Ricat

Kelimelere inanabilir miyiz
İnandığımız gibi dünyanın döndüğüne

Denkleri toplayın yoldaşlar
Havada korkunç ve ağır bir şüphe
Savaşı kaybetmiş olmalıyız
Eve dönme zamanı
Ay kente girmeden önce

Kitaplarımız açık ve târümar
Nasıl olsa bir rüzgâr
Bir gün onları okşar
Belirir bir işaret
Aşk ve ölüm kaldığı yerden başlar

Ruhsat verilinceye kadar
Saklar bizi rüyalar

Yüzlerde bize dair bir ima
Okuyacağız eve dönerken
Mağrur bir edâ için
Hayır henüz erken
Türküler söyleyecek değiliz
Uğruna arza dağıldığımız
Dâva ocağımızda sönerken

Kemal Sayar

kemal-sayar-siiri Ricat

35

işte kayıp giden bir gezegen
tuhaf bir soğuma orman diplerinde
vaşakların irkilmesi
ailenin saadet saatinde
tık diye durması yelkovanın
ömrün en canlı yerinde
izlerin yitip gitmesi
çölün derinliğinde

35 yaşımdan ardıma bakıyorum
saklayabildim mi kendimi ânın gürültüsünden
sırrımı bildim mi ayak sesinden
bir yurt olabildi mi bana dünya
ve kurtarabildim mi hikayemi
güzel bir sözle bitmek hevesinden

35 yaşımdan bakıyorum da ardıma
yok sanki, olamaz bir ömrü dönüştürecek hüner
neyse odur hayat, başladığı gibi biter
soğuk koridorları yatakhanenin
iyileşmez bir gurbet olarak uykularına girer
tek sırrı şu ki hayatın
insan Tanrı’yı özler

hayat giderek ağırlaşan bir uyku
aldığın her yarayla
gövdene kazdığın mezar
bavulları topladın, denkledin bohçanı
göçebe ruh, o isteksiz gölge
eğlensin istediğinde canı
bilirsin uzun yola çıkar

tut beni diyor,bırakma,bırakırsan
ardımda kalacak bir iz yok
üşürsem bunu bilmeyeceksin
uzatacağın bir mendil
olmayacak ağladığımda
tut beni diyor 35 yaşım, bırakırsan
uçup gidecek biriktirdiğim sözler
hızla olup bitecek her şey
dönecek başın

soğur ormanın dipleri
bir gezegen kayar gider
insan Tanrı’yı özler
insan Tanrı’yı özler.

Kemal Sayar

insan-tanriyi-ozler 35

Diğer Kayıplar

1

ahmet bir kadın dehlizlerinde kayboluyor
‘garplılaşmanın neresindeyiz’ diye soruyor
kasılırken o kadının geçmişinde bedeni
hiçbir yerindeyiz ahmet, aşkın da garplılığın da
hiçbir ışık yok tünelin ucunda
hiç alkış yok ahmet bu temsil-i ömrün sonunda.

ışıklı bir caddede yürümek gibidir sevmek
ahmet, kalbinin kitabını yürümek gibidir
yağmurlu bir havada ilan-ı aşk eylemek

hayrettin de kayboluyor
ama o nişanlısının masa işlemelerinden
kendine bir şiir hazırlayarak kayboluyor
o şiiri okumayacaktın hayrettin çocukların olacaktı
bir karın bir evin olacaktı mutluluktan uçacaktın
kaldıysa mêlamî duvarlarda öğütmek kaldı kalbini
hayrettin çektiğin yeter çıkar at şu kalbini.

yağmurlu bir havada yürümek gibidir sevmek
hayrettin, kalbinin kitabını yürümek gibidir
ışıklı bir caddede ilan-ı aşk eylemek

II

süslü beyler için kalkıyor leningrad treni
yataklı vagonu dolaşarak
izmarit topluyor anna karenin
tükenen aşkların izmaritini.

‘o heryerde olmanın hazzı var ya’
diye sesleniyor usulca kendine
arbat sokağında hayrettin.
ve leningrad treni gidiyor ezerek menşevik ökülerini.

en arka kompartmanda müslüman saatini
kuruyor haşim, göl değil ırmak saatleridir
mağrur bir edayla onaylıyor
revü kızlarına incil okumanın saadetini.

haşim ve anne karenin
bakışıyorlar birbirlerine
bu son kareyi çekip alıyor hayrettin.

o sırada ahmet tv izliyor
müzik dinliyor ahmet otomobil sürüyor
yanlış zamanda yanlış sorular soruyor.

haşim ve anna karenin
son bir kez gülümseyerek bakıyorlar
fotoğraf burada bitiyor.

III

Bıraksalar uyurdum diyor ahmet
bıraksalar uzaklara giderdim
kertenkele avlardım
keçiboynuzu yerdim
dünya savaşlarına da karışmazdım
bıraksalar uyurdum.

biryerler… orda olmak
ve gitmenin derin, derin hazzı.

IV

göl değil ırmak saatleridir.

V

menşevikler kitabından bir fasıl:
ihtilal çocuklarını kanıyla emzirir
yalan söyler çünkü fotoğraflar
çünkü revü kızları incil okumaz
ve aşk melâmî değildir.

VI

ah… o heryerde olmanın
bir yerlere gitmenin o derin, derin hazzı.

Kemal Sayar

ahmet-koyut%25C3%25BCrk Diğer Kayıplar

“Aşk böyle bir şeydir.”

Isaak:

Ne güzel bir sürpriz böyle.

Dexter:

İkimiz de beni burada öldürmeyeceğini biliyoruz.

Isaak:

Öldürebilirim.
Ama öldürmeyeceğim.
Dünyanın bu köşesinde bile biraz olsun nezaket kırıntısı kalmalı.

Dexter:

Donut dükkanında bana silah sıkman nezaket mi oluyor?

Isaak:

Maalesef vaktim ve imkanlarım kısıtlıydı.
Barmen!
Arkadaşım Dexter Morgan’a bir bira verir misin?
İkimiz de rahatlayalım.
Gezegendeki pek çok yerin aksine burada herkes iyi karşılanır.

Dexter:

Düşmanlarının seni bir eşcinsel barında aramayacağını mı düşündün?

Isaak:

Hayır.
Bir eşcinsel barında daha rahat edeceğimi düşündüm.
İronik, değil mi?
Kardeşliğin, sırrımı öğrenip bana sırtını dönmesinden korkmuştum hep.
Şimdiyse bu konudan haberleri olmamasına rağmen sırtlarını bana döndüler zaten.
Bu arada, o kiralık katilin gırtlağını kestiğin için sana teşekkür etmem gerekiyor.
Hayatımı kurtarmış olabilirsin.
Ama bir ara tabancaya olan nefretini açıkla bana.

Dexter:

Karışık bir durum.

Isaak:

Tahmin edebiliyorum.

Dexter:

Buna bir son ver artık, Isaak.
Kiev’e dön.

Isaak:

Beni Kiev’de bekleyen hiçbir şey kalmadı.
Güzelce döşenmiş, geniş bir ev, ve dedikodu dönmesin diye arada sırada berabermişiz gibi davrandığımız çekici bir sekreter dışında.
Kiev’deki hayatımı değerli kılan tek şeyi birkaç hafta önce okyanusa attın.

Dexter:

Viktor’la sen…

Isaak:

Sevgiliydik.
Ondan da öte.
Paranın veya gücün geri getiremeyeceği tek şeyi aldın benden.
Sayende, şimdi de lüks hayatımdan da oldum.

Dexter:

Benim yüzümden değil.
Güttüğün kan davası yüzünden oldu.

Isaak:

Eşini öldüren adama sen ne yaptın peki.

Dexter:

Senin de yapacağın bir şeyi.
Binlerce kez yapsam bıkmayacağım bir şeyi.

Isaak:

Yardımı oldu mu?

Dexter:

Karım hâlâ ölü.
Viktor’un senin için çok önemli olduğunu anlıyorum.
Ama o bir katildi ve hak ettiğini buldu.
Karım masumdu.

Isaak:

Masum olmasaydı da aynı şekilde hissedecektin.
Aşk böyle bir şeydir.
Güçlü bir silahtır.
Bizim yararımıza da olabilir, zararımıza da.

Dexter:

Aşkı pek anlamıyorum.

Isaak:

Bilim adamısın çünkü.
Aşk mantığa meydan okur.

Dexter:

Hiçbir şey mantığa meydan okuyamaz.

Isaak:

Mantık çerçevesinde bakarsak Viktor’la birlikte olmamamız gerekirdi.
Toplum içinde yiyeceğimiz damganın dışında, Viktor düşüncesizdi, gözü karaydı hatta. Hep bir şeyleri kanıtlama peşindeydi.
Sanırım kalbimiz, bizim bilmediğimiz bir şey biliyor.

Dexter:

Belki de kalbimiz yanılıyor.

Isaak:

Sanmam..
Aşk zahmetli olabilir, hatta uygunsuz da olabilir.
Tehlikeli olabilir.
Yapmayı hayal bile etmediğimiz şeyleri yaptırır bize.
Ama yanlış mıdır?
Bu, sonumuzun nasıl olduğuna göre değişir, değil mi?

Dexter:

Bunu yapmak zorunda değiliz.

Isaak:

Ben bunu yapmak zorundayım.

Dexter:

Sonra ne olacak peki ?

Isaak:

Sonra mı?
Pek düşünmedim aslında.
Sanırım tüm paramı çekerim ve dünyanın daha mütevazi bir köşesinde günlerimi saklanarak ve huzur içinde geçiririm.

Dexter:

Arjantin gibi.

Isaak:

Ben daha çok Mikronezya gibi bir yer düşünmüştüm.
Herkesin kendi zevki tabi.
Seninle ben aykırı tipleriz.
Kenarda kalan.
Diğerlerini izleriz.
Onlar gibiymişiz gibi davranıp, olmadığımızı iyi biliriz.
En büyük umudumuz, rol yapmayacağımız bir yer bulmaktır.
Yazık gerçekten.
Başka şartlar altında çok iyi arkadaş olabilirdik.

Görüşmek üzere.

san%25C4%25B1r%25C4%25B1m-kalbimiz-bizim-bilmedigimiz-bir-sey-biliyor "Aşk böyle bir şeydir."

Herkes bir Arjantin arzusundadır. Temiz bir sayfa açabileceği bir yer. Ama işin aslı, Arjantin Arjantin’dir işte. Nereye gidersek gidelim kendimizi ve yaralarımızı da beraberimizde götürürürüz. Yuvamız ona kaçtığımız yer midir, yoksa ondan kaçtığımız yer midir?
Yoksa her ne koşulda olursa olsun kabul gördüğümüz sığınma yerlerimiz mi? Bize daha fazla yuvamız gibi hissettiren yerler. Sonunda olduğumuz gibi davranabildiğimiz için.

Dexter, 7. Sezon 8. Bölüm
http://dizipub.com/dexter-7-sezon-8-bolum-izle/comment-page-3/

KISA ŞİİR / bir

Bir roman kadar uzun bu tümce,
– Sonra işte yaşlandım.

Gülten Akın

sonra-iste-yaslandim KISA ŞİİR / bir

Ey bu kupkuru yaşamda açan tek çiçek!

sarıp sarmaladı bizi
kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara
başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik

*

kadınlar az şey beklemiyor sizden

*

Yaşam o zaman güzeldir, ancak, tehlikeler yaşandıkça;
insan unutur kendini; ayrımında olmaz…

*

ne ki, yürekli bir insan son vermek
isteyince çekilmez yaşamına; doğa dikilir
karşısına, ölüm kendi elinden olmadı diye.

*

Ve sen
öyle umursamaz duruyorsun bakışlarınla

*

Daha kötüye gidiyor zaman; hatadır
beklemek gelecek yoz kuşaklardan; yüceltmezler
soylu yurttaşları, almazlar öçlerini acılardan.
Kanat çırpsın etrafımda aç gözlü kara akbaba;
yem olsun adsız cesedim yabanıl hayvanlara;
dövsün bulutlar; dağılan parçaları sağa sola
yağmurda; silinsin adım, sanım yeryüzünden rüzgarla.

*

Hoşlanıyordum duygusallığımdan, derin
bir konuşmaya dalıp gitmekten yüreğimle
ve acılarımın bekçiliğini yapmaktan.

*

Cendere altında gibi
yüreğim, düşününce herşeyin nasıl gelip
geçtiğini; ve hiçbir iz bırakmadan sanki.
İşte geçip gitti bu bayram günü de;
kovalıyor ardından sıradan bir gün;
insanın yaşadıklarını çekip götürüyor
beraberinde zaman.

*

Dalarken bu
sonsuzluğa düşüncelerim, keyif alırım bu

denizde, batan gemide olmaktan

*

Nasıl da tenhalaştı aklım
sen ona yerleşince!

*

Acıyla yaşıyorum, acıyla öleceğim;
ah keşke, hemen!

*

…Güneş:
“Mutlu gençlik yıllarına son” demektedir sanki,
uzaktaki tepelerin arkasında yitip giderken.

*

Bilmiyorum hangi dizeleri yollayayım size, ruhunuzda, dipdiri
yüreğinizde körüklesin diye sevgi ateşini?

*

Eyvah! Pişmanlık içinde ve sık sık;
döneceğim geriye, ama çaresiz, geçmişi arayarak.

*

Seni kaybediyorum boşuboşuna, tadına varmadan
bu insanlık dışı ortamda acılar arasında.
Ey bu kupkuru yaşamda açan tek çiçek!

*

…ben de kuru ve tatsız
günlük konuşmalardan sonra
dönüyorum sana; çiçekli
bir bahçeye döner gibiyim...

*

…sanmam,
aklından bile
geçeceğimi. Soruyorum bu arada kendi
kendime ne kadar yaşarım ben daha

*

Ama bilir suçun kime
yüklenmesi gerektiğini;
arar bulur gerçek suçluyu:
Doğururken biz ölümlüleri anadır
bize; üvey ana kesilir başımıza sonradan.

*

Bir hanımefendiydin sen bir zamanlar;
oysa şimdilerde bir köle…

*

Yok mu savaşan kimin kimsen?
Savunmuyor mu seni kimse seninkilerden?

*

Yazıklar oluyor;
bir başkaları için; bir başkasının düşmanı
tarafından savaşta öldürülen insana.
Diyemeyecektir ölürken: – Toprak Ana,
geri veriyorum verdiğin canı sana-

*

Nerede senin çocukların?
Yabancı topraklarda savaşıyor evlatların.
Bak, İtalyam, bak!

*

Oysa ölürken çok uzaktaydılar ölümden
Antela tepelerinde, o kutsanmış insanlar…

*

Ne idi bu aşk,
sizin gibi genç beyinleri ateşe atan;
iten acı yazgıya…

*

Ne karınız vardı; ne çocuklarınız
o ıssız tepelerde ölürken yanınızda;
ne gözyaşı döken
ne bir öpücük koyan alnınıza…

*

Yaşasın yaşasın! Ne mutlu sizlere!
Dünya durdukça yaşayacaksınız!

*

Keşke ben de olsaydım toprağın altında
ve bu can veren toprağı ıslatsaydım kanımla…

*

Ağla, sevgili İtalya, küçülsün
gözlerinde varlığın; hor görmezsen
eğer yoktur anlamı duyulan acının…

*

Silinmiş her yürekten geçmişteki acıma duygusu;
gelmiştir ardından kara günler dingin günleri kovalayan…

*

Uzak dursun sanattan anlamayanlar, uzak…

*

Ey soylu sanatlar, acımız hafifliyor varlığınızla;
yaşayacaksınız sonsuza dek sizler…

*

Neler çektik neler? Bırakmadı taş taş üstüne o alçaklar…

*

Ölmedim ben senin acımasız yazgın adına.
Öfkem, acıma duygum bundandır…

*

Görüyorsun, senden uzaklardayız, en güzel çağımızda…

*

Ne mutlu sana, yazgın zorlamadı bu
vahşetler içinde seni yaşamaya…

*

Nerden çattık bu kara tabloya?
Yol vermeseydi acımasız yazgı,
doğmasaydık keşke;
görmeseydik ya da bu günleri?

*

Söyle: Yaktığın ateş  söndü mü yoksa?
Söyle: Yeşillenmeyecek mi artık o mersin ağacı?
Yayılmayacak mı şanımız, ünümüz tüm dünyaya?
Öldük mü yoksa sonsuza dek?
Sınırsız mı kalacak utancımız?

*

Var mı bekledikleriniz bizden daha?
Sönmedi mi, ne dersiniz içimizdeki ateş?
Sizler gelecekten umutlu, bense perişan;
yoktur hiçbir şeyim beni acıdan kollayan;
geleceğim karanlık ve öyle ki gördüklerim;
bir düş ve bomboş bir imge tüm umutlarım…

*

Ey yüce ruhlar, bir zamanlar sizlerin olan evlerde
kaba saba, iğrenç, onursuz kişiler oturmakta…

*

Korkaklığımızla örnek olduk gelecek kuşaklara…

*

Neydi o günler; bir daha geri gelmeyecek gibiler!

*

Kıvılcımlar çalıp götürüyordu rüzgar, geçerken bu topraklardan…

*

Yazgıya boyun eğmemiş insan;
dünyadan çok cehennem dost oldu sana, acı ve kızgınlığına…

*

Yaşayanların dünyası sanki cehennemden daha beter?

*

Ey karşılıksız sevginin kurbanı…

*
 
Ne mutlu sana gözyaşların yaşamının kaynağı…

*

Güneşin sulara gömüldüğü yerde;
görürsün, batan güneşin ışınları kucaklar sonsuza açılan dalgaları;
ve karanlığa boğulurken bizler o kıyılarda günün başladığını…

*

Ne ki, büyümüyor, küçülüyor tanıdıkça dünya…

*

Nerede bizim tatlı rüyalarımız,
bilinmeyen yerler, bilinmeyen insanlarla ilgili…

*

Herşey boş, bir tek acıdan başka…

*

Bir anda yokoldular, görüyorsun rüyalar;
koskaca dünya bir kağıt parçasına sığdı;
herşey birbirinin benzeri ve giderek herşey bir hiçliğe doğru…

*

Herşey birbirinin benzeri ve giderek herşey bir hiçliğe doğru…

*

Aşk da seni terkediyordu, son aldatmacasadır yaşamımızın.
Bir gölgeydi hiçlik gerçek ve kalıcı; bomboş bir çöldü dünya…

*

Kazançlıydın, zararlı değil ölümünle;
dünya kötülüklerine tanık insan; ölümü ister, çiçekleri değil…

*

Kim senin yanında olacak senden başka
değilsen bir başkasının umurunda?

*

Kim kondurur sanıyorsun defne dalını başına,
geliyorsa şiir hesap kitaptan sonra…

*

Sevgili Vittorio,
bu toprakların insanı değildin sen; ne de bu zamanların.
Bir başka zamanlar, bir başka topraklar yaraşırdı sana;
senin gibi akıllı insanlara…

*

Uyandır ölüleri; uyuyor çünkü yaşayanlar ayakta…

*

Çekip götürüyor seni yazgı
yaşamın tozlu yollarına, taşına toprağına;
sen de bırakıp gidiyorsun baba evinin sessizliğini,
mutlu düşler ve alışık olduğun yanılsamaları.

*

Bak da gör, Bacım, insafsız yazgının bize yakıştırdığı yüz karası çağı.
Mutsuz çocuklar doğuracaksın mutsuz İtalya’da.

*

Büyük insanlar örnek olsun yavrularına.

*

Ya mutsuz ya da korkak olacak çocukların; mutsuzları yeğle.

*

Eyvah çok geç, bugün doğan, insanlık
tarihinin akşamında gözünü açar yaşama.

*

Aç kalmıştır ruhu aşka.
Kimin ki çoşkulanmazsa eğer yüreği göğsünde.

*

Alışmalı çocuklarınız sıkıntıya, gözyaşına
erdemli olmanın bedeli olarak.

*

Güzeldin; düşler dünyasında yaşıyordun;
baba bıçağıyla bembeyaz göğsünden vurulduğunda.

*

Mezar alsın beni koynuna,
zorbanın iğrenç yatağına konuk olmaktansa.

*

 Güneş daha parlaktı senin zamanında bizimkine oranla.

*

Nedir ki yaşamı ölümlülerin bir oyundan başka;
Güneş hüzünlü dünyamızı aydınlattığı günden beri.
Yoksa gerçek daha mı az aldatıcıdır, sence, yalandan?

*

Neye yarar dersiniz, bu yaşamımız?
Boşa kürek çekmiyor muyuz?

*

Daha da güzeldir yaşam, bir tek o zaman,
ölümün eşiğine kadar gidip dönüldüğünde…

*

Bekleme çok fazla yüreklilik yüreksizlerden…

*

Acılardan ve günahlardan habersiz yaşarlar hayvanlar;
şanslıdırlar; mutlu geçer yaşlılıkları…

*

Ey Prometheus’un çocukları,
Bu kadar çok yaratığın içinde hayat verdi size  Tanrı;
ve yalnız siz, başka kimse değil, yaşamdan nefret ettiniz…

*

Ey insanlık tarihi!
Ey işe yaramaz insanlık soyu!

*

Kanat çıpsın etrafımda aç gözlü kara akbaba;
yem olsun adsız cesedim vahşi hayvanlara; dövsün
bulutlar, dağılsın parçaları sağa sola yağmurda,
silinsin adım, sanım yeryüzünden rüzgarla..

*

Yıkmıştı acılar ve kara yüzü onu gerçeğin zamanından önce…

*

Sönmedi mi yoksa ışıkları güneşin;
kararmadı mı sonsuza dek üstünde insanların?

*

Yüreğin yansın demiyorum,
ama, tanık ol hiç olmazsa acılarımıza…

*

Ve kölelik, ki en kötüsü kötülüklerin,
sardı başkaldıran insan ruhunu çepeçevre…

*

Demiyorum ki o zamanlar süt ırmakları vardı (…)
Diyorum ki insanlık yaşıyordu habersiz kara talihinden, acılarından…

*

Ey gözlerime tatlı ve doyurucu gelen
bir zamanların görüntüsü; tanıyana kadar aşk ve yazgıyı;
gülmüyor artık hiçbir tatlı manzara umutsuz duygularıma…

*

Ne idi günahım daha çocuk yaşımda,
yaşamın kötülüklerden uzak çağında;
öyle ki demir ipliği yaşamımın gençlikten ve albenisinden yoksun…

*

Ne suç işledim, ne büyük hatam oldu ki,
daha doğmadan önce, gökler düşman kesildi,
yazgı astı suratını bana?

*

Giz dolu herşey; ıstırabımızın dışında.
Ağlamak için doğduk, bir üvey evlat gibi… 

*

Öleceğiz. Çirkin bedenimizi yeryüzünde bırakarak…

*

Ne çabuk geçiyor neşeli günlerimiz.
Hastalık,  yaşlılık alıyor yerini ve gölgesi soğuk ölümün…

*

Ne idim, ne oldum, acaba, niye ki?
Niçin aşklar yüreğimde yer değiştirdi?
Hepsi laf, gerçek olan şu ki, bizleriz anlamsız olan…

*

Doya doya yaşamamış olmaktan
duyduğum pimanlık sıkıntı verir ruhuma,
dönüştürür geçmişteki zevkleri acıya…

*

Ahh! Ne kadar çok benziyor
yaşam tarzın yaşam tarzıma!

*

Yoksun bırakıyorum seni umuttan; evet,
umuttan – dedi doğa – Işıldamasın gözlerin
Ağlamanın dışında…

*

Herşey suskun ve sessiz; unutulmuşluğun kucağında;
söz edilmiyor artık onlardan…

*

Puslu ve titrek gözüküyordun gözlerime,
gözyaşlarımdan ötürü, kirpiklerimde.
Çileliydi yaşamım çünkü, ve gene öyle; ödün vermiyor ki yaşam…

*

Ey sevimli ay, anımsamak gene de güzel,
yapmak muhasebesini acı yılların.
Ne kadar sevimlidir bir bilsen!
Hüzünlü olsa da geçmiş…

*

Ömrümün baharında göçüp gittim bu dünyadan;
yaşam tatlı günleri sunduğu zaman;
umutların işe yaramadığını o yaşta anlamaz insan…

*

Coşkusu yoktur ölümün alırken canını genç insanın;
ne kötü bir yazgıdır yazgısı mezarda son bulan umudun…

*

Sen öldün; ben yaşıyorum.
Sana ölmek, bana yaşamak düştü.
Sana o güzel, narin bedeninle can çekişmek,
bana bu sefil gövdemle katlanmak yaşamaya…

*

Ağlamak için doğduk- dedi- biz ikimiz;
gülmedi yüzümüze kaderimiz…

*

Gencim, ne ki, eriyor tükeniyor gençliğim, tıpkı yaşlılığım gibi…

*

Hüzünlü bir incelikle uzatıyordu bana elini…

*

Artık elveda. Ruhlarımız ve bedenlerimiz
ayrılıyorlar sonsuza dek birbirlerinden. Benim
için sen yoksun ve artık olmayacaksın…
bozdu aramızdaki bağlılık yeminini yazgı.
*

Gökte olsun, yerde olsun dostu ve sığınağı mutsuzların,
intihardan başka bir şey değil…

*

Ve bu gözlere ağlamaktan başka hiçbir şey yakışmıyordu artık…

*

Düşmanıdır kötü insanların; dosttur, ama, bana senin yüzün…

*

Acıyla yaşıyorum, acı içinde öleceğim..

*

Yeryüzündeki yaşamının son anlarını yaşıyordu Consalvo;
şikayetçiydi bir zamanlar yazgısından ama artık değildi…

 *

Kalmaz kimse yanında uzun süre dost olarak,
dünya nimetlerini küçümseyen insanın…

*

Kalbi sıkışır insanın acıyla, ayrılan yabancı da olsa,
dönmemek üzere, yanından elvada dediği anda…

*

Bana acı veren tek şey seni sonsuza dek yitirmem…

*

Boşuna yaşamadım; değil mi ki örtüştü dudakların dudaklarımla…

*

İki güzelşey vardır dünyada; Aşk ve ölüm…

*

Nasıl da geçti zaman. Elvada Elvira…

*

Eyvah! senden ayrılıyorum dönmemek üzere bir daha.
Parçalanıyor kalbim söylerken bunları.
Göremeyeceğim bir daha bu gözleri,
duyamayacağım sesini N’olur Elvira, söyle
Gitmeden önce bir öpücük verecek misin bana.
Tek bir öpücük tüm yaşamım boyunca?

*

Elveda, Elvira. Sonunda imgen ayrılıyor
yüreğimden yaşam ateşimle birlikte.
Elveda. Bu sevgi seni tedirgin etmediyse
eğer, yarın tabutumun
arkasından yüreğinin yandığını göster.

*

Sen şiir sevdasına dalmış, sözcüklerle
oynuyor, resimler çiziyorsun kafanda hem

*

Duymaz oldum alıştığım
kalp çarpıntılarını; eksildi yüreğimden
aşk esintileri; buz kesmiş göğsüm,
kalmadı iç çekişlerim.

*

Aslında
keyif vericidir anılarla uğraşmak; ne ki, güncel
girer devreye çekilmez derdiyle onun yerine
geçecek, geçmiş de ondan pek farklı gözükmez
gözüme; olsun gene de bir özlem var içimde,
ve kendi kendime: Neydim, ne oldun, derim.

*

Böyledir, işte, ölümlülerin düşleri.
Sonunda buldum seni; bir düşsün sen
büyük ölçüde; güzelleştirirsin gerçeği.

*

Aşk okuldur
sevenleri ölüme alıştıran.
Aşk ateşi varınca belirli bir noktaya
dayanamaz artık hiç kimse verdiği acıya
Ya bırakır narin bedenini
aşkın saldırılarına; o zaman kardeşi
Ölümün etkin yardımıyla
biner adamın tepesine;
ya da Aşk öylesine
zorlar ki kalbinin derininde,
o cahil köylü,
o taze kadın cellat elleriyle
genç yaşlarında son verirler
yaşamlarına.

*

Düş kurar oldu
artık aşk yaralısı insan,

*

kötülüklerin en kötüsü
yaşlılığı uydurdular tanrılar
en uygun buluş olarak ölümsüz akıllarına.

*

gözbebeklerimi kapadığı en tatlı, en hafif anda
belirdi başucumda gölgesi o kadının;
baktı uzun uzun yüzüme; bana önceleri
aşkı öğretmişti; ne ki, sonraları bıraktı
beni gözyaşlarımla. 

*

Aşk ve ölüm kardeştirler;
aynı zamanda yarattı onları yazgı…

*

Gerçeğin bilinmesinin, hüzünlü olsa da, vardır güzellikleri…

*

Gün kara, gece ıssız, yalnız ve karanlık, ay yokulmuş;
gökte yıldızlar bana gülmüyor artık…

*

Nereye bakarsam bakayım, gök, yeşillikler ; her taraf,
herşey acı verir bana zevk verir…

*

Silvia, anımsıyor musun
ölümlü yaşamında o yılları, ışıldarken güzellik…

*

Bu mu yazgısı insanoğlunun?

*

Biliyorum boştur yıllarım; karanlık ve çöldür ölümlü yaşamım…

*

Yaşam ıstırapsa niçin katlanıyoruz ona?

*

Istırap ve acıdır duyduğu ilk şey,
Doğar doğmaz anası ve babası avutur onu doğmuş olmasından ötürü…

*

Yoktur karşılığı yeryüzünde hiçbir beklentinin.
Acı ve sıkıntıdır yaşam; başka hiçbir şey değil.
Sus artık. Son bulsun tüm umutların…

*

Bir tek sana eğdim bu dik duran başımı
ve bir tek sana açtım bu ele avuca sığmaz yüreğimi…

*

Ölüm çağırıyor seni; daha görmeden ömrünün baharını
Dönmeyeceksin ayrıldığın bu yerlere bir daha.
Görmeyeceksin artık sevgili yakınlarını.
Kalacaksın sonsuza kadar orada.
Belki mutlu olacaksın; ne ki, seni tanıyan
herkesin yüreği yanacak yazgısızlığına…

*

Her ne yere baksa, her ne yere gitse
kapanır bütün kapılar yüzüne bu acılı insanın!

*

Öyleydin. Ama şimdi toz duman oldun toprak altında…

*

Herhangi birine dönüştürdü seni yazgı;
oysa gökten inmiş bir melek gibiydin aramızda yaşarken…

*

Gerçek soylu odur ki
büyüklük ve yüreklilik gösterir, ıstırap içindeyken bile…

*

İyiler her zaman hüzünlü;
alçaklar ve düzenbazlar şenlik yapmakta…

*

Ey zavallı kuru yaprak,
uzaktasın dalından, nereye gidiyorsun?

*

Dalıp giderim düş dünyama;
Duracak gibi olur kalbim orada…

*

söyle,” dedim: “Hiç yaktı mı yüreğini aşk ateşi,
sardı mı seni acıma duygusu benim için,
yaşadığın sürece?

*

çok kez ölümü çağırdım ve uzun uzun
oturdum o havuzun başına; düşündüm son
vermeyi umutlarıma, acıma.

*

Kim tatmamıştır bu acıyı,
görmüşse eğer sona erdiğini
tatlı yılların, güzel zamanların ve gençliğin?

*

Ey yorgun kalbim, artık rahat edecek başını
dinleyeceksin sonsuza dek.
Bitti en son düşün de; bitmeyecekmiş gibi gelirdi bana hep

Sen rahat uyu sonsuza dek.
Yeterince yoruldun
zaten çarpa çarpa.

Giacomo Leopardi

giocomo-leopardi Ey bu kupkuru yaşamda açan tek çiçek!

“Hüküm senindir.”

• Dün gece sevgilinin eteğini tuttum da; “Ey kerem cevheri!” dedim. “‘Gecen hayırlı olsun’ diyerek beni yalnız bırakıp gitme; bu gece lütfet, bizimle beraber kal!”

Onun güzel yüzü parladı, ateş gibi kızardı, öfkelendi. “Yeter, benden elini çek!” dedi, “Beni rahatsız etme! Bu yüzsüzlük, bu dilencilik ne zamana kadar sürecek?”

• Ona dedim ki: “Peygamber Efendimiz ‘Bir şey isteyeceksen onu güzellerden, güzel yüzlülerden iste!’ diye buyurmadı mı?”87

  87 Hz. Mevlana’nın yukarıdaki beyte aldığı hadîsin aslı şöyle:

“Hayrı güzel yüzlülerden isteyiniz.” Cami’u’s-Sağîr, c. I, s. 43.

“Evet öyle buyurdu ama, güzel kişi, güzelliği ile benliğe kapılır da başkasını düşünmez, ancak kendini düşünür. Bu sebeple onun huyu da serttir. Nazlansa da, cevr etse de insana dokunmaması gerekir.”

• Dedim ki: “İş böyle ise, onun cevri cana can bağışlar, dene de gör. Göreceksin ki denediğin her şey bir defınenin tılsımı gibidir.”

Dayanamadım ağlamaya başladım; “Hüküm senindir.” dedim. Ey insanı ızdırabın karanlığından kurtaracak olan nurun kaynağı! Benim feryadıma yetiş, bana yardım et! ‘

O göz yaşlarımı görünce bana acıyacağı, teselli edeceği yerde gülmeye başladı. 0 güzel varlığın acılarımı görmemezlikten gelerek gülmesi, onun bana yakınlığının belirtisi, bir lütuf olarak göründü de, o lütuftan, doğu tarafı da batı tarafı da dirildi.

• Ey aşk yolu arkadaşları! Ey dostlar! Ağlayın, ağlayın, yağmurlar gibi gözyaşı dökün! Dökün de güzeller, yeşilliklerde size de gönül alıcı güzel yüzlü dilber ihsan etsinler.

Mevlânâ Celâleddîn
Divan-ı Kebir  (c. VI, 2964)

hukum-senindir "Hüküm senindir."

Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak sırlar söyle!

Ey güzel sesli ney! Çıkardığın seslerle gönüller almadasın. Hoşsun, güzelsin, sıcak sıcak nefes vermedesin. Soğuklukları silip, süpürmedesin.

İçin bomboş, ne boğum var, ne başka bir şey! Sen dertlere düşmüş, perişan olmuş gönüllerden, dertlere düşmüş canlardan derdi, elemi almakta, onları da kendine döndürmekte, böylece de dertli, kederli, elemli kişilerin yerine sen feryad etmekte, sen ağlamaktasın.78

78  Hz. Mevlana Dîvan-ı Kebîr’inin başka yerlerinde, ruba’îlerinde de ney hakkında güzel şiirler söylemiştir. Mesnevî’ye “Bu neyi dinle!” diye başlamıştır. Mevlana aşığı merhume Fevziye Çamsever Hanım’ın Mesnevî başındaki “Dinle neyden” ilham alarak yazdığı “Dinledim Neyden” başlıklı şiirinden birkaç kıt’a alarak bu şiiri açıklamak istiyorum:

“Andırır bir hasta kalbin ah ve istimdadını
Nağmesinden topladım bin bir fırakın yadını
Peyrev eyler ahına güya gönl-i naşadını
Dinledim neyden, bu akşam, hasretin feryadını

Kah coşar aşkın sesiyle şimdi mestane eda
Kah yanar fırkat diliyle sanki bir vuslat-ı cuda
Yükselir kurb-ı cemale, nefha nefha her sada
Dinledim neyden bu akşam, firkatin feryadını

Ruhlara serin nevayi yaralı bir ney midir?
Nağmeler, nağme değil de bir ilahî mey midir?
Öyle mest olmuş ki ruhum neşve de bir şey midir?
Dinledim neyden bu akşam hasretin feryadını

Nağmesi güya sada-yı ‘bişinev ez ney’den gelir
Sîne-i aşığa uğrar da ilaha yükselir Sır mıdır?
Sevda mıdır? Şekva mıdır? Bilmem nedir?
Dinledim neyden bu akşam firkatin feryadını”

Herkesin gönlüne göre sesleniyorsun, sızlanıyorsun. Herkesin sevgilisine benzer resimler yapıyorsun, okuma yazma bilmiyorsun ama, iç yüzde, gönüller aleminde çok başarılı resimler yapan bir ressamsın.

• Ey bütün görünen ve görünmeyen şeylerin, hakîkatlerin, aslı, şekli, sureti olan güzel varlık! Sen şimdi hangi perdedesin, hangi makamdasın, hangi nağmedesin? Ey şeker gibi tatlı olan azîz varlık; ne olur lütfet, ney’in nağmeleri arasından bir baş göster, bize görün!

• Sanki gözlerin dokuz göz olmuş, can da sana on kulağını vermiş, nağmelerini her tarafa, altı yöne de üfle! Çünkü altı yön de senin tanıdığındır. Senin için yabancı yoktur. Sen herkesin dostusun.

Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak nağmelerle, sırlarla söyle! Seni üfleyenin nefesinden aldığın sıcak, içli duyguları, seni dinleyelere de bir bir hoş şekilde duyur!

• Ney’in içine ateş düştü. Yanıyor, alemi duman kapladı. Ey ney; senin sesin, aşk sesidir. Sen ateşlisin, için yanarak aşk sesini duyurmadasın.

• Ey ney; kendi aşkınla, aşk ateşinle Leyla’nın, Mecnun’un aşk sırlarını dile getir, inle, feryad et! Ey ney; bu halinle gönüle ne hoş şeyler duyuruyorsun, cana ne huzurlar bağışlıyorsun.

• Galiba senin nefesinde Tebrîz şehrinden bir koku var. Böyle olduğu için, güzelliğin ile, güzel nağmelerinle nice gönüller elde etmedesin.

Mevlânâ Celâleddîn
(c. VI,2994)

ben-neyim Ey başı kesilmiş ney; dilsiz, dudaksız olarak sırlar söyle!

Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.

Sual: Neden bunların umumuna fena diyorsun? Hâlbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.

Cevap: Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

Sual: Neden hüsn-ü zannımıza sû-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaklardı; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem sana büyük maaş vereceklerdi, kabul etmedin. Demek sen onların taraftarlığı için demiyorsun. Demek hak taraftarısın.

Cevap: Evet, hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız!

Münâzarat (16/92) / Sualler ve Cevaplar (7/73)
(İlk dönem eserleri)

Said-i Nursî

her-sozun-kalbe-girmesine-izin-vermeyin Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.

BATI’DA ÇEŞİTLİ DEVİRLERDE KİTAP TİCARETİ

KİTAPÇILIK TARİHİ ÜZERİNE NOTLAR:

BATI’DA ÇEŞİTLİ DEVİRLERDE KİTAP TİCARETİ

Matbaacılığın ilk zamanlarında, matbaacıların aynı zamanda kitapçılık da yaptıkları görülür. Bunlar bastıkları kitapların satışı ile bizzat kendileri meşgul olmuşlardır. Daha sonra ortaya seyyar satıcılar çıkmış ve matbaacılardan aldıkları kitapları şehir şehir gezerek satmağa başlamışlardır. Bu seyyar satıcıların 1469 yılından kalma kitap katalogları günümüze intikal etmiştir. Bunlar bir şehre geldikleri zaman, bir hana yerleşirler, arabalarına yükledikleri kitapların isimlerini bir meydanda toplanan kalabalık önünde sayarlar ve müşterilerini yerleştikleri handaki kitaplarını görmeğe davet ederlerdi.

Bu tarihlerde büyük kitapçılar da yok değildi. Bu yıllarda Frankfurt, Cologne ve Strassburg canlı kitap ticaretinin merkezleriydi. Bu kitapçıların başında da Anton Koberger gelmekteydi. Onun Nuremberg’deki kitapçı dükkânı o zaman Almanya’nın en büyük kitap ticarethanesi durumundaydı.

Yine bu tarihlerde İtalya’da Venedikli Nicolas Jenson’da sayılı kitap ticareti yapanların başında yer almaktaydı.

XV. yüzyılın sonlarına doğru, seyyar kitap satıcılığının yanı sıra, kitap ticaretinde teşkilâtlanmağa doğru bir gidiş baş gösterdi. Büyük yayınevleri kurulmağa başladı. Bunlar kendi yayınladıkları kitapların yanı sıra, başkalarının da yayınladıkları eserleri satmaktaydılar. Bu devirde, özellikle ticaret ve üniversite şehirlerinde yayıncıların tutundukları görüldü.

Bu arada kitap panayırları da devam etmekteydi. Bu panayırların başında da, yılda ilkbahar ve sonbahar olmak üzere iki defa kurulan Frankfurt Kitap Panayırı gelmekteydi. Bu panayıra başta İtalya olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinden Fransa’dan, Belçika’dan ve diğerlerinden de kitapçılar katılmaktaydılar.

Daha sonraları 1680 yıllarında Leipzig Kitap Panayırı’nın kitapçılar tarafından tercih edildiği görülmektedir. Leipzig günümüze kadar Alman kitapçılığının merkezi olarak kalmıştır. Bu arada Jenave Dresd gibi şehirler de kitap ticaretinin merkezleri olmuşlardır.

1564 yılında, kitap panayırlarında satışa çıkarılan kitapların katalogları basılmağa başlanmış, bugün kitapçıların yayınladıkları kitap katalogları, bu panayır kataloglarından doğmuştur.

XVII. yüzyılın ilk başlarında kitap ticareti yeni bir görünüş kazanmış ve kitaplar umumî müzayedelerle, arttırma usulü ile, en fazla verene satılmağa başlanmıştır. Bu hareketin öncülüğünü Hollanda yapmıştır. İlk kitap mezatları da Leyden’de yapılmıştır. Bu hareketin fikir babalığını Lodewijk Elvezir’in yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Elzevir Leyden Üniversitesinde lâboratuvar kısmında çalışırmış, üniversite talebesine kitap satma müsaadesini aldıktan sonra kitap ticaretini hızlandırmış ve Avrupa ülkelerine de yaymıştır. Hollandalı meşhur Elzevir ailesi, bu Lodewijk Elzevir’den gelmedir. En meşhurları Bonaventura ve onun torunu Abraham’dır. 1625 -1652 yılları arası en faal oldukları devirdir. Bugün, Elzevir Associated Scientific Publishers adıyla Amsterdam’da faaliyetlerine devam etmektedirler. Caesar’ın, Pliny’nin, Terence’in, Vergil’in, Moliere’in, Corneille’in, Racine’in ve Pascal’ın baskıları, en meşhur Elzevir baskılarını teşkil eder. Oxford’da Bodleian Kütüphanesi’nde, Paris’te Bibliotheque Nationale’de ve Amsterdam’da Üniversite Kütüphanesi’nde Elzevir baskılarını görme imkânını bulmuştuk. Devirlerinde kitapçılık sahasında Elzevir’ler bütün rakiplerini geçmişler, büyük bir servet yaptıkları gibi, Fransızca eserleri tekrar basmakla devrin Fransız edebiyatının gelişmesine imkân hazırlamışlardır. Hollanda, XVII. yüzyıl Avrupa kitapçılığında üstün bir yer işgal eder. Fransa parlak edebî üstünlüğüne rağmen, bu konuda birinci sırayı alamamıştır. Üstelik Fransız edebiyatı yukarıda da belirtildiği gibi, ilerlemesini Hollanda’da basılan taklit nüshalara borçludur.

Müzayede yoluyla yapılan kitap ticaretinde, hem alıcının hemde satıcının menfaatleri karşılıklı korunmuş oluyordu. Kitap satan daha çok kazanç sağlıyor, kitap alan ise tesadüfen karşısına çıkan kitabı değil, istediği, koleksiyonuna katmak arzusunda bulunduğu eseri satın almış oluyordu.

Hollanda’daki bu şekil kitap ticareti, çok kısa bir süre içersinde diğer Avrupa ülkelerinin de dikkatini çekti ve müzayede yoluyla kitap ticareti kısa zamanda milletlerarası bir hüviyet kazandı.

Joseph Hill adlı, Hollanda’da yerleşmiş bir İngiliz rahibi, 1676’da vefat eden bir arkadaşının kitaplarını bu şekilde sattırarak, bu.çeşit kitap ticaretini Londra’ya soktu ve kısa bir zamanda İngiltere’de yerleşmesine vasıta oldu.

Müzayede yoluyla kitap satışının en hareketli devri, şüphesiz XVIII. yüzyıldır. Arttırma yoluyla kitap ticareti Fransa ve Almanya’da da kısa zamanda revaç görmüştür.

Bu arada, Avrupa’da ciltçiliğin yeterli kazanç sağlamadığını gören küçük şehirlerdeki ciltçiler, dükkânlarını kâğıt ve çeşitli halk kitaplan satan bir şekle soktular. Buralarda dinî mevaiz kitapları, halk için yazılmış eserler, rüya tabirnameleri ve ilâç kitapları gibi şeyler satılmaktaydı.

XVII. yüzyıla kadar Avrupa’da kitap fiyatlarının sabit olmadığı görülür. Ancak XVIII. yüzyılın ilk yıllarında Almanya’da kitap fiyatlarını gösterir kataloglar yayınlanmağa başlanmıştır. 1742 yılında kitapçı Georgi, her kitabın sayfasını ve fiyatını gösterir Avrupa Fihristi’ni yayınladığı zaman, meslektaşlarının hoşnutsuzluğunu üzerine çekmiştir.

XVII. yüzyılda Paris’teki büyük müzayedelerde, kitapseverler seçkin bir müşteri halkası teşkil ediyorlardı. Bu arada aranılan kitapların fiyatları da devamlı surette artmaktaydı. Yine bu tarihlerde. Paris’te Pont – Neuf üzerinde ve Seine Nehrinin sahillerindeki rıhtımlarda sandıklar içinde kitap satan açık hava kitapçıları türemişti. Bunların sandıklarında kıymetsiz kitapların yanı sıra nadir eserlere de raslanırdı. Saray ve kilise bu satıcıları devamlı kontrol altında bulundururlardı. Bunların sansür tarafından yasaklanmış siyasî ve dinî yazıları dağıtıp sattıklarından şüphe edilirdi. Teşkilâtlanmış kitapçılar da, bouquinists denilen bu açık hava kitap satıcılarını kaldırtmağa çalışırlardı.

Okumaya karşı olan ilginin artması, kitapçılığa yeni imkânlar sağlamış ve XVIII. yüzyılın ikinci yarısında kitap istihsali önemli bir artış kaydetmiştir. Bu arada kitap istihsalinin artışına paralel olarak, telif haklarının da yükseldiği görülmüştür. Telif haklarının artması ise, kitap fiyatlarının yükselmesine sebep olmuştur.

Kitap fiyatlarının artması, XVIII. yüzyıl kitap basımcılığında bir takım sahtekârlıkların yapılmasına yol açmıştır. Meselâ bazı Almanca eserler, Belçika, İsviçre ve özellikle Avusturya’da tekrar basılmıştır. Frankfurt Panayırı, yavaş yavaş bir taklit eserler panayırı görünümü kazanmıştır.

Almanya’da ancak 1791 yılında yazarların telif hak ve hukukları himaye edilmeğe başlanmış ve yine bu tarihlerde yayınlanan Prusya Medenî Kanunu ile yayıncıların haklarına ait ilk talimat tanzim edilmiştir.

Kitap ticaretinin teşkilâtlanması da, bu arada ağır ağır ilerleme kaydetmiştir. Bu yüzyılın sonlarına doğru, Leipzig’de kurulan kitap borsası ve Charles Chr. Horwath ile G. J. Göschen’in tedbir teklifleri, Alman kitapçılığı için gerekli olan birleşmeye doğru atılmış bir adım olmuştur.

Fransız kitapçılığı, diğer Avrupa ülkelerine nazaran daha önce teşkilâtlanma imkânlarını elde etmiştir. Daha XV. Louis zamanında bir Kitapçılık Müdürlüğü kurulmuş ve bu kuruluşun başına da kıralın başkütüphanecisi rahip Bignon getirilmişti.

XIX. yüzyılda İngiltere’de bir kitap müzayedesinde, arttırmaya çıkarılan bir koleksiyon için ödenen en yüksek para 50 bin İngiliz lirası olmuştur. Bu para, gözü doymaz bir kitap meraklısı olan ve Avrupa’nın birçok şehirlerinde koleksiyonları bulunan Richard Heber’in terekesinin satışında ödenmiştir.

Kont Charles de Sunderland tarafından XVII. yüzyılın sonlarında toplanmış olan meşhur Sunderland koleksiyonu, 1881 – 83 yılları arasında satıldığı zaman tahminen buna yakın bir meblağ tutmuştur.

Bu yıllarda bu arttırmalardan en ziyade faydalanan kitap satıcılarının başında, aslen Alman olan Bernard Quaritch gelir ki, bu şahıs XIX. yüzyılın sonlarına doğru kitap ticaretinde Avrupa piyasasının âdeta tek hâkimiydi.

Fransız İnkılâbı ile sınaî hürriyetin tesisi, Fransa’da kitap ticaretinin şartlarını değiştirmişti. Ayrıca o tarihe kadar kitapçılık ve matbaacılık için mevcut olan esnaf teşkilâtı da son bulmuştu.

1815’den sonra Almanya’da kitapçılık alanında, kitapçılar arasında o zamana kadar kendini hissettirmemiş bir birleşme fikri doğmuş ve bunun neticesi olarak, Leipzig’de bir Kitap Borsası kurulmuştur. Ancak, kitapçılıkda sahtekârlığa karşı koyacak, yazarların hak ve hukukunu koruyacak bir kanunun hazırlanması için yeterli olgunluğa erişilmemişti. XX. yüzyılın ilk yılları bu konunun tartışmaları ve bununla ilgili olarak yapılan çeşitli teşebbüslerle geçmiştir. Yazar ve yayıncıların hukukunun güçlükle korunabildiği bu yıllarda, bu konuda mühim rol oynayanlar içersinde Friederich Perthes ile, daha önce fabrikatör iken kısa zamanda Almanya’nın en tanınmış yayıncıları arasında yer alan F. A. Brockhaus‘un isimleri sayılabilir.

Almanya’da Kitap Borsası üyeleri, telif hakkının korunması için bir sözleşme kabul ettirebilme konusunda önemli gayretler sarfettiler ve bunun neticesinde Bern şehrinde 1866’da ilk sözleşme imzalandı. Bern Sözleşmesi (The Berne Convention) bugüne kadar çeşitli defalar gözden geçirilmiştir. Herhangi bir muameleye ihtiyaç göstermeksizin, imza sahibi bütün ülkelerde telif hakkını kabul eden, edebî mülkiyeti bu şekilde muhafaza eden bu sözleşmenin mazisi bu kadar yenidir.

Fransa’da Konvansiyon Meclisi tarafından 1793’de kabul edilmiş olan kanun, yazar haklarını bir mülkiyet olarak tanımıştı. İlk edebî sözleşme 1840 yılında Fransa ile Belçika arasında yapılmış olup, Bern Sözleşmesi’nin esasını teşkil etmiştir.

Bu arada, kitap ticaretinin panayırlarda yapılan eski şekli de, XIX. yüzyılın ilk yarısında önemini kaybetmşitir.

Alman Kitap Borsası, XIX. yüzyılın ikinci yarısında, modern kitapçılığın bütün teşkilât ve yeniliklerini yerine getirmişti. Bu kuruluş, kitapçılar için bibliyografyalar, altı aylık ve beş yıllık kataloglar yayınlamağa başlamıştı.

Almanya’da kitap ticareti gayet ciddi bir kontrole tabi olup, bu kontrol merkezi Leipzig’de olan Yayıncılar Sendikası (Verlegerverein) ve Alman Kitapçılar Sendikası (Börsenverein der deutschenbuchhândler) tarafından yapılır. Bu arada, Leipzig’de meslek gazetelerinin en önemlilerinden biri olan ve yeni Alman kitaplarını günlük olarak duyuran Börsenblatt yayınlanır.

Yalnız Leipzig, Berlin, Stutgart ve Münich gibi büyük merkezlerde değil, birçok küçük şehirlerde, özellikle Tübingen, Heidelbergve Göttingen’de de önemli yayınevleri bulunmaktadır.

Başlıca Alman yayıncıları arasında: Berlin’de Walter de Gruyter,S. Urban ve Sechwarzenberg, Julius Springer, S. Fischer, BrunoCassirer; Leipzig’de Karl W. Hiersemann, B. G. Teubner, F. A. Brock-haus, E.A. Seemann, Hinrichs, J. A. Barth, Göschem, Reclam,Tauchnitz, Velhagen ve Klasing; Münich’de F. Bruckmann ve R. Ol-denburg’u; Jena’da Gustav Fischer’i; Gotha’da Julius Perthes’i say-mak mümkündür. Almanya’da ikinci eelden kitap toplayan kitapçıların başında Gustav Fock, K. F. Koehler, Otto Harrassowitz ve KarlW. Hiersemann gelir. Almanya’da bu işin öncülüğünü Frankfurt’da1785’de kurulmuş olan Joseph Baer müessesesi yapmıştır.

Leipzig’de merkezi bulunmayan bütün Alman yayıncıları, burada bir komisyoncu nezdinde yayınlan için umumî bir depo bulundururlar. Almanya’da kitap satışı şarta bağlı olarak yürütülür. Buna göre komisyoncu ve perakendeci kitapçılar, her yeni çıkan kitaptan belli bir miktar alırlar ve bunların içinden belli bir sürede satamadıklarını iade ederler. Bu çeşit şarta bağlı satışta, satılan kitapların tenzilât yüzdesi de azdır.

Almanya’da kitapların iade süresi Birinci Dünya Harbi’nden önce oldukça uzun tutulmaktaysa da, şimdi bu süre üç ayı geçmemektedir.

Almanya’da ayrıca Barsortiment denilen toptan satış yapan kitapçılar da bulunmaktadır. Bunlar bazen bir eserin bütün edisyonlarını satın alırlar ve özel tenzilâttan yararlanırlar. Bunlara daha çok Leipzig, Berlin ve Stutgart gibi büyük yerleşme merkezlerinde rastlanmaktadır. Bunların başında merkezi Leipzig’de olan, katalog ve bibliyografik türdeki eserleri ile de tanınmış olan Koehler-Volckmar gelir.

Tanınmış Fransız kitapçıları arasında ise; Fransız klâsikleri serisinin yayıncısı J. J. Lefevre, Panckoucke fils, A. A. Renouard, Querard’m La France Litteraire adlı eserini Catalogue de la librairieadı ile devam ettiren Otto Lorenz, romantik eserlerin yayıncıları olarak bilinen Renduel ve Curmer; Hetzel, Hachette, Lemerre, Firmin Didot, Plon, Calman-Levy, Charpentier ve halefi Fasquelle, vulgarizasyon türü eserler yayınlamakla şöhret bulmuş Larousse ve Armand Colin sayılabilir. Fransa’da ikinci elden kitap toplayan kitapçıların başında ise, Renouard, J. Techener, E. Rahir ve Maisonneuve – Cie gelir.

Paris’te 1847’de kurulmuş olan Kitapçılık Cemiyeti (Cercle dela Librairie) ‘nin kontrolü altında, kitap ticareti ve sanayii ile uğraşanlar cemiyet ve sendikalarda toplanmışlardır. Kitapçılık Cemiyeti’nin haftalık yayını olan la Bibliographie de la France, Fransız kitapçılığının isteklerini karşılar durumdadır.

Fransa’da yayıncılar satışlarını kitapçılara doğrudan doğruya yaparlar. Kitapçılara satış şartsız olarak ve depot sistemi (Systemedu depot) ile yapılır. Fransa’daki bu sistem aşağı yukarı Almanların şarta bağlı satış sistemine yakındır. Fransa’da kitap komisyoncuları da vardır ve hemen hepsi Paris’te toplanmışlardır. Bu komisyoncular bazen kitapçılar adına kitap da satın alırlar.

İngiltere’de ise kitap satışı şartsız olarak yapılır. Kitapçılar, kendileri veya müşterileri için yeni çıkan kitapları incelemek için yayıncılardan istiyebilirler. Ancak bu kitapların kısa bir süre içersinde iadesi şarttır. Piyasaya çıkmadan önce siparişi yapılan kitaplar için daha fazla tenzilât yapılır.

İngiltere’nin tanınmış kitapçıları arasında, Longmans, Green, İngiltere’nin en eski yayınevi olan John Murray, George Allen ve Unwin, William Heinemann ve Macmillan sayılabilir. Bunlar özellikle kısa vade ile satış yaparlar. İngiltere’de ayrıca satılmamış kitapları daha ucuz fiyatla satmağa çalışan ve remainders denilen kitapçılar da vardır.

İngiltere ile müstemlekeleri arasındaki kitap ticaretinin büyük bir kısmını wholsale booksellers’ler yaparlar. Bu toptancı kitapçıların en tanınmışlarından biri de Simpkin Marshall’dır.

İngiltere’de ikinci elden kitap ticareti yapanlar arasında en tanınmışları Londra’da Bernard Quaritch, H. G. Bohn, H. Sotheran, Maggs Brothers, Francis Edwards, E. P. Goldschmidt ve Robinson’dur.

Danimarka, İsveç, Norveç ve Finlandiya’da kitapçıların ticari teşkilâtı, aşağı yukarı Almanya’dakinin aynıdır, Danimarka’da, yayıncılar yeni açılmış bir kitapçıya kredi açıp açmıyacaklarına kendileri karar verirler.

İsveç’te bu gibi hallerde kitapçılardan kefalet tarzında teminat talep edilir. Sendikalarından tavsiye ve teminat getiren kitapçı ve komisyonculara tenzilât da söz konusudur.

Norveç’te yeni bir kitapçının yayıncılardan kredi alabilmesi için, Kitapçılar Sendikası’na girmesi ve bu kitapçının daha önce başka bir kitapçı yanında çıraklık yapmış olması gereklidir.

Finlandiya’da da kitapçılar, kitaplarını komisyon karşılığı ve numune olarak alırlar. Bu sistem bugün Finlandiya’da oldukça geçerlidir. Küçük kitapçı dükkânlarındaki kitapların çoğu, yayıncılar tarafından gönderilmiş olan numune kitaplardır. Böylece, küçük kitapçı dükkânları bile müşterilerine çeşitli türdeki yayınları sunabilme imkânına sahiptirler. Finlandiya’da kitapçı dükkânlarının çoğu, bir – iki yardımcıyla çalıştırılan küçük aile teşebbüsleridir. Büyük yerleşme merkezlerinin dışında kalan bölgelerde kooperatif kitapçılığı da yaygındır. Finlandiya’nın en tanınmış kitapçıları Helsinki’deki Akateeminen kirjakauppa (Akademi Kitabevi) ve Suomalainen kirjakauppa (Fin Kitabevi) dır.

İskandinav ülkelerinde kitapçılar, yayıncılardan % 25 ile % 30arasında tenzilâtla kitap satın alabilmektedirler.

İskandinav ülkelerinde ikinci elden kitap ticareti pek o kadari lerlememiştir. Başlıcaları Danimarka’da H. J. Lynpe ve Son, J.Grubb, Magnus Hansen, Jeppe Poulsen Skadhauge; İsveç’te O. H.Klemming, Robert Sandberg, Björck ve Börjesson; Norveç’te N. W.Damm’dır.

Belçika’da kitap ticareti serbestir. Fakat bu ülkede de, sendika tarafından tanınmış olan ve yayıncılar tarafından tenzilât yapılan kitapçı ve komisyoncuların listesi yapılmıştır.

Hollanda’da bir Yayıncılar Sendikası ve bir Kitapçılar Cemiyeti vardır. Bu kuruluşlar kendi tüzükleri gereğince yayıncılar nezdinde, tenzilâta hak kazanmış kitapçı ve komisyoncuların listesini düzenlerler. Yayıncılar, yeni kurulmuş bir kitapçıya, bu kuruluşların muvaffakati olmadan hiç bir şekilde tenzilât yapamazlar. Çıraklık müessesesi bu ülkede de geçerlidir.

Hollanda’da ikinci elden kitap ticareti yapanların başında, Hague’daki Martinus Nijhoff, Amsterdam’daki Menno Hertzberger gelmektedir.

İsviçre’de Zurich’de L’art ancien; İtalya’da Milan’da Ulrico Hoepli, Florence’da Leo S. Olschki, Rome’da C. E. Rappaport ikincielden kitap ticareti yapanların başında gelir.

Amerika’da da kitapçılar şartsız satış sistemi ile satış yaparlar.Kitap satışının büyük bir kısmı, toptan satış yapan kitapçılar tarafından yapılır. Bunların en tanınmışlarından’ biri de, American News Company’dir. Amerika’da ikinci elden kitap ticareti yapanların başında, New York’da Alman asıllı A. S. W. Rosenbach, H. P.Kraus, Lathrop C. Harper, James F. Drake ve Boston’daki Good-speed’s sayılabilir.

Dağıtım yoluyla satış, kitap ticaretinde her zaman tercih edilmiştir. Bu usul çok önceleri Batı’da, dinî kitapların satışı için denenmişti. Daha sonraları fasikül fasikül yayınlanan eserlerin abone kaydedilmesine başlandığı zaman çok tutuldu ve geliştirildi. Bugünde vadeli ödeme usulü ile, aşağı yukarı dünyanın her ülkesinde uygulanmaktadır.

BAŞVURULAN DİĞER KAYNAKLAR :

— D. W. Davies. The World of Elzeviers, 1586-1712. Haag 1954.
— Marjorie Plant. The Engish Book Trade. An Economic History. London 1939.
— Helmut Lehmann – Haupt. A History of the Making and Selling of Books in the UnitedStates. New York 1951.
— Pentti Kuoplo. Books from Finland. Quarterly Review, No. 3, 1975.
— Unwin, Stanley. Kitapçılığın iç yüzü. Çeviren : Leylâ Elburz. İstanbul 1950

Svend DAHL’ in History of the Book (New York, 1958) adlı eserinden kısaltarak çeviren ve metne ilâveler yapan: İsmet BİNARK

Milli Kütüphane Başuzmanı

kitapciligin-tarihi BATI'DA ÇEŞİTLİ DEVİRLERDE KİTAP TİCARETİ