Ner’de… ağaç ner’de, babam ner’de

SÖZCÜKLERLE AŞIRI MEŞGUL BİR ŞAİR: SEYHAN ERÖZÇELİK

Türk şiirinde kuşak meselesi çok konuşuldu, tartışıldı. Cumhuriyet dönemi boyunca gelişen Türk şiirini değerlendirmede kullanılan “on’lu sistem”in eleştirisi de çokça yapıldı. Dönemlerin, yazılan şiirin üzerinde doğrudan ya da dolaylı etkilerinin olabileceği doğru olsa da, şiiri dönem odaklı konumlandırmanın yanlışlığı büyük oranda kabul görmüş durumda.

Bu genel kabule katılarak, Türk şiirinde iki dönemin çok daha dikkatli, özenli ele alınması gerektiğini söylemek isterim. Çünkü ister sosyal-politik nedenlerle olsun, isterse buna eklenebilecek başka nedenlerle olsun, bu iki dönem Türk şiirinin çıtasını yükseltmiştir. 20, 30, 40, 60 ve 70’lerde yazmış/etkili olmuş şairler içerisinde ancak bilinen birkaç isim sayılabilirken, 1955’ten itibaren oluşmaya başlayan İkinci Yeni ve ivmesini 1980 sonrası alan, bugün “80 Kuşağı” olarak nitelendirilen şairler kuşağı içerisinde önem atfedebileceğimiz birçok ismi anabiliriz. İkinci Yeni İçerisinde; Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Cemal Süreya, İlhan Berk, Oktay Rifat ve Melih Cevdet gibi çok sayıda şair, Türk şiirinin hâlâ çatısını oluşturuyor. 80’li yıllarda şiir ortamımızda etkin olanlar içerisinde ise; Orhan Alkaya, Seyhan Erözçelik, Lale Müldür, Haydar Ergülen, küçük İskender, Hüseyin Ferhad, Hüseyin Atlansoy, Sefa Kaplan, Akif Kurtuluş gibi çok sayıda nitelikli şairin adından bahsetmek mümkün. Bu iki dönem arasındaki yakınlık ya da benzerliklerden de birçok yazıda bahsedildi; ama sanırım ilk başta söylenebilecek, bu iki dönemde ürün veren şairlerin şiire olan yaklaşımları, bakış açılarıdır. Her iki dönemde de şiiri merkeze alan, onu her türden angajmandan uzakta tutmaya gayret eden bir anlayışın egemen olduğunu görürüz. Böyle bir atmosfer içerisinde yazılmış çok farklı şiirler, 60 ve 70’lerdeki tek tip şiirlerden sonra Türk şiirine yeni açılımlar yapabilmesi bakımından imkânlar yaratmıştır bence.

Şiirin biçim, söyleyiş, izlek, imgelem vs. olarak yeniden soluk aldığı bu dönemin, kuşku yok ki, en dikkat çekici adlarından biri Seyhan Erözçelik’tir.

1982’den itibaren şiir yayımlayan ve ilk kitabı “Yeis ile Tabanca”yı 1986’da çıkaran Erözçelik, Bu ilk kitabında sonraki şiir serüvenine dair küçük ipuçları da veriyor. Bu ipuçları içerisindeyse bütün bir Erözçelik şiirinin temel karakteristiklerinden biri olan biçim dikkat çekici bir halde öne çıkıyor. Bu yazının da omurgasını da oluşturacak biçim meselesi, Erözçelik şiirini bu ilk kitaptan son kitap olan Vâridik,yoğidik.’e kadar birbirine eklemleyen en güçlü bağ
gibi görünüyor.

Erözçelik şiirinde ilk dikkat çeken yön, her kitapta çokça karşımıza çıkan dize kırmalar. Dize kırma yöntemini başka birçok şair de kullanmış; fakat Erözçelik’te bu biraz daha farklı. Dize kırma yönteminde yaygın olarak gözetilen amaç; bir sözcük ya da sözcük öbeğini, öncesi ve sonrasıyla okuma/ okutma imkânını elde etmektir. Böylece anlam çoğullanmış ve kimi zaman da derinleştirilmiş olur. Fakat Erözçelik’te bu bilindik amacın ötesinde, dizeler adeta birbirine bulaştırılıyor; bir dize diğer dizeyle ne tam iç içe geçiyor ne de birbirinden büsbütün ayrık duruyor. Bu ise Erözçelik şiirini akışkan, kaygan bir şiir kılıyor. Bu biçimsel özelliğe şairin, bilhassa Kır Ağı’dan itibaren çok fazla kullandığı su, kan, cenin, gözyaşı, yağmur gibi sözcükler etki ediyor. Sözcükten iyi anlayan Erözçelik, bununla yetinmiyor tabii ki. Yine özellikle “Kır Ağı”dan itibaren zaman zaman örneklerini gördüğümüz üzre, sözcükleri öyle yerlerinden ve öyle bir biçimde büküyor ki sözcükler kırılmıyor, büküle büküle eklemsileşiyor. Burada dikkat etmemiz gereken husus, Erözçelik’in kesme işaretiyle ikiye, bazen üçe böldüğü sözcüklerde bölme işleminin hemen her zaman “y, ğ ve r” seslerinden sonra yapılmış olması. Bu seslerin fonetik özelliklerini bilenler, bu bölünmelerin sözcükleri nasıl sündürdüğünü, elastikleştirdiğini fark edeceklerdir. Erözçelik, başka işaretlerle de bölüyor sözcükleri; örneğin ünlemle, eğik çizgiyle, kısa çizgiyle; ama bu örneklerde sözcükler eğilip bükülmek yerine kırılıyor. Oradan çıkan daha keskin bir ses.

Erözçelik’in bahsettiğimiz söyleyişi elde etmek adına yaptığı bir başka şey, sözcükleri uzatmak. Bunu da iki şekilde yapıyor: Ya sözcüklerde sık sık düzeltme işareti (şapka) kullanıyor ya da sözcüklerin kimi ünlülerini birden fazla yazıyor. Bu özelliklere birçok şiirde rastlanan çocuk dili/çocuk imgesini de katarsanız Erözçelik şiirinin tematiğiyle ilgili bir sonuca ulaşabilirsiniz. Erözçelik, “oluş”un şiirini yazıyor. Sürekli or’aya gidiyor, or’dan geliyor, tekrar or’aya gidiyor: Kimi zaman ana rahmine, kimi zaman çocukluğa, kimi zaman (kim bilir belki bir “ıduk”a; ağaca, suya, göğe, gölgeye).

“Bir gün hepimiz çocuk
çoluk çomak oynıy’ca’zz.
Birinç! diye haykıran
ilk oynıy’cak”
(K., s. 48)

“Su birikintisi soruyor:
Nereme düşürür aksini
kâğıt kayık? Ya ben, nereye
aksam?”
(K., s. 45)

Kimi örneklerde de, bir tür yerine geçme ya da özdeşleşme var. Bu örneklerin hemen hepsinde yer değiştirilen/yerine geçilen, o olunan şeyler doğaya özgü nesneler. Bir ıduk’tan, bir ıduk’a geçer şair. Şamanın “don değiştirme”sidir bu.

“Ner’de… ağaç ner’de, babam ner’de”
“Benim suyum
Göle büründü gök diye göründü: bir vardı
Bir yok!
(K. s.137)
dizeleriyle birlikte özellikle şairin son kitabı olan Vâridik, yoğidik.’te bu minvalde dizelerin çoğaldığını görürüz:
“Ben suyum” (Vy., s. 33)
“amtı göğdüm” (Vy., s. 39)
“gölgeydim” (Vy., s.56)
“Yaruk soruyor:
-Yaprak mısın,
Yaprağın gölgesi mi?
(Ağacım diyemiyorum)”
(Vy.,s. 65)

Bu doğrultudaki örnekler dışında da; su, ağaç, taş, toprak, yaprak, gök, yağmur, kar, yosun, ruh gibi sözcüklerin kitapta belirgin bir ağırlığı var; yani şaman sürekli doğadadır, bir nevi doğa’dır.

Biçimin çok fazla öne çıktığı ilk kitap olan Kır Ağı’dan devam edelim. Kır Ağı’nın Aynayşe adıyla dördüncü bölümünü oluşturan şiirlerde sesin peşinden gidiliyor. Bu bölümün iki numaralı şiirinde Ayşe, ayna, eşyA, ay, ayak sözcüklerindeki “ay” sesi şiire bir ağ gibi örülmüş. Burada dikkat etmemiz gereken nokta ise son ünlüsü büyük harfle yazılmış (yani şair tarafından tersinden okunsun için dayatılmış eşyA sözcüğüyle birlikte) “ay” sesinin bütün sözcüklerin ilk hecesini oluşturması. Bu ise Yağmur Taşı ve Vâridik, yoğidik.’te şiirini ardına kadar İslam öncesi dönemin tınılarına açtığını bildiğimiz Erözçelik’in bu kitaplarına Kır Ağı’da koyduğu işaret taşlarından biri. Çünkü İslam öncesi şiirin ayırt edici özelliklerinden birini mısra başı uyakları oluşturur.
Hemen üç numaralı şiire geçtiğimizde ise İslam öncesi devrenin sonuna doğru görülen uyak’ın mısra başından mısra sonuna doğru yürüyüşünün tıkırtılarını duyarız adeta. Bu şiirde ay, ayn-aya, ayna/da, ay/da, ayşe, ayna/da, dünya-ya, ayna/da, ayn/a-ya, ayna/da, deltaya şeklinde sıralanır sözcükler ve ekler. “Dünya-ya” sözcüğü uyağın mısra sonuna kayış sürecinin başlangıcını “deltaya” sözcüğü ise sürecin tamamlanmasını imler adeta.
Sonra Erözçelik, yine bu kitabında kullandığı teg (gibi) edatıyla bahsettiğim iki kitap için bir işaret daha koyar. Eski Türkçeyle birlikte, Türkçenin diğer şive ve ağızlarına ve hatta eski Acemce, Sanskritçe, İbranice gibi arkaik dillere açılan Yağmur Taşı’nda “öd (zaman, vakit) od (ateş), sak (amin), katun (kraliçe,burada bir ırmak adı), temir (demir), köz (göz), tag (dağ), yada (eski Türklerde yağmur taşı) gibi sözcüklerin yanında “-gil, -ge” gibi ekleri kullanır. Vâridik, yoğidik.’te ise “ır (türkü), amtı (şimdi), uçmak (cennet), yaruk (ışık) gibi sözcükleri kullanmakla yetinmeyip “am” sözcüğünü Göktürk alfabesiyle (am) yazar. “An” kelimesini yazdıktan sonra ayraç içinde “genizden” hatırlatmasını yaparak Latin alfabesine katmadığımız ‘nazal n’nin gözyaşını düşürür sayfaya.
İlk kitap olan Yeis ile Tabanca’da işaretlerini gördüğümüz biçim-yoğun şiir diğer bütün kitaplarda azala çoğala devam eder. “Yeis ile Tabanca”, “Hatıralar Dükkânı” adlı anlatıya yaslanan ilginç bir şiirle açılıyor. “Tesadüflere Hürriyet! Teferruata Hürriyet-”, “Elkûl” gibi kimi şiirler de anlatıya yakın duran örnekler. Bu tür şiirlerinde Erözçelik’in, geleneksel metinlerin ve bir tür “yeni-gelenekselci” diyebileceğimiz Borges’in üslubuna yaklaştığını söylemek mümkün. Hatta, Hayal Kumpanyası’nın ilk şiiri olan “Elkûl”da “Ben şunları da söylemeden edemeyeceğim aziz okurum:” (s. 203) diye okuruna hitap eden bir geçmiş zaman muharriri vardır karşımızda. Yeis ile Tabanca’yla birlikte diyalogların kullanıldığı kimi şiirlere de rastlıyoruz. “Lunapark” şiirinde önce herkesle sonra ilk sevgiliyle söyleşiyor şair. “Müsamere” adlı ilginç şiirde, tığ ile oyuncak söyleşiyor. “Şerare” şiirinin sonunda da baba ve gelinin söyleştiğini görüyoruz. Bu türden diyaloglara Hayal Kumpanyası’ndaki bir iki şiirde daha rastlıyoruz.
Sözcüklerle aşırı meşgul bir şair Seyhan Erözçelik. Bu özelliğini yazının şimdiye kadarında anlatılanlar yeterince açıklıyor; ama şimdi onun sözcüklerle ne denli haşır neşir olduğunu gösteren bir başka nokta üzerinde duralım: Erözçelik, bir sözcüğü yazdığı zaman o sözcük hemen kardeşlerini, arkadaşlarını çağırıyor. O sözcüğün yanında, yöresinde hemen ona benzeyen haşarı sözcükler birikiyor. Hatta bazen, iki çocuk-sözcük bir araya gelip başka bir sözcük kırpıyorlar kendilerinden. Yine, en biçimci kitaplardan biri olan, Kır Ağı’dan birkaç örnek:

“Akar aksi kâğıt kayığın,
Bir yanı aksak; salınır
durur. Gölgesi çocuğun
ırmağa düşer, sorar:
Nereye aksam?”
(s. 45)

“Şeyy. Babam bir menekşeyy-
di ve sakallı. Saklıydı
bir kutuda mandolin
çalardı. Hey baba! diye bağırınca;”
(s. 46)

“Cennet ülkesine herkes
in. Cennet ülke
sine. Cen-
in olup koynuna annemin.”
( K. s. 47)

Bu örneklerin ilkinde “kâğıt” hemen “kayık”ı çağırır yanına. Bu ikisi bir araya gelince çocuk da o “kâğıt kayık”ın kaptanı olur. Bu şiirin adı ne olur peki? Sormak bile fazla, “Kâğık” olur elbet… İkinci örnekte “Şeyy” diye yazar şair. Baba dediğimiz o sakallı “şeyy” hemen “menekşeyy”e döner. Bu ara “sakallı” dedik ya, “saklı”dır bir de bir kutuda. Bu yüzden bir mandolin olarak çalmaktadır “Hey baba! diye bağırınca;”. Üçüncü örnekte “cennet”, “cenin”ini çağırmaktadır “in.”ine. Cennet ülke“sine” annenin koynundan gidilir çünkü.
Bu üç örnek üzerinden şiirin iki eski çocuğunun, “aliterasyon ve asonansçık”ın başlarını okşayıp yanaklarından makas almanın sırasıdır:

“Akar aksi kâğıt kayığın,
Bir yanı aksak; salınır
durur. Gölgesi çocuğun
ırmağa düşer, sorar:
Nereye aksam?”
(s. 45)

Bu dizelerde “a-ı” sesleri ağırlıktadır. “k” sesi ise ünsüzlerin elebaşıdır.

“Şeyy. Babam bir menekşeyy-
di ve sakallı. Saklıydı
bir kutuda mandolin
çalardı. Hey baba! diye bağırınca;”
(s. 46)

dizeleri çok daha ritmiktir. Ünlülerin sıralanışının yanında yerleşimi de ahenklidir. Önce “e” ve “a” sesleri vurmaya başlar. Bu arada “ş” ve “y” ünsüzleri çıkan seste bir titreşim yaratır. Bir caz davulunun zilinden çıkan ses gibi… Sonra “a” yoluna “ı” ile devam eder. Burada onlara eşlik eden ünsüzse “k”dir; yani saksafon başlamıştır artık. “u” ve “o” girerler bu ara; bir bas gitar sesiyle… Ve tekrar “a” ve “ı” sesleriyle sıkı bir final. Bu arada, uzak aralıklarla “i” sesini duyarız.

“Cennet ülkesine herkes
in. Cennet ülke
sine. Cen-
in olup koynuna annemin.”
( K. s. 47)

Bu dizelerde ise “e” ve “i” sesleri basmıştır şiiri. Geçtiği bütün dizelerden “n” sesini toplayıp gelmiştir cennet ülkesine. Tabi, iki “cennet” bir de “cenin” sözcüklerinin başındaki “c” eğiminin bu baskının şiddetini arttırdığını belirtmemiz gerek.
Bu son örneğe bakmaya devam edelim: Cennet ülke’yi ana rahmi yapmıştır Erözçelik “in.”i indirerek alt dizeye iki kere. “in”, rahmin en bilindik metaforu değil midir? Annenin koynu ise merhamettir. Hepimizin özlediği yerdir; “sine” ise o merhamet yuvasının başımızı koyduğumuz mihrabıdır.
Erözçelik, sözcüklere olan vurgunluğunu, yanıklığını Klasik şiirimizin “sultan-ı sühan”larına “bir merhaba, bir saygı” ifadesi olarak Kara yazılı Meşkler’de bir kez daha gösterir. Bu kitaptaki “Kar” ve “Göğ” bölümlerini oluşturan şiirler aruzla yazılmıştır. Özellikle Erözçelik’in kendi deyimiyle ulama, imale, zihaf gibi aruz hatalarının olmadığı “Kar” bölümündeki şiirler, eski söz ustalarına bir saygı ifadesi olmasının yanında günümüz birçok şairi için de bir tür meydan okuma gibi algılanabilir. İşte o şiirlerin ilki:

Kırılırmış su, gölge var çocuğun / yüzünün
yaşlarında. Kartopu var, / gözü taş.
Sözlerin kanar, kuru ot/ları bağlar.
Yeşerdi şimdi dağın / dışı, çırpındı, çırpınır
rüya, taş/laşıyor gözlerim. Sular durulur, /
bozulur kan, direnme pençeye, gon/cagülün
yok. Kırıl da, öyle kırıl. / Suyu kendinde yak,
gözün karışır, / yanağından süzüldü işte.

Yağar/dı karanlık sular, kanardı ateş.

( Şiirde dizeler bittiği yerde tamamlanmıyor. O yüzden her feilâtün/mefâilün/feilün kalıbının sonunueğik çizgiyle ( / ) ayırdım.)
Şiirin heceleri şu şekilde sıralanır:

[ . . – – / . – . – / . . – ]
(feilâtün/mefâilün/feilün)

Yazıyı şöyle bitirelim: Son iki kitap olan Yağmur Taşı ve Varidik, yoğidik’te sözü azalttıkça azaltıyor Erözçelik. Suyun içine konmuş taşlara basa basa karşıya geçiyor gibi,tek tek sözcüklere basarak ilerliyorsunuz şiirlerde. Yüzyıllar önce,
“Sözi az söyle, ağır söyle Nedîmâ ki sühan
Zer gibi sayılı gevher gibi sencîde gerek.” diyen Nedime bu yüzyıldan, “Az söz,öz söz.Anlayanlara,…” (Vy.,s 81) diye aksiseda oluyor.

Ramazan Parladar
(Yeniyazı, Temmuz- Ağustos 2009, Sayı:1)

seyhan_erozcelik Ner’de… ağaç ner’de, babam ner’de

Kyteros’da Hiza

Yanağından öpüyordum tam, dudağı
sürçtü, ağır ağır gıcırdıyordu
bocurgat Kaf’ımızı çizdik
renk aralarına, tebessümü çocuklaştı
göğsümdeki lotusu ısırdığında…

Mekân karıştı ve deniz bulandı.
Dili ağzımda, ufukta yangın,
anılar çatışıyorlardı birbirleriyle,
uzun, çok uzun bir günde
hizaya girdi yanan bakışlar.

Şimdi ufuk kadar ulaşılmaz…
… ışıklar saçıyor bir jukebox!

Derken ayrıntılardan usanıldı, gerçeğe döndük ter içinde.

Seyhan Erözçelik

jukebox Kyteros’da Hiza

Gül ve Kiraz

Güller sürüyorum dudaklarıma.
Kiraz dudaklarını öpüyorum.
O kadar öpüyorum ki…
Kiraz dudakların vişne oluyor.
Ama dudakların,
hâlâ dudak tadında.
(Çok şükür)

Seyhan Erözçelik

gul_ve_kiraz Gül ve Kiraz

Ajitasyon

Ortalıkta bir metafor mu dolaşıyor acaba?
Hayalet Paşa kaybolmuş
Sözlerin hiyerarşisinde
uygun adım hislerle

Eskiden her şey kolaydı,
Oysa şimdi yağmur yağınca
berraklaşıyor sloganlar.
Bir insanı kazı, altından
ne çıkar? Yumruğun her türle sıkılışı,
el sıkışma ve sıkılan birisi.

Oysa yumruk açılınca el olur.
Sen hangi çizgidensen,
o çizgi elinde yazılıdır.

Alın, buz gibidir, ölüler soğur.
Buza yazı yazılmaz.
Ordan kan sızar ve kurur.
Karda yürürsen
iz bırakırsın.

Kartoponun içinde
taş vardır.

O taş alnı deler
ve böylece insan göçer
O taşın adı,
göç taşı. Kar erir. Toprağa karışır.

.
.
.

Seyhan Erözçelik

metafor Ajitasyon

Geçerim

Geçen gençlik günlerine yanmıyan
Yok gibidir, bense bakar geçerim.
Yoku vara, varı hiçe gömerek
Her solukta bir gam yakar geçerim.

Durulmadı gitti belirsiz başım,
Kardaşımdan başka herkes kardaşım.
Kader, zaman, kader, hicrân yoldaşım,
Dertli ırmak oldum, akar geçerim.
Devrin siyâseti pek saçma sapan,
Pişirdiği pazarlıklar çok yavan,
Matbu’atın ocağında kaynayan
Kazanlara bir kulp takar geçerim.
Araştırdım hakiykat notlarında,
Yok bir ma’na dehrin vur tutlarında,
Şi’rimdeki duygu bulutlarında
Bir şimşeğim, hicrân çakar geçerim.
Göz kapamam hiç bir Tûr’un nûruna,
Perde açtım İsrâfil’in sûruna,
Kalbimdeki yanan aşkın uğruna
Cehennemi yakar yıkar geçerim.
Anladın mı beni yakan o piri ?
Neyle meyle bak ne yaptı fakîri
Ebedleri kucaklıyan esiri
Ma’na gibi deler, çıkar geçerim.
Bulamazsın cevherimi bir kânda,
Gömülüyüm bir mukaddes nihânda,
Gönlümdeki ışığımla bir anda
Yüz bin Leylâ sever bıkar geçerim.
Neyzen gibi serserinin fakîyr’in
Mihrâbıyım içindeki zamîrin,
Men-Rabbüke diyen Münkir, Nekir’in
Defterini dürer, tıkar geçerim.
Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337
Neyzen Tevfik
gecerim Geçerim
Bir anekdot:

-Allah aşkına bana söyler misin, dedim Neyzen Tevfik nerede yatıp kalkıyor?

-Burada, Hocapaşa Camii’nin bir tabutluğu var, oraya gider. Bir tabutun kapağını kaldırır, içine girer, kapağı da üstüne çeker ve rahat rahat uyur.

Olur ya!

Yatıp daldıktan sonra uyku içindeki sayıklama ki yazmadan hatırımda kalan parçaları:

Neyzen Tevfik, ne halt ettin yine sen?
İşin gücün hokkabazlıkla düzen.
Seni sevenlere çok selam bizden,
Başucunda duran ben Kur’an idim!

Bana yapış, oku kalb-i selimi,
İbadettir, zikret Rabb-ı Kerim’i.
Ey Azâb-ı Mukaddes’in nedimi,
Elindeki kalemde pinhan idim!

İlmi, fenni, mantığı, felsefesi
Buralarda yoktur ki çıksın sesi!
Sırtlarında birer tavuk kafesi
Gezdirirken ben yine irfan idim.

Feylesof Rıza’nın yediği herze
Saman olsun Hugo gibi öküze!
Balta lazım beynindeki pürüze,
Şekispir’i uyandıran çan idim.

Başka söz yok, şu yazdığım şeyleri
Bir sanattır desem, cinnet eseri!
Tolostoy da bir hiçliğin pederi,
Ben varlıkla ona tercüman idim.

Hem yerdeyim, hem gökte, hem pusuda,
Yıldızlarda, ateşte, tende, suda,
temiz bir kalb ile Jan Jak Rusa’da
Pek samimi görünen vicdan idim.

Akacak kan durmaz imiş damarda,
Demek her ne vaki ise hak orda.
Kasap, çoban benim, pençeyim kurda,
Koçta candım, kan idim kurban idim.

Bir lokmada yüz bin şahsiyetim var,
Kenz-i mahfi la-taayyün bu esrar.
Bir nevede nasıl etmiştim karar,
Bilirsin ya katrede umman idim!

Sirretteki ruhum, tenim surette,
Neyzen oldum vatan adlı gurbette.
Bir Azâb-ı Mukaddestim niyyette,
Teraneler içinde giryan idim.

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa

Neyzen Tevfik

kenz_i_mahfi Olur ya!

Aşk Şiiri

Aşk bir uçurum, a ruhum, dibi olmayan;
Yalnız kuşların, meleklerin değil, senin de
Kanatlarının olduğuna inandırır ilkönce seni,
Sonra, uçmayı öğretir sana;

Aşk bir ateştir, a ruhum, suyun içinde yanan;
Sevenlerin, balçıktan değil, balmumundan değil,
Sudan yaratıldığına inandırır ilkönce seni,
Sonra, akmayı öğretir sana;

Aşk bir sarhoşluktur, a ruhum,
Aklın sultanlığını vadeder iptida sana,
Sonra, deliliğin kulu, kölesi yapar seni;

Aşk bir muammadır, bir muamma, a ruhum,
Künhünü kavramayı öğretir sana, her şeyin,
Aşkın kendisinden başka.

Cahit Koytak

ask_siiri Aşk Şiiri

Emek istiyor, sabır istiyor… Hataları düzeltmede ise zarif bir dokunuş umuyor.

Yahya Kemal, bir gün Kadıköy’de bir dost evinde Tanbûrî Cemil Bey’i dinlemiş ve mest olmuş. O günkü izlenimlerini sonradan Cemil Bey’in oğlu Mesud Cemil’e anlatan Yahya Kemal izlenimlerinin sonunda şunu söylüyor: “O zaman karşımda altından bir kapı açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim.” Gerçekten de öyledir; ruhunuzun aç olduğu, arayışınızın devam ettiği bir zaman, ansızın ya bir musiki eserinin içinde bulursunuz kendinizi ya bir ince davranışın karşısında, ya da şöyle bir fotoğraf karesinde, sizi ‘altın kapı’dan içeri buyur eden: “Eskiler tekin değildir diye gerekmedikçe aynaya bakmazlardı.

Öyle ki o gümüş işlemeli oval aynalar duvara ters asılırdı. Aynadaki suretine bakmaya çekinen bu eski zaman adamları fotoğraf makinasının objektifine, o soğuk nesneye nasıl bakabilirler? Elbetteki tedirgin olarak. Çünkü makina onların suretini çıkaracak. Asılları orada dururken bu suret ne işe yarayacak?

Yansıyacak suret endişelendirir

Tedirginlik bazen had safhaya ulaşır. Fotoğrafı çekilen kişiler neredeyse esas duruşa geçer, eller düzgün bir biçimde dizlere konur; dudaklar büzülür, kaşlar çatılır, vücut ve zihin bir tehdit altında imiş gibi geriliverir. İşte bu doğal ile sanalın çatıştığı kriz anında, Necmeddin Hoca kendi yetiştirdiği güle sarılmış. Gariptir gülün sapını bir neyzenin neyine yapışması gibi tutuyor. İki eliyle birden, lakin incitmeye korkar gibi. Ve herhalde neyden neyzene intikal eden o ferahlık ve güven duygusu; gülden Necmeddin Hoca`ya intikal ediyor. Fotoğraf tam o anda çekilmiş. Hocaefendi `nin tehlikeyi savuşturup gülümsediği anda.” Mustafa Kutlu, bu fotoğrafın fotoğrafını çektiği bir yazısında böyle söylüyor.

esref-ede-efendi-mustafa-duzgunman-ve-necmeddin-okyay Emek istiyor, sabır istiyor... Hataları düzeltmede ise zarif bir dokunuş umuyor.

Peki söz konusu fotoğrafta kimler var: Sağ baştan Necmeddin Okyay, Mustafa Düzgünman ve Eşref Ede.

Üsküdar’ın dost ışıkları 

Bu üç isim eski Üsküdar’ın dost insanlarıdır. Onlarsız bir Üsküdar tarihi herhalde sırrının epey büyük bir kısmını söylemekten aciz kalır. Hele Düzgünman’sız bir Üsküdar, o meşhur attar dükkanı’ndan mahrumdur, hani merhum Ahmet Yüksel Özemre Hocamızın kütüphanelerimize ve yazılı belleğimize kayıt düştüğü Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı kitabında anlattığı dükkandan. Ki bu dükkan sadece her derde deva bitkilerin, merhemlerin, şimdi kolaylıkla ıvır zıvır deyip bir kenara atabileceğimiz onlarca malzemenin satıldığı bir yer değil; aynı zamanda yerine göre tasavvufa, yerine göre günlük hâdisâta, yerine göre sanat ve musikiye kapıların ardına kadar açıldığı bir sohbet mekanıdır. Ve Düzgünman sadece babasından devraldığı attarlık geleneğini devam ettiren birisi de değildir.

Mustafa Düzgünman’ı, 1953’ten 1979’a aralıksız 26 sene Aziz Mahmud Hüdâyî Dergahında türbedarlık yaparken görürüz aynı zamanda. Türbedarlık görevini –kendi deyimiyle- “bir müzeci hassasiyetiyle” yerine getiren Düzgünman, “Üsküdar’ın Üç Sırlısı”ndan biri olan Eşref Ede Efendi’nden de tasavvuf zevki ve neşvesini kendi kabınca alır. Hafız Muhittin Tanık, Üsküdar’daki Çarşamba Rifâî Dergâhı şeyhi Hayrullah Tâcettin Yalım ve Üsküdar Rifâî Âsitânesi şeyhi Hüsnü Sarıer gibi kıymetli hocalar da Düzgünman’ın istifade ettiği diğer zatlardan birkaçıdır. Aziz Mahmud Hüdâyî Camii’nde ezan ve ilahi okuyuşuyla iyi bir musiki icracısı olarak da tanınan Düzgünman’daki bu tasavvufî neşvenin görünürdeki verimi, bir kısmının güftesi de kendisine ait olmak üzere değişik makamlarda bestelediği yirmi kadar ilahi ve muhakkak davranışlarına sinmiş olması lazım gelen incelik, zarafet ve yumuşaklıktır.

Buraya kadar çizilen attar, türbedâr, müezzin, derviş, bestekâr bir Düzgünman portresi olsa olsa yarım kalmış bir eskiz olur. Onu bizim için asıl önemli kılan gelenekli sanatlarımızı geleceğe taşıyan bir üstad olmasıdır.

Gelenekli sanatlarımızın taşıyıcıları  Annesinin dayısı olan hezarfen Necmeddin Okyay’dan eski tarz cilt ve ebru sanatlarını talim eder Düzgünman. Onun Necmeddin Hoca’ya çıraklık yaptığı zamanlar güç zamanlardır çünkü gelişen sanayiyle birlikte el emeği gözden düşünce, birçok sanat dalıyla birlikte, ebru da tarih sahnesinden silinmenin eşiğine gelir. Özellikle 1900’lü yılların ilk yarısında, gelenekli sanatlarımızda bu durum daha da kötüleşir. Sanatlar belki de unutulup gidecektir.

Necmeddin Okyay’ın, ebrû ve hat sanatında kendi bildiklerini bulabildiği birkaç talebeye ne kadar da istekle ve “gelecekte kaybolmasın” endişesiyle aktardığını, Uğur Derman Hocamız gayet güzel anlatır Türk Edebiyatı dergisinin 2006’nın Nisan ayı nüshasında yayınlanan “Toygartepesi’ndeki Ev” başlıklı yazısında. İşte, Necmeddin Okyay’dan el alan Mustafa Düzgünman da bu kötü gidişe tek başına direnir, üretir, talebe yetiştirir. Bu sayede ebru sanatımızın geleneksel tekniği ve bilgi birikimi, arada bir kopukluk olmadan, yeni
kuşaklara aktarılmış olur.

Ebru’nun bir gülümsemesi başa ne işler açar 

Düzgünman’ın ebru ile ilişkisi o kadar ilerler ki hocası bile itiraf eder kendisini geçtiğini. Bunun bir göstergesi de şüphesiz Necmeddin Okyay’ın ebru sanatına kazandırdığı çiçekli ebrulara papatya ebrusunu da eklemesidir. Bu ilerleme muhakkak, Mustafa Düzgünman’ın ebruya âşık olup, ebrunun da yüzüne bir gülmesiyle başına açılan işler kabilindendir.

Düzgünman bu sıra dışı âşık-maşuk ilişkisini Ebrunâme adlı şiirindeki şu dörtlükle anlatır:

Ben ebruya âşık oldum, düştüm onun peşine,
Leylâ gibi nazlar etti, yaramadı işime,
Bir aralık isyan ettim, görmedim hiç iltifat,
İnsaf edip yüzün güldü, işler açtı başıma.

Bir ‘tecelligâh’ olarak ebru teknesi 

Ahmet Yüksel Özemre’nin naklettiğine göre, eskiden teknenin başına oturan ebru ustası, “Ya Rabbi, senin sıfatlarına rücû ediyorum, suyun üzerine renkleri açarken beni koru, yoksa ben kendimi hâlık sanırım.” diye dua edermiş. Burada önemli olanın, ebrû ustasının tekne başına geçtiği zaman kendisini ve renklerin bir bir açıldığı ebrû teknesini, Allah’ın sıfatlarının tecelli ettiği birer ‘tecelligâh’ olarak bilmesi olduğunu söyleyen Özemre, muhakkak Mustafa Düzgünman’ın Ebruname’sinden ilham almıştır diyebiliriz:

Nazar kıldık kâinata baktım mutlak ebruya,
Vech-i yâri âyan gördüm salât ettim bu Ru’ya,
Kenz-i mahfi tezâhürü aşk-ı Hüdâ nümâyan
Ebru görüp Allah dedim irdim kalbi duyguya.
Ebrudaki görünen şu nukûşâta iyi bak,
Şuunât-ı ilâhîdir sıfatından ayan Hak
Nakş-ı sun’un pertevinden Hubb-u Rahman âşikâr,
Rûyetullah sırrıdır bu müsemmâdır her varak.
Besmeleyle tezgâh açıp ebru yapan kişiyiz,
Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz,
Üstadımız Özbek Şeyhi hem Necmeddin hocadır,
Büyüklere boyun kesip Hakk’a tapan kişiyiz.
Ey Mustafa nakş-ı sevda sana neler öğretti,
Derûnunda duran nakkaş “Eynemâ”yı öğretti,
Bab-ı ebru rehnümadır vech- bâkî fehmine,
Ârif olan bu ezharı bir noktadan seyretti.

“Emek istiyor, sabır istiyor ebru sanatı. Hataları düzeltmede ise zarif bir dokunuş umuyor.”

Kaynak: http://www.dunyabizim.com/

Zurnanın Zırt Dediği Yer

Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış;
Ama size kalacak .
Olur a, Sultan Süleyman bilememiş işini;
Ama siz bileceksiniz.
Şöyle sizinle beraber üç beş kişi;
Öte yanı kör dövüşü.
Bir gün yaşamışsınız, ömrünüzde bereket;
Akşam olmuş kendiliğinden;
Bir konağınız var dayalı döşeli;
Kapıda arabanız, oda oda mutluluğunuz;
Kadehte kuş sütü var,tabakta minare gölgesi…
Biraz da aşk masalı ekleyin bu düzene;
Eklediniz mi?
Oh, yaşamak ne güzel şeymiş be!
Güzeldir tabii…

Şimdi bir de bir oda düşünün bakalım;
Halı, kilim hak getire,
Ekmeğin ,katığın lafı hiç edilmesin,
Otu ocağı bir kalem geçin;
Beş kişi uzanmış bir sedire,
Basıyorlar küfürü;
Kime?
Ne bileyim ben kime…
Bu oda niçin mi yoksul?
O beş kişi yoksul da onun için.
Bu bayların, bayanların derdi ne mi?
Ne olacak: Memleketin derdi.
Peki ama, çaresi yok mu bu işin?

Ha şöyle,
Düşünmeye alışın.

Metin Eloğlu
zurnanin_zirt_dedigi_yer Zurnanın Zırt Dediği Yer

Tutkulu Kadın Meral Okay

Çoğumuz “Kasap Melahat” olarak tanıdık onu… Hatta Kasap Melahat’in isminin Meral Okay olduğunu sonradan öğrendik dersek abartmış sayılmayız bile. Tanıdıkça ikisini de çok sevdik.
O hem senarist, hem yazar, hem oyuncu, hem yayıncı… Ama beni en çok etkileyen yanı tutkusu… Yaşamındaki her şeye tutkuyla sarılan bir kadın Meral Okay. Tutkuyla okuyan, tutkuyla müzik dinleyen, tutkuyla çalışan ve tutkuyla seven bir kadın…
Yaman Okay’la yaşadığı aşk da öyle, tutkulu… Biz de o tutkuyla başladık konuşmaya…

Biz Yaman’la önce arkadaştık. AST (Ankara Sanat Tiyatrosu) döneminden tanışıyorduk. Ama o zaman onun da hayatında başka insanlar vardı herhalde benim de… Bambaşka yolculuklarımız vardı. O İstanbul’a, sinema sektörüne Yeşilçam’a geldi, sonra Genco’yla (Genco Erkal) Dostlar Tiyatro’sunda çalışmaya başladı. Ben İstanbul’a ondan iki- üç yıl sonra geldim. Geldiğimde de doğal olarak Ankara tanışıklığımdan dolayı “aa geldin mi, ne yapıyorsun, ne ediyorsun, ev buldun mu?” diye karşıladı beni. Yani ilk görüşte aşk yaşayan bir çift değildik. Önce arkadaştık, sonra flört etmeye başladık. Ve sonra birbirimize aşık olduk.

Demlene demlene gelişti…


Evet, öyle bir süreç o. O sürecin içerisinde de tabi bin türlü halini bilerek birbirini sever hale geliyorsun. Yani kısa zamana sıkıştırılmış bir şok değil. Ortak geçmiş var, ortak arkadaşlar var, ortak bir dil, ortak bir geleceğe dair inanç var. Bir gelecek umudu var, kendinle ilgili, ülkenle ilgili, Dünya’ya, hayata bakışınla ilgili, ortak bir geçmişten geliyorsun. Bir ortak tarihi paylaşmışsın beraber. Sonra özel anlara evrildi o süreç.

Nasıl evrildi?


Hiç farkında değilim onun. Bir gün fark ettim ki, onun eşyası benim eşyamdan fazla evde. Hani vardır ya, kışlıkları kaldırırsın yazlıkları çıkarırsın. Bir baktım ki dolapta benden fazla eşyası var. Bir kazak, bir gömlek, bir bilmem ne derken, küçük küçük sızmış meğer o evin içine.
Kendisine de söyledim “a, sen bu eve sızmışsın!” diye (Gülüşmeler). O hınzır ve haylaz gülümsemesiyle, yakalanmış bir edayla “Öyle oldu. Biraz geç uyandın ama iyi oldu.” dedi… Yani çok kendiliğinden bir şey, yakınlık, dostluk sonrası sevgililik.

Öyle olmadığı belli ama yine de soracağım, klasik bir evlilik miydi sizinki? 


Klasik bildiğimiz tanımda bir aile, ev hayatımız yoktu bizim. Yani, onun mesleği, benim işim gücüm gereği, klasik tanımda dip dibe yaşayan bir çift olmadığımız için herkesin kendine ait özgürlük alanları, kendine ayıracağı zamanları vardı. Türkbükü’nde, daralınca kaçıp gidebilecek küçük bir köy evimiz vardı. Yani sıkışan kitaplarını, müziklerini alıp oraya bir hava değişimine giderdi. Dolayısıyla birbirimizden sıkılacak vaktimiz olmuyordu. Hep bir işin gücün içerisinde, hep bir şeye koşarken, hep bir şeye yetişirken… Onun meğer hep acelesi varmış. O hep bir şeye yetişirdi çünkü, hep koşardı. Ben de onunla birlikte koşuyordum… Aynı zamanda işim gereği tabi… Hem yapımcılık yapıyordum hem reklam sektöründe çalışıyordum o dönemde, aynı anda üç iş filan yaptığım oluyordu… O harala gürelenin içerisinde, gençliğin de getirdiği enerjiyle yorulmak bilmeden, çalışıp, sabahlara kadar yeri gelip gezip, iki saatlik uykuyla işe giderdim. Tabi o gençlik ve enerjiyle bütün bunlar tolere ediliyor. Bu gün yap desen, iki gün yapsam dördüncü gün hastanede serumla bulursun beni. Gençliğin, aşkın, birlikte bir şey yaşamanın ve üretmenin, geleceğe dair hayaller kurmanın enerjisiyle gidiyordu.

“Aşk biraz da kendinden vazgeçme halidir…” diyorsunuz beraberliğinizi tarif ederken?


Bir başkası için kendinden vazgeçme hali.

Vazgeçtiniz mi siz kendinizden?


E başka türlü aşk olmaz ki. Yani kendi önceliklerini geriye atıp, yeri geldiğinde onun öncelikleri için sabır göstermek, onun öncelikleri için metanet göstermek, onun öncelikleri için onun yanında olduğunu göstermek, ona güç vermek, ona inanmak, inandığını hissettirebilmek. Bu anlamda. Yoksa tabi ki hepimizin egoları var. Nereye kadar bunu parçalayabiliyoruz ki? Ama o egodan ne kadar kendini uzak tutarsan, orası gerçek aşkın, tırmandığı yerler.

Yokluğu nasıl bir boşluk bıraktı sizde?


Sonsuz bir boşluk, göktaşı gibi, göktaşı düşmüş gibi… Meteor diyelim hatta!

En çok neyi özlüyorsunuz?


En çok anlatmayı özlüyorum. Hani bir şey seyredersin ve heyecanlanırsın, paylaşmak istersin ya!
Dönüp bazen anlatmadığında bile, göz göze geldiğinde anlar o. Aynı sahneden etkilenmişsindir, aynı filmin karesinden, yoldaki çocuğa bakıp heyecan duymuşsundur… En çok onu arıyorum. Hani heyecanlandığında, bir şey seyretmekten çok mutlu olduğunda kafanı şöyle yan çevirip, “gördün mü bak, ne şahane” deme duygusu var ya… O eksik.
Paylaşma duygusu eksik… Hüzün anlamında söylemiyorum “ah başımda olsaydı da, ilacımı verseydi, çorbamı içirseydi…“ o anlamda değil. Aksine hayatın lezzetli taraflarından keşke birlikte tadabilseydik. Keşke o batan güneşi, o da görseydi diyorsun, keşke o denizden çıkan kıvırcık saçlı küçük kız çocuğunun poposunu mıncıklarken o da yanımda olsaydı diyorsun.
Çok zor, biliyorum ama yine de umarım aynı duyguları yaşayabileceğiniz biri çıkar tekrar karşınıza. 

Çok zor, aynısını aramayacaksın, o bir kere ve ona özgü, ona dair bir şey. Başka bir şey olursa başkasına dair bir şeydir o. Aynısını aramak hiç aklımın ucundan bile geçmedi. Ama tabi ki baktığın ve birlikte olmaya niyet ettiğin şeyde o boşluğu görüyorsun. Öbür tarafta bir on yıllık ilişki ve onun evvelinde dört yıllık bir tanışıklık. Yani birbirimizden sıkılmaya, birbirimizden vazgeçmeye vaktimiz olmadan hızlı biten bir şey bu. Kendi sürecinde bitmemiş bir şey olduğu için, o bitmemeyi sürdürüyor.

Geldi geldi, zirvedeyken yarım kaldı…

Yarım kaldı… Yani ne dibini görmüş bir ilişki, ne tüketilmiş ve bitmiş! Tam yani işte “touch and go”. Ve tabi en önemlisi ilham perisi gibidir Yaman bende.

Hala mı?


Hala… Mesela bazen çok zor bir sahne yazarken Yaman’ı düşünürüm. Şimdi ona bunu okuyor olsam diye düşünür ve içimden de okurum. Gözümün önüne gelir onun tepkisi.

Yönlendirir mi o tepki sizi?


Evet. Bir kere daha onun temiz kabinden geçmesini isterim.

Biz sizi geç mi tanıdık biraz? İlk karşılaşmamız İkinci Bahar’la oldu. Elinizde bıçak ‘Kasap Melahat’ olarak çıktınız izleyici karşısına. Kasap Melahat olmaya nasıl karar verdiniz?


Ben vermedim, verdiler. Ama yıllarca zaten kamera arkasındaydım. Kameranın önüne atılınca herkes bu o muymuş dedi. Sektör beni oradan zaten tanıyordu. Hiç de merakım olmadı, kamera önüne geçmek gibi bir arzum olmadı Yoksa kırk yaşında yapacağıma otuz yaşımda da geçerdim kameranın önüne.

Kolayca kabul ettiniz mi?


Yani, ben direndim, Yavuz Turgul, Mustafa Uğurlu ve Şener Şen “sen bunu yapacaksın, yaparsın.” dediler. Zorla attılar beni kameranın önüne. Ben oldu mu, olmadı mı şüpheleri içindeyken, “oldu oldu, şahane oldu, haydi yürü” deyip sürdüler kameranın önüne. Esas olarak Yavuz Turgul’dur süren. Yavuz “bunu yaparsın, sen bunu oynarsın.” dedi. Ben de ne alakası var ben oyuncu muyum derken, onlar çok memnun kaldılar. Sonra da devam etti ama çok uzun süreli sürdürmedim. Şimdi ise tat aldığım bir iş olarak ucundan kenarından tutmak hoşuma gidiyor. Fakat tutkuyla bağlı olduğum bir iş değil.

Tutkuyla bağlı olduğunuz iş ne?


Yazmak…Yazmak ve yazdırmak… Ben editörlüğü de çok severim çünkü… Televizyon bir ömür boyu sürecek bir iş değil. Zaten buna katlanmak insanın ömrüne aykırı. Sağlığa aykırı. Bu şartlar ve bu adrenaline, sağlığım da çok fazla müsaade etmiyor. İleride yapacağım iş, sadece yazmak. Yazmasam da editörlük. Çünkü okumayı seviyorum, üretim sürecine dahil olmayı seviyorum. Ekipler kurmak, o ekiplerle çalışmak, birlikte üretmek. Bu tabi yoğun ve aynı zamanda disiplin gerektiren bir şey. Şu aralar hayatımı o anlamda daralttım. Daha yazıya yönelik çalışma derdindeyim. Sadece senaryo yazıyorum. Hayalim de o zaten.

“Hayatı yazan kadın” diye tanımlıyorlar sizi. Hayatı yazmak için şüphesiz çok iyi tanıyor olmak gerekli. Siz hangi kaygılarla yazıyorsunuz?


O belli olmuyor ki. Bir hesapla oturup bir şey kurmaya başlamıyoruz. O ilk kalbine düştüğü ham halidir aslında. Sizi etkileyen, onu yapmaya iten ilk duygudur kılavuzunuz. Bazen gördüğün bir resimdir, bir sürü görüntünün içinden bir şey kalır aklında. Ve onun üzerine bir şey kurmaya başlarsın. O, sonra biçim değiştirir, kendi yolculuğuna çıkar. Beni sevindiren, beni üzen ya da bana dokunan, beni yakan şeyi yazmayı seviyorum. Ha, dramatik şeyler kadar gırgır yazmayı da severim. Bazen insan o hüzünden sıkılır, hop diye başka bir ruh haline geçer ya! Yazı bütün bunlara cevaz veren bir alan. Hem tek başınasın hem çok kalabalıksın aslında. Bütün o karakterler, kimlikler, cümleler, resimler, anlar uçuşuyor. Ve o metnin içerisinde kayboluyorsun. Ben onun içinde hesapsız bir şekilde kaybolmayı seviyorum. Ama tabi ortaya çıkanı bir tekniğe oturtuyorsun. Dizi anlamında söylüyorum. Elbette bir matematiği var senaryo yazmanın.

Karakterlerinizi yaratıp, sonra da onların dünyasında elinizi kolunuzu sallayarak dolaşıyor musunuz?


Evet, ama ben o karakterlerle çok uzun yaşarım. Bazen altı ay, bazen iki yıl. Elimden tutarlar, onlarla gider gelirim. Yazım aşamasında yolda onunla yürürüm, seyahate onunla çıkarım, bazı karakterler hep benim yanımdadır. Sonra onlar kendi yolunu buluyor zaten. Bir süre sonra karakter kendini yazdırmaya başlar. Bazen o karakterin ilgisine, şefkatine bazen onun yergisine ihtiyaç duyarsın. Yani karakterin de seni sarsmasını istersin. Sen bir yere doğru uçarken “Hop! Akıllı ol!” diyebilir sana karakter. İşte onlara kulağını kabartmak, onlara açık olmak gerekir. Bir de kendimi çok hızlı aptal ilan ederim ben.

Karakter karşısında mı? 


Her şey karşısında. Yani sürprizlere çok açık tutarım kendimi. Mesela yazan insanlarda kendilerine göre bir ego gelişir. Yaratmak hikâyesi yarı tanrısal bir şeymiş gibi gelir, onu ben yarattım ben öldüreceğim gibi. Yani öyle hallenir yazar. Hemen çok sıkılırım ben ve hemen o hayranlıktan uzaklaşıp aksine tuzaklar kurarım kendime. Yarattığım karakter oralardan atlıyorsa doğru yoldayımdır. Değilsem hemen vazgeçebilirim, kendime “Evet Meral çok geri zekalısın, bu böyle mi düşünülür?” derim.

Ekiple mi çalışırsınız?


Hayır. Senaryoyu mümkün olduğu kadar tek başıma yazarım. O ilk karakterlerin dilini, tavırlarını oturtana kadar kendim yazmak istiyorum. Ama oturduktan sonra tabi ki yanına -şahane gencecik insanlar var- yardımcı alabilirsin.

Şu aralar “Muhteşem Yüzyıl”ın hazırlıkları var. Yeni bir proje. Çalışmalar ne aşamada?


Bir ay sonra, inşallah dekorlar bitince çekimlerine başlayacağız. On altıncı yüzyıl, Osmanlı’nın muhteşem yüzyılını anlatan bir dizi olacak. 1520’de başlıyor hikâye, Yavuz Sultan Selim’in ölüp, beklenmeyen bir anda Kanuni’nin tahta çıkışıyla başlıyor. Kanuni tahta çıkarken, paralelinde Hürrem’in Kırım’dan bir tekne ile gelişini de görüyoruz. İkisi aynı gün giriyorlar saraya. Biri köle, öbürü imparator olarak.

Ne kadar sürdü hazırlık çalışması?


İki yıl sürdü, hala da devam ediyor. Çünkü oku oku bitmiyor ki. Bir doktora öğrencisi gibi ders çalışıyorum ve dersimi çalışıp tarih danışmanlarımın karşısına geçiyorum. Onlarla konuşuyorum. Yeri geliyor beni dövüyorlar “o öyle olmaz” diye. Dersimi alıyorum, sopamı yiyorum sonra gelip bir daha çalışıyorum.

O dönemin bilinmeyen yüzünü de izleyecek miyiz?

Harem gibi bir alan var ve bilinmiyor. Çünkü tarihi erkekler yazıyor, erkeklerin hareme girmesi yasak. Sadece oryantalistlerin bir harem tahayyülü var. Tablolarından da göreceğiniz gibi. Ama gerçek tarih okumaya başladığınızda, harem bambaşka bir okul. Büyük bir disiplin, büyük bir gerilim, hiyerarşi ve iktidar alanı. Yani sadece güzel havuzlarda yıkanan, tüller içerisinde cariyeler yok orada. Ve ölüm korkusu var. Çünkü hayatın birilerinin iki dudağının arasında. Ona bağlı. Tabi güçlü ve dramatik bir dönem. Muhteşem Süleyman işte, Kanuni Sultan Süleyman. Dünyayı yöneten en büyük dört adamdan biri. Okudukça müthiş hayran kaldım. Uçsuz bucaksız bir şey.

Nerede yayınlanacak?


Show TV’de. Çekimlere en geç bir ay sonra başlıyoruz. Şu an bin beşyüz metrekare alana dekor yapılıyor. Saray’ın içini kuruyoruz. İki plato kapatıldı, harem, oradaki Valide Sultan Dairesi, haremdeki gözdelerin daireleri, has oda, padişah odaları, arz odası sarayda ne varsa kuruluyor. Çarşıları, medreseleri filan inşa ediyoruz. Avluları, dış mekanları Topkapı Sarayı’nda çekeceğiz. Belirli günlerde izinlerimiz var. Büyük hazırlık!

Çok büyük bir prodüksiyon. Kim oynayacak Kanuni’yi?


Kanuni’yi Halit Ergenç, annesi Valide Sultan’ı Nebahat Çehre, Kanuni’nin sağ kolu ve sonradan damadı ve vezir-i azam olacak olan İbrahim’i, Okan Yalabık oynuyor. Hürrem’i şu gün itibariyle hala netleştirmiş değiliz. Görüşmeler sürüyor. Yurt dışından da aramaya devam ediyoruz. Devlet tiyatrolarından yani tiyatro camiasından çok değerli oyuncular var. Kalabalık kadrolu bir iş. Yağmur ve Durul Taylan çekiyor, müziklerini Aytekin Ataş ve Fahir Atakoğlu yapıyor.

Ne zaman yayınlanacak?


Dekor ve çekimler yetişirse Aralık ayında.

Peki, bu kadar yoğun tempo içinde, Meral Okay kendisine ait bir zaman yaratabiliyor mu?


Bütün bu yaptıklarım işler aslında benim kendime ait zamanlar. Kitap okumak hem işimin bir parçası hem de çok tat alarak yaptığım bir iş. Ben tatile gitsem de zaten yine kitaplarımla, müziğimle gidiyorum. Gene bu kafayı götürüyorum oraya. Gene o kahramanlar benim o bavulumun içinde hayatımın içinde geliyor. Bende öyle “çok çalışıyorum ah çok yoruldum” duygusu yok. Dolayısıyla ben tatile de gitsem onlar benimle. Şizofrenik bir şey aslında. Şalter inmiyor bende yani.

Hiç ‘Yeter! beynimi boşaltayım’ demiyor musunuz?


Oluyor ama beyin boşalmıyor. Ne yapacağım şimdi? Ay niye boşalmıyor diye bir de onun mu gerilimini yaşayayım? Gitmiyor, o orada duruyor. Sinsi. Uykuya yatıyor tekrar kafasını kaldırıyor yine.

Bir arkadaşım sizinle iki kere karşılaşmış ikisinde de öfkeliymişsiniz. Birinde hava alanından çıkıyormuşsunuz…


Her havaalanından çıkışım öyledir. Siz gülerek mi çıkıyorsunuz? Uçak kırk beş dakika bagajın gelmesi yetmiş dakika. Dolayısıyla delirmiş oluyorum. Birisi canım dese, ‘canın çıksın’ diyecek kafada çıkıyorsun.

Diğerinde de trafikteymişsiniz…


Trafikte hangimiz güler yüz ile dolaşıyoruz? Ben taksi müşterisiyimdir, özel araba şoför v.s. Araba kullanamam, araba kullansam beni her dakika karakoldan toplarlar (gülüşme). Çünkü İstanbul trafiğinde akıl sağlığını koruyabilmen mümkün değil. Herkes birbirinin üstüne çıkmak istiyor. Herkes ille bir kafa uzatmak istiyor, belki geçiş bulurum diye, yahu dur! 
Şöyle çıkıp sokaklarda hiçbir amaç olmadan dolaştığınız oluyor mu? Öylesine?

Onu sokakta yapmam da ben denizde yaparım. Suda olmak beni çok mutlu eder. Bir teknenin kıçında uyuyup uyanmak, kulağımda sevdiğim müziği dinleyerek gökyüzüne bakarak, yıldızların kayışını takip ederek uykuya dalmak, gözünü yarı açarak kendini suya atmak. 
Aykırı yanlarınız var, öldüğünüzde yakılmak istemeniz gibi mesela…

E çünkü suya karışmak istiyorum da ondan.

Suyu o kadar çok seviyorsunuz?


Çok. Yani küllerimi üç parti halinde nereye savuracaklarını da yakınlarımdan bir iki kişi biliyor. Bir kısmı şu koya, bir kısmı da şuraya gibi…

Vasiyet gibi bir şey mi?


Evet.. Üstelik yasal olarak hakkınız da var Türkiye’de fakat o yasa kullandırılmıyor. 1946’da çıkmış bu yasa. İstediğinde yakılma hakkın var. Ankara’da fırını bile var.

Bu ülkede yaşamaktan mutlu musunuz?


Çok. Hiçbir zaman küsmedim.
Küsmedim lafı, “aslında küsülecek bir şeyler var”ı da barındırıyor içinde.
Yani işte 78 kuşağıyız. 12 Eylül’ü de yaşadık hep beraber. Sonra 28 Şubat’ı da yaşadık. Yani, bu ülkede seni caydıracak, vazgeçirecek bir sürü olumsuzluk var. Ama diğer taraftan da çağının tanığısın ve değişimi de görüyorsun. Bu bir demokrasi mücadelesidir, hayatta kalma mücadelesidir. Hakların genişletilme mücadelesi. Ve tabi ki sancılar ve problemler olacak. Arada anlık umutsuzluğa kapılsan da. Ben hayata genelde ‘Sindrella’ bakarım.

12 Eylül referandumunda ‘evet’çi midiniz, ‘hayır’cı mı?


Oy kullanamadım, kullanabilseydim ‘Evet’ diyecektim. Çünkü bir 78 kuşağı insanı olarak sadece o 15. madde için bile ‘evet’ veririm.

Yani 12 Eylül’e yargı yolu açılsın diye ‘evet’ diyorsunuz… Ama 13 Eylül’de 30 yıl doldu ve zaman aşımına uğradı.


Zaman aşımına uğrayamaz. İnsanlık suçları zaman aşımına uğramaz. İnsanlık suçudur çünkü. Adi suç değil bu. Adam yaralama bilmem ne, ıvır zıvır değil.

Hiç endişeniz yok mu?


Benim endişelerim bunların kesintiye uğratılması hamleleri, sivilleştikçe bu da olmayacak. Sivilleşiyor bu ülke. Ve onun sancıları bunlar. Herkes kadar bende de “acaba bizi de mi dinliyorlar?” duygusu var. Ama bu bugünün meselesi değil. Daha evvelki koalisyon döneminde de bu ülkede hep dinlenildik. Bu sefer tiraj yükseldi. Ülkenin nüfusu arttıkça, demokrasinin yükselmesi için ses çıkaranların sayısı arttıkça tiraj da yükseliyor. Teknoloji ucuzladı, daha kolay dinleniyor.
Göksel Göksu Röportajı

meral_okay_roportaji Tutkulu Kadın Meral Okay