yanılgı çiçeği

işte buraya, pembe boyalı duvara
kapkara kalemle çiziyorum resmini sessizliğin
dalıp gitmişliğin halini ocak başında;
geçmişin aşk masalını anlatırken yaşlı çınar,
avurtları çökmüş bulutlar yanaklarını önce beyaza
sonra sarıya boyarken karanfili güneş, onu da
hüznün ortasına konduruyorum
baykuş fırtınasında…

zaman duracak elbet aşağıda; dilin
sözcükleri kemirmesini bekliyorum, sesli-sessiz
ne varsa örneğin: sevişirken
kuşları, öpüşürken gülleri, kederli şiirleri
suskunluğun resmi olur mu demeyin onu bile…
tekneyi yoğuran hamuru, günahı çoğaltan suçu
hepsini… ama hepsini işte buraya…

faltaşına dönen gözlerimi
açıp uzaklara savuruyorum: akşam sefaları
şakayıklar ürkek çocuk adımıyla yollara dökülüyor;
vişne ağaçları gölgesine uzanıyor ıssızlığın
seyrediyorum, olgun kiraz gibi önüme düşüyor
acılar,
yalnızlık bukadar kötü dolanmamıştı dilime,
onu bile okşayıp sırtımda taşıyorum.

ömrün içinden geçiyorum dur diyen yok.
sevgim düşünce kirpiklerinden
örselenmiş dudaldarını arıyorum hayatın. ellerim
ağzım değil ki; eski bir evin bahçesi, kazdıkça
içine düşüyorum çukurun; ölüm olabilir bu!
gecenin gözü yok!.. her şey upuzun bir karanlık.
hayatın önsözüne sığınıyorum ama o da…

yanılgı çiçeğiyim
n’olursun hayat kopar beni, kopar a kirlendiğim
şu alem benden soyunsun…

Mehmet Sadık Kırımlı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.