Gön: Ahmed Arif

Bazı mektuplara hak ettikleri uzunlukta cevap verilmemesi bahsinde akla Bettina von Arnim gelir ve elbette Goethe. Ya ruha değen mektup bahsi? Şamîl Esgerov’un Cegerxwîn’e yazdığı mektup derim. 1967 olmalı. Bir gün ben de Esgerov’a bir mektup yazdım. Bir adres buldum. Şöyleydi: Nergiz Neşriyat, BAKÜ. Postaneye gidecekken ölüm haberini okudum. 21 Mayıs 2005’ti. Bir gün önce göçüp gitmişti.

Artık bunu diyecek yaşlara geldiğime göre “bir zamanlar” her mektup meraklı bir ele değerdi, diyebilirim. Sevdiğim kadınlarla aynı masada karşılıklı oturup birbirimize mektup yazdığımızı hatırlıyorum bir de. Erzincan, Gülnar, Polatlı ve Batman arasında zarfsız mazruflar uçuşurdu.

Zarfa OZAN yazan okuru Ahmed Arif’i şahsen tanımıyordu. Ahmed Arif’in de şahsen tanımadığı birine yazdığı bir mektubu vardır. Yazdığı kişiyi, yani gönderileni yazacağım ama bu yazıyı yazarken şairin bütün şiirlerini taradım da tek bir “mektup” sözcüğüyle karşılaşmadım. Tuhaftı.

Ahmed Arif’in söz konusu mektubu yazdığı kişi, ünlü gerilla Cemile Buhayrad’dır. Bu efsanevî kadın 1935’te doğdu. Fransız işgali altındaki Cezayir’de. İlkokulda okutulan “Andımız”da “annemiz Fransa” deniyordu, o “annemiz Cezayir” diye okudu, bugün de öyle. Okuldan uzaklaştırıldı ama ne zaman bu andı duysa “annemiz Cezayir” dedi. Büyüyünce Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne katıldı. 1957 Nisan’ında girdiği çatışmada yaralandı, düşmana esir düştü. Omzundaki yarası 17 gün boyunca elektrikle yakıldı. Ne adını söyledi, ne yoldaşlarının yerini. Sonunda yargılanmasına karar verildi. Bilindiği gibi sömürgeciler hukuka çok önem verirler! Mahkeme, Cemal Süreya’nın deyimiyle, “Mösyö Giyotin”le idamına karar verdi. Cemile gülüp geçti. 7 Mart 1958’de boynu vurulacaktı.

cemile-buhayrada-ahmed-arid-den-mektup Gön: Ahmed Arif

Sömürgeci uzaklara da bakar, önüne de, hatta devrimciye de bakar, ama hep silahlıdır!

Bir grup Fransız avukat, özellikle de (sonra eşi olacak ve Müslümanlığı seçip “Mansur” adını alacak) Jacques Vergès, büyük bir kampanya başlattı. Dünyanın pek çok yerinden pek çok insan desteğini bildirdi. Kıyamet koptu. Sömürgeciler onu idam edemediler. 1958’de Rheims’da bir hapishaneye kapatıldı. 1962’de serbest bırakıldı, ama hapisteki 5 yıl boyunca Mösyö Giyotin’in, birçok yoldaşının ensesine inmesine tanıklık etti. İşte o 1962’de sömürgeciler 132’nci yılın sonunda defolup gittiler. İşte Ahmed Arif bu mektubu bu yiğit kadına yazmıştır.

Böyle büyük bir edebiyat olayı gibi uzata uzata yazıyorum ama belki de bu mektuptan en son haberdar olan kişi benimdir! Eğer öyle ise bağışlansın, ama mektubu nasıl bulduğumu anlatmama da izin verilsin lütfen. Bir kitapta. Kapağındaki adı “Hür Cezair”, içerideki adı ise “Hür Cezayir.” Yazarı, daha doğrusu hazırlayanı Avni Çeviker. 1958’de, Ankara’da, Kültür Matbaası’nda basılmış. Demokrat Parti (DP) dönemi. Belirtmek gerekir ki DP, Cezayir sorununda hep Fransa’nın tarafındaydı. Birleşmiş Milletler’deki her Cezayir oylamasında ya Bülent Ecevit’in deyimiyle “çekinser” kalıyordu ya da karşı oy kullanıyordu.

Burjuva siyaseti kolpacıdır, biz şiire bakalım, Sezai Karakoç’un 1958 tarihli “Kutsal At” şiirine mesela: “Cezayir’de atların / Gördüğünü kimse görmedi / Kimse bu ölümlerde / Cezayirli gibi / Ve Cezayirli kadar / Ölmedi.” Cemal Süreya ne diyor peki: “Zaten bizi hergün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar / Bütün kara parçalarında / Afrika dahil.”

Avni Çeviker’in hazırladığı kitapta ise Cezayir kurtuluş mücadelesini destekleyen birkaç yazar ve siyasetçi var. Çeviker bir kısmını gazete ve kitaplardan derlemiş, bir kısmı ise belli ki kitap için kaleme alınmış. Kitapta yer alan isimler şöyle: İhsan Ada (CHP Hatay Mv.), Cihad Baban, Fazıl Hüsnü Dağlarca (“Çirkin Sofra” şiiri), Bülent Ecevit (CHP Ankara Mv.) ve Ahmed Arif. Bundan sonra ise 86 sayfalık bir bölüm başlıyor. Çeşitli alt başlıkları olan bu bölümü Çeviker mi yazmış, birinden mi çevirmiş bilemiyorum. Çünkü herhangi bir not yok, ama çeviri gibi görünüyor.

Ahmed Arif’in mektubu ise “Cemile Buhayrad” adını taşıyor ve kitabın 14 ve 15’inci sayfalarına iliştirilmiş. Üstünde bir tarih yok. Ada, Baban ve Dağlarca’nın yazdıklarının daha önce başka yerlerde yayınlandığını verilen bilgiler nedeniyle anlıyoruz, ama Ecevit ve Ahmed Arif’in metinleri bu kitap için kaleme alınmış gibi görünüyor.

Ahmed Arif kalbini zarf, ruhunu mazruf yapmıştır. Yankılı bir kafesten çıkan sözcükleri onurlu bir halkın göğünde gezer. Altmış yıl sonra yeniden kanatlanan ol mektup, noktası ve virgülü ile şöyledir:

Bir adını biliyorum, bir de yaşını… Yüzünü görmedim ya sen yaşta kızkardeşim var. Mutlak ona benzersin. Başkaca düşünemem. Sen Cezairden bir can’sın, ben Türkiyeden. Ayrı suların, ayrı toprakların çocuklarıyız ama kardeşiz.

Ben, bu kahrolası yazıya oturanda, senin idâmın için hazırlıklar yapılıyordur. Karşında Lejyon’dan bir manga… Dünyamızı, hayatı, bir solucan kadar olsun, anlamaktan, sevmekten korkanların mangası. Onlar, hep öyledirler. Silâhı, insan avını zulmu severler. Kim bunlar? Kimlerin soyundan inip gelirler? Aklım duracak… Belli ki ömürlerinde bir sefer olsun, bir çocuk, bir çiçek, bir türkü sevmemişler. Namusla, yürekle, alın akıyla, seven bir kadının koynuna girememişler. Mertlik, can saygısı, dünya sevdası, bir lahza bile yüreklerine konuk olmamış.

Ve hiç utanmadan da İncîl-î Şerif’i kitâb bilirler. Oysa yaptıklarının hiçbir kitapta yeri yok! Onlar ki her iki cihanda da yüzleri kara! Senin o Meryem’den bin daha aziz, bin daha bakir canının değerini ne bilecekler…

Karşında bir manga. Ölüm mangası. Parayla, yalan-dolanla, o murdar korkuyla aldatılmışlar. Bundan ötürü küstah, bundan ötürü zalim… İncecik, tazecik çocuk kolların, arkadan bağlı. Bilirim gözlerini bağlatmazsın sen. Namlular karşısında dimdik ve espas’sız duruşunu hayalliyorum. Kavgandan bir marş, bir mısrâ mı son sözün? Anana kardeşlerine selâm mı yoksa?

Ondokuz yaşındasın. Sakın, gençliğime doymadım, deme! Şimdiden ölümsüzsün. Niceleri var ki bin yıl yaşasa, sencileyin bir haysiyet katamaz yaşamaya. Yarının CEZAİR’inde, kurtarılmış CEZAİR’de, okullarda bebeler, önce senin adını belliyecekler. Sonra dünyayı!.

İnan, seninle birlik, ya da senin yerine, kurşuna dizilmeyi çok isterdim. Ölümüne nisbet, yaşamak silik ve anlamsız, CEMİLE.

Selim Temo

Suyun Altından Mektup

Dostumsan
Yardım et senden uzaklaşayım
Yok eğer sevgilimsem
Yardım et senden şifa bulayım

Bileydim aşk bu kadar tehlikelidir
Sevmezdim
Bileydim deniz derin bu kadar
Açılmazdım
Sonumu bileydim
Hiç başlamazdım

Özledim seni
Öğret bana özlem duymamayı
Öğret bana yüreğimin derinliklerinden
Nasıl çekip koparırım köklerini sevginin
Nasıl ölür?
Öğret bana
Gözlerimde gözyaşların
Öğret bana bir kalp nasıl ölür?
Ve nasıl ihtihar eder arzular

Ermişsen
Kurtar beni bu büyüden
Bu inkardan
Aşkın sanki reddediştir
Nolur arındır beni bu inkardan

Güçlüysen
Çıkar beni bu ummandan
Çünkü bilmiyorum ben yüzmeyi
Mavi dalga gözlerinde
Çekiyor beni derinliklerine
Mavi..
Mavi..
Yok maviden başka renk
Ne tecrübem var aşkta
Ne de bir kayığım
Değerliysem senin için gerçekten
Tut elimden
Aşığım sana baştan ayağa

Ben suyun altında soluyorum
Boğuluyorum,
Boğuluyorum,
Boğuluyorum…

Nizar Kabbami

boguluyorum Suyun Altından Mektup

Şehadet Ederim Ki Hiçbir Kadın

1

şehadet ederim ki hiçbir kadın
oyunu senin gibi beceremedi
aptallıklarıma on yıl
tahammül ettiğin gibi tahammül edemedi
senin sabrettiğin gibi çılgınlığıma sabredemedi
tırnaklarımı kesmedi
defterlerimi toplamadı
beni çocuk parkına götürmedi
senden başka hiçbir kadın

2

şehadet ederim ki hiçbir kadın
bir yağlıboya resim gibi
fikriyle ve tavrıyla
aklıyla çılgınlığıyla
anında bıkmasıyla
anında bağlanmasıyla
bana benzemez senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
senin yarın kadar bile
benim ilgimi çekemedi
senin yaptığın gibi sömüremedi
senin yaptığın gibi özgürleştiremedi

3

şehadet ederim ki hiçbir kadın
bana iki aylık bebek gibi davranmadı
senin gibi
kuş sütü içirmedi
bana güller oyuncaklar vermedi
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
bana deniz gibi cömert davranmadı
şiir gibi büyüleyici olmadı
senin yaptığın gibi şımartmadı
senin yaptığın gibi bozmadı
şehadet ederim ki hiçbir kadın
çocukluğumun elli yaşına değin sürmesini
sağlayamadı
senin gibi

4

şehadet ederim ki hiçbir kadın
kadınların kendisi olduğunu söyleyemez senin gibi
kâinatın merkezi
göbek çukurumda diyemez senin gibi

şehadet ederim ki hiçbir kadın
yürürken ağaçlar peşinden gitmez
senin gibi
güvercinler kar beyaz teninin sularından içmez
senin gibi
kuzular koltuk altı atlarından yemez
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
dişilik öyküsünü iki kelmeyle özetlemedi
erkekliğimi bana karşı kışkırtmadı
senin gibi

5

şehadet ederim ki hiçbir kadın
sağ memesinin orada zaman durmadı
senin gibi
devrimler sol memesinin yamacından başlamadı
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
dünyada kanunları değiştirmemiş senin gibi
helalin haramın haritasını değiştirmedi
senin gibi

6

şehadet ederim ki hiçbir kadın
aşk lahzalarında istila etmez deprem gibi
yakmaz.. boğmaz
tutuşturmaz.. söndürmez
ikiye ayırıvermez hilal gibi
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
ruhumu uzun süre işgal etmez
işgaliyle mutlu etmez
şam’ın gülleri gibi
alıp dikmez
nane
portakal gibi
sen ey
sorularımı saçlarının altına bıraktığım
ama hiç cevabını alamadığım kadın
sen ey
bütün dilleri olan
ama
akılla algılanıp söylenemeyen kadın

7

sen ey saçları denizi
elleri güneşi andıran
varlığı muhteşem
gümüş gibi ak
billur gibi parlak
şehadet ederim ki hiçbir kadın
belinin çevresinde asırlar toplanmaz
binlerce yıldız dönüp durmaz
şehadet ederim ki sevgilim senin gibi hiçbir kadın
kollarında ilk ve son erkeği
büyütmedi

8

sen ey parlak ve şeffaf
sen ey dürüst ey güzel
sen ey kalıcı çocukluk
şehadet ederim ki hiçbir kadın
ashabı kehf hükmünden kurtulmadı senin gibi
putlarını kırmadı
hurafelerini söküp atmadı
ashabı kehf yönetimini yıkmadı senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
kabilenin hançerlerine göğüs germedi
kendisine duyduğum sevgiyi
erdemin özü görmedi

9

şehadet ederim ki hiçbir kadın
tam beklediğim gibi çıkmadı
saçlarının boyu dilediğim düşlediğim gibi çıkmadı
memesinin şekli tasarladığım veya çizdiğim gibi
çıkmadı
şehadet ederim ki hiçbir kadın
sigara içince duman bulutları içinden çıkmaz
düşünceye dalınca zihnimde ak güvercin gibi
uçmaz
sen ey hakkında nice kitaplar yazdığım
ama bunca şiire rağmen
yazdığım her şeyden güzel kalan kadın
şehadet ederim ki hiçbir kadın
benimle olabildiğince uygarca sevişmedi
üçüncü dünya tozlarından çekip çıkarmadı
senin gibi…
şehadet ederim ki hiçbir kadın
senden önce düğümlerimi çözmedi
bedenime çekidüzen vermedi
gitarla konuşur gibi onunla konuşmadı
şehadet ederim ki hiçbir kadın
senin gibi… senin gibi
senin gibi…

Nizar Kabbani
Türkçesi: Mehmet Şayir

en-guzel-ask-siiri Şehadet Ederim Ki Hiçbir Kadın

Önce

14 Eylül

Canım –
işte yalnızca bunu yazdım; ne yazacağımı bilmiyorum, düşünmedim de – öylesine, bu sözcüğü yazdım:-
Canım,
içimden akmağa çalışan özlem türkülerini geri itiyorum; onların yeri burası değil. –

‘Karar verme’, ‘istemeyi isteme’ demiştim. Bunlara şunu eklemek gerek : h i ç k u ş k u d u y m a m a. Hem bu ikisinin temeli bu ( ne kararından, ne de isteğinden kuşku duymamalısın), hem de her adımda yeniden kurulması gereken ilişkinin temel taşı.
‘Güven’ demiyorum mahsus: Güven saf birşeydir, epey de güçsüzdür – düşünülmemiş birşeydir, kendiliğinden olur : vardır ya da yoktur. Benim sözünü ettiğim ‘kuşku duymama’ ise bilinçlidir, düşünülerek takınılmış bir tavır, her seferinde yeniden düşünülerek bulunulan bir eylemdir.
Aldatılmaya ardına dek açılmış bir kapı…
Evet – kör güven değil, bilinçli kuşkulanmama…
Örneğin, o ‘ görmek için beklediğim’ gün: Sana olan saf güvenim yıkılıp gitti, paramparça oldu. Beni aldatmıştın, atlatmıştın – en azından, gizlemiştin birşeyi benden.
Biliyorsun, o zaman o uzun öyküyü kurmuştum; senin parça parça sözlerini biraraya getirip, bir ‘senaryo’ yazmıştım. Tek açıklamaydı bu, kafamda, neyi benden gizlediğin konusunda. Elimdeki verilere uyan tek açıklama… Ne yapabilirdim?
Güvenim yitikti – bir daha geri de gelmez güven; bir kez yitince, sonsuza dek yitiktir.
O zaman şu kararı verdi:
“Onun sözlerine inanacağım”.

Sana ‘öykü’yü anlattığımda, bana “Bunların hiçbiri doğru değil” dedin – “Peki” dedim ben de : inanmaya karar verdim, ” Kuşkulanmayacağım” dedim.
Sonra, yolculuğundan ve bir sürü yapacaklarından söz ederken, sana güvenmiyordum –
[…]
– ama “İnan ona” dedim kendi kendime; “Kuşkulanma”…
Bu nasıl bir tutum – kendini aldatma mı? Bilinçli bir körlük mü? Bir kabullenme mi?
Hayır – hiçbiri değil.
Bir bilinçlilik sadece – hem de doğruluk üzerine kurulu bir bilinçlilik.
Bu, ‘hem isteme kararlılığı’, ‘karar verme isteği’ dediğim şeyin bir sonucu, hem de onun gereklerinden biri:-
Senin beni aldattığına inanarak – daha iyisi, bunu b i l e r e k – ne yapabilirdim? – Çekip gidebilirdim hemen
Ama sen “Gitme” diyordun, sözlerinle de eylemlerinle de.
Ne yapabilirdim?
Söylediklerine ve eylemlerine inanmaktan başka çare yoktu – kuşkulanmayacaktım…
İşin zorluğu burada hep : başka türden bir bilinçlilik gerektiriyor bizim ilişkimiz : hazır kalıplar, alışılmış düşünme ve davranma biçimleri hiç işimize yaramadıkları gibi, ket de vuruyorlar ilişkimize.
Her an, hep yeniden kurmamız gereken bir bilinç temeli üzerinde yürüyebilir ilişkimiz ancak. Bu aynı zamanda ö z g ü r bir temel; çünkü ‘karar’ımız , ‘isteğ”imiz, ‘inanc’ımız hep bilinçli olarak ayakta tuttuğumuz şeyler olacağından; ‘doğal’ duygulara ve tutkulara dayanmadıklarından, onları her an kırıp atmak elimizde olacak.

Her an ‘artık istememeğe karar veriyorum’, ‘artık inanmayacağım’, deyip, çekip gidebiliriz, ikimiz de.
Sana o gün arabada söylediğim ve pek “kelek” bulduğun lafın anlamı da burada yatıyor: Bana kararsızlıkla gelmemelisin. Geleceksen, özgürce ve bilinçli bir istekle gelmelisin.
Bunların eksikliğinden dolayı yitirmedik mi yitirdiklerimizi?
– Dünyanın en zor işini yapıyoruz ( ya da yapmağa çalıştık : hâlâ yapıyor muyuz?…) çünkü, o da şu: Şu boktan yeryüzündeki bütün düzenlemelerin engellemeğe çalıştığı, yasakladığı, cezalandıracağı bir ilişkiyi kurmak ve sürdürmek…
Bunu bilinçe ve özgürce isteme kararlılığına, hiçbir kuşkuya yer tanımadan sahip olmazsak, nasıl kalkarız ki bu işin altından?…

– Sana bugün son olarak (?) Oscar Wilde’ın sevgilisine hapisaneden yazdığı upuzun mektupta, birkaç yerde söylediği bir sözü – iki tümceyi- yazıyorum:

The supreme vice is shallowness.
Wahever is realised is right.

En büyük erdemsizlik sığlıktır.
Ne ki bilinçlendirilir / gerçekleştirilir
doğrudur / haklıdır.

Oruç Aruoba
– ile-

oruc-aruoba-siirleri Önce

Baltalanan İncire Ağıt

Duvarda kaldı köklerin
çıplak, utanmış.
Toprağa saçıldı dalların
kopuk, parçalanmış.

Bir boşluk esniyor
eski yerinde.
Kumru gelince sekiyor
eksikliğinden.

Yongalar arasından
kokulu, kuruyan
bir hava yükseliyor
martılara ulaşan.

Yokluğun bile yokolacak
boşalamadan, baharda.
Ben de giderim artık
buralardan yakında.

Oruç Aruoba

baltalanan-incire-agit Baltalanan İncire Ağıt

Yaşlı Profesör

Ona eski günleri sordum,
hâlâ genç olduğumuz,
saf, deli fişek, şapşal, toy zamanlarımızı.

Bir şeyler kaldı elbet, gençlik hariç,
diye yanıtladı.

Ona hâlâ emin misin diye sordum
insanlık için neyin iyi neyin kötü olduğundan.

İllüzyonlar içinde en ölümcülü,
diye yanıtladı.

Ona geleceği sordum,
hâlâ açık seçik görebiliyor muydu.

Çok fazla tarih kitabı okudum,
diye yanıtladı.

Ona fotoğrafı sordum,
masanın üstünde duran, çerçeveliyi.

Bir varlar bir yoklar. Birader, kuzen, baldız,
karım, kucağında kızım,
kızımın kucağında kedi,
çiçek açmış kiraz ağacı ve üstünde
uçuşan bir kuş,
diye yanıtladı.

Mutlu olduğun oldu mu, diye sordum.

Çalışıyorum,
diye yanıtladı.

Ona dostlarını sordum, duruyorlar mıydı.

Birkaç eski asistan,
onların birkaç eski asistanı,
eve göz kulak olan Ludmila,
ki çok yakın, ama uzak da,
kütüphaneden iki bayan, gülümsüyor ikisi de,
okulun karşısında küçük Grześ ve Marcus Aurelius,
diye yanıtladı.

Ona sağlığını, ruh halini sordum.

Kahve, votka, sigara vermiyorlar artık,
ağır hatıraları ve eşyaları taşımam da yasak.
Duyamıyormuş numarası yapıyorum,
diye yanıtladı.

Ona bahçeyi ve bahçedeki sediri sordum.

Geceleri hava açıksa, göğü seyrediyorum oradan.
Doyamıyorum,
ne çok bakış açışı var,
diye yanıtladı.

Wislawa Szymborska
Çeviri: Onur Çalı

wislawa Yaşlı Profesör

Sallanan Eller

Zeynom:

Giderken dalgaların ardından baktım sana yıllardan sonra
Hiçbirşey eskimemiş
Herşey yepyeni
Olabilir mi?

Ne çok duygu yaşanıp geçmiş
Denizde sürüklenen iki somun ekmek
Yemyeşil bir sarmaşık, kökleri kopuk
Ne çok yol, ne az varış

Güneşin kuruttuğu, rüzgârın savurduğu
Karın soğuttuğu, onca iççekiş
Günlerin yavaş akışla oluşturduğu
Ne az yer, ne çok geçiş

Geçmedik belki, gitmedim belki ben
Sen orada uzaktan el sallarken
Rüzgâr sustu, dalgalar durdu
Ne çok gidiş, ne az ayrılış

Gelirken herşeyinle koşup gelsen bana yıllardan sonra
Hiçbirşey değişmemiş
Herşey eskisi gibi
Olabilir mi?

Oruç Aruoba

hayali-cihan-deger Sallanan Eller

Gündüz Yarasaları

I.
Neyiz ki biz?
İlk ışınları görününce güneşin,
Kaparız tepenin gözkapaklarını —
Çam değiliz ki, kollarımız açık
Ürpererek karşılayalım donuk ışığı.
Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya,
Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız,
Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz.
Tanımayız alacakaranlığı delen,
Tepelerin arasından seçen bakışı. —
Kör olmuş ışıktan gözlerimiz.
Gündüz yarasalarıyız biz.

II.
Geceyi düşleriz gündüzken,
Geceyken de gündüzü, —
Yitirebileceklerimiz yitiktir
Onlardan uzaktayken — ama
Özleriz, döneriz yeniden
Yitirmeden
Yitirebileceklerimizi
Yitiremediklerimize.
Yitirebilirdik, deriz;
Ama yalnızca bir fiil çekimi bu —
Tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
Gündüz yarasalarıyız biz.

III.
Sağlamdır düşünce temellerimiz,
Ama altlarında kist vardır, sonra kum —
Dururuz gerçi, sapasağlam, kalın
Taştan duvarlarımızla, dimdik
Ayakta; ama biraz su, bir sızıntı
Kaydırır temellerimizi hemen.
Duyarız yerçekimini hemen,
Titreriz. Sımsıkı, gergin
Bağlar vardır
Düşüncelerimizi ayakta tutan, ama,
Ya temelsizse temeli
Bütün bu bağları
Bağlayan
Bağın?
Bağlantısızca bağlarız bağlarımızı.
Gündüz yarasalarıyız biz.

IV
Yapacaklarımız vardır kocaman,
Kocaman başarılar, yüce çağrılar; ama,
Tutmadığımız bir eldedir aklımız,
Bir son selamda, biz aceledeyken gönderilen —
Nedir ki acelemiz, niyedir ki?
Camın boşluğunu arayan kocaman
Pervaneler gibi, kanat çırpan
Işığa ulaşmak için
Çırpınan, camı kıracakmış gibi —
Düşmanımızdır oysa ışık bizim,
Kanatlarımızı yakan, kavuran —
Aradığımız—ışıkta— nedir ki?
Işıktan gelir ölümümüz.
Gündüz yarasalarıyız biz.

V.
Hep bir dimdik, dümdüz dürüstlüktür duyduğumuz,
Ama bir kuşku kurdu kıvır kıvır kemirir köklerimizi —
Nasıl da kolaydır yalanlarımız, uydurmalarımız,
Nasıl da rahat. İç sızlaması nedir bilmeyiz;
Başedilmez gerekçelerimiz hazırdır çünkü hep —
Kozasında mışıl mışıl kanat takınır tırtılımız,
Sindire sindire yapraklarımızda açtığı delikleri.
Övünürüz delik deşik, bölük pörçük
Yeşilliğimizle — yenmiş bitmiştir oysa
Büyüme noktalarımız, su çekmez artık
Kök uçlarımız, dökülüp gitmiştir
Taç yapraklarımız artık,
Nasıl da yabancı topraktan baş uzatmış taze fide bize.
Gündüz yarasalarıyız biz.

VI.
Bir görsek andığımız yüzü,
Tanır mıyız? —Tanır mıyız
Sevdiğimizi, bilir miyiz neydi—
Sevdik mi, seviyor muyuz?
Yürüyüşü, saçının dökülüşü—
Anımsar mıyız, anımsıyor muyuz?
Bir anıdan başka nedir ki sevgimiz?
Gündüz yarasalarıyız biz.

VII.
Koy başını omuzuma yine.
Aldırma, söylenmeden kalsın
Düşünülmedikler, bilinmedikler —bırak
Unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler —bırak
Yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken
Sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik.
Gel —uyuyalım güneş görününce,
Aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık.
Uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar,
Dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız.
Ama şimdi —sanki sevdalı gibiyiz şimdi,
Sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri—
Şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle,
Şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle—
Aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz.
Gündüz yarasalarıyız biz.

Oruç Aruoba

mazide-kalanlar Gündüz Yarasaları

Biz (Zaten)

önce

Çeşitli, birçok kaynaktan akıp biriken öfkemiz,
öyle olur ki, (belki) zavallılığı içinde
pek de haketmediği —belki, layık bile olmadığı—
bir biçimde, boktan birinin kafasında patlar:
Aslında, o çok daha beterini haketmiştir; ama,
işte layık değildir buna aslında.

Öfkemiz kördür
— en çok da ayna karşısında…

Öyle olur ki, bir sürü yönden üzerimize çullanan
çeşit çeşit baskılar, bir basınç kaçağında
biraraya gelip, suratımızın önünde patlayıverir…

Oysa (belki) —herhalde, önceden onları biraraya
getiren, birleştiren, yoğunlaştıran da—, kapağı açarak patlamalarını sağlayan da, kendimizizdir.

Herşeyi birbirine karıştırmışızdır ya —asıl
yaşamsal olarak, kendimize katmak isteyebileceğimiz
etkiler ile, geçirmemiz (ve aşmamız —’kazanmamız’)
gereken gündelik yaşamda, pek önem vermeden —
nazikçe, ya da aldırmazca, belki ezerek — gelmesine,
ama geçip de gitmesine izin vermemiz gereken
ötekilerden gelen etkileri, hep, biribirine
karıştırmışızdır ya: İşte bunun da acısını,
bunun da sorumluluğunu, kendi yaşamımıza katarız —
katmak zorunda kalırız…

Hep tazelemek isteriz ilişkilerimizi
— ama, hiç düşünmeyiz kendimizin
ne denli bayatlamış olduğunu —

Biz kocayıp giderken, geriden gelen genç kuşaklar,
ağzımızı sulandırır — ama işte biz,
eskimişizdir,
artık…

Oruç Aruoba
-yürüme-

yorgunluk-siiri Biz (Zaten)

Türkiye’de yayıncılık: Her şeye rağmen

Çevirisinden basımına, dağıtımından tanıtımına, davasından dijital dönüşümüne; yayıncılık sektörünün sorunlarına detaylı bir bakış.

Yayıncılık, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hiçbir zaman kolay olmadı. Üstelik Türkiye’nin kendine has sorunları; davaları, sancıları, dağıtımı, ekonomisi, teknolojiyi kullanma biçimi ve ‘bakış açısı’ var. Tüm bunlar bir araya gelince, son durumun fotoğrafını çekmenin şart olduğuna karar verdik.

Sektörün önemli isimleri; Can Yayınları Genel Müdürü Can Öz, Sel Yayıncılık Kurucusu İrfan Sancı, Ağaçkakan Yayınları Yayın Yönetmeni Metin Solmaz, Danışman-Eğitmen Sevengül Sönmez, Yazım Kılavuzu Kurucusu Şeniz Baş ve SimplePUB Kurucusu Bora Ekmekci bize bugünün yayıncılığını anlatıyor:


Can Öz: Zorluk diye sayabileceğim şeyler artık bu işin parçaları

Can Yayınları, Türkiye’nin en popüler ve güçlü yayınevlerinden biri. Babası Erdal Öz’den aldığı mirası başarılı bir şekilde sürdüren Can Öz, yaşadığı sorunları şöyle anlatıyor: “En zoru, babamdan devraldığım bu işi öğrenmek oldu. 2006’da babamı kaybettiğimde; daha okumadığım binden fazla kitap barındıran bir katalog, tanımadığım çevirmenler, yayın piyasasında adını duymadığım sayısız aktör, üzerine yüklü bir borçla karşı karşıyaydım. İşin tuhafı daha ‘irsaliye’ ne demek, onu dahi bilmiyordum. En büyük zorluk öğrenmek oldu. Onun ötesinde zorluk diye sayabileceğim şeyler bu işin parçaları artık: Siyasal baskı, ekonomik belirsizlikler, devlet kurumlarının güvenilmezliği, sosyal medya gerilimleri, telif kanunundaki belirsizlikler, lojistik sistemlerinin gelişmemiş olması ve şimdi de tekrar kapımızı çalmaya başlayan nur topu gibi bir ekonomik kriz.”

‘Yazarınız hapse atılabilir’

Öz, yayıncılığın sorunlarının hiçbir zaman değişmediğini anlatırken, Türkiye özelinde en büyük sorunun demokrasi yoksunluğu olduğunu belirtiyor: “Bir kitap basacağınız zaman korkacağınız şey; fazla basmak, okurun beğenmemesi, kötü kapak tasarlamak, yazara ayıp etmek vs. olmalı. Oysa biz neler yaşıyoruz? Yazarı sevmiyorsa belediyeler ilanları kabul etmez, gazeteler haber yapmaz, iki gün sonra bir belediye etkinliği iptal eder, hatta yazarlardan dolayı siz de çeşitli saldırılarla uğraşırsınız, bunlardan en kötüsü de yazarınız hapse atılabilir.”

‘Kriz olacaksa olsun ve bitsin’

Son günlerde doların yükselmesi ve ekonomik kriz söylentileri tüm sektörleri olduğu gibi yayıncılık sektörünü de etkiliyor. Üstelik siyasi gelişmeler en az ekonomik gelişmeler kadar her şeyi sekteye uğratıyor. Bu parametrelerin yayınevini nasıl etkilediğini soruyorum Öz’e, şöyle yanıtlıyor: “Açıkçası doların yükseleceği, ekonominin bir krize sürükleneceği yaklaşık üç senedir belliydi, ne zaman olacağını bilmiyorduk yalnızca. O nedenle zaten geçtiğimiz yılları buna hazırlanarak geçirdik. Ancak sorun ekonominin kötüye gitmesi değil, bunun da belirsiz olması. Kriz mi olacak, e olacaksa olsun ve bitsin. Yıllardır kriz oldu mu, olacak mı; böyle bir tabloda nasıl bütçe planlaması yapacaksınız? Ekonomik durum ile politik durumu ayırmak zor, çünkü ekonominin rotasını siyaset tayin ediyor. 2004’te AB’ye tam adaylık açıklandıktan sonra sermaye girişleriyle ayaklanan ekonomi, elbette AB’den uzaklaştıkça hızla çöküşe geçecekti.”

‘Enerjik olmayı becermek zor’

Öz, her şeye rağmen umutlu kalmak için çaba gösterenlerden. Hatta birlikte çalıştığı insanları mutsuz görmeye tahammül edemediğini şu sözlerle aktarıyor: “En zorlandığım şey siyasi ve ekonomik parametreler değil. Öngörünüz iyiyse bunu da iyi yönetirsiniz. En zorlandığım şey insanların moralleri, umutları. Birlikte çalıştığım insanlar mutsuz olduğu zaman çok üzülüyorum ve bunu düzeltmeye çalışıyorum. Ancak öyle bir dönemdeyiz ki; zekisi, cahili, yabancısı, muhafazakarı, herkes; etraftaki herkes mutsuz ve umutsuz. İşte bu ortamın içinde şu parametrelerle uğraşmak da, zaman zaman Titanik batarken keman çalma hissi uyandırıyor bende. En zorlandığım şey de bunu saklamak, enerjik olmayı becermek ve etrafımdaki insanları bizi bekleyen korkunç gelişmelere karşı koruyabileceğim güvenini vermek.”


İrfan Sancı: 90’larda yayıncılık bayramı yaşıyormuşuz

Sel Yayıncılık’ın başlangıç hikâyesini İrfan Sancı şöyle anlatıyor: “1990’da yola çıktığımızda, Türkiye’de insanlar yeni yeni 12 Eylül darbesinin baskıcı havasını aralayıp neredeyse topluca okumaya yöneliyordu. Bir kitabın ilk baskısı beş bin adetti. Bir de cezaevinden yeni çıkmışız, genciz, enerji doluyuz. Hiçbir sorunu zorluk olarak görmeden gece-gündüz çalışıyoruz. Şimdi durduğumuz yerden geriye baktığımızda bırakın zorlukları neredeyse bayramı yaşıyormuşuz.

Sancı, 90’lı yılları ‘bayram’ olarak nitelendirirken, yayınevinin geçtiğimiz yıllardaki davalarını soruyorum. Şöyle diyor: “‘Yumuşak Makine’, ‘Görgülü ve Bilgili Bir Burjuva Kadının Mektupları’ ve ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ kitaplarından yargılanıp beraat ettik. Yargıtay, beraat kararını bozup yeniden yargılanmaya hükmetti. Beraat kararını veren mahkeme, bu aşamada verdiği kararda direnmeyip beşer yıl ceza verip ‘hükmün açıklanmasının geri bırakılması’na karar verdi. Bu da “üç yıl içinde benzer bir suç işlersen, bunları da cezana eklerim” demek. Bu karara Anayasa Mahkemesi nezdinde itiraz ettik ama şimdi de AYM’den duruşma günü alamıyoruz.”

‘Kitap yayımladıktan sonra okurun ferasetine kalıyor’

Görüldüğü gibi iyi kitap basmaya çalışmak dışında yayıncılar, başka başka konularla da mücadele ediyor. Sancı, bir kitabın tüm aşamalarını bir zorluk değil de, ‘çözümlenmesi gereken sorunlar’ olarak yorumluyor ve “Böyle yaklaştığımızda telif de olsa çeviri de olsa, nitelikli bir editörün elinden çıkmasına çalışıyoruz. Yayımladıktan sonra artık okurun ferasetine bırakıyoruz her şeyi” diyor.

Türkiye’nin politik ve ekonomik dalgalanmalarının yayınevine olan etkisine ise daha büyük bir pencereden bakıyor Sancı: “Bırakın ülkeyi, dünyanın herhangi bir yerindeki bir olay bile günümüzde piyasaları etkiliyor. Yayıncılık da bundan muaf değil. Bu durum içerikten ziyade maliyeti daha doğrudan etkiliyor.”

Dağıtım ve tanıtım kanallarındaki zorluklara dair ise, bu konunun her dönem bir sorun olarak gündemlerinde olduğunu aktarıyor ve şöyle diyor: “Bunun çözümünün de sihirli bir formülü yok ne yazık ki. Tanıtım mecralarında fiyatlandırma da yine pahalı bir kalem olarak çıkıyor karşımıza.”


Metin Solmaz: Dertsiz başımıza dert açtık

Hazır Bilgi Serisi’ni görenleriniz vardır. Az önce okuduğunuz iki deneyimli yayınevinin yanında oldukça genç olan Ağaçkakan Yayınları’nın Kurucusu Metin Solmaz, hikâyelerini şöyle anlatıyor: “Ağaçkakan’ı biraz keyfekeder kurduk. Dertsiz başımıza dert açtık. Dedik ki, biz güzel kitaplar yayınlarız ve karşılığını bulur. Yanıldığımızı düşünmüyoruz. Genel olarak ‘iyi satanlar’ arasında geçiyor adımız. Ama her şeyi o kadar pahalıya mal ediyoruz ve o kadar ucu ucuna yürüyoruz ki, en büyük derdimiz bu. Yani, iyi matematik bildiğini sanan insanların matematik yanılgısı diyelim.”

‘Medyanın ürkekliği bize dokunuyor’

Sektöre yeni girmiş bir yayıncının, oldukça samimi açıklamaları bunlar. En çok hangi noktalarda sıkıntı yaşadıklarını merak ediyorum, Solmaz şöyle anlatıyor: Zincir mağazalar geleneksel anlamda kitapçılığı neredeyse öldürdüğü için kısa vadede az, uzun vadede çok satan kitapların dağıtım şansı kalmadı. Tanıtım sıkıntıları yaşıyoruz. Medyanın genel ürkekliği bize çok dokunuyor. Gölgesinden korkan gazeteciler kitap yazısı yazarken, kitap tanıtırken de ürkek oluyor doğal olarak.”

Kitabın basım aşamasından sonraki okurla kavuşma anını bir yayıncı keşke arkasına yaslanıp gönül rahatlığıyla izleyebilse. Fakat ne yazık ki, o kısım da ayrı bir süreç ve Solmaz iyi kitabın kitapçılardan uzaklaştığını düşünüyor. Fena halde can yakan o süreci şöyle anlatıyor: “Biz en meşhurundan ilk kitabının yazarına aynı telifi veriyoruz. Dağıtımcımız Punto. Sanırım Türkiye’nin en iyisi.”

‘Uzun satan kitap basmak zor bir iş haline geldi’

Ama her durumda aynı problemler bizi buluyor: “Kitabımız dağılmıyor. Şöyle bir dağılır gibi oluyor. Ama sonra pek çok yerde bulunmaz hale geliyor. Çünkü o ‘son bir aydaki nakit akışı’ içinde az yer bulunca kitaplar gidiveriyor. Halbuki yayınladığımız kitapların satış frekansı zamanla azalmıyor ki… Velhasıl, uzun satan kitap basmak zor bir iş haline geldi. Kitabevi satışları, ya Orhan Pamuk olsun Sabahattin Ali olsun hem çok hem uzun satan kitaplara yahut sabun köpüğü, bugün satıp yarın görünmeyen kitaplara kilitlenmiş durumda. Dolayısıyla, iyi kitap kitapçılardan uzaklaşıyor. Bu da canımızı yakıyor. En büyük iktisadi derdimiz budur.”

Sevengül Sönmez: Sektör çalışanları her işi yapan elemanlar haline geldi

Sevengül Sönmez, uzun yıllardır yayıncılık sektöründe editör, danışman, yayın yönetmeni ve eğitmen olarak çalıştı. Şu sıralar AB ve Türkiye Arasında Sivil Toplum Diyalogu Programı kapsamında ‘Mesleğimiz Yayıncılık’ isimli AB projesinde sektör uzmanı olarak çalışıyor. Yapı Kredi Yayınları’nın çeşitli projelerinde de çalışmaya devam eden Sönmez aynı zamanda Bilgi Eğitim’de ‘Yayıncılıkta Editörlük’ eğitimini veriyor.

Sönmez, şimdiye dek edindiği deneyimlerden yola çıkarak yayıncılığa dair gördüğü sıkıntıları şöyle paylaşıyor: “Bence en büyük sorun, sektör çalışanlarının görev tanımları olmaksızın her işi yapan elemanlar haline gelmesi. Editörlerin nitelikli işler üretmesinin değil de, kaç kitap hazırladıklarının değerlendirilmesi gibi. İç içe geçen ve kolayca odağını kaybeden bir çalışma ortamı olması, iş yükünü çoğaltıyor. Çevirmen iyi bir çeviri yapamamışsa, editör onun tüm eksiklerini gideren kişi oluyor; ama bu yaptığının karşılığını alamıyor. Tanıtım bölümü, yayınevi içinde gerekli sayıda kişiyle çalışamıyor ama kitapların her yerde görünmesi isteniyor. Kısaca, var olan iş kapasitesini karşılayacak sayıda kişi istihdam edilmiyor.”

‘Nitelikli insan olmaması, yayıncılık sektörünün eksiği’

Yayıncılığın nitelikli insan gücüne dayanan bir iş olduğunu savunan Sönmez, çözüm için önerilerini şöyle sıralıyor: “Editörlükten, kitap satış noktasına kadar pek çok yerde nitelikli insan olmaması, sektörün en büyük eksiği. Öte yandan az sayıdaki nitelikli insanın maddi-manevi emeğinin karşılığını alamaması da bu sorunu büyüten bir sıkıntı. Yayıncılık konusunda eğitimlerin artması, bu alanda tecrübe sahibi insanların çoğalması gerekiyor.”

Şeniz Baş: Yayıncılığın meslek olarak görülmesini sağlamak lazım

1996’dan bu yana kitabevi müdürlüğünden satınalma yöneticiliğine ve yayınevi sahipliğine kadar farklı alanlarda çalışan Şeniz Baş, onlarca kitabın editörlüğünü de üstlendi. Bu aralar çocuk kitapları yazıyor ve 2017’de 9 yaş üstü için yazdığı romanların yayınlanmasını bekliyor. Baş’ın, Pınar Falcıoğlu ile birlikte kurduğu Yazım Kılavuzu, yazar adayları ile uzman editörleri ve yazarları bir araya getirmeyi amaçlayan bir edebiyat platformu.

Baş, Yazım Kılavuzu’nu yazar adaylarının da sıkça sorduğu “Kitabım neden reddedildi” sorusuna yanıt olmak için kurduklarını anlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Yazar adaylarının dosyaları yayınevi yayınevi dolaşırken bu soruların da, yazma motivasyonunun da giderek eridiğini görmek üzücüydü. Nasıl  yardımcı olabiliriz, iyi kalemlerin kaybolmasına nasıl engel olabiliriz arayışı bizi Yazım Kılavuzu’na getirdi.”

‘Kitapların bir aydan fazla rafta kalabilmesi mucize’

Yayıncılığın neredeyse her alanında bulunmuş biri olarak Baş, sorunların çok ama özellikle üçünün önemli olduğunu şöyle anlatıyor: “Kitabevlerinin yeterli olmayışı önemli bir sorun. Büyük şehirlerde yaşayan bizler her şeyin dijital ile değiştiğini sanıyoruz. Oysa Anadolu’da kitapla buluşulan noktalar hâlâ kırtasiye ve kitabevleri. Kitapların bu noktaya ulaşması, ulaşsa bile raflarda bir aydan fazla kalabilmesi bir mucize. Dağıtım kanallarının ve kitabevlerinin ciro kaygısı ile çok satanlar dışındaki eserleri raflarda tutmak istememesi, nitelikli eserlerin hızla piyasadan çekilmesine hatta dağıtılmamasına neden oluyor. Güçlü bir kalemin ilk kitabının yeterli dağıtılmaması ve dolayısıyla satmaması -eğer işinin ehli bir yayıncı ile çalışmıyorsa- yeni kitabının basılmaması demek.”

Kitabevi yoksunluğunu derinden hisseden biri olarak Baş’a katılmamak mümkün değil. Diğer sorunları ise şöyle anlatıyor: “Uzman çevirmenler de büyük ihtiyaç alanlarından. Anadilini ve çeviri yaptığı alanı da iyi tanıyan, entelektüel birikimi yüksek çevirmenlere ihtiyacımız var. Üçüncü önemli sorun ise genç, idealist, yetenekli gençlerin yayıncılığa kazandırılmasıyla ilgili. Yayıncılığın tüm alanlarının bir meslek olarak görülmesini sağlamak lazım.”

Bora Ekmekci: Yayıncılık sektörü dijital dönüşümünü gerçekleştiremedi

Bora Ekmekci, idefix.com ve D&R bünyesinde hem kitap hem de e-kitap tarafındaki 14 yıllık tecrübesinin ardından kendi şirketini kurdu. Bir yayınevinin tüm süreçlerinin yönetilebileceği bir sistem olarak tanımlayabileceğimiz SimplePUB, kısa sürede sektörün birçok sıkıntısını da gidereceğe benziyor.

Ekmekci, dijital yayıncılığa dair ilk anısını şöyle anlatıyor: “idefix’in ilk kurulduğu yılları hatırlıyorum. Yayıncılar ‘İnternetten kitap mı satılır?’ diyorlardı! Şimdi geldiğimiz durumda bırakın son kullanıcıya kitap satışını, kitapçılar bile artık internet üzerinden kitap dağıtımı yapan Prefix ve Emek Kitap gibi dağıtıcıları tercih ediyorlar. Yayıncılık sektöründeki e-ticaretin payı da her geçen yıl ortalama yüzde 40 ile büyümeye devam ediyor. İsim vermek doğru olmaz ama bir kısım yayınevlerinin satışlarındaki e-ticaret payı yüzde 50’lere yaklaştı. Daha popüler kitaplar hâlâ mağazalarda çok satıyor. Ama bunun dışındaki kitaplar e-ticaret tarafında daha iyi satılıyor. Yani, 15 sene önce ‘İnternetten kitap mı satılır?’ diyen yayınevleri şimdi e-ticaret firmaları ile kampanya yapabilmek için uğraşıyor.”

‘E-kitap, basılı kitapla yarışır duruma gelecek’

Yayınevlerinin e-kitap tarafında bir direnci ya da ilgisizliği olduğunu düşünen Ekmekci, e-kitabın geleceğini şöyle aktarıyor: “Nasıl ki internetten kitap satın almak daha kolay ve avantajlı olduğu için tercih edilmeye başladıysa, e-kitap da aynı nedenlerden dolayı basılı kitapla yarışır duruma gelecek. Evet, e-kitap basılı kitabı bitirir demiyorum kesinlikle. Çünkü kitap aynı zamanda bir arzu nesnesidir ama e-kitap tarafında da okur için birçok kolaylık bulunuyor.”

‘E-kitap yayınlamazsanız, ciro da gelmez’

Dijital dönüşümü izleyen Ekmekci, e-kitaba gereken ilginin gösterilmemesinin yayıncılığın en büyük sorunu olduğunu düşünüyor. Bu duruma getirdiği çözüm önerisi ise şöyle: “Evet anlıyorum, e-kitap ciroları basılı kitaba göre çok düşük. Ama burada bir kısır döngü de var. Siz e-kitap yayınlamazsanız, ciro da gelmez. İnsanlar da korsan e-kitaplara yönelir. Yani talep var ama sektör olarak arzı üretemiyoruz. Bu da korsan e-kitap dolaşımını teşvik ediyor. Siz insanlara keyifli bir okuma deneyimi ve içerik çeşitliliğini sunarsanız, okurların büyük çoğunluğu zaten bu parayı vermeye hazır. Ancak siz e-kitap yayınlamıyorsanız, o kitabı ille de e-kitap formatında okumak isteyen okuru korsana yönlendiriyorsunuz. Bulmak da hiç zor değil! Google’a okumak istediğiniz kitabın ismini ve epub kelimesini yazın, hemen karşınıza çıkacaktır.”

Yayıncılık sektörünün dijital dönüşümünü gerçekleştiremediğini söyleyen Ekmekci: “Hâlâ çıkan yeni kitap bilgileri firmalara mail ile atılıyor. Yayınevleri güncel stoklarını bilmiyor. Kendileri bilmedikleri için tedarikçi firmaları da net bir şekilde bilgilendiremiyorlar ve e-ticaret sitelerinde aslında stoğu olmayan kitaplar satılabiliyor. Bu da müşteri memnuniyetsizliği yaratıyor. Aynı durum yazar ve çevirmen teliflerinde de geçerli. Kötü niyetli olmasa da sistemsizlik nedeniyle telif hesaplamalarında ve ödemelerinde sorunlar yaşanabiliyor.”

Nihan Bora

turkiye-de-yayincilik Türkiye’de yayıncılık: Her şeye rağmen