Akışkan modernite çağında her şey eridi, her şey sıvılaştı. Akışkan çağın temel karakteristiği, kalıcılıktan korkması. Bağ kurmak, bugünün insanı için özgürlüğü kısıtlayan bir pranga olarak algılanıyor. Bauman’ın deyimiyle, bugünün insanı “bağ kurmak” istemiyor, sadece “network (ağ) oluşturmak” istiyor.
Peki, bağ ile ağ arasındaki fark nedir? Bağ, sorumluluk getirir; emek ister, fedakarlık ister, fırtınada gemiyi terk etmemeyi gerektirir. Ağ ise, tek bir tuşla bağlanabildiğiniz ve canınız sıkıldığında, işler zorlaştığında yine tek bir tuşla ‘bağlantıyı kes’ diyebileceğiniz yapay bir yapıdır. İşte ilişkisel israf, bağların yerini ağların almasıyla başlar.
Sorumluluk içermeyen her ilişki, doğası gereği yüksek miktarda atık üretmeye mahkumdur. Kullan-at düşüncesi insan ilişkilerini de kuşatıyor.
Bir dostumuz acı çektiğinde ona kalbimizi açmak yerine, WhatsApp’tan üzgün bir emoji gönderip hayatımıza devam ediyoruz. Emek verilmeyen, derinleşmesine izin verilmeyen her ilişki, sığ sularda karaya oturan bir gemi gibi erkenden çürür ve duygusal bir atığa dönüşür.
İlişkisel israfın en vahşi boyutu, insanı bir “özne” olarak değil, bir “nesne” olarak görmektir. Hayatımıza giren, bize en zor günlerimizde elini uzatan, bizi büyüten, geliştiren insanları, ilk fikir ayrılığında, ilk çıkar çatışmasında ya da daha popüler, daha zengin, daha faydalı bir alternatifini bulduğumuzda hayatımızın dışına fırlatıyoruz. İnsanın vefası israf edildiğinde, toplumun güven dokusu tuzla buz olur.
Sistem, ayakta kalabilmek için sürekli bir “tatminsizlik” üretmek zorunda. Tüketim kapitalizmi, nesneleri tüketmek için geliştirdiği bu “eskidi, at, yenisini al” refleksini, bizim bilişsel haritamıza öyle bir kazıdı ki, biz bu refleksi insanlara da uygulamaya başladık.
Kapitalist pazar mantığı romantik ve sosyal ilişkilere tamamen sızıyor. Duygusal Kapitalizm: Bildiğimiz aşkın sonu. Instagram vb. platformlar bize ne fısıldıyor? “Sola kaydır, daha iyisi var. Yukarı kaydır, daha güzeli var. Profiline bak, daha zengini var.”
İnsan artık “Öteki” ile ilgilenmiyor. Karşısındaki insanı bir yabancı, keşfedilmesi gereken bir dünya olarak görmüyor. Sadece o insanın aynasında kendi egosunu seyretmek istiyor. Eğer karşımızdaki insan bizim egomuzu yeterince beslemiyorsa, bizi sürekli onaylamıyorsa, bize anlık hazlar sunmuyorsa onu “faydasız” ilan ediyoruz.
Böyle böyle yalnızlaşıyor, kendimize ve âleme yabancılaşıyoruz. Ağ değil bağ, sığlık değil derinlik, çıkar ilişkisi değil hemhal oluş ilacımız. Hemdert oluş, hemdem oluş.
Doktor, neredesin?
Kemal Sayar












