Yadsıma

Bir güvercin gibi ak

o gizli kıyıda 
susadık öğle üzeri: 
ama tuzluydu sular. 
Sarı kumların üstüne 
adını yazdık onun, 
ama bir rüzgâr esti denizden 
ve silindi yazılar. 
Nasıl bir ruh, bir yürek, 
nasıl bir istek ve tutkuyla 
yaşadık: yanılmışız! 
Değiştirdik öyle yaşamayı.

Yorgo Seferis

Çeviri : Cevat Çapan

yorgo+seferis+yads%C4%B1ma Yadsıma

Reddediş

Yıldızlara bakmak uzun uzun
Yıldızlara bakmak uzun uzun
Bir ölüm hükmünü imzalamaktan
Çok daha hoş gelir bana
Ve çok daha hoş gelir
Çiçeklerin sesini dinlemek
Bahçede dolaşırken
Çok daha hoş gelir evet
Beni öldürmek isteyenleri öldüren
Tüfekleri görmekten
Niçin hiçbir zaman
Yönetici olamayacağımı
Anladınız mı simdi!

Velemir Hlebnikov
Çeviri: Atilla Tokatlı

reddedis Reddediş

Bir Ağıtla Övgü

Ah, güller arasındaki kız, güvercinlerin baskısı,
ah, balıkların ve gül çalılıkların iç daraltan sıklığı,
susamış tuzla dolu bir şişedir senin gönlün
ve bir çıngıraktır teninin üzümlerinden.

Ne mutlu ki sana verecek bir şeyim yok
tırnaklarının ve kirpiklerinin bana sunduğundan
başka,
ya da gönle akmış piyanolar, yüreğimden sellere
dökülen düşler;
kara biniciler gibi koşturan tozlarla kaplı düşler;
hızla ve bahtsızlıkla dolu düşlerden başka.

Yalnız seni sevebilirim, öpüşler, karanfiller
ve yağmurdan ıslak çelenklerle,
bakarken kızıl kordan atlar ve san köpeklerle.
Yalnız seni sevebilirim omuzda dalgalarla;
phirincin gizemli vuruşları ve düşüncede yitmiş
sular arasında,
yüzerken mezarlıklara karşı koşan büyük ırmaklarda
üzgün kireç lahitte yetişen ıslak çimenlerle,
yüzerken karşıdan karşıya batmış yüreklerle
ve gömülmemiş çocukların çizilmiş mezar
plancıklarıyla

Her an ölüm, ne çok bitmemiş ölüm törenleri
güçsüz tutkularımda ve ıssız öpüşlerde,
bir su var başıma dökülen,
saçlarımın uzayışıyla,
zaman gibi bir su, zincirlenemeyen kara bir su,
geceleyin bir ses, bir çığlığıyla
yağmurda kuşların, kemiklerimi saklayan
sonsuz bir gölgenin kânadıyla:
kendimi giyerken
ve görürken sonsuzlaştığımı camlarda ve aynalarda
duyarım birinin beni izleyip çağırdığını, ağlamaklı
zamanla çürümüş üzgün bir sesle.

Ayaktasın üstünde toprağın, dolu
dişlerden ve yıldırımlardan.
öldürürsün karıncaları öpüşlerinin propagandasıyla.
Ağlarsın sağlıkla, soğandan, arıdan,
alfabenin yanışından.

Bir kılıç gibisin mavi ve yeşil,
dalgalanırsın dokunuşlarla, bir nehir gibi
Gir gönlüme beyazlar giyinip, kanayan
güllerden bir dal ve dişbudaktan kadehlerle,
bir elma ve bir atla gel,
çünkü karanlık bir ada var orada ve kırılmış bir şamdan,
yamulmuş bir kaç iskemle kışı beklemekten,
ve ölü bir güvercin, bir sayıyla.

Pablo Neruda
Çeviren: Adnan Özer

Pablo+Neruda Bir Ağıtla Övgü

Herkes gitti, kimse dönmedi

I.

Hayır, ne yabancı kanatlar,
Ne bigane gökyüzü
Hiç birisi korumadı beni
Ben halkımın keder örtüsü altında yaşadım
O zamanlar
O mekanda.
II.
Herkes gitti, kimse dönmedi
Yaprakla örtülü asfalt yolda,
Uzun zaman kimseyi beklemeyeceksin
Yine birbirimize varacağız,
Vivaldi’nin Adagio’sunda.
Bir rüyanın sihrinde,
Yine mumlar sararıp sönerek karanlığa gömülecekler.
Ama Arşe hiç sormayacak
Gece yarısı evime nasıl girdiğini
Bu anlar da geçecek,
Belirsiz ve boğuk inlemeyle,
Avuçlarımın içinden okuyacaksın
Aynı mucizeleri,
Ve kapımdan seni itecek
Derin kaderin olan titremelerin
Sahile vurmuş
Donuk dalgaların dönüşü gibi.

Anna Ahmatova
Çeviri: Argos Ahıska

Herkes+gitti+kimse+d%C3%B6nmedi Herkes gitti, kimse dönmedi

Öncesi

Güneyin insanı olgunlaşmıyor. Zorlanıyor çocukluktan çıkmaya. Çocuk olmadığı anda birden yaşlanıyor.

Erken gelen yaşlılık utangaç kılıyor bizi. Kararları enine boyuna düşünmeye zorluyor. Tek tük soru soruyoruz çevremize; maksat, adet yerini bulsun. Yanıtları zaten biliyoruz. Bilgelik bacaklarımızı, ayaklarımızı bağlıyor, izin verdiği tek lüks birkaç küçük yanlış.

Gövdesi yaşlı, ruhları genç insanların ürkünçlüğü.

Güzel mevsim yaşamanın yararsızlığını daha ağrılı duyuruyor. Birikiyor doğa, güzelim bölgelerine çekiliyor ve yüzümüze sürgülüyor kapısını. Gökler, tüyler üzerinde sürüklenerek son ışık taneleriyle birlikte uzaklaşıyor.

Ancak hayatı reddettiğimizde tarihsiz zamanın, sonsuzluk akışının tadına varabiliriz belki. Çocukluğumda, kapalı evimin önünden geçer, onca uzak sevdiklerimin seslerini dinlemek üzere kapının arkasına sokulurdum.

Doğayı aşırı seven kişi dünyanın geri kalanını yitirme riskini taşır. Evrenin iltifatlarını elinin tersiyle itmelidir Şair. Masumlar, acizler, belki de budalalar için imâl edilmiştir doğa. Çocuk ama, yarattığı an zaten aşağılamıştır doğayı. Tıpkı şair gibi çocuk da açıklığın, görünenin düşmanıdır.

Meuse, Nil ya da Tiber’in kıyısında bir sıra eski ağaç bulup eskil duvarlara dirseklerimi dayayabileceğim bir yer çıktığında önüme, şiirsel iç çağrının yazgısallığı, gelip geçiciliği üzerine düşünürüm. Neden yazar şairler? Bu konuda bir şeyler anlayabilmek için çocukluklarının geçtiği koşulları kurcalamak gerekir. Kuşkusuz kaynakta, kendi öyküsünü biricik kılma, öyle tanımlama hülyası yatar genç şairin yüreğinde. Gizli bir törene katılmak üzere tarikata kabul edilen genç çırağın içgüdüsel kibirini andırır. Doğaldır, bu iman, tansığa açılmışlık, bu fiziksel gerilim yapma, yapıştırma unsurlarla beslenemez, hele kurala asla dönüşemez. Birkaç mevsim yaşar ve ölür Şair; ve yaşamını, alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kalır. Tarihçi ya da hatip olabilir, kendi zavallılığından gevezelik hatta fayda üretebilir. Hakikat zararlıdır şiire. Şair için yegâne süt şiirdir. Şen zehirden, köpüklü şaraptan daha düz, daha opak, daha taşkın süttür. Şairlerin memelerine tutunur şair, şiirin iri, yapılı analarına.

Her geçen yıl bilincimizle birlikte kendimizi anlatma güçlüğümüz de büyüyor. Bunun nedeni, bizim için doğanın, hayatın ya da tarihin ritminin hiçbir sürpriz barındırmıyor olması sanıyorum. Her müdahalemiz bir sorun olup çıkıyor, yalnız cesaretten değil, keremden de yoksunuz. Bu yoksunluk içinde bilimin, hem de en derin bilimin içgüdüsel olduğunu düşünüyoruz. Neden gençler öğrenmeye bunca yetenekli de biz, yitik sesimizin ritmini bulmaktan bile aciziz?

Leonardo Sinisgalli
1908 – 1981
Çeviri: Işıl Saatçıoğlu
(Dünya Şiiri Antojisi s.678-9
X Yay. Hazırlayan Necmi Naz)

                                                    blogger-image-523292580 Öncesi

Burası

Şimdi nerde olmak isterdim
Kadıköy’de Fikirtepesi’nde
Murat Sineması’nın karşısındaki kahvede
Ya da
Sarıyer’de iskeleye çok yakın bir evde

Ama
Burası da iyi

Halim Şefik Güzelson

                                     

blogger-image--615793322 Burası

Güç Bela Kurulmuş Cümleler

“Ben demek kör şeytana yakışır” Dedem


Sen kalbi kırıkların Rabbisin

Yani önce, en çok benim
Çaresizlik nedir, çare nedir bilmeyenler için?
Ben artık hiç bir şey olmak istiyorum.
Galiba büyüdüm.
Yok bir teselli yaşamak gailesine
Bir türlü kapanmadı bilanço yazılmadı veresiye
Her gün yoklamalarda var yazılmış olmanın hüznü
Bir zaman sonra hangi şarkıyı söylesem eksik
Elveda ile merhabalar birbirine geçmiş
Yok neye baksam o göz alıcı yaşamak
Nerden baksam orası eksik
Sen kalbi kırıkların Rabbisin
Yani önce, en çok benim
Anlam yitmez hiç olmadığı yerlerde
Metinler metin olmaya yaramıyor
Neyin doğru karar olduğuna karar verecek güç yok
İş makinelerinin emeği daha kutsal
Sebeplenemediğimiz yağmurların hıncı
İnsanlar kendilerine bile tavsiye edemiyor hakkı ve sabrı
Yarı profesyonel dervişlerdeki noksanlıklar
Diriler ölülere rahmet okutuyor
Her gün, daha fazla
Büyük bir vebalin altına atılan imza
Allahını seven beni vursun, ben buraya ait değilim
Medeniyetinizden istifra ediyorum
İkinci bir emre kadar herkes kendini avutsun
Sen kalbi kırıkların Rabbisin
Yani önce, en çok benim
Bunu bilmek de bana yetsin.
Murat Özel

guc+bela+kurulmus+cumleler Güç Bela Kurulmuş Cümleler

Trenler De Gecikir

İnsan sessizlikte ve asansörlerde yaşlanmıyor
Bizim için cennetten yer ayırtacak diye uğurluyorsun ölüleri
İnsan haksızlığı ve atların titreyişini sevmiyor
Çünkü tatlı tatlı yaşlanmanın da keyfi yok
Kimsenin kimseye aşkı
Ortadoğu’da planları altüst etmiyor

Mermisini evde unutmuş avcının şaşkınlığı
Namlunun ucundaki kuşun hakikatine kader
Üzülme sen en güzel yarının bir öncesisin
Sen en kötü günün ta kendisisin
En güzel gün gelmeden
Asla şiir sevmemelisin

Sen şiir seversen uçaklar hakikate düşer
Sen hepimizin yağmuru olsan seni sevmezdik
Kimsenin yağmuru kimsenin sevgisine göre değil zaten

Annen çaya tek şeker atardı
Çayın bile çığlığını öpsün diye
Yüzü yere bakan dağları gösterirdi sana
İncinmiş iki çirkin haydut olurduk
Misafire çam kokulu ve süslü yorganlar çıkartan
Taşra kadınlarını anlatmak istemek, şiirdir

Sus ve en kırgın ismini sakla herkeslerden
Daha büyümeye niyetlenmemişsin
Tali yolları kullanıyorsun, iyi
Sana suyu hıfzetmek
Bana apansız, bana gücenik belalar kaldı

Yer yatağındaki tarağı erkeğin akrep sanılır
Sen ki kayıp kafiyeyi arama
Hasan’la Hüseyin’e devam et
Vefadır adı bunun
Trenler gecikirse, görüşürüz

Mustafa Akar

trenlerde+gecikir+mustafa+akar Trenler De Gecikir

                                              

Cenazemde ağladım

Banyo yaparken uzattığım bacağımı incitmeden tilifliyordum. O an, gasilhanede gassal tarafından yıkandığımı düşündüm. Yabancı bir el, hoyratça bacağımı sabunluyordu. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ağlarken bir yandan da -gayri ihtiyari- edep yerlerimi kapatıyordum…

tumblr_mhx96ufrXi1qzwh14o1_r1_500 Cenazemde ağladım

Evlilik

Küçük bir sarmaşığın yıllar içinde bir ağacı sarıp sarmalaması misali her geçen gün birbirini sessizce benimserler. Bir zaman sonra sarmaşığı ağaçtan ayıramazsın, söküp atmaya çalışırsan ağaçta izleri kalır, kuruyana kadar geçmez, sarmaşığınsa yeni bir ağaca tutunması zordur. Zamanları, anıları, zevkleri farklıdır. İkisi birbirine hiç benzemez; görünüşleri, yaprakları, mevsimlere dirençleri, hazan mevsimleri… Çoğu zaman bu ikiliden biri hayata erken veda eder; görüntünün şeklinden başka değişen bir şey olmaz. Ağaç kurumuşsa sarmaşık cansız gövdeye sarılmaya, önce kuruyan sarmaşıksa, ağaç onu taşımaya devam eder.

                                        blogger-image-1979933156 Evlilik