Kırık Mozaik

Kör bir kuyuda yitirdim suretimi belki bir yezidiyim
Bir ceylanın gözlerine akşam çökünce
Sanki yağlı kementler dolanıyor boynumda
Düşlerimde kanlı çocuk kundakları
Delik deşik ağıtlar bin yıllık çıban
Eski bir yalan oluyor babil söylenceleri
Toprağa ateşe su ve rüzgâra
Kan damlıyor avestanın sayfalarından

Her coğrafyaya bir renk işledim belki bir çingeneyim
Kırlarda unuttum desem de düşlerimi
Sönmedi o ateş hep yandı bedenimde
Kondular beni kendine benzetemedi
Her toprakta ölülerim var
Atlaslar parçalar yüreğimi bu yüzden
Ateşten bir ordudur bütün sınırlar

Ertelenmiş bir acıyım belki bir ermeniyim
Ziyaretçisi olmayan bir mezartaşı gibi
Hep tenha oldum nasibimi bilirim
Bütün replikler yanlış şifrelenmiştir
Yüzümün çizgilerinde durur rivayet
Her gün yeniden çarmuha gerilirim

Bir sığınmayım sanki bu dünyada belki bir süryaniyim
Eski bir çeşme gibi artık su akıtmayan
Silmeye çalışmayın anıların izini
İçinde yarım kalmış günlüklerimle
Gümüş işlemeli bir sandık gibi kalayım öyle
Varsın hüzün sözcüğü eşanlamlı tutulsun ömrümüzle
Ben yine her gece kulağına fısıldarım taşların
Yüzümü serin sularında yıkarım
Dicle kirvem olur milattan beri

A. Hicri İzgören

k%C4%B1r%C4%B1k+mozaik Kırık Mozaik

Beni Sevdin

‘Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün
Ülkü Tamer’

seni içime bırakıyorum
kilitsiz bir kapıyı
açar gibi kolayca,
evin yalnızlığını
yüklenir eşyalar
giderayak
boşalınca,
mührü sökülmüş bir mektup
sahibi arar durur
yağmurun yağmadığı
şehirler boyunca

seni içime bırakıyorum
çünkü beni sevdin sen
hiç anlamadım nasıl,
bir deliği dolduran
su gibi aktın
beni kendimle buluşturdun

seni içime bırakıyorum
örterek üzerine
kapısını zamanın
sen orada hep genç kalacaksın
eşyalar yaşlanıp dururken uzakta

bir resim çizmiştim bir zamanlar
avutmak için yalnızlığı
tozdan bulutlar arasına
camlara, bir ürpertiye…

beni sevdin
ben teşekkür ederim sana

Tuğrul Tanyol

seni+icime+b%C4%B1rak%C4%B1yorum Beni Sevdin

Ölüm Hazırlığı

ekim güç geçti, ağır su
yüzeye çıktı, yelken kırıldı
savunmasız limanlara çektik gemimizi

örümcek ağından cennete tırmanır gibi
kolay mı kurtulmak öylece günahlardan?
orada, ayışığının sunduğu kadeh
dallara takılı kalan gölgem
dans ediyor kendince dalgalanan suda

ben gölgeme daldırıp kadehimi
kendimden bir şeyler içiyorum
ağzım hoşlanmıyor dilimdeki tattan

ekim geçti. suya bakarak kederlendik.
yoksul insanın içindeki yük
örümceğin ağında kalan günah,
yelkeni onardım, artık hazırım

bir sevap olarak dönmeliyim tanrıya

Tuğrul Tanyol
zeynep+nazan Ölüm Hazırlığı

Kaçış

Yağmur pırıltıları var ışıltılı
Saçlarında, alnına düşen;
Islak gözlerin ve dudakların
Soğuk ve ıslak; katılıp kalmış yanakların soğuktan.
Neden bu kadar çok kaldın
Uzaklarda, neden yalnızca
Gece geç saatlerde geldin bana
Yürüyüp saatlerce yağmur altında, rüzgârda?
Çıkar giysilerini ve çoraplarını;
Otur ateşin karşısındaki koltuğa.
Ellerimle ısıtacağım ayaklarını;
Öpüşlerimle ısıtacağım göğüslerini ve uyluklarını.
Bir büyük ateş yakmak isterdim
İçinde, hiç sönmeyen.
Emin olmak isterdim senin taa içinde
Bir mıknatıs olduğuna, seni eve çeken.

Kenneth Rexroth
Çeviren: Güven Turan

kenneth+rexroth Kaçış

Gümüş Kuğu

Tan ağarmasından bir saat önce,
İyice eğilmiş Ay doğuda,
Yakında Güneş’in yanından geçip gidecek.
Seher yıldızı asılı duruyor
Bir lamba gibi, hilalin yanında.
Grileşen ufuk çizgisi üstüne.
Hava ılık, mis kokulu,
Akıl almaz ılıklıkta
Yağmurlu bir güz, gene de
Yapraklar renk değiştiriyor, açıklı
Koyulu dağdan aşağı.
Seyrediyorum dalgalana
Kıvrıla büküle yükselen dumanını
Bir tapınak tütsü çubuğunun
Okuma lambamın ışığında.
Ay ışığı beliriyor duvarımda
Doğurtmuşum sanki
Efsunla. Çıkıyorum
Ağaçlık bahçeye
Ve yürüyorum çırılçıplak, sadece
Sandallarım var ayağımda, ışık ve karanlık içine,
Uyuyan kaplanlar gibi dilim dilim.
Rakunlar seyrediyor beni
Ceviz ağacından, tembel hayvanlar
Kayıp gözden kayboluyor altında
Odun yığınının. Köpeğim CH’ing uyuyor.
Kedi de uykuda. Tek başımayım
Dinginliğinden daha
Kuşların bile uyanmadığı saatin.
Gece yaratıkları yattı uykuya. Karanlık
Mekik dokuyor bahçenin sonunda,
İçine işlenmez bir kütle.
Seher Yıldızı’nın bir ışınını
Ay ışığı yüklü sisin bir dilimi deldi geçti;
Çıplak bir kız şekillendi
Ve geldi bana doğru – Saydam,
Sonsuzluktan yapılmış gövdesi,
Dönüp duran ışık noktalarından, her biri
Bir yıldız kümesiydi, bir buluttu
Ateş böceklerinde, sayısız.
Aralarında yıldız ve Ay
Işıldıyordu hâlâ soluk soluk. Geldi
Bana doğru görülür görülmez
Kayıp giden havada ve dokundu
Omzuma ipekten daha yumuşak
Bir elle. Dedi ki;
“Biliyor musun sevgilim,
Ele geçirdiğin yüreği?”
Yanıtlayıncaya kadar ben, gövdesi
Aktı benim gövdeme, her
Işık taneciği karıştı
Kanımın ve etimin her zerresine.
Biz tek beden olurken dünya
Yok oldu.
Yok oldum ben de
Sıyrıldım varlığımdan, sadece
Bir dipsiz kuyuydum sınırsız.
Sadece karanlık bir kişilik
Duyulardan sıyrılmış ve us
Sınır bilmez bir boşluk.
Sonsuz bir uzaklıkta yanıyordu
Minicik bir kırmızı nokta
Ya ben yaklaşıyorum ona ya da o geliyordu
Solup gitmiş zaman. Hareket
Hareket değildi. Uzay boşluğa dönüşmüştü
Yakut rengi bir ateş dolduruyordu bütün varlıkları.
Açılıyordu, bir kapı gibi değilde.
Açılan avuçlar gibi yukarılarda
Ve kapanıyordu etrafımda.
Sora hiç. Bütün duyular yitmiş.
Yoktu ayırdına varmak; hiçlik.
Sadece bir başka türlü bilmek
Her şeyi kapsayan
Bir aşk bütün varlığı tüketen.
Durmuştu zaman.
Uzay gitmişti.
Kavrama ve dizge
Hiç varolmamıştı.
Dökülmüştü sonsuzluk.
Birden duruyordum gene
Bahçemde, çıplak, yıkanarak
Kızgın aydınlığında yeni
Doğan güneşin -yıldız ve hilâl yitmişti ışıkta.

Kenneth Rexroth
Çeviren: Güven Turan
Fotoğraf: Aleksey Malyshev

siirin+fotograf%C4%B1+fotograf%C4%B1n+siiri Gümüş Kuğu

Dile Gelen Taş

Sözlerimde, tezgâh dokuyan kadının sanatı kadar bile bir hüner yok.

Onun el emeğinden, top top bezler çıkıp çıplakları giydirir.
Benim sözlerim ise, kimin işine yaramış, kimin derdini saracak bir arşın bez dokuyabilmiştir.

Ben çitlenbik ağacı olsam, sen, dallarımda gezinen bir çocuk…
Ben çocuk olsam, sen, zihnimde uçuşan bin bir sual…
Ben gece olsam, sen, karanlıklarımı yırtan bir güneş…
Ben pınar olsam, sen, su arayan bir yolcu…
Ben ağaç olsam, sen, ona dolanmış bir sarmaşık…
Ben kıyı olsam, sen, ona çarpan bir dalga…
Ben dalga olsam, sen, dudak sürdüğüm bir kıyı…
Ben kaval olsam, sen, onu üfleyen bir çoban…
Ben ay olsam, sen, onunla halleşen bir sevdalı…
Ben yol olsam, sen, gönlüm gibi, evi köyü kaybetmiş bir yolcu…
Ben gözyaşı olsam, sen, onu silen bir âşık…
Ben türkü olsam, sen, onu çağıran bir dudak…
Ben şarap olsam, sen, içtikçe içen bir sarhoş…
Ben sarhoş olsam, sen, haşrederek içtiğim bir şarap…
Ben rüyâ olsam, sen, onunla sabahlayan bir şeyda…
Ben ateş olsam, sen, onu yelpâzeleyen bir el…
Ben tılsım olsam sen, onu saklayan gizli hazine…
Ben göz olsam, sen de onun bebeği…
Ben kalp olsam, sen de onun hayâtı…
Ben nokta olsam, sen, onda gizlenmiş kâinât…
Ben kâinât olsam, sen, onun rûhu olan tek nokta…
Ben asırlardan asıra geçmiş bir mirâs olsam, sen, her devirde ona sâhip çıkan mal sâhibi…
Ya sen ne olsan, ey varı yoku, olmuşu olacağı, âlâ ve esfeli avuçlarında gördüğüm Rabbim? Bana sorarlarsa sen ağaçtan: ¨İnnî en’allah!¨ diyen ses…
Ben de, korku ve dehşete düşmüş bir Mûsâ…

Ey gönlüm bana nasîhat verme: Örtün gizlen! diye boş söz söyleme… Nasıl örtüneyim ki, gömleğim, ateşinden yanıp kavruldu. Onun için üryânım.
Eğer esvâbın genişse beni de içine al da bâri öylece saklanmış olayım.

Ben n’olayım, n’olayım? Kulun olayım… esîrin olayım…
Senden gayrı nem varsa benden taşındı gitti. Çıplak kaldım; giydir beni, varınla giydir, yokunla giydir… ört, kapa, kimseler görüp tanımasın, artık tanımasın Allâh’ım.

Sâmiha Ayverdi
Dile Gelen Taş / Kubbealtı Neşriyâtı
dile+gelen+tas Dile Gelen Taş

Bir sonbahar sabahı istasyonda

Ah bu sokak lambaları, nasıl da izliyor biribirini
ağaçların ardından miskin miskin,
yağmur damlatan dallar arasından
esneyip ışıklarını çamur üzerine yansıtarak.

Acı dolu, keskin, tiz düdüğünü öttürüyor
yakınlarda lokomotif. Kurşun renkli
gökyüzü, sonbahar sabahında
çepeçevre sarıyor bizi devasa bir hayalet gibi.

(…)

Sen de Lidia, dalgın dalgın uzatıyorsun bileti
kesmesi için biletçiye,
daralan zamana bırakıyorsun
güzel yılları, mutlu anları, anıları.

(…)

Çarpılıp kapanan kapılar
sanki hakaret dolu; alay eder gibi son
çağrı hızla kulaklarda çınlayan,
yağmur iri damlalarla dövüyor camları.

Madeni gövdesinden emin canavar
pufluyor, hırıldıyor, sarsılıyor, ateş saçan
gözlerini açıyor; karanlığı kat ediyor dev,
çevreye meydan okuyan bir çığlıkla.

Hareket ediyor acımasız canavar hızlı vagonlarıyla,
uçarcasına alıp götürüyor aşkımı da.
Ah, o güzel tüllü beyaz yüz,
el sallayıp kayboluyor karanlıkta.

Ah, o tatlı yüz pembe beyaz,
o, yıldızlar gibi parlak huzur dolu gözler,
o beyaz pürüzsüz alın,
gür, lüleli saçların çevrelediği.

Titreşiyordu yaşam ılık havada,
yaz yaklaşıyordu bana gülümsediğinde;
haziranda ilkbahar güneşi
pırıl pırıl, mutluydun ben öperken seni

ve kestane renkli ışıl ışıl saçlarının arasındaki
körpe yanağını; güneşten daha güzel
düşlerim, hale gibi,
sarıyordu seni, narin kadınım.

Ve ben yağmur altında, yoğun sis içinde
dönüyorum şimdi; karışmak isterdim yağmura, sise;
yalpa vuruyorum sarhoş gibi, yokluyorum vücudumu:
ben de mi hayaletim yoksa ?

Ah, bu düşen yapraklar, donduruyor içimi,
devamlı, suskun; yüreğimi parçalayarak…
Sanırım, tek ebedi bir kasım
var dünyanın her yerinde.

Ne iyi, yaşamın anlamını yitirenlere,
ne hoş bu gölge, bu sis:
ben isterim, isterim ben de kapılmak
ebediyete dek sürecek bu sise.

Giosue Carducci
Çeviri: Semra Alemdaroğlu

Bir+sonbahar+sabah%C4%B1+istasyonda Bir sonbahar sabahı istasyonda

Guido Piva ‘nın ölümü üzerine

Şimdi düşerken kar
kefenin, toprağın, kalplerin üstüne
ve yaşamın boğulmuş sesi
dağılırken soğuk havada,

sen, güzel çocuk, göçüp gidiyorsun;
belki de solgun bulut karşılayacak seni
şuracıkta yalnızlıklarında
akşamın ve dağılıverecek senin gibi narin.
Bizse ılık güneşlerde
yorgun bir arzu ruhları sardığında,
çiçekler açtığında ve
döndüğünde cam gözlü Proserpina,
Bizse, seni düşüneceğiz, delikanlı,
dönmeyecek olan seni. Gümüşsü ay ışığında
nisanda geçecek gözümüzün önünden
sevdiğimiz hayalin bizi selamlayarak.
Giosue Carducci

Çeviri: Semra Alemdaroğlu

Semra+Alemdaro%C4%9Flu Guido Piva 'nın ölümü üzerine

Eski Ağıt

O ağaç, küçücük elini
uzattığın,
güzel kırmızı çiçekli
yeşil nar ağacı,
ıssız sessiz bahçede
yine şimdi yemyeşil,
haziran onu okşarken
ışığı ve ısısıyla.
Sen, kurumuş çatırdayan
ağacımın çiçeği,
sen, ölümlü yaşamın
tek ve son çiçeği,
soğuk topraktasın
kara toprakta;
artık ne güneş seni neşelendirir
ne uyandırır aşk seni

Giosue Carducci

ahmet+koyut%C3%BCrk Eski Ağıt

1867 yılının Haziran ayında doğmuş olan, şairin oğlu Dante, üç yaşını doldurduğu tarihten kısa bir süre sonra Kasım 1870’de ölür. Şair, biricik oğlunun ölümünden yaklaşık yedi ay sonra yazdığı bu şiirinde oğluna  yönelerek tesellisi olmayan acısını dile getirir. “Küçücük” elleriyle dokunduğu “güzel, kırmızı çiçekli” nar ağacı yine yeşermiştir “ıssız ve sessiz bahçede”. Haziran ayı “ışığı ve ısısıyla” can vermektedir ağaca. Oysa yıldırım çarpmış ve kurumuş bir ağaca benzeyen şairin, bu boş yaşamdaki “tek ve son çiçeği soğuk” “kara toprakta”dır: ne yazık ki artık onu ne “güneş” neşelendirebilecek ne de “aşk” onu derin uykusundan uyandırabilecektir. Nar ağacının kırmızı ve yeşil renkleri ilkbaharı ve yaşamı simgelerken, toprağın soğuk ve kara rengi kışı ve ölümü anımsatmaktadır.

Kaynak: Carducci’nin Şiirlerindeki Özyaşamsal Unsurlar / Semra Alemdaroğlu
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 41, 1 (2001), 115-128

Güftesiz Beste

Sizi dün bekledim o yollarda
Ki gezindikti bir zaman karda,
Kararan gözlerimle rüzgarda
Sizi dün bekledim o yollarda!..

Sanıyordum unuttunuz adımı;
Dediniz hissedince maksadımı:
“Beni hala bu genç unutmadı mı
Ki bugün bekliyor bu yollarda?”

Nice sevdalılarla sevgililer
Aşkı yollarda böyle beklediler!
Nice sevdalılar da var ki diler
Akşam olsun bu kuytu yollarda!..

Yahya Kemal Beyatlı

aksam+musikileri Güftesiz Beste