Gitme Aşkım Benim; Bana Sormadan

“Sen hiç düşünme en iyisi
Beni ve harlanan acımı
Ben acıdan yakınmam
Ben yalazdan yanmam”

(Furuh Ferruhzad)

Radyoyu uyanmak istediği saate göre kurar, bazen bir haber, bazen bir şarkı, bazen hava durumu, bazen de vıcık vıcık bir DJ sunuşu ile uyanırdı…
Allah ne verdiyse…
Ertesi gün 14 Şubat olduğunu bilmeden radyosunu kurdu.
Birkaç satır bir şey okudu ve uykuya daldı.
Müthiş bir vaveyla ile uyandı.
Radyodaki kız çığlık çığlığa bu günün Sevgililer Günü olduğunu haykırıyordu!…
Kızın bu yapay coşkusu canını sıktı, uzanıp frekans değiştirdi. Bir başka sunucu, yine benzer bir nedenle Sevgililer Günü‘nden söz ediyor, yorum üstüne yorum getiriyordu sevgili üsüne, sevgi üstüne…
Radyoyu kapattı…
Yanındakine dokunmak istermiş gibi elini usulca yana uzattı…
Yana çevirdi başını sanki yanı başında birini görecekmiş gibi… Öylece kalakaldı.
Nice sonra küçük fısıltılar dolaşmaya başladı odada.
Sevgi sözcükleri, nefesler, iniltiler…
Haz patlamaları…
Ve sessizlik…
Sadece sessizlik.
Ve sessizliğin içinde sığınağını aracasına birbirine sokulan iki çıplak bedenin hışırtısı…
 “Gitme” dedi usulca…
Yüzlerce yıl önce yazılmış o şiir düştü yine aklına;

“Gitme aşkım benim, bana sormadan 
Bütün gece direndim uykuya 
ama şimdi ağırlaştı göz kapaklarım 
Uyurken seni kaybetmekten korkuyorum 
Gitme… 
Gitme aşkım benim, bana sormadan 
Dönüyorum, sana dokunmak için 
uzatıyorum ellerimi 
Ayaklarını kalbimle sarmalayıp 
göğsüme çekmek istiyorum…” 

Birden çıktı yataktan.
O gittiği günden beri yıkanmasına gönlü razı olmadığı yatak çarşafını hırsla çekip aldı.
Yastık kılıfını sıyırdı. “Götürüp yakacağım” diye geçirdi içinden…
“Bütün şiir kitapları ile birlikte götürüp yakacağım… Bir de Tanpınar’ın Huzur’unu… Romanın içindeki bütün mekanları; Emirgan’ı, Kandilli Vapur İskelesi’ni, ceviz ağaçlarını, erguvanları, Mümtaz ve Nuran’ın o iflah olmaz aşklarını, bütün istasyon büfelerini. Cümle cümle yakacağım Huzur’u. Kelime kelime… 
Sadece Tagore’un “Gitme Aşkım Benim…” diye inleyen şiir kitabını ve Huzur‘u değil ondan kalan onunla ilgili ne bulduysa doldurdu yatak çarşafının içine…
Bir dolmakalem, bir cüzdan ve vazoda aylar boyu kalıp kurumuş sarı güller, kristal kuvars, firuze, kaplan gözü, sitrin vb. doğal taşlar, CD’ler,  kasetler, notlar, mektuplar, fotoğraflar ve pek çok ıvır zıvır…
Sevgililer Günü‘nü bir törene dönüştürmenin peşindeydi sanki…
Bir sevgiliden kurtulma törenine…
Yatak çarşafını yüklenip çıktı evden…
Kapı önü, sokak, otomobil onun hayali ile kuşatılmıştı sanki.
Ne yana baksa onu görüyordu… Değişik kıyafetlerle ama tek bir ifade ile “Allahaısmarladık” demek isteyip de diyemeyen bir ifade…
Ve ağlamayan…
O gittiğinden beri sürekli dinlediği CD bittiğinde Boğaz Köprüsü’nün üstündeydi.
Durdurdu otomobilini.
CD’yi çıkardı, şöyle bir baktı ve fırlatıp attı köprünün korkulularından öteye…
CD, köprüden Boğaziçi’nin sularına doğru döne döne inerken canının yandığını hissetti ilk kez. Gözlerini yumup büzüldü koltuğa…
“İyi bir yere gitti” diye geçirdi içinden, “Yakıştığı yere gitti”.
CD’nin çıkmasıyka kendiliğinden devreye giren radyo hala sevgiden, sevgiliden, Sevgililer Günü‘nden söz ediyordu…
Sevgiliye verilecek en uygun armağanlardan…
Parfüm, saat, cüzdan, kalem; olmadı tek bir gül…
Yatak çarşafından yaptığı bohça geldi aklına. “Neden yakmalı ki” diye geçirdi içinden…
Aniden karar verip otomobilinden çıktı. Bagajı açtı, bohçayı kaptığı gibi korkuluklara koştu ve gücünün yettiğince ileriye doğru fırlattı..
Bohça bir paraşüt gibi açılıp içindekileri boşalttı.
Yatak çarşafı kıvrıla büküle denize doğru inerken korkuluğun demirine çarpıp kırılmış bir parfüm şişesinden yayılan Chanel 5’in keskin kokusunu soludu derin nefeslerle.
Sevgilinin kokusu…
Bir önceki Sevgililer Günü armağanı.
‘Yakıştı’ diye geçirdi içinden. “Bütün Boğaziçi sevgilim gibi kokacak Sevgililer Günü’nde…” Bulunduğu yere doğru hızla gelen iki trafik polisine aldırmadan otomobiline atladı ve hızla uzaklaştı…
Sarı güller aldı bir çiçekçiden.
Kucak dolusu diri sarı güller…
Gülleri otomobilinin ön koltuğuna yerleştirdi özenle…
Ve yeniden yola koyuldu.
“Ellerimi tut” dedi biri fısıltıyla. Başını çevirip baktı…
Güller ve sevgili yer değiştirmişti.
“Ellerimi tut ve gözlerime bak…” 
Güllere dokundu usulca.
Ama bakamadı.
Bir an sonra direksiyonu bırakıp her iki avucuyla kulaklarına bastırdı.
Otomobil yalpalayıp savruldu. Refleksle sarıldı direksiyona…
“Madem ayrılıyoruz” dedi sevgili.
“Son bir kez seviş benimle…”
Aniden karar verip sert bir U dönüş yaptı otoyolda.
O eski otele gelene kadar aynı sesi işitti takılmış bir plak gibi.
“Son bir kez seviş benimle…” 
“Son bir kez seviş. Son bir kez…Son…Son…” 
Otomobili otelin önünde park etti ve resepsiyona gidip 303 numaralı odayı istedi.
“Nesi oluyorsunuz?” diye sordu resepsiyondaki adam.
“Nesi nesi?” dedi şaşkınlıkla.
“Biraz önce hastaneye götürüldü” dedi ve ekledi:
“Bol miktarda uyku hapı…”
Merdivene doğru atıldı kucağında güllerle. 303 numaralı odayı buldu.
Yarı aralık kapının ardındaki yatağı gördü. Yatağın üzeri silme sarı gül kaplıydı.
Usulca girdi içeri. Yine o bildik Chanel 5 kokusu.
Komedinin üzerinde boş ilaç şişesini gördü.
Ve yatağın başucuna iliştirilmiş bir kağıt…
“Özür dilerim” yazıyordu kağıtta.
“Bu gün Sevgililer Günü. Buraya geleceğini biliyorum.
Özür dilerim ne olur affet beni…”
“Bir katil önce sevdiklerini öldürür” yazmıştı…
“Sonra da…”

Kenan Işık

kenan_isik_gitme_askim_benim_bana_sormadan Gitme Aşkım Benim; Bana Sormadan

Yalnız Serçe

Kadim kulenin tepesinden,
Münzevi serçe, köye
Gidersin cıvıldayarak gün ölünceye dek;
Ve gezinir ahenk vadide.
Çevreyi sarmış bahar
Havada ışıldar ve kırlarda sevinçle coşar.
Göz gördü mü, yüreği bir hoşluk sarar.
Duyarsın kuzuların melediğini, seslerini ineklerin;
Diğer kuşlar şen şakrak, yarış peşinde,
Açık gökte dönüp durur yüz kere,
Kutlarlar altın çağlarını;
Sen bir kenarda, düşünceli, seyre dalarsın hepsini;
Eşlik etmez, uçmazsın,
Neşeyle dolmaz için, sakınırsın eğlenceden;
Cıvıldarsın ve böylelikle geçer
senenin ve ömrünün en güzel çiçeği.

Ah, ne de benzer
Halim haline! Eğlence ve kahkaha,
Taze yaşların tatlı yuvası,
Ve gençliğin kardeşi,
İlerlemiş günlerin acılı iç çekişi, aşk
Bilmem nasıl, hiç ilgilendirmez beni; hatta onlardan
Kaçarım neredeyse uzaklara;
Neredeyse ırak ve yaban kalırım ben
Doğduğum bu yere,
Geçerim kendimce baharımı yaşamaktan.
Akşama teslim bu günde,
Kutlama âdettendir köyümde.
Duyarsın berrak gökte çınladığını çanın,
Duyarsın sık sık tok sesini gürleyen namluların.
Yankılanır uzaklarda evden eve.
Şenlik için kuşanmış
Köyün gençleri
Evlerinden çıkıp koyulurlar yollara;
Bakışıp dururlar ve neşelenir yürekleri.
Ben münzevi
Ve uzak kalırım, çıkarım köyün bu yakasından,
Her eğlence ve oyunu
Ertelerim başka bir zamana ve bakışım
Asılıyken günlük güneşlik havaya
Yara alır güneşten, o dağların arasından,
Dingin günün ardından,
Batıp giderken söyler gibidir,
Mesut bahtiyar gençliğin neredeyse yitip gittiğini.

Giacomo Leopardi
Kaynak: Ruhun Yalnızlığı / YKY

yalniz-serce Yalnız Serçe

Yalnızlık

Yalnızlık Kişinin inmeye cüret edemediği –
Ve Mezarında anlamak için çevresini
Yoklaması gibi ancak
Tahmin yürütebildiği –

En kötü korkusu onun Yalnızlık
Kendini görmesin diye Ve
yok etmesin kendi önünde
Sadece bir inceleme için –

Gözlenemez bu Dehşet – sadece
Kenarından geçilir Karanlıkta –
Askıda kalmış Bilinçle –
Ve Kilit altındayken –

Korkarım ki bu – Yalnızlıktır –
Ruhun Yaratıcısı
Onun Mağaraları ve Dehlizleri
Aydınlat – ya da mühürle –

Emily Dickinson
Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar

yalnizlik Yalnızlık

Biz yalnızız, korku yalnızıyız, bir başkasındadır tek dayanağımız,

Biz yalnızız, korku yalnızıyız,
bir başkasındadır tek dayanağımız,
her söz bir orman gibi olacak
bizim bu yolumuzda.
İstem, sadece rüzgârdır
bizi iten, döndüren ve kovalayan,
biz kendimiz
filizlenen özlemin kendisiyiz.

Rainer Maria Rilke

siir-antolojim Biz yalnızız, korku yalnızıyız, bir başkasındadır tek dayanağımız,

Yalnızım. Yalnız büzülüveriyorum

Kollarımda sızı ve takatsizlik:
Saçma bir istek, kendimden küçükmüş gibi
hissettiğim, canlı bir şeyi
sıkıca tutmak uğruna. Akşam olunca, aniden
kaçırmak ve ardmdan da, koşar adım götürmek isterim,
ağır yüklerimden birini;
onu korumak uğruna, karanlığa hücum etmek
isterim, tıpkı kayalara vuran deniz gibi;
onun için savaşmak isterim, öyle ki bana
bir hayat ürpertisi kalsm; sonra düşmek isterim,
sokakta, en dipsiz gecede,
ay ve kayın ağaçlarıyla yaldızlı
nemli bir göğün altında; kıvrılıvermek
bağrıma bastığım bu hayata onu
uyutmak- ve kendim de uyumak isterim, en nihayet…
Yok: Yalnızım. Yalnız büzülüveriyorum
zayıf bedenimin üzerine. Fark etmiyorum,
sızlayan bir alın yerine, bir deli misali
dizlerimin gergin tenini öpmekte olduğumu.

Antonia Pozzi
Çeviri: Meryem Mine Çilingiroğlu

dizlerimi-opuyorum Yalnızım. Yalnız büzülüveriyorum

Uyumak istiyorum, çok yorgunum,

Uyumak istiyorum, çok yorgunum,
yorgun ve mutluluğum yaralı.
Çok yalnızım – en sevdiğim şarkı bile
yitti gitti ve geri de gelmiyor.

Nihayet uyuyacak olsam rüya görürüm,
ve rüyalar harikadır.
En acı kaderin üzerine bile
büyüleyici bir tebessüm üfleyiverirler.

Rüyalar beraberinde unutmayı getirir
ve yanar döner rengârenk süsleri.
Kim bilir – belki de beni
daimi olarak tutarlar kendi diyarlarında.

Selma Meerbaum-Eisinger

uyumak-istiyorum Uyumak istiyorum, çok yorgunum,

Bırak Bırak

Bırak o kordonu dedin, bıraktım ve çıktım dünyaya
İlk zorluğu buyurdun, memeyi bırak dedin, uzun emdimdi eminim.

Köyü bırakıyoruz dediydi baban biraktı hepimizi şehire
Saçını bırak, dedi annen berberde her sabah zor olur
Her gün taraması, başlarken ilkokula.
Ne berberi unuttun ne o günü.
O gün bugün saçın bir anlamı yok sende, arada zülüf filan
desen de şiirde.

İlkokul öğretmenin sol elini beğenmedi, bırak dedi,
Solak ne öretmenim diyemeden bıraktın kalemi sağ eline.
Çocuklar travmatik oluyorlarmış boşanınca babayla anne
O ne ki, bizimkiler kaç evi başımıza yıktılar her mahallede.

Bir arkadaşın nurcan; sana göre, yaşına göre
Onu esmerliğiyle sevdiydin geceyi de,
ilk ayrılığındı, işte bak, bırak dedi sana,
bıraktın oyun arasında, anlamadın bile.

Feneri yak gidelim mavilim, sonra… ne bileyim, onca hırgür.
Anlamadım neler bıraktım ilkgençlik yıllarında ralarda ralarda.
Okulu bırak diyen bir şeytan da olmuştu arada, saymalı onu da.

Sonra büyü dedin, büyüdük.
Uza dedin uzadık. Boylu boyunca.
Elimi büktüğün yetmedi belimi büktün,
bırak dedin basketi, bıraktım.
Beş olması gereken yerde dört omur varmış
Niye eksik ben ne bileyim, sen taktın?
Al bak sana şiir dedin,
Onu beşinci omur diye taktım.

İlk aşkımdı, nasıldı dersen, ilk fasıldı, asıldı,
bu şiirin başındaki süt gibiydi, bırakması.
Onu bırak dedin ya. Ah ne zordu. Bir vapur iskelesinde,
turnikenin öbür yanında.
Gözümü açtığımda elektroşok veriyorlardı eksiğimin
yerine.

Gençlik işte onu bırak bunu bırak, serseri misin, bırak
Diye diye, bıraktıklarını dizemezsin,
Vesselam lale sümbül bağın
bırak bırak, bitmiyordu bu hayat.
Kısa kestim bu bölümdeki yılları, uzun bıraktırmıştın çünkü.

Kompile mistik ol dedi biri, kimdi, bir ara unuttum kendimi
Oysa hayattı bu, buradaydı, ben buradaydım, yoktu yeri
Basitti yaşamak. Yaşarsın ve kemiklerini bırakırsın geri.

Hayattı, hayatımızdı, olgun bir meyveye benziyor gibiydik ileri geri
Baktım bırak dedi babanın elini, babam sana gitti,
ondan kalan boşlukla da epey büyüdüm, inanmazsın işte!
İşte o meşenin altı, on yıldır yok, işte burada yokluğunun yeri.

Onca yıldan
Onca bıraktıklarımdan sonra
Ben şimdi sana
Bırak beni, bırak beni dersem
Ve sen

Beni bırakırsan var ya
Beni bırakırsan var ya!

Birhan Keskin
fakir kene / metis

b%25C4%25B1rak-siiri-birhan-keskin Bırak Bırak

– Uyanıyorum, bakıyorum yok. / – Ölüveririm belki diyon, bakınıyon, sabah oluyor, aha diyon bugün sağım gene

-Yalnızım yalnız.Yalnızca kaldım, kötü oldum.
-İyiydim, kadın gittikten sonra temelli kötü oldum.
-Sabaha kadar karım burada yatıyor sanıyorum…
-Sabaha kadar. Ben yatıyorum o da orada yatıyor diyorum…
-Uyanıyorum bakıyorum yok…
-Zor zor çok zor…

uyaniyorum_bakiyorum_yok - Uyanıyorum, bakıyorum yok. / - Ölüveririm belki diyon, bakınıyon, sabah oluyor, aha diyon bugün sağım gene

—————

…ölüveririm belki diyon, bakınıyon, sabah oluyor, aha diyon bugün sağım gene diyon. Zor çocuğum zor yanlızlık çok zor..

Şükür…

Bu kör boğaz istiyor yiyelim, yoldaş gene isteniyor, arkadaş oluyom, isteniyor gene yoldaş. Bi hasta olsan gine de kızım imanımızla kuranımızla göç etmek istiyon. Sofrada dahi arkadaş aranıyor daha başka oluyor yemek, napalım.. Dünya böyle zor olmuş, bi yandan gel bi yandan git..

Öyle böyle ömür bitiriyoruz işte.. zorun zoru…

El kızından medet olmuyor, olmuyor kızım olmuyor..İsteyemezsin, bi sefer istersin iki sefer istersin bi daha isteyemezsin..

İhtiyarlık maskaralık demi… Şükür şükür bu halimize..Yaşlılık, ayağın tutmaz sürüklersin, gözün görmez elinde değnekle yer bulcam diye uğraşırsın, çok zor, Şükür şükür, Allah diyebildik mi bir kelam bile o yeter insana.

Bu şekile geleceğimizi bilmezdim, aklıma hiç gelmezdi… yaşlancağımızı biliyoruzda yalnız bu şekilde kambur gumbur iş yapamayacak hale gelmem aklıma gelmiyordu.

İman Kuran istiyoz yarabbi, imanımızla Kuranımızla göçettirsin.

Allah çocuklarımızın göğsüne merhamet versin.

Gençlik güzel birşey, istediğin yere gidersin, istediğini yersin, ayaklar tutar, bir keder yok.

Bu şekle geleceğimi bilmezdim aklıma hiç gelmezdi. Gençliğe kıymet biçilir mi.
Zor çocuğum zor yanlızlık çok zor…

Önce mimozalar gelir… Önce daima mimozalar gelir.

Önce mimozalar gelir… Önce daima mimozalar gelir.

Ve her seferinde şaşırırsınız… Daha kışın ortasındayken baharın habercisi bu sarışın ağaçlar nereden çıktı diye…

Minicik çiçekleri, ince dallarıyla saçlarını rüzgarda şöyle bir dağıtıp kokular içinde salınırlar.

Ardından nergislerle menekşeler sökün eder.

Menekşeler aşka düşmüş kederli prensesler gibi sırlarını ele vermeden, acı yeşil yapraklarının içinde saklı hüzünleriyle başları dik dururlar.

Uzun kirpikli gözlerini ağır ağır açıp size bakacaklarını düşünürsünüz.

Nergisler çok daha genç ve neşelidirler serin kokularıyla.

Hala bilmediğim bir nedenden dolayı kokuları bana Çalıkuşu’nda Feride’nin sürdüğü “elyotrop” parfümünü düşündürür, “elyotropun” ve Feride’nin nergisler gibi koktuğuna inanırım.

İstanbul’un bahçelerinde çıtır güller belirir.

Pembe Japon gülleri onlara eşlik eder.

Bir sabah aniden bütün ağaçların çiçeklerle donandığını görürsünüz, periler padişahının düğününe hazırlanan nedimeler gibi süsleniverir dallar.

Çiçeksiz ağaçların dallarında, biraz sonra yaprağa dönüşecek yeşil pıtırcıklar sıralanır.

İlk laleler görünür sonra, içlerinde sihirli içkiler taşıyan kadehler gibi güneşe doğru açılırlar.

Ardından, mor beyaz çiçekleriyle yabani manolyalar gelecektir, artık bilirsiniz.

Kuş sesleri çoğalır.

Dedikoducu martılar daha neşeli çığlıklar atarlar.

Lükstrumların esrarengiz kokuları, mahzun bahçelerin gölgeli kuytularında bir belirip bir kaybolarak dolaşır.

Genç kızlar gülüşür sokaklarda.

Olgunca hanımlar, asla öyle yapmadıklarına inansalar da, farkına varmadan saçlarını şöyle elleriyle geriye doğru atarlar konuşurken, nerden geldiği belli olmayan tebessümler gözlerinin kenarındaki incecik çizgilerde bahar çiçekleri gibi gezinir.

Erkekler daha bir çalımlı yürür, bir canlılık gelir hallerine, bir bitirimlik, bir delikanlılık, bir kendine güven, bir “ben erkeğim” edası, bir “dünyanın bütün kadınları bana helal” kostaklanması…

Hayat, taç yapraklarını açar.

Bir “bahar ayini” başlar.

Mucize yeniden gerçekleşmiştir.

Kırıştırmanın, gülüşmenin, sevişmenin, aşkın, bir daha, bir daha yeniden doğmanın mevsimidir bu.

Bu yıl İstanbul’a bahar erken geldi.

Ve ben bir daha fark ettim ki artık sokaklar çiçek koksa da, kuşlar ötüşse de bu toplum aşkın kokusunu taşımıyor teninde.

Yanlış yerinden kırılmış bir dal gibi bir türlü canlanamıyor.

Aşktan konuşmuyor.

Genç kızlar gülüşse, hanımlar saçlarıyla örtülü bir şuhlukla oynasa, erkekler bitirim çalımlarla yürüse de bütün bunlar duvara asılı bir tablo gibi cansız duruyor, hayatı doldurmuyor, donuk kalıyor.

Biz böyle değildik.

En zor zamanlarda, en acılı dönemlerde, en karanlık çağlarda bile şiiriyle şarkısıyla, şakası türküsüyle aşık bir yanımız hep vardı, en koyu siyahlara boyandığımızda bile bir kırmızımız, bir eflatunumuz, keskin bir yeşilimiz, eğlenceli bir mavimiz olurdu.

Bütün renklerimizi kaybettik.

Kirli bir gri, kimliksiz bir kahverengi her yeri kapladı.

Ahmet Altan

yabani-mor-menekse Önce mimozalar gelir… Önce daima mimozalar gelir.

sena

elim ayağım
epeydir kimin kime ne anlattığını bilmiyorum
adında hem ekmek hem gül geçen kimseyi görmedim
tanımıyorum
ben biraz yavaş
günde beş defa hiçbir şey yapmayan biri
ben biraz en üzgün baharatlara fena meyilli
mümkünse haşhaş
yoksa benzeri sözcüklerle de kırabilirim kalbimi
diyelim zencefil
diyelim hatmi

elim ayağım
başımdan geçenle aklımdan geçenin karıştığı bu masal
aşk her şeyi daha yavaş yapmaktır diye diye yürüdüğüm bir sokak
kalbinde tef ve delik
kalbinde dünya lekesi taşıyan bir çocuk resmi demişti
madem günde beş vakit kalkıp sana baktım
madem dünyanın bu kadar sabahını ben uyandım
ben uyudum bu kadar uykusunu
diledim dünyaya fena inanmış bir yüzüm olsun
kendimi seninle öldüreceğim dediğim feci bir kalbim
bir elim
bir ayağım
ağzıma doldurduğum rüzgarla üfleyeceğim sözlerim
diyelim fena
diyelim feci

elim ayağım
artık nereye ne götürdüğümü bilmediğim bu sapakta
sesini burada bırakıp giden şeylere baharat diyen o aktar dedi
tamam olmak küfür
tamam etmek hâşâ
bir ömür ağrıma gitse de dünyadan oluşmuş harfler
yarım dalgın ve kusurlu geldim ben buraya
günde beş defa hiçbir şey yapmamaktansa
kalıp sana baktım
kalıp sana bakmak oldu dünya
baharatları tek tek
zamanın bizi nasıl terlettiğini tane tane
dünyaya inanmış bir yüzü üzgün üzgün anlattım sana
dedim belki de bir yere üzgün üzgün bakmaktır dünya

dağlarına yedi
çarşılarına bir kez kar yağan doğu
durup beklemenin durup beklemekle devam ettiği günler
uyanınca da süren rüyalardan geldim ben buraya
diyelim fesleğen vardı
durup fesleğen çalıştım buralarda
diyelim fesleğen çalışmış kadar yoruldum ben dünyada
bil dedim
ilk kez ekmek ve gül geçecek yanımızdan
ilk kez ekmek ve gül geçecek adımızda
yalvarırım beni dünyaya bulaştırma

elim ayağım
ilkin ruhunu ve duvarını duayla koruyan bir evde karıştı aklım
karıştı kalbim
doğu dağlarını yedi diyen ninem
her baktığını görmesin diye su içirdi kız kardeşlerime
rüzgar yedirdi her bildiğini demesin diye
işte ona hep bir çukurdan baktım
hep yutkundum ninem ve dünya demeden önce
dağlarını yiyen doğunun adıyla bakışsız bu yüzü seçtim kendime
dedim belki de bir yutkunma yeriydi hayat
o avlu
o dam
o çocukluk
dedim belki de bir yutkunma yeriydi dünya

elim ayağım
yani kalbi yutkunmakla dolu kız kardeşlerim
bu nasıl mümkün
saçlarından başladılar konuşmaya
dedim değil mi ki simsiyah yaşımdayım
değil mi ki ekmeğimi yüzümün teri içinde yedim
ben de gitmeliyim artık o en fena bitkilere
çağırdığım haşhaş
gittiğim hatmi
olduğum zencefil
aslında hep bir odun sarsınlar onu içeyim dedim kendi kendime
duvarımızda dua
dualarda büyülü o nine

elim ayağım
taşıma düşman beğendirmekle geçirdiğim o günlerde
ben iyiyim de kalbim delik
ben iyiyim de burası doğu
ben iyiyim de çevrem kötü diye tarif edildiğim her yerde
bu farz dedim
bu farz
bu kesmediğim şeyleri uzatıyorum sanmanızdaki uzun kusur
bu kalbinizin kenarındaki yavaşlık
cümlelerimi yarım
beni duman eden her neyse onun adına
bu nasıl mümkün ki
önce gözlerimden başladım ben konuşmaya
akşamını gördüm dünyanın
merak kuşku ve bekleme yerlerini
hayatın beni tahtaya çıkardığı bir sabah
kırıldı dünya soğuktur diye yazdığım o kalem
o ayna

gördüm
nereye gitsem ben dik gölgem kamburdu bu dünyada

elim ayağım
sen gittin yağmurun sürdü sonra
denediğim taş çarşıları oldu dünyanın
sabır bitkileri
kırk uykusunu uyuduğum doğu
kırk yolunu yürüdüğüm sokak
hayat hep tuhaf bir yapışkanlıkla kaldı boynumda
dedim kırk sesle yıkansam da gitmez kalbimden sesin
ben dik gölgem kambur
bu leke başka

Seyyidhan Kömürcü

kalip-sana-baktim sena