Bir sevgiyi anlamak
Şub 23
Tüketeceksin
Şub 23
Parçalanmış Gerçeklik
Ben o sırada alnıma arkadaşlık eden zamanı
Yanıma alıp buradan olmayan bir çiçeğin
Açılış törenine gidiyordum ki, Karanfilya’yı
Bildiri dağıtan çocukluğumun yolunu keserken gördüm
Yüreğimin içinde tur atıyordu
Yolculuklarından dönen bir soru işareti;
Nerdeler, şimdi onlar?
Dedim; gözyaşlarım artık burada oturmuyor
İki milyon sözcük öteye taşındılar
Herkesi eşit güldüren bir umudun yanına
Önce bir kafeye oturduk, oligarşiden bahsettik
Siyasi görüşleri farklı iki çay içtik
Garson bizi izliyordu iki yüzyıl öteden
O, şehir hayatını eleştirirken
Ben de kesinliğe kavuşturuyordum
Tomurcuklanan kelimelerimi sordu bana
Yok dedim artık uygulamıyorum
Asgari ücret karşılığında günde sekiz hayat
Suçluluk duygusu taşıyan bir hamal
Öğle paydosunda sefilleri okuyordu
Rüya taşıyan bir tank’erin frenleri koptu
Gökyüzü caddesinde oluşan zincirleme
Düş kazaları sonucu dans etmeyi unutmuş
Toplumlar
Güzel sanatların yeni bir dalı olarak
Aynı ağızdan bağırdılar
Uzağa gitmek sevaptır
Özgürlükten
Dünya üç buçuk dakika boyunca
Başını omzuma dayayıp üzülmüş numarası yaptı
Dünya aşktan ve vicdanımdan vazgeçmem için
Araya adam bile koymuştu ama onlar da biliyordu
Kadın dediğim; Rozalia Luksenburg gibi
Eşit açan çiçekler uğruna
Öldürülmeyi en güzel bilen o Spartacüs kadın
Hakkında yakalama emri çıkartılan bir ses
Kurt ulusa kadar herkese meydan okudu
Ey! Sosyal şovenistler
Bilin ki, bir kalp dünyaya bedeldir
Ben o sırada elimde yanlış anlaşılmış
Bir çığlığı düzeltiyordum
Bütün çok uluslu yengeçler özür diledi haklılığımdan
Demir kravatlılardan, şahinlerden, kök kazıyıcılardan
Bahsettik. Midemiz bulandı, salonun ortasına kustuk
Garson ihbar etti, patron sinirlendi: Ne bu rezalet!
Oradan kovulurken
Gömleğimi sıyırıp tişörtümdeki yazıyı gösterdim
“Hareket etmeyenler zincirlerini fark edemezler”*
Seçim tabletleriyle uyutulmuş toplum bizi kınadı
Demokrasiyi ağzımıza bile almadık
Demokrasi çoğunluğun oyuncağıdır
Sahtekârlığın göz kamaştırdığı
Parçalanmış gerçeklik; siyasi komedya
Birden yakamı tutup parmağının ucuyla
“Neden” diye bağırdı.
Neden aşk yok?
Güldüm, O’na yakın zamanda intihar etmeyi
Düşünmediğimi söyledim.
Sonra çıkıp yürüdük bu kütüphanesi olmayan
Kentin sokaklarında, kentin sahipleri oldukça bozuldu
Hava bozuldu, kimse çağırmadığı halde
Çamur ve fırtına geldi. O’na kaderimi örttüm
Is sızlanmasın diye içindeki periler çalılığı
Derinlerde gizlenen aşk buydu; gerçekliğine
Kimsenin tanık olmak istemediği bu
Karanfilya
Katillerin uğramadığı
Mektup süsü verilmiş bir köyün ismi
Ağzı yüzü kan içinde kalmış düşünce
Kolumuza girip bizimle beraber yürüdü
Sonsuzluğa
Metin Akdeniz
31 Mart 2013
*Rosa Luxemburg
Şub 23
Bir Orman
Hanginiz aklınıza getirdiniz
Benim bir gün insanlığımı
Bitkilere hayvanlara kadar
Bir gün tutup genişleteceğimi
Bütün bu dünyaya saracağımı sonra da
Şu esen rüzgâra bıraktım işte
Yaşayan duyan her şeyimi
Onların hesabına yaşayacaklar bundan sonra
Ellerime saçlarıma kadar
Her şeyim dünyada
İlk defa bu kadar iyi farkediyorum
Bu yüreği param parça uçan kuş
Bu çamur gibi gökyüzü
Bu deniz, bu garip karınca
Cihanda ümit ölmez deyip yaşamışlar
Her şey bir başına yaşamış bundan önce
Toprakta bir başına yürümüş kökler
Gecenin içinde bir başına uzamış ovalar
Yalnızlıklarını duyurmayacağım bundan böyle
Bir daha hiçbirine
Yeni yeni anlıyorum
Her şey şu gecelerin içinde oluyor
Aydınlığa her şey hazır çıkıyor
Su geceleyin yürüyor dikkat ettim
Geceleyin biz uyurken ağaçlara
Hiç unutmam bir gün geç vakit
Tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı
Büyüme saati bir ormanın
Şöyle iyice dinlesem sanırım artık
Bütün ormanları büyürken duyarım
Beni beklemişler kardeşçiğim
Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü
Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini
Bir kere girdikten sonra şiirlerime
Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini
Şub 23
Kuş Yuvalarını Kuyu Ağızlarını
Ay ışığından ürpertiler alan
Bir çift terli yüzük olmak isterdim
Ağzımla, gözlerimle, avuçlarımla;
Derin bir gecede, kuş yuvalarını
Kuyu ağızlarını ışıtır gibi…
Senin değil benim gövdemden kopuyor.
Kıyısında baldıran otları biten
Aşk mıdır o uzun susuzluk
Her şeyi bir uzaklığa yerleştirerek akıyor.
Başını çevirdiğinde yüzüne vuran iyilik;
Herkesin gittikçe soğuduğu bu uzun günbatımında
Gövdende tüten o ince yaz olmak isterdim.
Verdiklerini saydığımız o gönüllü yenilgimiz
Yalnız senin içindeki keder olmak isterdim…

Şub 23
Sanman taleb-i devlet ü câh itmege geldik
Sanman taleb-i devlet ü câh itmege geldik
Biz ‘âleme bir yâr içün âh itmege geldik
Sad kâfile şekvâ ile âzâr-ı felekden
Hâk-i der-i cânâna penâh itmege geldik
Ser-tâ-be-kadem dîde olup dâg-ı hevesden
Âyîne-i dîdâra nigâh itmege geldik
Ey hâce günâh ise nazar rûy-ı butane
Biz ‘âlem-i ‘îcâda günâh itmege geldik
Hâr olmasın a’dâ ki bu gülzâr-ı fenâya
Bir gül koparup zîb-i külâh itmege geldik
Bu meykede-i mihnete ‘Avnî gibi biz de
Hâl-i dil-i şeydâya tebâh itmege geldik
Sanmayın biz servet ve nam aramaya geldik.
Biz bu dünyaya bir sevgiliye ah çekmeye geldik.
Yüz tane kervanla, kaderin bize ettiği işkenceden sızlanarak,
Sevgilinin kapısı önünde tozdan sığınmaya geldik.
Arzunun yanık yaraları yüz tane göz olup örter bizi baştan ayağa,
Biz sevgilinin güzel yüzüne aynada bakmaya geldik.
Ey hoca, eğer bir putun yüzüne bakmak günahsa,
Biz bu uyduruk dünyaya günah işlemeye geldik.
Bir diken olmasın bu yanıltıcı gül bahçesinde söyle düşmana,
Biz sarığımızı yalnız bir tek gül koparıp süslemeye geldik.
Bu acı çekiş meyhanesine biz de Avni gibi geldik.
Dertli kalplerimizi terk etmeye, şarap içmeye geldik.
Çeviren: Vehbi Taşar
Şub 23
Güzelleme
Bir tavşan kadar ürkekti yüreğin
Kabaran deniz dalgaları gibi coşkulu…
Birden şavklandı yarı karanlık oda
Nemli teninde canlandı
Parmak uçlarımın ölü dokusu.
Dudaklarından içtim kevser şarabını
Sen, seni keşfetmenin hazzını tattırdın
Bana, ben olduğumu sen yaşattın.
Sen imzaladın
Kimliksiz otel odalarının
Doğum kağıtlarını.
Topuk çukurlarında
Kuru ağaç dalları göverir.
Sen güldüğünde,
Güller güler, bülbüller susar
Erguvanlar seni kıskanır
Şenlenir bahar dalları.
Karanfil kokulu terini içerdim
Ceylan derisi yumuşak teninde
Kasıklarında duyardım
Kalp atışlarını.
Sen ısıttın nemli çarşaflarını
Soğuk yatakların.
Sen imzalardın
Kimliksiz otel odalarının
Doğum kağıtlarını
Şub 23
Nâm ü nişane kalmadı fasl-ı bahârdan
Nâm ü nişane kalmadı fasl-ı bahârdan
Düşdü çemende berk-i diraht i’tîbârdan
Eşcâr-ı bağ hırka-tecrîde girdiler
Bâd-ı hazan çemende el aldı çenârdan
Her yaneden ayağına altun akup gelür
Eşcâr-ı bağ himmet umar cûybârdan
Sahn-ı çemende durma salınsun sabâ ile
Azadedir nihâl bugün berk ü bârdan
Bakî çemende hayli perişan imiş varak
Benzer ki bir şikâyeti var rüzgârdan
Şub 23
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş
Zülf-i siyâhı sâye-i perr-i Hümâ imiş
İklim-i hüsne anın içün pâdişâ imiş
Bir secde ile kıldı ruh-i âftâbı zer
Hak-i cenâb-ı dost aceb kîmyâ imiş
Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş
Şub 23
Âlâyiş-i dünyâdan el çekmege niyyet var
Âlâyiş-i dünyâdan el çekmege niyyet var
Yakında adem dirler bir şehre azîmet var
Uçdı bu fezâlardan mürg-ı dil-i nâlânım
Ârâm idemez oldum efkâr-ı seyâhat var
Nûş eylese bir âşık tâ haşre dek ayılmaz
Bezm-i feleğin bilmem câmında ne hâlet var
Bu hâlet ile ey dil sağ olmada âlemde
Derd ü gam-ı dilberle ölmekte letâfet var
Gitdükçe harâb eyler mülk-i dil-i vîrânı
Dehrün bu cefâsından bir şâha şikâyet var
Ser terkine kâ’ildir dünyâya gönül virmez
Terk ehlinin ey Bâkî başında sa’adet var.
Şub 23
Ahmet Ada
Yaralıyım
Dilimde titreyen türkü
Vay le le can
Rüzgârı portakal bahçelerine sürüklüyor
Yol uzun ay aydınlık
Vay le le can
Söğütleri geçip geliyorum kapınıza
Dudağımın ucunda kuru ayaz
Yüreğimde gümüş hançer
Aşk kırgınıyım – yaralıyım
Görüyor bunu kırmızı rüzgâr
Sevgilim can burcum
Bu çatal yürek senin için çarpıyor
Öyledir işte
Öyledir benim sevdam
Bir kuş uçuşu uzaklıkta değil
Yanı başındadır her zaman
Burkulur kalır bir ağaç gibi
Dalları uzar yeryüzüne
Yaprakları dosttur gün ışığına
Öyledir kızaran ekmeklerin utancı
Şaşkınlığa benzer uzaktan
Erik çalarken komşu bahçeden
İşkillenirim, gördüler mi acaba
Öyledir benim sevdam
Akarsu duruluğundadır
Bir mekik gibi işler de
Benzemez her sevdaya
Ekimdeyiz
Yavaş yavaş ısınıyor taş
Yavaş yavaş uyanıyor su
Yavaş yavaş buğulanıyor ağaç
Yavaş yavaş sap taşıyor karınca
Yitirmiş yönünü bu yüzden
Eylülü geçtik ekimdeyiz
Yavaş yavaş soğuyor havalar
Erken çıkıyorum yürüyüşe
Yavaş yavaş geriniyor sahil yolu
Güneşin şamdanıyla ışıyor deniz
Olanca gücünü gösteriyor sonbahar
Ne olup bittiğini anlıyorum
Bakmıyor gibi bakıyor bir çiçek
Yavaş yavaş geçiyorum yanından
Gök kuşlarını arıyor
Bir yay gibi gerilen ağaçlarda
Kanıt
Ağız ölür düşler biter
Daralır yüreği ölünün yakınlarının
Ölmeye gör tereken açılır
Oğlana deli kısrak, kıza mavi geyik kalır
Şairsen şiirlerin kalır
Aşmışsa evrensel eşiği yarına kalır
Akıp gider güneye, içinde
Mersin’in duru göğü kalır
İster İskenderiye’de ol, ister Mersin’de
Boşalttığın şiir Zümrüdüanka’dır
Sözcüklerden ördüğün hakikat zinciri
Yalın toprakta kalır
Varoluşun çarıkları
Gece zeytin topladık, ay karaydı, yıldızlar yoktu, deniz zeytinliğe bıraktı dağılmış ruhumu. Uzakta mezar yazıtlarından esiyordu kırmızı yel. Bana ölümü ve dirimi düşündürüyordu. Çok sevdiğim gelincik tarlalarında uyumak, bir daha uyanmamak geçiyordu içimden. Buluttan seleler zeytinlerle dolduğunda acı çeken yel gibi geçiyordum dünyadan. Bir ağaçla konuşmak, bir kuşla uçmak hafifletmiyordu acımı, varoluşun ezik çarıklarıydım.
Çalgılı ırmaklar
Nisan’ın geldiğini söylüyor çayır, kuşlar kalkıp kayısı dalına konuyor. Çiçekler sulara düşüyor, sular alıp götürüyor başka çiçeklere. Bahçedeki kaplumbağanın yaşını soruyorlar, sular kadar vardır yaşı diyorum. Suların yaşı sınırları aşıyor. Tiranlar boş yere duvarlar örüyorlar. Yeryüzünün en dip kıyısına dek uzanıyor kalbim. Şarabî denizler, derin göller kalbimdir. Birbirine kişneyen atlar benim kibirsiz özgürlüğümdür dörtnal giden ve geçen çalgılı ırmakları.
Gene gündüz, gene zarif Nisan çözük saçlarıyla geliyor. Deniz kıyısında Naz’dan ayrılıp karşılayamaya gidiyorum. Kaçmış barbar tiranlardan, selamını getirmiş nilüferlerin.
Yağmur başlamadan eve dönelim.
Ahmet Ada








