Sevgiliyi Paylaşmak

Remzi ağabey…

Özürle başlayayım. Yıllar oldu. Yazamadım. Arayamadım. Demek sana ulaşabilmek acı olayların yaşanmasını bekliyormuş.

Acı! Çok acı. Önce, geçen yıl eşimi yitirdim. Trafik kazası. Bir ayağım koptu benim de. Ben, o “yanağından kan damlayan, aslan gibi adam”, sakat, ezik, bitkin, bıkkın, huysuz bir haline geldim. “Öleyim ulan” dedim, kendi kendime. Hayattaki tek varlığımı yitirmişim. (Karımı, bacağımı değil! Bacağım umrumda değil!) Çocuk yok, çoluk yok. Dost yok. Aylarca hastanede kaldım. Çalmadı kimse kapımı. “Rüştü, sağ mısın?” demediler. İnsan sevgisiyle dolu, can sevgisiyle yanan yüreğiyle Rüştü’yü yapayalnız koydular. Allahtan birikmiş param vardı. Dükkanı ortağım çalıştırdı. Namuslu adam, hakkımı yemedi ama sevmedi beni, başımı bir gün olsun okşamadı. (Neden kimse başımı okşamıyor, abi? Sevgisizlikten eriyorum. Neden kimse dokunmuyor bana? Bir şeye ihtiyacın var mı diye sormuyor. Kainata ihtiyacım var benim. Cümle mahlukata. Taşa toprağa, güneş ışığına, deniz kokusuna. Senin anlayacağın sevgiye. Sevgiye ağabeyciğim, beni sever, başımı okşar mısın?) Diyeceksin ki eşek kadar adamın saçını okşamak da ne oluyor? İyi oluyor, be ağabeyciğim. Şu zalim dünyayı anlamak mümkün mü?

Bana hayatın gerçeklerinden söz etme. Hepsini iyi bilirim. Küçücük yaşta başladım, oto tamirciliğine. Yıllarca çıraklık yaptım. Bu arada okudum da. Para kazandım. Kendine dükkan açtım.

Allah’ım görüyor. Ben nasıl temiz bir adamım. Veriyor. Güzel bir kız. Karıcığım. Zavallı karıcığım. On yılını verdi bana. Okumuş bir kızdı. Beni eğitti. Ondan çok şey öğrendim. Senin öğrencinmiş. Tanıştırdı seni benimle. Evimize geldin. Seni sevdim. İçki içtik, türküler söyledik. Harbi adamdın. Hoş adamdın. Hep konuştun. Söylediklerinin bir kısmını anladım, çoğunu anlayamadım. Karım anlıyordu. Onunla geceler boyu konuştunuz. Ben uyuyup kalıyordum, masada.

Sonra, sen yittin gittin. Bir kart yollamışsın Rusya’dan. Orada hocalığa başlamışsın. O zaman, “ne matrak hoca” dedim içimden, Rusya’ya gitmiş. Komünist midir nedir, gül gibi vatanı dururken. Her neyse gittin işte. Karım çok üzüldü. Günlerce ağladı. Şaştım kaldım. “Karıdaki hoca aşkına bak!” dedim.

Sonra tutturdu mu, rahmetli, illa çocuğumuz olsun diyerek. Olmuyor ne yapayım. Gittik, baktırdık, kusur bende. Dev gibi adam, kısır.

Karım, sabahlara kadar okuyor, yazıyor, düşünüyor. “Yahu” dedim, “Galiba üşütüyor, bizimki.” Doktora götürdüm. “Ağır bir depresyon geçiriyor” dedi. Çiçeğe bakar gibi baktım ona, ağabeyciğim.

Sonra… Bir gece hadi gezelim dedi. Olmaz, molmaz dedimse de dinletemedim. “İlle de ben süreceğim” dedi. “Sen kemerini bağla.” Bağladım. Baktım yüzüne hafifçe. Sapsarı. Göz çukurları morarmış. Sanki bu dünyanın insanı değil. “Aman, Süheyla dikkatli sür” diyecek oldum. Zehir gibi gülümsedi. Sustu. Sonra… Girdi bir TIR’ın altına. Bitti her şey.

Uzatmayayım, uzun süre hastanede yattıktan sonra çıktım. Kimi kimsesi yoktu rahmetlinin. Eşyalarını toplayıp, bir fakire vereyim dedim. Benim okuyamadığım bir yığın kitabı vardı. Birinin içinden dört beş mektup düştü. Yırtıp atacaktım ki merak ettim. Açtım.

Senin el yazın. Uzun uzun yazmışsın. Önce, benim anlamadığım tartışmalar. Sandım. Değil. Bir aşk mektubu. Karıma yazmışsın. Ne güzel sözler öyle be Remzi abi! Karımı ne güzel anlatmışsın. Ağladım hüngür hüngür. Çok duygulu bir adammışsın, ince biri. Karımla da yatmışsın. Önce kızdım, ama geçti sonra. Seni kıskanmadım. Zaten masada hep dikkat ederdim, birbirinizle sevişir gibi konuşurdunuz. İnsan nasıl karısını doktorundan kıskanmazsa, senden de hiç kıskanmadım. Yatmanız yanlış. Ama olmuş bir kere. Güzel olmuştur, sanıyorum.

Öteki zarfları da açtım tek tek. Biri kopya kağıdıyla yazılmış mektuptu. Karım size yazmıştı. Sizi çok sevdiğini, sizsiz yapamayacağını söylüyordu. Tarihine baktım. O tarihten bir süre sonra siz Rusya’ya gitmişsiniz (kaçmıştınız!). Bir şeyi anlayamadım. Mektubun son satırıydı, şöyle diyordu: “Sizi de seviyorum.” Şimdi soruyorum, ağabeyciğim, burada “de” ne demek oluyor? Daha kaç kişiyi seviyordu Süheyla? Yoksa bir sizi, bir de beni mi? Galiba ikincisi doğru. Bu sözü öyle anladım. Bir sevindim, bir sevindim ki sorma. Süheyla beni seviyordu, demek. Söylerdi de rahmetli sağlığında, “Ey, koca adam, seni seviyorum” derdi. Doğruydu. Severdi. Ben hiç sevilmez miyim be ağabeyciğim?

Düşünüyorum da, Süheyla ölmeseydi, seninle paylaşabilir miydik onu? Evimize gelip, tartışmalarınızı sürdürseydiniz, mesela? Ben anlasaydım, aranızdaki ilişkiyi, anlamıyor gibi yapsaydım. Yapabilir miydim? Sen yapamadın. Kaçtın, gittin.

Güzel ağabeyim, dön gel artık. Oturup, onu hayırla analım. Güzelliğinden söz edelim. Ben ut çalarım sana. Şarkı söylerim. Demleniriz.

Mektubu Dolmabahçe camiinin yanındaki açıklıktan yazıyorum. Arabamı deniz kıyısına park ettim. Sabahın altısında. Yanımda yeni sevgilim var. Güzel, iyi bir kız. Bana baktı, garip, hastanede. Hemşiredir. Sıcak kalpli. Yoksul. Süheyla’ya benzemiyor, ama olsun. Zaten kim ona benzeyebilir ki?

Arabayı park ettim. Sevgilime büfeden sahlep söyledim. Kendime bir çay alıp, kıyıdaki taburelere oturup yazıyorum sana. Adresini, senin de öğrencin olan Süheyla’nın bir arkadaşından (Zehra!) aldım. Umarım, yerine ulaşır.

Oralardan evlen de gel. Bizim gibilere yalnızlık yakışmaz. Sevgilerimizle, yalnız kalmayı biliriz çünkü. Bu laf benim değil, tahmin edersin. Süheyla söylemişti, galiba seninmiş.

Öperim, aslan ağabeyciğim, adresim aşağıdadır.

Can arkadaşın Rüştü Deniz.

(Okura not: Bu yazıyı 17 Kasım 1995 günü, saat 5.30’da yazmaya başladım. Taksim’den Dolmabahçe’ye inen yolda, boğazın karşı tepelerinde güneş doğuyordu. Oracığa çöküp, tuhaftır, hüngür hüngür ağladım. Kıyıya indim. Taburelerden birine oturup, kendime bir çay söyledim. Yazmayı sürdürdüm. Yazı bitince ağladığımı unutmuşum. Boğazdan yüzüme vuran lodosun bir oyunu olsa gerekti, gözlerimdeki ıslaklık…)

Ahmet İnam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.