına yardımcı olan şey haktandır. Kişinin eşiyle oynaşması, Allah’ın beğendiği nikâhın ereklerine ulaşmaya aracı olduğu için haktan sayılmıştır.
İlk dönem âlimlerinden biri de şöyle der: “Her kulun başında dünya işlerini görmeleri için iki göz bulunduğu gibi, kalbinde de kendisiyle ahiret işlerini görmesi için iki göz daha vardır. Allah bir kuluna iyilik dilemişse kalbindeki gözleri açar; böylece en doğru sözlü kişinin —Rasûlullah’ı kastediyor— vaat ettiği üzere düşlenemeyecek derecede zevkler ve nimetler görür. Ama Allah o kulu için bunu dilemezse onu o hâl üzere bırakır.” Ardından şu âyeti okumuştur: “Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed: 24) Allah’ın dışındaki kişilerin muhabbetiyle meşgul ve O’nun zikrine sırt dönmüş kalplere, kasvetleri, hasretleri ve yaratılış amacından kopuşları haricinde ceza verilmese bile bunlar ceza olarak yeter.
Dönüşte Rasûlullah’ı (s.a.) ziyaret ettim ve şunu sordum: “Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanların size en sevimli geleni kimdir?” Rasûlullah (s.a.): “Neyi amaçlıyorsun?” dedi. “Bilmek istedim,” dediğimde: “Âişe,” dedi. Ben: “Erkekleri kastetmiştim,” dedim. Bu kez: “Babası,” diye yanıtladı.
Biz de deriz ki: Âşığı, kocası olduğu hâlde onun yatağına girmeyi reddederse, sabahlayıncaya dek meleklerin ilencine uğrar. Ayrıca aşkın; aklı durulaştırdığı, kederi giderdiği, güzel giyinmeye ve yemeye, yüksek ahlaka yönlendirdiğini; hoş kokular sürme, görgü kurallarına uyma, edebi ve kişiliği koruma hususunda gayreti artırdığını söylerler. Aşk, salihlerin sınanması, âbidlerin çilesi, akılların tartısı, zihinlerin cilasıdır.
“Aşk; korkağı cesur, cimriyi cömert, aptalın zihnini duru, konuşmadan aciz olanı konuşkan, düşküne sebatkârlık verir. Meliklerin izzeti onun önünde zillete düşer. Cesurların kahramanlıkları onun önünde eğilir. O, edebe yönlendirici; zihin ve zekânın gelişimi için ilk kapıdır. Onunla ince tedbirler ve hileler ortaya çıkarılır. Gayretler ona doğru yol alır. Kötü huy ve seciyeler onunla durulur. Aşk, kendisiyle olanı yararlandırır, dostunun yalnızlığını giderir. Onun nefiste dolaşan sevinci, kalbi teskin eden mutluluğu vardır.”
“Rabbimiz, unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün ötesinde yük yükleme ve bizi affet…” (Bakara: 286) Allah (c.c.), bu âyette inananlardan, güçlerinin yetmediğini yüklememesini kendisinden istemelerini övmüştür. Âyetteki “yük” kelimesi “aşk” olarak yorumlanmıştır. Ancak bu, “yük” kelimesinden tek kastedilenin aşk olduğu anlamına gelmez. Bundan gaye, aşkın da insanın gücünü aşan şeylerden biri olduğudur.
***
el-Mekhûl, aşk için: “Şehvetin şiddeti ve azmasıdır,” der. Aynı zamanda Rasûlullah (s.a.): “Kendini alçaltmak kişiye yakışmaz,” buyurmuştur. İmam Ahmed bunu: “Kişinin kendini güç yetiremeyeceği belalara hedef kılması anlamına geldiği” şeklinde yorumlar. Bu, âşığın hâline tıpatıp uyar. Çünkü o, sevgilisinin arzusuna uymak ve rızasını almak için insanların en düşüğü kılar kendini. Zaten aşkın temeli, sevgiliye karşı zillet ve boyun eğmeye dayanır.
“İnsan zayıf yaratılmıştır” âyetine Tavus şu yorumu yapmıştır: “Kadınlara baktığında dayanamaz.” İlk dönem âlimlerinin birçoğu aynı yorumu yapmışlardır.
Ömer (r.a.), o bölüğün sorumlusuna: “Falan oğlu falanı bırak gelsin,” diye emir gönderdi. Adam Medine’ye varınca: “Ailene git,” dedi. Daha sonra kızı Hafsa’ya (r.anha) vardı ve: “Kızcağızım, bir kadın kocasının yokluğuna ne kadar sabredebilir?” dedi. Hafsa (r.anha): “Bir, iki, üç ay… Dördüncüsünde sabrı tükenir,” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer bu zaman ölçüsünü, askerlerin evden en fazla uzak kalacağı müddet olarak belirledi. Bu müddet, Allah’ın “îlâ” için belirlediği dört aylık zamanla da uyuşumludur. Çünkü Allah, kadının sabrının dört aydan sonra zayıflayacağını ve ardından tahammül edemeyeceğini bildiğinden, îlâ yapan için bu zaman zarfını tayin etmiştir. Ardından kadını, dilerse erkekle beraber yaşamaya devam etmesi veya nikâhı feshetmesi arasında serbest bırakmıştır. Çünkü dört aydan sonra sabır tükenir.
İsmail b. Ayyâş, Şurahbil b. Müslim’den, Ebû Müslim el-Hevlânî’nin şöyle dediğini aktarır: “Ey Hevlan topluluğu! Genç erkek ve kızlarınızı evlendirin. Çünkü cinsel arzu yıkıcı, önünde durulmaz bir seldir. Önlemini alınız. Ve biliniz ki ondan müsaade istemekle kurtulamazsınız.”
Göz, sevgiliye bakmakla; kulak, sözlerini dinlemekle; burun, kokusunu çekmekle; ağız, onu öpmekle; el, dokunmakla lezzet alır ve her organ ondan arzuladığı her zevke ulaşır. Aynı zevkleri sevgili de karşılıklı olarak duyumsar. Bu zevklerden biri eksik olursa nefis onu arar, talep eder ve tam anlamıyla bir dinginlik bulmaz. Kadının, nefsin kendisiyle sükûn ve rahat bulduğu bir şey olarak tanımlanması bundandır: “Nefislerinizden, kendileriyle dinginliğe ulaşasınız diye size zevceler yaratması O’nun âyetlerindendir.” (Rûm: 21)
Sevginin alâmetlerinden bir diğeri de onu başkasından kıskanması, onun için kıskançlık duymasıdır. Sevgili için kıskanmanın anlamı; onun hoşlanmadıklarından hoşlanmamak, ona isyan edilip kuralları çiğnendiğinde ve emirleri zayi edildiğinde rahatsızlık duymaktır. İşte bu, gerçekten sevenin kıskançlığıdır. Dinin tümü de bu kıskançlık altındadır.
Sevginin bir başka alâmeti de, sevenin sevgilisine karşı gururu kırık, boynu eğik ve alçak gönüllü olmasıdır. Sevgi, alçak gönüllülük üzerine bina edilmiştir. Hiçbir şeye boyun bükmeyen kişi, sevdiğine olan alçak gönüllülüğünden dolayı ona karşı dik başlı olmaz. Bunu bir eksiklik veya ayıp olarak görmez. Bilakis onların birçoğu alçak gönüllülüğü —zilleti— izzet olarak görür. … Zillet ve sevgi iyice yerleştiğinde, bu ibadete ve kulluğa dönüşüverir. Sevenin kalbi, sevgilisine kulluk mekânı olur. Buna ise hiçbir mahlûk layık değildir. Bu, Allah’tan başkasına yapılmaz.
Sevginin alâmetlerinden bir diğeri de, sevenin kendisini sevgilisinden uzaklaştıran, kendisini ondan nefret ettiren her türlü şeyi bırakması; ona yaklaştıran, haberdar olduğunda onu sevindirecek her türlü vesileye başvurması ve bunu yaptığında rahatlamasıdır. Bu konuda sevgililerin nice acayiplikleri vardır. Onların birçoğu, sevgilisinin sevmediği yiyeceği, içeceği, yurdu, sanatı veya hâllerden bir hâli terk etmiş ve bir daha yapmamıştır. Nefsi onu yapmaya hiç zorlamamıştır.
Sevgi gücü belli bir yöne sarf edildiğinde artık orada başkasına yer kalmaz. Darb-ı mesellerin birinde: “Kalpte iki sevgi, gökte iki Rab bulunmaz,” denir. Sevgi gücü birkaç yere dağıtıldığında onun zayıflaması kaçınılmaz bir durumdur.
Kulun sevdiğini kıskanması iki türlüdür: Allah’ın sevdiği “övülen kıskançlık” ve O’nun hoşlanmadığı “yerilen kıskançlık.” Allah’ın sevdiği; şüpheyi gerektirecek durum olduğunda kıskanmaktır. Sevmediği ise ortada hiçbir şey yokken sırf önyargıyla hareket ederek kıskanmaktır. İkinci tür kıskançlık sevgiyi bozar, sevgililer arasında düşmanlık çıkarır.
Biz: “Yâ Rasûlullah! Allah’ın sevdiği kıskançlık nedir?” diye sorduk. “Günahlarının işlenmesi ve haramlarının çiğnenmesidir,” buyurdu. “Allah’ın sevmediği kıskançlık hangisi?” diye sorduk. “Hakikatini bilmediği hususta kıskançlık yapmasıdır,” buyurdu.
Hz. Ömer’e (r.a.) bir adam getirildi. Hanımı ve beraberinde başka bir adam öldürülmüştü. Kadının akrabaları: “Bu bizim bacımızı öldürdü,” dediler. Öldürülen adamın yakınları da: “Bizim ağabeyimizi bu öldürdü,” dediler. Hz. Ömer (r.a.): “Ne diyor bunlar?” dedi. Adam: “Ben kadının baldırlarını kılıçla kestim. Şayet iki baldırı arasında biri varmışsa onu da öldürmüşümdür,” dedi. Ömer (r.a.) bu defa onlara dönerek: “Ne diyor bu?” dedi. Onlar: “Kılıcını çekti ve kadının iki baldırını da kesti. Kılıç aynı zamanda adamın karnına isabet etti ve onu ikiye böldü,” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.): “Tekrar yaparlarsa sen de öyle yap,” dedi.
Allahu Teâlâ (c.c.), kulunun kalbinin O’na sevgiden, korkudan ve ümitten boş olmasını; kalbinde O’ndan başkasının bulunmasını kıskanır. Çünkü Allah, onu kendisi için yaratmış, yaratıkları arasında onu seçmiş ve seçkin kılmıştır. Nitekim kudsî bir hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey Âdemoğlu! Seni benim için, her şeyi de senin için yarattım. Sendeki hakkım hatırına, senin için yarattığım şeylerle uğraşarak seni kendisi için yarattığım şeyden uzak olma.” Başka bir kudsî hadiste de şöyle buyurur: “Seni kendim için yarattım. Öyleyse oyun ve oyalanışla uğraşma. Senin rızkını ben üstlendim; öyleyse boşuna yorulma. Ey Âdemoğlu! Beni ara ki bulasın. Beni bulduğunda da her şeyi bulursun. Beni kaybedersen de her şeyi kaybedersin. Ben, senin için her şeyden hayırlıyım.” … Allah bir kulu için hayır dilerse, kalbi O’ndan uzaklaşıp başkasının sevgisiyle meşgul olduğunda, kalbinin tekrar O’na dönmesi için kulunun kalbine çeşitli azap ve acılar musallat eder.
İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye Ravdatu’l-Muhibbîn ve Nuzhetu’l-Muştâkîn Aşıklar Kitabı Çeviri: Feyzullah Demirkıran – Savaş Kocabaş Şule Yayınları 2006
Kâbe’nin örtülerine tutunmuş şu duayı yapıyordu: “Allah’ım, âşıklara acı, kalplerini güçlendir ve sevdiklerinin kalplerini onlara merhametli kıl.”
Bende olan aşk taşta olsa ikiye ayrılırdı. Rüzgarda olsa, esintisi duyulmaz olurdu. Allah’a tevbe edersem seni her andığımda; Yazılmaz bana artık hiçbir günah.
***
Sonra bitecek… O bir saatçik idi ancak, işte bu da tümden gidecek ve zail olacak.
Arzusunun çokluğundan seven, tadar teselliyi Ben Leyla’dan bunu tatmadım. Onun vuslatından en fazla ulaştığım Şimşeğin çakması gibi gerçekleşmeyen beklentilerdir
Onlar için ağlıyorum için için, ne garib, Ve soruyorum her gördüğüme, onlarsa yanıbaşımda Arıyor gözlerim onları oysa gözbebeğimdeler Kalbim onlara iştiyak duyuyor onlarsa göğsümde.
Ey kalbimde ve ruhumda kaim olan Gözümden ve nazarımdan uzak olan Ruhumu göremezsem bile evet sen osun Ey bana her yakından yakın olan.
Aşk, yeretti bende, sen değilken benim için Aşktan ne önemli ne de önemsiz Beni küçümsedin Çabaladım ben de nefsimi küçümsemeye Seni hakir gören ikram edilenlerden değildir Düşmanlarıma benzedin başladım onları sevmeye Senden nasibim onlardan nasibime benzediğinde Aşkın için kınamada lezzet buluyorum Seni anmayı sevdiğimden, kınasın beni kınayan.
Ebu’ş Şiys
Üzüyorsa seni işlediğin; köleleştirdi kalbini Ben-i Zühl bin Şeybanın kadınlarından biri.
Asasını fırlattı sevgili ve yurt onunla istikrar buldu Yolcunun dönüşüyle gözü aydınlandığı gibi.
Sarılıyorum ona ve hala nefsim ona müştak Var mı sarılmaktan daha öte bir yakınlık? Ağzını öpüyorum aşkım zail olsun diye oysa Şiddetleniyor bende bulduğum sevdam. Beni yakan ateşin mikdarına yetmiyor, İki dudağın su kalıntısı. Yüreğim susuzluğunu gideremiyor sanki, iki ruhun katıştığını görmek dışında.
İbn Rûmî
Kibirli ve aldatıcı kadının aşkı öldürdü, Bir de gençlik. Ve kurtuldum… Artık kalpte hiç kımıldama yok.
Tebessümle güldüğünde sahavet sahibi Mal, o gülüş için kölesi olur.
Kuseyyir
Onu apansızın görmemle beraber Durakaldım cevab bile veremedim
Yüreğinde aşk bulunanın alameti Sevgilisine baktığında değişmesidir.
Gözü seçemeyen bir adam mı gördü ki zarar vermiş ona Zamanın hadiseleri ve yokedici, zehirleyici dehir.
El-A’meşî
Suad uzaklaştı kalbim bugün fena oldu Kara sevdalıyım ona fidyesi verilmemiş esirim.
Kab b. Zuheyr b. Ebû Sulmâ
Beni düşürdü fitneye evet dün de düşürmüştü mutlu birini fitneye ve her müslümanı kavurmaya kalkıştı
El-E’şa
Aşkın ‘ilk yakışını’ ciğerimde hissedince Topluluğumun pınarına koşarım serinlemek için Say ki serinletilin dışımı suyun serinliğiyle Peki ya kim var ki içimdeki yangını söndürmek için?
Her borçlu ödedi borcunu Alacaklısına vefada bulundu Azze ise uzattıkça uzatıyor Handiyse alacaklısı tutsak oldu.
Kuseyyir
Nisar ve cifar günleri Azap ve şer (ğaram) günleri oldu.
Bişr
Onu cezalandırsa azap etmiş olur Güzellikle ödüllendirdiğinde ise umursamıyor.
Yavrusunu kaybetmiş ve şaşkın; Alelacele dönegeldi kadın, Tümü bunların, başında toplanmış Felaketleriydi kadının.
A’şa
Bilmiyorum vallahi, onun mu artırıldı güzelliği Ve parlaklığı diğer kadınlara, yoksa bende akü mı yok.
Güzellik ve parlaklıktan değil Aşk, Ruhun kapıldığı bir şeydir o.
Onun bedenini apaydınlık görürsün Sen ona kendi istediğin şeyi vermişsin gibi
Zuheyr b. Ebî Selma
Sevdiğin her kişinin katilisin sen Aşkta seni arındıracak birini beğen.
Bana karşı affa sarıl ve sevgimi devam ettir Hiddetle konuşma benimle ben öfkeliyken Ben kalpte aşk ve eza gördüm ikisi bir arada olunca aşk durmaz gider.
Atla dersen bana ateşe, bilsem ki bu, Rızan içindir yahut yaklaşmak içip, visaline; Adımımı atarak ona doğru ve atlarım Senden bana bir hidayetle olsun yahut bir dalalet üzre. Beni ne kadar üzse de beni kötülüğe itmen, Yine de sevindirir beni ki hatırına düşmüşüm.
Tutuldum sıtmaya, sıtmandan habersiz Ziyaretçilerim hastalığından sözedinceye değin… Dedim ki, hana yol bulacak değildi sıtma Senin sıtmandan başka bir yolla Kınanamayacağım bir nitelik, bu benimkisi Ki Allah bana şifayı, seni iyileştirdiğinde verdi. Bir oldu böylece özüm ve özün senin, Hem bunda ve şunda hem onda ve bunda.
Onu da sevgimle uğraştır, Rabbim! Onunla Uğraştırdığın gibi kalbimi, ki hafiflesin derdim.
Dilerim ondan ki o sevgini bana İletmiş ve almış senden sevgimi; Versin, bana verdiği dertten sana Ya da alsın benden artık sevgini.
İki gözün şahidlerindir ki sen de Duyumsuyorsun, aşk ateşiyle duyumsadığımı Bende olan, gönülsüz de olsan, var sende Sabrediyorsun, ancak sabır yok bende.
Ebu’l-Abbas en-Naşiî
Geceliyor bizde, şakalaşıyor o ve saçmalıyorum Ben de. Ve geceyi güçleştiriyoruz, o ise uykusuz. Her uzandığında beni yan yatmış görür Baktığımda ona, hep uyuklar bulurum Uyku bastırıp kavuştuğumuzda günahımı ikrar eder Sorduğumda onu uyanıkken, inkar eder Eşitiz ikimiz de aşkta ne var ki Bazen sabrederken o, bende sabır ne gezer.
Ebû Uyayne
Şu Kalbinin onu usandırdığını sanan kadın Senin aşkına yaradılışlı sen de onun Sende de var onda varlığını sandığın İkiniz de gösterin hadi birbirinize tamamını sevdanın,
Urve b. Uzeyne
Binlerce öpücükle onu öpüşüm yeter, Amma yok mu öpücükten başkası, diyor Dedim ki ona: Kalpte korunan bir aşk o Ve gözbebeğini yaşatan uzun bir ağlayış. Allah’a yemin olsun, dedi, lezzeti gencin Aşktan, eylemin yalanladığı söz değil.
Züheyr b. Miskin el-Fehrî
Şikayet edince aşktan; “Yalanladın beni,” dedi; Kaç kez yalnız başınayken ziyaret ettim seni Onlarda hiç lezzet verici bir sarılış olmadı Oturuverdim ve yüreğimin arzuları öylece kaldı Hiç pınara varan kişiye rahatlık mı var Dönerse ondan susuzluktan kırılarak.
Safi olmaz iki aşığın buluşması Her lezzete üstün bir şeyi tadmadıkça. Hudbe b. Haşrem de şu beyitleri söylemiştir: Aşk hastası gönüle şifa vermez, vallahi Ne üfürükçünün nefesi ne de nazarlık takman Hep birarada olmaksızın ve sevgiliyle konuşmadan, Birarada olsan bile koklamaksızın kokusunu teninin Tenini koklaşan ama ne çare doyasıya öpmeden Ve olmadan bedenler sarmaş dolaş.
Abbas b. el-Ahnef
Şu Atîke’ye söyleyin S ırf bakışla yetinen. Nikahıma seni istiyorum Bakmak için değil. Beni tatmin etseydi hu, Kamere bakardım, sana değil.
İlacı aşkın, öpmek ve koklamak Ve karnı karına dayamak; iki gözü yaşartan bir çırpınış, Omuzlardan ve kaküllerden tutuş.
Aşk hastalığını sevgi uzmanına sordum Ve dedim ki: ‘üstad şikayetim acil’ Dedi, aşkın ilacı bitiştirmek bedenini Yalnız başına iken sevdiğininkine Ve sarılmada birlik olmanız Onu örtmen erene dek nihayete. Böylece ihtiyacını tümüyle görmen gönlünün, Güvenle ve münasip gördükçe sevgilin. Ne güzel buluşma bu, olursa helalde Bir buluşma ki karşılar Rahman rıza ile Olursa bir de bu iş haramda Azab ki kendini bulursun zillet ve dağlanmada.
Avın olmaz tadı sürek olmayınca Pek az kovalarsın beni, bana kavuşunca,
Bakıştır sadece aşk Ellere ve omuzlara dokunmak. Yahut muska kitapları Düğümlere üflemekten yeğdir Başka değil, aşk budur, Nikah onu soldurur. Aşktan bu olan anlayışı ister sadece çoluk çocuğu.
Me’mun
İlişkim sürecekti onunla yatmasaydım Ne olurdu ah, ona ilişmeseydim.
Gaflet ettin ilişmekle, o bağı keser. Merhamet et kendine, o, övgüye değer.
İlişmezsem sana sürmez aşkımız Gayretli bir davranış bu davranışım.
Onun aşkı; tanımazken aşkı geldi bana Boş bir kalbe rastladı da yer etti orda.
Salarsan bakışlarını, yönlendirerek kalbini Ve gelir bir gün, manzaralar yorar seni. Gördüğünün tümüne ne güç yetirir Ne de bir kısmına sabredersin sen
Bakıştandır başlangıcı tüm hadiselerin Ve en büyüğü yangının bir kıvılcımdan Nice bakışlar öldürür kalbini sahibinin Öldürüşü gibi, okun yay ve kiriş olmadan
Gözlerine doğru narin boyunluların evirip çevirdiği Bir gözü oldukça kişinin, o tehlikededir. Sevindirse bile gözünü kendini yerdirir Sonu zarar olan sevince selam olmasın.
Ey çabalayan, bakış oklarını fırlatmaya Vurma hedefi sakın, öldürülen sensin Gözünü kırpıştırıp bakmaktan şifa uman Kızarak gelecek bakışın sana unutma ve sakın.
Ürünü bir bakıştı ondan, komayan yüreğini Ve bilincinde bile olmadı ürünün Ne katil gördüm böyle ne maktul Kasdeder etmez hemen öldüren.
Ferezdak
Çektiyse her kim düşmanından ve hasedçiden Bilin ki ben, gözümden çektim ve kalbimden Kuşattılar beni bakış ve düşünüşle Ettiler uykumdan beni ve aklımdan.
Okladı onunla bakışım beni ve gözümü şaşmadı Vurulacak değil oysa atılan her okun hedefi Ölürsem ağlayın, kendi bakışıyla ölen bana, Her an yanında olan bir dostun, attığı yabana.
Koyu gecenin yıldızlarını gözler, karasevdalı Kınayıcısı bile şefkatle onun için ağlamaklı Gözüm kanımı heder etti aşk adına Ağlayın bir bölümü diğerini öldüren adama.
İbnu’l-Mu’tezz
Gözlemlemezsen çakan yıldırımları ve Uyursan; altından seller akar gider. Bakışınla diktin arzu ağacını ve yaktın sonra. Bıraktın öylece hoşgörür ve yakınlık duyarken. Hiç bilmedin olgunlaşıncaya dek ağaçlar. Eserek aşk rüzgarı onları aşılar. Sabırdan uzak akşamladın böylelikle Ve haram artık sana, uykular…
Surî
Ey bedenime kasteden gözüm, vallahi Ben aşk yangınını gözyaşımla söndüreceğim. Arzu ve baygınlıktan ağlamamı dilersin, tallahi. Ve sen de uykusuzluk ve yorgunluğa doyacaksın. Uzak ol artık görmeyen bir kapakçık olana dek. Arzu içinde bedensiz bir şahıs olduğum gibi.
Cinayet işler bakışlarımız ve bilmeyiz Nefislerimizse günahlarla alınmıştır Görmedim, iffetli zatlardan ahmağını Doğrularsa eğer fasık gözlerin sarhoşluğunu Kalbinin koruyucusu gözü olanın Bilsin belalarla kapışacağını içinin.
Bakışıyla ey bela kapısını açan, Ömür boyu hasrettir kalbimin kazancı. Vallahi, bilemezsin ki işlediğini bilir mi? Kalbine karşı yoksa helak etti de bilmez mi?
İki düşman arasındayım; gözüm ve kalbim. Göz, bakıyor kalp, arzuluyor; istedikleriyse helakim.
Gözleri gözlerimi okladı ve rahatladı kaygısız. Gözü sürmeli ile ağlayan arasındaki hakem kim? Uyarmıştım ey gözüm seni, hırsızladığın Bakıştan, ne engel ne uyarı dinlemedin. Gözüm bir kez düşürdü seni ey kalbim, Pek yazık bir daha neden onu dinledin?
Bakışı hırsızlama demedim mi ben sana Kaçamak bakışlı, alçaklıktan kurtulamaz Tuzağı gördüğümde tuttum bakışımı Kalbimse tuzağa ondan daha elverişli.
İbni Kayyım el Cevziyye
İyiliğini göstermez aynası kalbinin Nefis zira içine üflemektedir daim.
Avucuna düşmüş çocuğun, serçe kuşu gibi; Eziyetle helak ederken onu, çocuk ise oyun oynar.
En akıllısı insanların, hiçbir şeye sarılmayanı; Sonuçlarının başa getireceklerini düşünmeden.
Gözlere doğru gözlerin bakışı Yıkıma uğratır gönülü Kalbi ile boyuna savaşır bakışı Görene dek orada ölümü.
Bakışla ey gözlerim zevklendiniz, Kalbimi ama, zorluklara şevkettiniz. Rahat bırakın gözlerim, gönlümü iki kişi, birini öldürmek, zulümdür.
Kalbim, sabırsızca ağlayan gözlerime der. Ağlıyorsun amma acılara beni sen taşıdın. Kınamasına karşılık verir gözüm ve der; Tamaha ve arzulara bilakis sen düşürdün. Ayrılıncaya değin, herbiri diğerinden İkisi de hastalığın uzadığına ikna olarak… Uzaklaşmayın, der ciğerim, seslenerek; Yaptıklarınızla beni parçalara ayırdınız.
Azarladım ben, kalbimi Zayıflamış görünce bedenimi. Kalbimse gözümü suçladı; Elçi olan sen idin. Gözüm, dedi ki kalbime: Rehber de ama sen idin. Dedim ki susun hepiniz! Beni ölü bırakıp gittiniz…
Bırakınca aşkı, müjdeledi gözüm Kalbimi ve tebrikler bize dedi kalbim, Geceni uykusuzlukla ihyadan kurtuldun. Beni de kurtardın ayrılık ve yorgunluğun sarartmasından; İkimiz de tebrik edilmeliyiz, beka için Dönersen eğer, aşk, ne seni ne beni yaşatır.
Vallahi nefsi mi kınayayım, bilmiyorum Aşk nedeniyle, kalbimi mi, teşvikçi gözü mü? Kalbimi azarlasam der, gözdü bakan Günah kalbin idi der, suçlasam gözümü Ey gözüm ve ey kalbim kanımı paylaştınız Yardım et şu göze ve kalbe ey Rabbim.
Tut elimden ve giysilerimi aç da bak, Bedenimin solgunluğuna. Ne var ki örtüyorum Gözümden akan da gözyaşı değil, Eriyip biten ruhun damlaması.
Güzel yüz sahibi ki ışıltısını yaratan ne yüce îlgi çekici yerler ki o çiçeği ekeni gösterir Hayal alemine geçti artık düşleri ve Ağladılar bir avuntunun eskimiş izlerine.
Mekkeli fetvacıya sor var mı bir günah Ziyaretleşme ve gönlü iştiyaklının bakışında.
Ey tâbiinlerin ve iyilerin öncüsü, Aşk yüzünden ‘Bakara’yı unuttum. Şefkatli ol bana fetvanla ve yumuşak Kılsın seni Allah, iyilerin en iyisi Haram etti mi Allah yanağından öpmeyi Güzellikle nitelikleri ünlenen bir genci
İsterabâdi
Ey bana gizli derdim sual eden Sonucunu öveceğin bir sabır gerek Çirkin işlerin isteklisi olma sen Ve ne de Dimyat’a pirince giden Allah’ı düşün ve azabından kork Fasıklara ve kötülere karşı çık Öp o sevgilinin yanaklarından Gece ve gündüz boyunca on kez
Said
Mekke ve Safa arasında müftüye sordum, Uğurun senle olsun, onlarla buluşmak haram mı? Peki ya sessiz halhallar takmış, içi ıtırlı Tatlı dişli sevgiliyi öpmekte günah var mı? Yanıtladı Müftü, gözünden süzülen yaşlar, Yanaklarına doğru iki taraftan akarken; Ah, keşke onu ben öpseydim akşamleyin Mina’nın orta yerinde hacılar yatarken.
Malik’e sorduk ve arkadaşı Leys b. Sad’e; sevgilinin öpüşünü, Yemin olsun dediler, mahlukatı yaradana Haram kılmadı Rahman, aşkın öpüşünü.
Murhiye
Dedik ki Süfyan-ı Hilâli’ye bir keresinde Haram kılmışsın iştiyaklı aşıkın kucaklayışını; Uzun bir ayrılığın ardından sevgilisini. Hayır’ dedi. Bir olan yaratıcıya yemin olsun.
Sorduk, şerefle kardeş İbn Cud’an b. Amre; Sevgiliyi öpmek haram mı ki kadir gecesinde? O Mekkeli, ilmi başkasını aratmayan dedi, bize Emin olun ki hayır, kıldıkça yatsıyı ve vitri.
İbni Ayyaş’a sordum, ki o bilgedir; Esenlik sana, sevgiliyi sarmada var mı günah? Dedi ki hayır, onu öpmekte bile Kur’an inmedi mi ki atmak için ağırlıkları.
İnsanların imamına, Ibn Hanbel soyunun seçkinine Sorduk, sarmak ve öpmekte kötülük var mı? diye Vacip olur, katlanmak güçleşirse, dedi; Çünkü hayat verirsin, insanlardan birine.
İshak b. Muaz b. Zuheyr
Ebû Cafer, fikrin ne? Bilirsin, Başımıza gelenlerde itimadımız sanadır. Bir çırpıda inkar etme sözümü ve Muştula Allah’ın rahmetini sorumuza. Ayıp mı aşk yahut ondan kaçış var mı? Kınayanlar aşk ehlini cahil mi? Mübah olur mu öldürmek karasevdalıyı, Sevenlerinin terkiyle o kavuşmayı dilerken.
Ebû Ca’fer
Sorduğun hakkında karar vereceğim, Aşıklara dair hükmümde adil olacağım. Feda olsun canım sana ki ayıp yok aşkta, Akıl edersen bilirsin asıl ayıp aşksızlıkta Kınayıcı aşk için kınarsa eğer Katımda cahillerden daha cahildir o. Mübah olmaz bizce müslümanın katli Haksız yere bilakis katleden katledilir Ölümü aşktan olursa ancak işte onun Ne istenir kısası ne de kan diyeti Engellense de vaciptir sevdiğinle buluşman Böyle yapsın karasevdalı kişi, hüküm budur. Bana, ey aşık, sorup durduğunun Yanımda doyurucu yanıtı işte budur.
Tahâvî
Ey iki gözü ve boynu sihirleyen Ve o vaadleriyle beni öldüren, Beraberliğe söz veriyor, ihanet ediyorsun; Vah, bana vaadedilene sırt çevirene. Haber verdi bana muhaddis el-Ezrak, Şemr, A vf ve Ibni Mesud’dan diyerek; Kafirden başkası sözüne ihanet etmez Veya cehenneme bağlı inkarcıdan.
Şevki olanın kavuşma ümidi olursa Aşk acısı, ümidsiz şevklininki gibi değildir.
Rehberi olan Ebu’l-Hattab’a de ki; Sen fetvada güvenilegelensin, Şeytanın hilesine ve aldatmasına karşı. Ceylanın gelişkin yavrusu ve yumuşak, Dudakları etli, ağzı İncili için ne dersin? Güzellikte dolunaya bile benzemez ki Hızlılığında arıya benzesin Din onu öpmeye cevaz verir mi? Günahtan korkan vurgunlusu için Ona iştiyak duyanın yaklaşmaksızın Göğüslerine, onu sarmalaması haram mı? Bu anlattıklarımın dışında Hiçbir şeyi gizli işlemeksizin.
Ey edib Üstad ve şiirinde Çağdaşlarını geride bırakan, Soruyorsun karanlıkları yırtan dolunayı Öpmekten ve kollarım boynuna dolamayı; Günahtan korkan vurgunlusu için Din cevaz verir mi bilmek için diye. Fitneye el uzatıp sonra iffeti öne süren İşte odur ikiyüzlülük gösteren Başkaca bir fitne mi var sarmaktan Ve sevgilisinin ağzından öpmek dışında… Bu iştahın var mı başka sebebi. Hilali örtüsü içinde sarmalamak dışında? Bu fiilleri aşıklarına göstermek Harut’u bile sihirde geri bırakır Din cevaz vermez müslüman için Belaya düşürecek sakıncalı şeyleri. Kurtul ve uzaklaştır arzu hastalığını, Umarım şerrinden selamet bulursun. Budur, Allah’tan umarım sevabını Kelvezani’nin sana ulaşan cevabı.
Kelvezânî
Ey bilgin, ne düşünürsün Yumuşak, hızlı, yaklaşılması kolay. Boylu poslu bir ahunun sevdasından Eriyip biten aşık hakkında? Dudağı gözü ve yanağından Öpmeyi caiz görür müsün? Fuhşa ve şüpheye sapmadan. Ve bir sarılışla haddi aşmadan. Fetva verirsen eğer bana Yardım görürüm böylece Ve çığlık atarım sevinçten.
İmam Ebu’l-Ferec
Ey sevdadan dolayı eriyen. Yorgunluk ve zarara uğrayan. Sana gönülden öğüt vereni dinle, Öğüdüyle doğruluğa yönelten. Bana gelmezdin sorarak onu Ve yardım isteyerek Aşkın gerçek olsa… Gerçek bir aşık ne diye Benden bilgimi sorsun. Aşk onu kayıplara karıştırmıştır Ne göze çarpar ne de ondan bundan konuşur Fetvasını sorarak tüm konuştukların Allah’ın kullarına yasakladıklarıdır Rabbimiz helal kılmamıştır, dinle, Bunlar için bir akit ve nikah olmadan Arzunun yollarını bırak ve ona dön sırtını. Dur bir ve tek olan Allah’ın kapısında, iste ondan şifanı ki mübtela kılmasın. Kalbini sapma ve azab ile…. Aşkında iffetli ol ve açığa vurma, Sabret ve gizledikçe gizle. Ölürsen samimiyet ve sabırla kavuşursun yarın ebedi cennete.
İbnu’l-Cevzî
Razıysan sevgilinden görecek değilsin, ondaki Ayıpların ne tamamını ne de bir kısmını Beğeni gözü tüm ayıplara karşı zayıftır Beğenmeyenin gözü, ortaya serer ayıpları.
Cerir
Onun aşkı, tanımazken aşkı, geldi bana Boş bir kalbe rastladı ve kökleşti orda.
Kays b. Mülevveh
Dediler ki, delirdin sevdiğinden dolayı Dedim, Aşk, daha büyük delide olandan Aşka kapılan varoldukça ayılmaz hiçbir zaman Mecnun oysa, akıllanır kimi zaman.
Onu aniden karşısında bulunca Ayakları birbirine çarptı ve yana düştü
Kalpleri ele geçirdi ve esiri oldular Sevgileri esaret zincirini çözmeye engel
Ne güzellik ne de ışıltı sevgiyi doğurur Lâkin ruhu aşka çeken şey onu yoğurur.
Aşktır o herşeyinle teslim ol kolay değil Zayıf bünyeli ve akıllı bulaşmaz ona Kalbin boş olsun, zira aşkın başı kölelik Ortası hastalık sonu ise ölümdür onun.
İbnu’l-Ferîd
Ben, bile isteye seçtim aşkı sanıyorlai Gönül yakıcı sevgi var ya işte bunu bilen Rahmanın kederi o, kulu sınamak için.
İnceltti Müemmeli ‘hira’ gününde bir bakış, Ne olurdu, Müemmel’in hiç olmasaydı gözü? Sevenlere dünyada bu azab olarak yeter. Vallahi ardından yakmaz onları, ateş.
Müemmel
Aşkın durumu öyle kolay değil, Onu bilen gibisi sana anlatamaz. Aşkın yönetimi fikirle değil. Kıyasla da değil düşünmekle de olmaz. Kalbe doğan bazı izlenimlerdir aşk, Ve işlerin birbiri ardısıra oluşması.
Ey ayrılık, aşkın yakasını bırak. Bırak da gülsün aşıklar, bırak! Ne istersin ki gözleri yaralı. Kalpleri kor ateşle dolu aşıklardan. Yüzlerinin rengi değişkendir, Kalplerini kaplayan sarılıktan. Yanaklarında yarışır yaşlar; İncilerdir, yağmur damlası gibi akan.
Ebû Saib el-Mahzûmî
Ha mim suresini hatırlatarak taşlıyor beni Keşke daha önce okusaydı Hamimi ya.
Aşka merak sardı aşık olana dek Başbaşa kalınca aşkla ona güç yetiremedi Okyanusu gördü amma dalga sandı Dalınca içine, boğulup kaldı Temenni etti günahını azaltmak; Ne başarabildi ne de dermanı kaldı.
Aşıklar, sevdadan yakındılar, ah keşke Birbirlerinden çektiklerini ben yüklenseydim. Böylece aşkın tüm hazzları benim olurdu Benden önce ve sonra hiçbir aşığın hissetmediği.
Aşk kıvılcımlarını yüreğimde hissettiğim an Kavmimin su pınarına koşar serinlerim Bu suyun serinliği dıştan bir serinliktir Ya içimi yakan ateşe kim son verecek.
Sevilen bir kadının amelini Allah kabul etmez, Aşığını terkedilmiş, doyumsuz bıraktığı gün. Kadın, sevgilisini öldürmekle, sevab kazanmaz Amma aşığı bu işte, ecir sahibidir.
İnsanlar aşk ve sevgi sahihidirler Sevmeyen ve aşık olmayanda hayır yoktur.
Abbas b. Ahnef
Yalnız, tek başına ve aşksızsan eğer Dünya ve onun nimetleri neye değer.
Aşk kâsesiyle çakırkeyif sabah akşam insanlar içinde başka bir şey mi sanki yaşam?
Aşkı yol edindim zira Seçkinlerin yolu aşktır.
El-Atevî
Doğu ve batının ortasında olsam da Kalbimin boş olması beni sevindirmez.
Özüm aşktan başkasıyla telef olmadı amma Aşksız birinin de hayatı hoş olur mu hiç?
Aşksız dünyanın hiç hayrı yok Sevgilisiz ziyafette hayır olmadığı gibi.
Tadı yok sevgilisiz dünyanın Aşık olmayanın ne türlü nimeti var ki?
Aşkıyla hazz alacağın birinde dur Zaman geçti, kalbin boş yalnız birisin.
Aşık olmaz ve sevgi nedir bilmezsen Çöldeki deve katarından farksızsın.
Aşk nedir bilmez ve aşık olmazsan Kupkuru bir kayada sert bir taş ol.
Sevgi nedir bilmez ve eğer sevmezsen Samanla yemlen çünkü merkepsin sen.
Şu dünyada tadına bakmadıysan aşkın Farkı yok artık burada ölmenin ve yaşamanın.
‘Yaşamın tadını almamıştır yoksun olan Sevgiliden. Yanında huzur ve doyum olan.
Görmeye gitmezsen ve görmeye gelmezse sevgili Bilmem ki ben dünyayı ne etmeli.
Ekra bin Muaz
Hayatın acılığını ve tatlılığını tutmamıştır Aşık olmayan gelmiş-geçmiş hiç kimse Çünkü aşkta hem tatlılık hem de acı var Sor bakalım bunu aşkı tadan kimseye.
Kumeyt
Baş eğ ve zelil ol sevdiğine karşı, çünkü Aşkta perdesi kaldırılamayacak ve bağlı kalacak izzet yoktur.
Aşk ehli zavallı miskinlerdir, öyle ki Kabirleri bile zillet toprağıyla diğer kabirlerden ayrılır.
Dediler ki seni izzetli tanırdık, dedim ki İnsanlar aşıkların zilletinden hayrete düşmesin Aşıkların perişanlığını hor görmeyin çünkü Onlar aşkın inceliğinin köleleridir ve buna razılar.
Aşk, ilkin ısrar ve inatla başlar. Yazgıların sürüklediği ve getirdiği. Ta ki genç, aşkın dalgalarına kapılsın O vakit büyüklerin yüklenemediği işler başlar Kim yüklenebilir ki aşkı bizim gibi. Ayrılık galip geldi ve sırlar ortaya saçıldı.
Herâitî
Aşkın başlangıcı, aşığın kalbini çeler Ve başlar ölümle oyun oynamaya… Aşk, kayıveren bir bakışla çıkar yola Ve bir şaka, kıvılcım gibi kalbi alevlendirir Küçük bir alevle başlayıveren od gibi Harlanınca alevi, bir batman odunu yakar.
Bende olan aşk taşta olsa ikiye ayrılırdı. Rüzgarda olsa, esintisi duyulmaz olurdu. Allah’a tevbe edersem seni her andığımda; Yazılmaz bana artık hiçbir günah.
Zübeyr b. Bekkar
Kanlar yağdırır gözüm ve gözyaşını Gözlerimden akıp gittikten sonra kanlar yine akar Ayrılık nasılmış, bedenimdeki yılgınlık Bitmiyor ve iki yanım yere yapışık. Pişmanım geçen zamana çünkü Kesti beni aşkta feleğin çarkı. Ve haklıymış.
Ebu’l-Fadi er-Rabiî
Herkesçe övülen ve emri tutulanların tümü Aşka gelince birer ahmaktır Yaşamın güçlüklerini tatmayan aşık olur Ve aşık olduğunda acılarını tadar hayatın.
Ne yazık sevenlere! Nefisleri azmayacaktı; Ben de olanın benzeri sevenlerde olsaydı. Bu dünyada aşklarıyla yoldan çıkıyorlar Ve yararı olmuyor bunun ne din ne dünya için.
Abbas b. Ahnef
Aşk her iyilikten alıkoyan meşgale Ve sarhoşluğu yok eder mahmurluğunun zevkini.
Aşkı tarife insan nasıl takat bulur ki O değeri olmayan bir kıymettir. Ve aşka yeminlinin hayatı nasıl durulaşır Zira aşkla hayat, ayrılık ve azabtır.
Muhammed b. Ebû Muhammed el-Yezîdî
Aşkın dostu, dertlerle arkadaştır Hasta kalbinin düşüncelerini artırır Karşılaşacağı en sevinçli hali, Büyük tehlikelerle karşılaşmaktır.
Muhammed b. Umeyye:
Aşk azabın ta kendisidir, bir de Uzaklık varsa her azabtan acı.
Ebû Temmâm
Aşk, doğasıyla nefsi helaka sürükler. Öyleyse sen aşık olmayana özen.
İbn Ebî Huseyne
Aşk ilaçsız bir hastalıkdır, onulmaz Ustanın ustası doktorları şaşırtır Sandım ki aşıklar aşkı yanlış tanıyor Meğer hatalı olan aşıkların kendisiymiş.
İbnu’l-Mu’tezz
Aşk ve sevgi öyle değil, bilin! Dilin eğrilterek kendini övdüğü gibi Lâkin, Allah’ın takdir ettiği. Ölüm veya daha kötü bir şey o. Başı hastalık, sonu yılgınlık örtasıysa çöktürür ve telef eder. Korku, uykusuzluk, gam ve hasret Hüzün üstüne hüzün artar ve katlanır.
Aşk çok tehlikeli bir yoldur Kurtuluşu çetin, zemini kaygandır.
Abdu’l Muhsin es-Sûrî
O dikkatsizce hareketlerin başlattığı şey, iyice yer bulursa cinnete dönüşür Ben aşkı çok kolay sanırdım Oysa aşkta alçaltıcı bir azab gördüm.
Pek tatlı buldum aşkı, birlik olursa Ve çok acı hatta ölüm, ayrılık olursa Hicranı tatmayan biri tatsa bile aşkı. Bilmez ki vuslat nasıl bir şey. İkisini de tattım yakın ve uzak düşerek; Uzaklığı ölüm, yakınlığı aklın bozukluğu.
Üç genç kız, beni mülk edindi Ve kalbimin her köşesini kapladı. Neyim var, insanlar uyarken emrime Üçüne itaat ediyorum, onlar ise bana isyan içinde Bu aşkın saltanatından başkası değil; Onunla güçlendiler, onun gücü saltanatımdan etkin.
Harun Reşid
Tüm yüreğim her ne kadar sana yöneliyorsa da Aşkımın değeri onun için değerimi alçaltacak denli değil.
Horasan Meliki İbn Tahir
Ey oda sahibesi, ibadetimi alıp götüren Her hal ve durumda ben sana muhtacım Ya zilletle ki o, aşka daha uygundur Ya izzetle ki melike yakışan budur.
Endülüs Meliki İbnu’l-Ahmer
Ben doğruluğun iki işindeyim; Cihad ve ğazadayım. Bedenim düşmanla çarpışırken. Aşk da kalbimle savaşta.
Di’bil
Biz siyah güzel gözlerin bakışıyla yumuşayan bir kavimiz Oysa demiri bile yumuşacık ederdik Ahuların ellerine zebun olunca, bizi yönlendiren Gözler oldu, oysa aslanları bile sündüre sündüre güderdik Öfkemizden aslanlar çekinir oysa biz. Ceylan yavrularının kahrından korkarız, ardını dönünce Zorluk anında, hür olarak görürsün bizi Barıştaysa güzel kadınların kölesi…
Esrem b. Ahmed
Bişr’in korkusu ve cezası olmasa Ya da avuçlarımda çivi görmek korkusu Mevzimi terkeder sizi ziyaret ederdim, Zira aşık şevkederse ziyaret etmeli.
Aşık dediğin cezadan korkan değildir, Cezası ateşten bir çukura atılmak da olsa. Hiçbir şeyin korkutamadığıdır aşık. Ve sevgilisi evdeyken yerinde duramayan.
Bana naz edenden çektiğim Ona değil, bana gelsin Gönlümde aşk ateşini yakana Onu feda edeyim, gelsin. Allah da bilir ki sevinmem ben Onda duyduğum hüznü şeninde çekmem Ağlama korkusundan ağladım mı beni terkediyorsun Ağladım mı bir, yüreğimin acısına, onu da ağlatıyorum.
Senin ardından çağırdım sabrı ve ağlamayı Ağlayış hoşnutlukla koştu sabırdansa ses çıkmadı.
Ey hüzünlüye hüznünü unutturan, Taziyeciler evine geldiği anda bile Onu kadınların örnek aldığı ve Onunla güldükleri ve ağladıkları. Zaten layıktır bu yüz, neşelendirmeye Üzüntü içindeyken mahzun duranı.
Gözümle uyku arasında bir şefaatçi var mı Zira kalbim hastalıktan pek ürktü Beni senin için gözyaşına cimri sanma Hayır, sevgilinin hakkı için benim gözyaşım yok artık Kalbim sana sevdalı ve hüzünlü İnlemekle yüreğim soğuyor ancak Duygulanmak ve şefkatta bidatlık bir şey yok.
Ne gariptir ki onlar benimle oldukları halde Onları özlüyor ve karşılaştıklarıma soruyorum. Göz bebeğim içinde oldukları halde Gözlerim hep onları arıyor Göğsümün içinde oldukları halde Kalbim iştiyak duyuyor onlara.
Sevgiliyi gözlerden engelliyorlar, perdeliyorlarsa Ben de gözümü beşerden engelleyip ona hapsettim.
Seni bana iyi hal de hatırlatıyor kötü hal de Korktuğum da hatırlatıyor, Seni bana, umduğum ve beklediğim de.
Her gece uyurken son şey sensin Uyandığımda da ilk şey yine sen.
Hem Ilah’a isyan ediyor Hem de onu sevdiğini mi sanıyorsun Bu, kıyasta, “büyük bir imkansız” der Şayet sevgin gerçek olsaydı O’na itaat ederdin Çünkü seven kişi sevgilisine itaatkârdır.
Avvam oğullarının hepsini sayıyorum Ona sevgimden dolayı. Ona sevgim nedeniyle Dayıları kelb kabilesini de sevdim.
Ey Tayba sakinleri hepiniz Sevgiliden dolayı kalbime sevimlisiniz
Yanından kalkıp her gidişimde ben sanki, Zindana sürükletilen bir esir gibi yürüdüm. Gelirken de havada uçan kuştan Daha hızlıydım, daha çabuktum.
Ziyaret ediyor; kederlerim hemen yok oluyor Çünkü kederimin yok olması onun elinde Giderken de neşemi beraberinde götürüyor Çünkü sevinçten havalem onun üzerine.
Biz Mina’mn H avf mıntıkasındayken biri nida etti de Farkında olmadan bu Gönlün hüzünlerini harekete geçirdi O’ndan başka bir “Leylâ”ya seslendi de Leyla (nidası) ile göğsümde bulunan bir kuşu uçurdu.
Bana kötülük yapman üzüyor beni Ama aklına gelmiş olmam da beni sevindiriyor.
Uzaklaşıyorum evlerden, belki kalbe O sırrı gizlice anlatırım diye.
Sevgililerin meskenlerinin, Hatta kabirlerinin üzerinde Kabirlerinkinden daha düşük Bir “zillet toprağı” bulunur.
Sevenin nefeslerinin gelip gitmesi bize içinde sakladığı sevgi acısının hakikatini gösteriyor Aşk hayalleri kalbini sarhoş edince Öyle bir nefes aldı ki kalbi sökülmüşe döndü.
iki kişiye aşık olduğunu iddia eden Kesinlikle yalancıdır. Mâni’nin akidedeki yalanı gibi Kalpte iki sevgiliye yer yoktur. Kainattaki işleri iki kişi türetmemiştir Akıl tek olduğu ve sadece Tek yaratanı ve Rahman’ı idrak ettiği gibi Kalp de tektir gücü yetmez Tek’ten başkasına… uzak veya yakındakine. O sevginin kuralına göre Şüphe sahibidir, sahih bir imandan uzaktır Bunun gibi din de “tek doğru” dindir İki dine sahip kişi tam kafirdir.
İbni Kayyım el Cevziyye
Bize gelmeye niyetlendi kadın, ancak Aynaya bakınca güzel yüzü onu alıkoydu Onun güzelliği nedeniyle cezam bu olmamalıydı Hicran işkencesi gördüm, hüzün yedi bitirdi beni.
Diyorlar ki: Bizi ziyaret et de bize karşı görevlerinin gereğini yap Oysa benim halim Onlara karşı görevlerimi iptal etmiştir.
Onun beni sevmediğini anlayınca Sevgisinin bana açılmadığını öğrenince Belki aşk ateşini tadar da bana acıyıverir diye Onun başka birine tutulmasını temenni ettim.
Haşan b. Hâni
Dostumu kesinlikle hiç kimseye anlatmam Onu erkeklerin gönlüne sunmam asla Ne diye başkasının kalbine şevk getireyim Oysa zaten ona ulaşma önünde Halhallar engeli var.
Ali b. İsa er-Râfikî
Ey bir mecliste adı anıldığında Ondan bahsetmenin haz verdiği, Sohbetin tatlılaştığı sevgili! Vallahi kendi bakışlarımdan da kıskanıyorum seni Seni benden başka herkesten kıskanıyorum Canım senin gönlün. Şayet benim çırpınışımı Benim önümde gözyaşlarımın akışını Ve derin nefes alışımı görseydin Bilirdin, benim senin aşkında işkence çektiğimi Hayattan ve hayatın merhametinden ümitsizliğimi.
Kadın izin vermedi, ta ki etrafında yalvarıp, Sonra Allah’ın ruhsat verdiği küçük günahları Ona okutana kadar. Bunun üzerine Muhammed güldü ve; “Vaddâh da kendisinin müftüsüymüş,” dedi.
Aşk halinde Rabbını murakabe etmeyen İçindeki imanla O’ndan korkmayandan hayır yoktur Takva aşk yollarını engelledi Çünkü takva cahibi (Rabbıyla) buluşma vaktinde Zelil olmaktan korkar.
İhtiyaç sahibine dedi ki: O konuyu açma Çünkü yaşadığım sürece o mümkün değil Bizim, kendisine ihanet etmememiz gereken bir dostumuz var Sen de başka bir kadının arkadaşı ve dostusun.
Aşığını terkeden ve onu kendisine kızgın bırakan Hiç bir mâşuğun amelini kabul etmez Allah Aşığın öldürdüğünden dolayı sevap kazanmaz Bilâkis ondan dolayı aşığı sevap kazanır.
O sağırcasına benden yüz çevirdiğinde, Sanki bir kayaya seslenir gibi oluyorum Ayakları şekilli bir hayvan onunla yürüse düşerdi Aşırı yüz çevirici; onunla ancak cimri haliyle karşılaşırsın Her kim buluşmadan usanırsa o çoktan usanır
Aşk ve takva örtüsünde birlikte geceledik Başımızdan ayağımıza bizi özlem sarmıştı Bizi zaman zaman hoş koku süslüyordu İdm dağını aşıp gelen yıldırımlar bize aydınlık veriyordu Sonra geri döndük dışımız şüphe içinde içimiz ise her türlü töhmetten uzak bir halde.
el-Mûsevîde
Sevdiğimle nice defalar başbaşa kaldık da Beni Ondan haya, Allah korkusu ve ihtiyat engelledi Nice defalar sevdiğimi ele geçirdim de Beni ona karşı şakalaşma, okşama ve bakış ikna etti Güzelleri sever, onlarla oturmaktan hoşlanırım Onlardan yana bir haram işlemede gözüm yok Sevgi böyledir… günah işlemek böyle değil Ardında cehennemin geldiği hiçbir hazda hayır yok.
Nifteveyh
Vallahi uzun bir ayrılıktan sonra buluşan iki âşığın (birbirlerine uzak) duruşları ölümdür Birbirlerine aşk şarabından kadehler sunarlar Bu onları günahlardan daha da uzaklaştırır Aşklarında samimiler; hiçbir göz fuhşa meyletmedi Hiçbir el de peştemalini çözmeye yeltenmedi Bir araya gelip ayrıldılar da birbirlerinden İkisi de hiçbir ayıplayıcının lekelemesinden korkmadı.
Şihâb Mahmûd b. Süleyman
Biz bahçelerle dolu beldede birbirini seven Sıhhat ve gençlik nimetlerini tadan gençlerdik Zaman gelip onu ayırdı ve bizi perişan etti Zaten zaman sevgilileri birbirinden ayırandır.
Nice beyaz, şerefli ve cilveli kadın beni, Birleşmeye davet etti de, reddettim Bu iffetten dolayı değildi Sadece, kocasının dostuydum da haya ettim.
Açığa vursam “seni aşk ısırmış” diyorlar Sevgimi açığa vurmasam “sabrediyor” diyorlar Aşık olup da sevgisini gizleyen için ancak, Ölüp, sonra mazur görülmek vardır.
Lezzetin özüne haramdan ulaşan kişiden Lezzet kaybolur geride rezil ve rüsvaylık kalır Kötülüklerin, sonundaki etkisi daimi olur Sonrasında cehennemin olduğu hiçbir lezzette hayır yoktur
İmam Ahmed b. Hanbel
Ben nice dostumdan yüz çevirdim Nefretimden değil… Bilakis ona iştiyaklıydım Onun uzaklaşmasını görünce ben de ondan uzaklaştım Kalbim ona delicesine tutkulu olsa da.
Bana bela gerçekten geldi, şimdi ben ne yapayım? Ayrdığa sabır mı edeyim, yoksa kederle mi yaşayayım Bana hüzün olarak yeter; ateş koru üzerinde Gece yıldızlarına katlanmam, kalbim iştiyaktı halde Ona sevgimi açığa vurmaktan beni alıkoyurlarsa Ben ölürüm, gözlerim hep yaş döker.
Seni rüyamda gördüm… Sanki bana. Ağzının soğuk tükrüğünden veriyordun Sanki ellerin elimdeydi Birlikte yatakta yatıyorduk O gün boyunca uyumaya çalıştım Seni görebilmek için rüyamda… ama nafile Sonra uyanıyorum ki iki bileğin de sağ elimde Kollarım ise senin sağ elinde.
Hayır gördün… gördüklerinin hepsine Ulaşacaksın benden, kasetçilere rağmen Umuyorum ki bana sarılmış ve de iri göğüsler üzerinde benimle gecelersin Seni halhallarımla bileziklerimin arasında Gerdanımla bedenime yapışık elbiselerim arasında görmeyi Gözetleyicilerden korkusuz halde sohbet ederek En zarif iki aşık olarak gecelememizi umuyorum. * Tahammül edemediğim bir belaya düçar oldum Kalbimse hevâma itaat ediyor, reddetmiyor Yemin ederim ki seni azarlamayı terkim nefretten değil Sadece, bunun fayda vermeyeceğini bilmemden dolayı Ben her ne vakit sabıra itaati terketsem. Mutlaka -istemeden- istenmeyen şeyleri oluverir Sen, ancak bir aracılıkla insafa geliyorsan Artık, aracıyla olan bir sevgide hayır olmaz.
Ali b. Kureyş el-Cürcânî
Ne dersin uzun süredir sana olan sevgisinden dolayı Hastalanıp ipince kalan, sonra şaşkınlaşan hakkında. * Biz uzun süre bir aşkın zarar verdiği Bir seveni gördüğümüzde ona iyilik yaparız.
Beni yaşlılık elbisesi giymiş görünce ayıpladı Oysa canın sonu ölümle yaşlılık arasındadır Bekleseydin ister istemez görürdün yaşlılığı Başım yükseldiği halde zamanın musibetleri Ve kıldan bir cimrilik onu değiştirmişse de Bazen gençlerin lezzetlerine memnuniyetle giderim Gayretim gevşemedi. Artık izimin haberlerini almaya çalış.
Hâris b. Selîl el-Ezdî
Nefsi yeterli olanla yetindir Aksi takdirde yeterliden de fazlasını ister Sen hayatın boyunca hep İçinde bulunduğun anı yaşarsın.
Hz. Ali (r.a.)
Nefisler azgınlıklarından geri dönmezler Onlara kendilerinden bir engelleyici olmadıkça.
Korku ve hüzün en çok Haklaşan kötü kimseye layıktır Sevgi ise müttakide ve kirden arınmışlarda güzel olur.
Zünnûn-u Mıs-rî
Sabır her yerde övgüye layık bir değerdir Ancak senden ayrılığa sabır öyle değil… O övülecek bir şey değildir.
Senden ayrılığa sabır, sonuçları yerilen bir harekettir Başka şeylerde sabır ise övülen bir harekettir Korku seni O’na isyan etmekten uzaklaştırır Ümit seni O’na itaate götürür Sevgi ise şiddetle O’na sürükler.
Ey uzun hicrandan dolayı duyduğu özlemi dert yanan Sabret! Umulur ki yarın sevdiğine kavuşursun O’na, özlem ateşiyle büyük bir gayret sarfederek yürü Umulur ki aşk ateşi üzerinde bir rehbere rastlarsın.
Evlerden ayrılıp uzaklaşıyorum. Belki de Başbaşa kalıp kalbime senden bahsederim diye.
Belânın bir alâmeti ve işareti vardır, o da: Senin hevâna karşı çıkışının hiç görülmemesidir. Asıl kul arzularında nefsine kul olandır Özgür ise bazen doyar bazen acıkır.
İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye Aşıklar Kitabı Çeviri: Feyzullah Demirkıran – Savaş Kocabaş Şule Yayınları 2006
Allah’a tevbe edersem seni her andığımda; Yazılmaz bana artık hiçbir günah.
Konya Hapishanesi’ne ilk girdiğim gün Cavit Bey’le tanıştım. Beni ihtilattan menederek (sanıkların ya da tutukluların görüşmesini, bir araya gelmesini engelleme) başgardiyanın yattığı odaya kapamışlardı. Gece olunca nöbetçi gardiyan kapımı açarak beni yukarıya, -yüze gelen mahpuslar- koğuşuna götürdü.
Gaz lambalarının asılı durduğu duvarların kenarlarındaki minderlere oturarak yavaş yavaş konuşan, mangalları karıştıran, fasulye ayıklayan, Kuran okuyan mahpusların arasından geçerken hepsi süratle yerlerinden kalkıyorlar, -geçmiş olsun beyim!- diye mırıldanıyorlardı.
Gardiyanla beraber ufak bir odaya girdik. Burada dört beş kişi vardı. Kapı açılınca -şırrak!- diye bir tavla kapandı. Fakat oyuncular gelenin köse gardiyan, yani ahbap olduğunu görünce tavlayı telaşsızca bir kenara koydular. Ötekiler duvar kenarında yığılı duran ve üstleri birer halı ile örtülen yataklara yaslanmışlardı. Gözleri yarı kapalı, düşünüyorlar veya düşünmüyorlardı. Köşede, bir mangalın başında, saçları makine ile kesilmiş, çok zayıf bir adam oturuyor, çay demliyordu. Gözleri küllü ateşte, hafif hafif sallanırken dudakları da kımıldıyor gibiydi. Yaşı otuz beş sularında olabilirdi. Bizi görünce odadakilerin hepsi ayağa kalktılar: -Geçmiş olsun, buyurun şöyle…- diyerek yer gösterdiler. Kim olduğumu söylemeye hacet yoktu. Hepsi haber almışlardı.
Çay demleyen adamın yanına oturduk. Bu adam Cavit Bey’di.
Bu Cavit Bey Adapazarı taraflarında bir yerde muhasebe-i hususiye memuru iken bacanağını vurmuş. Neden vurduğu pek belli değil. Sinirli bir adam olduğu için ihtimal birden bir parlama neticesinde bunu yapmış. Galiba karısını bacanağından kıskanıyormuş. Aradan sekiz sene geçtiği ve Cavit Bey Konya’ya gönderileli ancak altı ay olduğu için işin esasını öğrenmek kolay değildi. Yalnız dışarıda iken pek huysuz, kavgacı, rakıya düşkün olduğunu söyleyenler vardı. O zaman on beş sene vermişler. Karısı ve şimdi on dört yaşlarında olması icap eden bir oğlu, o vakadan sonra kendisiyle bütün alakayı kesmişler.
Cavit Bey bunlardan hiç bahsetmezdi. Hatta onun hapishanenin dışında da yaşamış olduğunu tahmin etmek güçtü. O burada hapishanenin taşlardan, demir parmaklıklardan, candarmaların mavzerlerinden ayrı olan maneviyatını, ruhunu yaşatıyordu. Doğrudan doğruya hapishanenin manevi tarafıydı.
İlk günlerde bana başucundaki rafımsı yerden aldığı el yazması bir kitaptan Tur Dağı’na (Musa Peygamber’in Tanrı’yla karşılaştığı dağ), Hallac-ı Mansur’a (asılarak öldürülen (M.S. 922) bir mufasavvıf), Münkir, Nekir’e (ölümden sonra insanları sorguya çekeceklerine inanılan iki melek) dair yerler okurdu. Kitabın koyu vişneçürüğü ile kahverengi arasındaki meşin cildi kurt yeniği içinde ve dökülmek üzere idi. Kabın iç sayfalarında acemi yazılar, içi esrarlı çizgilerle dolu daireler, vezni bozuk beyitler vardı.
Onun eski hayatı hakkında duyulanlara inanmak güçtü. Akşamları az ateşli mangalın başında hafif hafif sallanan, gayet yavaş sesle konuşan, kendisine bir şey söylendiği zaman ilkönce anlamayarak insanın yüzüne saf bir gülümseme ile bakan, sonra bir cevap verebilmek için gözlerinin kenarını buruşturup alnını gererek kendini zorlayan bu adamı başka türlü, mesela rakı masası başında tasavvur etmek elden gelmiyordu.
Mahpuslar yalnız paralılara ve zorbalara itibar ettikleri halde Cavit Bey’e merhametle karışık bir hürmetleri vardı. Bazan istidalarını ona yazdırıp beş on kuruş verirlerdi. Hiçbir yerden on parası gelmeyen ve devletin verdiği bir tayına kalan bu adama hali vakti yerinde mahkumlar para, erzak vererek yardım ederlerdi.
Bu da onlara, akşamları gene o hafif sesiyle dini ve mistik dersler verirdi. Ve onlar bu karmakarışık ve içine Arapça cümleler serpiştirilmiş sözleri hiçbir şey anlamadan derin bir alaka ile dinlerlerdi.
Cavit Bey de söylediklerini pek anlamış değildi. Birçok birbirine benzeyen ve birbirine zıt bilgiler ve fikirler kafasında, tıpkı, hafif rüzgarlı bir havaya serpilmiş kuş tüyleri gibi, uçuşup duruyorlardı. Bu, onlardan hangisini yakalayabilirse, eline hangisi gelir, yüzüne hangisi sürünüp geçerse onu söylüyordu. Bunun için kendisiyle konuşmak zor, sözlerini anlamak imkansızdı. Birçok grameri düzgün cümleler ağzından yavaş yavaş dökülür, fakat bu cümleler, hatta bu cümlelerin içindeki kelimeler birbirine manaca bağlanamazdı.
Bir gün doğduğum günü sordu. İçi takvim gibi çizgiler, münhani (eğri) işaretlerle dolu bir defteri karıştırdı; zayiçeme (Yıldızların belli zamandaki yerlerini, durumlarını gösteren cetvel) baktı ve bana burcumu ve huylarımı söyledi. Bu günde doğanlar halim selim ve felaketleri hafif ve devamsız olur, dedi. (Birinci noktayı bilmem fakat ikincide galiba yanılıyordu.) Ben, felaket içinde olan her adam gibi, kolay inanır olmuştum. Beraat edeceksin diye verdiği teminatı dinliyor ve ümitlere düşüyordum. Mahkum olduktan sonra da evrakımın temyizden bozuk geleceğini rüyalarımı tabir ederek, haber verirdi.
Cavit Bey asıl Havzalı idi. Galiba oralarda akrabaları da vardı. Konya gibi gurbet elde hapislik ona çok ağır geliyordu. İstida vererek Samsun Hapishanesi’ne naklini istemişti. İstidasında sıhhi vaziyetini öne sürdüğü için hastaneye, heyet muayenesine gönderildi. Ondan sonra heyecan içinde neticeyi beklemeye başladı. Ve ben bu günlerde ömrümün en büyük münasebetsizliğini yaptım.
Hapishanenin hareketsizliği, vukuatsızlığı, yeknesaklığı içinde hayatın ufak hadiseleri bile o kadar ehemmiyet alır, o kadar büyür ki, mesela mahpusların bir köpeğinin ölmesi insan ruhları üzerinde, dışarda iken ancak bir yangının, bir zelzelenin yapabileceği tesiri bırakır. Bir akşam komşu koğuşa gitmek için gardiyanlardan izin istemek, açıktaki bir memurun devletten iş istemesi kadar mühim bir şeydir. Çok küçük başlayan bir vaka bile, her türlü meşguliyetten uzaklaştırılmış ve ufak bir odaya hapsedilmiş olan bu kafalarda yavaş yavaş büyür, bir ehemmiyet alır, hatta bir zaman için hayatın tek hedefi olur.
Sonra bir hapishaneden ötekine gönderilmek dışardan bakınca ehemmiyetsiz, hatta kelepçeli yolculuğun zorlukları düşünülünce, fena gibi görünürse de, bildik yerler, tanıdık muhitler hiçbir yerde hapishanede olduğu kadar şiddetle aranılmaz. Görüşme günleri kapıya kimsesi gelmeyenler, mahkumlar arasında en zavallı sayılırlar. Bunun için gurbet hapishanesine düşenler hep memleketlerine nakil için uğraşırlar.
Ben bunları o zaman bilmediğim, düşünmediğim için Cavit Bey’in bu nakil işine bu kadar ehemmiyet verişini gülünç buluyordum. Samsun da hapishane, burası da hapishaneydi. Bunun için ufak bir şaka yaparak hep beraber biraz gülmekte bir fenalık görmedim.
Cavit Bey’in, hastanedeki rapor işini, bir hafta kadar evvel tahliye edilmiş bir malmüdürü takip ediyordu. İki üç günde bir kapıya gelerek havadis verir, hakikatte bir hiçten ibaret olan bu havadisler Cavit Bey’i o gece uykudan mahrum ederdi.
Bir gün, akşamüstü bu malmüdürünün ağzından bir tezkere yazdım: -Vakit geç olduğu için sizi göremedim, sıhhatiniz yalnız naklinize değil, cezanızın teciline sebep olacak kadar sarsılmış göründüğünden heyeti sıhhiye (sağlık kurulu) tahliyeniz hakkında rapor yazıyor. Müteessir olmayınız. Çıktıktan sonra nasıl olsa kesbi afiyet (sağlığını kazanma) edersiniz!- dedim. Bu ufak kağıdı o gün izinden gelen bir gardiyana vererek kendine gönderdim, kağıdı dışarda malmüdüründen aldığını söylemesini de tembih ettim… Bu işten birkaç mahkumun daha haberi vardı. Gardiyan gülerek tezkereyi aldı ve yukarı götürdü.
Nedense o anda Cavit Bey’in bu şakaya inanıvermesi ihtimalini düşündüm ve yaptığıma birdenbire pişman oldum…
Cavit Bey sahiden inandı. Yukarıdan kıs kıs gülerek inen mahkumlardan biri, onun, elinde tezkere ile odadan odaya koştuğunu, herkese müjde verdiğini söyledi.
İçim cız dedi; ne yapacağımı bilemeyerek şaşırdım kaldım. Herkes katıla katıla gülüyordu. Ben gitgide daha azaplı bir nedamet içine düşüyordum. Nihayet işi düzeltmek için koşarak yukarı çıktım. Tam merdiven başında kendisi ile karşılaştım. Beni kolumdan tuttu, sesi titreyerek:
-Çıkıyorum!- dedi ve tezkereyi uzattı.
Aldım. Okuyormuş gibi yaptım. Sonra kaşlarımı çatarak:
–Ama niçin seviniyorsunuz? Hasta olduğunuzu yazıyor!- dedim.
Bu ehemmiyetsiz şey üzerinde durduğuma şaşıyormuş gibi yüzüme baktı:
–Bir kere çıkayım da, sonrası kolay. Ölsem ne olur?- dedi. Benim sözlerimi dinlemeden, heyecanla, fakat gene o yavaş sesiyle anlatmaya devam etti:
–Ben zaten bunu dün akşam gördüm. Havza’daki evde oturuyormuşuz, ablamın küçük bir oğlu vardı, pek severdim, altı yaşında iken ölmüştü. O geldi kolumdan tuttu: ‘Gel dayı bahçeye çıkalım!’ dedi. İşte bak… Çıkıyorum!-
Kolumu bıraktı, ufak adımlarla koşarak gitti.
Ona bu coşkunluğu, bu hudutsuz saadeti içinde hakikati söyleyebilecek cesareti kendimde bulamadım.
Cavit Bey, bütün koğuşa, çıkınca nerelere gideceğini, nasıl iş tutacağını anlatıyordu. O zamana kadar hiç ağzına almadığı halde bu akşam birdenbire karısından ve çocuğundan bahsetmeye de başlamıştı. Oğlu için -Büyümüştür kerata…- diyor ve karısının ismini söylemeyerek sadece -bizimki- diyordu. Ve bu -bizimki-, bütün mülkiyetiyle -benimki!- demek istiyordu. Etrafındakilerin yüzündeki alayı fark etmeyecek kadar kendini hülyalarına kaptırmıştı…
Herkes yattıktan sonra da Cavit Bey’in sabahlara kadar Kuran okuduğunu; dualar ettiğini, hatta uzun uzun ağladığını ertesi sabah mahkumlardan duydum.
Ömrümün en acı saatlerini yaşadım.
Öğleye doğru Cavit Bey işi sezer gibi oldu. Birkaç mahkumun pek açık alayları onun kulağını bükmüştü. Acı hakikatin tesiri, saadetindeki kadar büyük oldu. Yıldırım çarpmış gibi bahçedeki kütüklerden birinin dibine çöktü. Sonra kalktı, sarhoş gibi sallanarak yukarıya, odasına çıktı. Hiç kimse yanına gitmeye cesaret edemiyordu. Felaket, nedense, başkalarında olduğu zaman bile bizi yanından kaçırıyor.
Cavit Bey iki üç gün kendini toparlayamadı. Benim için: -Ondan böyle şey beklemezdim!- dediğini haber aldım, fakat kendimde gidip özür dileyecek kuvveti bile bulamadım.
Bu hikaye burada biter: Fakat ben, bununla münasebeti olan başka bir vakayı da şuracığa koymaktan kendimi alamıyorum:
Rapor şakasından bir hafta kadar sonra hapishane müdürlüğüne benim hakkımda bir kağıt geldi:
-İstanbul müddeiumumiliğine teslim edilmek üzere candarmaya teslimi- deniliyordu.
Sevindim. İstanbul ne kadar olsa daha alışkın olduğum bir yerdi. Arkadaşlarım çoktu. Gelenim, gidenim fazla olurdu. Gerçi Konya’da da yalnız değildim, fakat bu nakil bir değişiklikti ve bana fena gelmedi. Hemen eşyalarımı topladım. Kitaplarımı bir sandığa yerleştirdim, vakit geç olduğu için herhalde yarın gidecektim. O akşam koğuş koğuş dolaşarak tanıdıklara, tanımadıklara: -Hoşça kalın, Allah kurtarsın!..- dedim. Cavit Bey’in odasına gittiğim zaman o hemen yerinden kalktı ve yanıma gelerek elimi sıktı, hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başladı. Dargın ayrılmak istememişti. Bir müddet beraber oturduk. Kendisi İstanbul Hapishanesi’nden buraya geldiği için oradaki bazı nüfuzlu mahpuslara tavsiyeler yazdı, biraz serbest olmak, rahat edebilmek için lazım olan hususi malumatı verdi.
Ertesi gün akşama doğru candarmalar nizamiye kapısına geldiler. Ben kitap sandığımı evvelce yollamıştım. Kolumda paltomla bahçedeki mahpusların arasından geçtim. Fakirler yavaşça yanıma sokularak beş on kuruş istiyorlardı. Hepsine biraz bir şey uzattım. Ancak tahliye edilenlerin yaptıkları bu cömertlik bana onlarınkine benzer tatlı bir zevk veriyordu. En sonra Cavit Bey’i gördüm. Tekrar elimi sıktı ve ben ona da iki lira verdim… Tahliye edilen mahkumların birçoğu gibi…
Fakat ben tahliye edilmiyordum. Ve trene bindikten sonra candarmanın elindeki sevk kağıdına bakınca gördüm ki, İstanbul müddeiumumiliğine, Sinop Hapishanesi’ne gönderilmek üzere teslim edilecektim. Bunu okuyunca çöker gibi oldum. Bir deniz kenarında yapyalnız duran bir hapishane gözlerimde canlandı ve içinde bir tek bile tanıdığım olmayan o yalı şehrini düşündüm… -Gurbet hapishanesi!- dedim…
Zorlukları, azapları anlatmakla tükenmeyecek bir yolculuktan sonra Sinop’a geldim… Hapishane ve şehir o kadar fena görünmedi bana… Mahpus her şeye çabuk alışır, mahpus kalender olur…
Fakat geldiğimden on gün kadar sonra Konya’dan aldığım bir mektup beni hem güldürdü, hem de uzun uzun düşüncelere daldırdı.
Mektup Cavit Bey’dendi. İstanbul’a değil Sinop’a gönderildiğimi öğrenince bütün arkadaşların çok üzüldüklerini söylüyor ve şöyle devam ediyordu:
–Kardeşim, size yaptığım büyük fenalığı vicdanıma mazur gösterebilmek için beni affettiğinizi söylemeniz lazım. Size karşı olan hatam büyüktür. Bir müddet için hiddetime yenilmiş, bana yaptığınız o şakadan sonra geceleyin temiz kalple Allah’a dua ederek: ‘O da bana yaptığı gibi bir şeye uğrasın!..’ demiştim. Duamın bu kadar çabuk kabul edileceği ve size bu kadar ağır dokunacağı aklıma gelemezdi… Yaptığım bu kötülüğü bana bağışlayınız!..-
Yıkılan dağlar sevgilim Yıkılan dağlar. Kayaların yürek kadar büyümesi Ve oynaması yerinden. Çıktığın o yükseklik Ne söyledi sana, Rüzgâr kestiğinde yüzünü Bakışın acıdığında ne? Bir denize bakıyordun Dalganın bir özgürlük vaadi olduğu O sonsuzluğa. Keske diyordun Yanımda olsan Ama uzaksın! Tam o anda Yüreğimde çatlayan bir nar tanesi Sen!
Ve baktım Uzak deyişine. Aramızda evet İki deniz Binlerce nehir var Buzulların rüyalara sızdığı Bir kıyı ve de. Taşların taş olduğu Ve adımların Her şeyden fazla tanrıya yöneldiği Bir dağ duruyor aramızda.
O dağ oynadı yerinden. Ve binlerce elin göğe uzandığı O yüksekliken Vadilere Nar gibi çatlamış yüreğim Ve açıldığıyla kalmış.
Dağlar sevgilim Dağlar Yürekte başlayan karlı bir gece Ve sönmeyen ateş Beraber duyduğumuz Çocukluk sesleri. Kahkahalar dağlardan yuvarlanırken Uğuldayan geçmiş Ve masmavi dolunay Kimi bekliyor dersin?
Şimdi gidiyorsun Dağın hatırı var. Ve adımların Bir inancın tekrarlanması gibi. Kral yoluna dizilen Bütün makiler Tarih öncesinden bugüne Titrerken Sen kalbini uzaklaştırmayı seçtin Sen çoraklığı Başka kelimeleri… Ben bir ağıtçı gibi bakıyorum rüzgâra Bakışımı acıtan anların Ağırlığına. Ve zaman geçmiş. İncilden bir sahne gibi Uyuduğun o sessizliği hatırlıyorum. Bir çoban Bir eşek Ve korku içinde bekleyen sen Daha çocuksun Dağlardan gelen korkunun Taşlara sindiğini bilen.
Bejan Matur aşk/olmayan
Taşların taş olduğu Ve adımların Her şeyden fazla tanrıya yöneldiği Bir dağ duruyor aramızda.
Bana dağları geri getirdiğini söyledin. Düşündüğün, sezdiğin dağları Orada tam şu anda Yürümekte olanları anlattın. Onlarla arandaki bağı. Acıma mı? Değil. Ama çocukluk gibi Seninle büyüyen Senden uzaklaşmayan. Orada On binlerin yürüyüşü Vadilerin derinliğinde Yürek gibi açılmış bir dağ. Gün doğuyor, Gece iniyor Ve biz biliyoruz zamanı. Gün doğuyor, Gece iniyor Ve biz sessiz yolcuları yeryüzünün Duyuyoruz acıyı. Ölüm dünyaya bırakılmış bir işaret. Ve dallar karanlıkta anlatıyor aşkı Ağlayışla. Ben kuytulardan gelen meczup adamları Hatırlıyorum İnanmış olanları Ve ağlıyorum.
Senin omzuna yaslanmak Bir dağın tamamlanması. Senin omzuna yaslanmak Akmak bir vadiden.
Evet en baştan başlayalım Adımlarımızın sessizliğinden Yüreğin toprağı duyuşundan ve de. Korku nedir Bizim sevincimiz karşısında? Korku nedir Bizim dağları açıklayan inadımız yanında?
Şimdi zaman açılıyor önümde Günü ve geceyi eşitlemiş Bir kavim Geleceğe akıyor. Yıldız oluyor bir kavim. Şimdi kavuşmayı beklerken Gözyaşları içinde Geçmişten gelen karanlığın bizde açılması Ve ışığın kalp demek oluşu.
Sen dağları anlatırken Kalbimde eşitlenen Işığa ve karanlığa baktım. Umut Nar ağaçlarının hevesi Ve yankısı kuyuların. Bizim hikâyemiz midir Başlangıçtan sona Bizim olacak olan?
Bejan Matur
Senin omzuna yaslanmak Bir dağın tamamlanması. Senin omzuna yaslanmak Akmak bir vadiden.
Ölüme yüzen kolların Açtığı uzay Bir haritadır. İzlense Görülür insan.
Akdeniz’de Bir dalga Korkuyu sürükler, İnadı sürükler Bir dalga.
Kader kadar karanlık Sular. Senin bakışların Soluğun karanlık. Geldiğin Afrika Burada işte, Geride bıraktığın Asya İçinde beklemenin.
Büyük dağları Sayıklardın, Uzun rüzgârları, Kayalıkları yoklayan Her kanadın İzindeydin. Bir çocukluk hevesi Başka yerler, Başka yerlerden Başlar yakınlık.
Korku mu o an Sularda büyüyen? Derinlere inerken Yükselen insandan, Korku mudur? Huzurdur belki! Akdeniz’de Çırpınan kolların Senfonisi Notalardan değil Bakışlardan.
Bir müziğin Yapamadığını Yıldızlar yapar.
Bir müziğin Eksik bıraktığını Yıldızlar tamamlar.
Aynı nefesi tüketiyoruz Daracık bir hücrede Bir oluyoruz. Çünkü bizden beklenendir Karışmak, Bir olmak Biçilendir bize. Çünkü aynıydık Yola çıkarken Yol oyaladı Ve dağıttı bizi. Ama aynıyız yine, Aynı havayı soluyan Ve aynı ölümle Ölen.
Olmadı! Duyulmadı sesimiz. Varlığımız görülmedi. Şimdi bu ıssızlıkta Titriyoruz, Korku içindeyiz, Dünya bir heves.
Nefese indirenmiş Kulaçlar Anlatır; Nasıl da bir maddemiz. Korkumuz Nasıl da bir.
Varlığın ipini Kainatla İnsan arasında Sarkıtan Biliyor. O can çekişme, Sahnesidir dünyanın.
Sarmalanmış hiçliğim Huzur içinde! Varlık benden çekilirken. Çünkü harcadım Gücümü. Soluğumu harcadım Son ana dek. Buraya itilmişsem Kalmanın anlamı Tükendiğinden
Bejan Matur Kader Denizi
Çünkü harcadım Gücümü. Soluğumu harcadım Son ana dek. Buraya itilmişsem Kalmanın anlamı Tükendiğinden
Bütün sözler Penceremden uçup gitti. Bana bakışın Kollarında uyuttuğun sabahlar Karışıp gitti rüzgâra. Şimdi zaman bölünüyor Geçmiş ve gelecek Artık kime ait, Hangimiz hangi yöne Belli değil. Sen uyurken Usulca kapattım kanatlarımı Sana verdiğim kalp Ve dokunduğun ten Şimdi bir güz ormanında Bir dala tünemiş Aşkı sayıklıyor Kapanan kapıları ve de!
Bejan Matur aşk/olmayan
Şimdi bir güz ormanında Bir dala tünemiş Aşkı sayıklıyor
Çünkü bitmez acı. Vadileri geçiyoruz Ölüm konuşuyor. Ormanı geçiyoruz Ölüm konuşuyor Ve zirvesinde dağların Bir keder Gitmiyor bizden O kalp ağrısı. Küçük bir kız Mutlu bir karşılaşmadan söz ediyor Onun gözlerinde görüyorum Kar kuyularını. Annemle yürüyoruz Eskiden kalan acı Vadilerin ötesinden bakıyor bize. Salınan kavak ağaçları Karadut Ve karcııııı Aynı anda açmak için kalbimizi Karcııııı. Karadut ve kar kuyusu Hüznü yapan geçmiş Ve hatırlanan Parıltısı takıların. Kollarıma bakıyorum Boynuma Parıldayan o çocukluk anı Takışmış peşime gitmiyor. O uzak sabahında dağların Kavaklar salınıyor Ve üzüm kokuyor rüzgâr. Bağların hüznüne dalıp İnsan diyor annem Bir yerde yaşamakla İyiliği öğrenmeli, Taşa baktıkça mesela Dağa baktıkça Dokundukça dalına bir ağacın Görmeli iyiliği. Sonra küçük kız toprağa bakarak Bir şarkı sölüyor Sarışındı diyor Gülüyordu baktığımız ölü Çocuk değildi hayır Delikanlıydı. O gülüş yankılanıyor kayalıklarda Bir gölge artık Yok! Hangisi gerçek diyorum Bizim yürüdüğümüz gece mi Geride kalan dağ mı? Kar kuyusu diyor o Kar kuyusunda biriken gerçek. Sonra gömülmüş ipeklerden söz ediyor Sırma kumaşlardan tek tek. Onlar kadar olamadık diyor O kumaşlar kadar kavim ve parıltılı. Ve çürüdü giysiler üzerimizde Ve bakış karardı Birer göl gibi her biri Tarihten bugüne bakan Karanlık gözler.
Bejan Matur
Bir yerde yaşamakla İyiliği öğrenmeli, Taşa baktıkça mesela Dağa baktıkça Dokundukça dalına bir ağacın Görmeli iyiliği.