Saçlarda Bir Yarımküre

Bırak da uzun, uzun, uzun zaman içime çekeyim saçlarının kokusunu, bir kaynağın sularına yüzünü daldıran bir susuz adam gibi yüzümü daldırayım içlerine, kokulu bir mendil gibi elimle sallayayım onları, sallayayım da anılar silkelensin havada.

Saçlarında bütün gördüklerimi, bütün duyduklarımı, bütün işittiklerimi bir bilseydin! Başka insanların ruhu ezgiler üzerinde nasıl dolaşırsa, benim ruhum da koku üzerinde öyle dolaşır.

Yelkenlerle, serenlerle dolu bütün bir düş var saçlarında; meltemi beni güzelim iklimlere, uzayın daha mavi, daha derin olduğu, havanın meyvelerle, yapraklarla, insan derisiyle kokulandığı iklimlere götüren büyük denizler var saçlarında.

Saçlarının okyanusunda, içli türkülerle, her ulustan, güçlü insanlarla, sonsuz sıcaklığın yangelip yattığı, uçsuz bucaksız bir gök üzerinde ince ve karışık yapıları oymalar gibi beliren, biçim biçim gemilerle kaynaşan bir liman görüyorum.

Saçlarının okşamalarında, güzel bir geminin kamarasında, bir divan üstünde geçmiş, çiçek saksılarıyla serinlik verici testiler arasında limanın fark edilmez yalpasıyla ığralanmış uzun saatlerin bezginliğini yeniden buluyorum.

Saçlarının kızgın ocağında, afyonla, şekerle karışmış tütün kokusunu çekiyorum içime; saçlarının gecesinde, sıcak ülke göklerinin sonsuzluğunu parıldar görüyorum; saçlarının ince ince tüylü kıyılarında, katranın, miskin, hindistan cevizi yağının birbirine karışmış kokularıyla sarhoş oluyorum.

Bırak da uzun uzun ısırayım ağır, kara örgülerini. Ele avuca sığmaz, ferman dinlemez saçlarını dişlediğim zaman, anıları yer gibi oluyorum.

Charles Baudelaire

Çev: Tahsin Yücel

saclarda+bir+yarimkure Saçlarda Bir Yarımküre

Bir bahr-i gamda urmadayız dest ü pay kim

Bir bahr-i gamda urmadayız dest ü pay kim
Keştisi yok, kenaresi yok, nahudası yok

(Öyle bir gam denizinde yüzüyoruz ki,
gemi parçalanmış, sahil görünmüyor, kaptan boğulmuş)

Nabi

nabi Bir bahr-i gamda urmadayız dest ü pay kim

Yalnızlık Bir Tarihtir

Yalnızlık bir tarihtir ikimiz
Dururuz odalarda bir giysi gibi
En kalın soluklarla çekiyor ipi
Kimbilir kimlere kalmışlığımız

Yalnızlık bir tarihtir sen misin
Bir geçmişi sürüp giden ak turna?
Ya benden önceydi ya da çok sonra
Bir halk türküsüne gül olan sesin

Yalnızlık bir tarihtir onlarla
Gök dediğin iki kuşun arası
Ey ilkyazlı gülüşlerin sonrası
Ansızın donuyor gül, bakışlarda

Hilmi Yavuz

yalnizlik+bir+tarihtir Yalnızlık Bir Tarihtir

Ufka Damlayan Alınteri

Asıl adın neydi – unutturdun
zaten ben sana hep Abbas diyordum
bir ayağın eşikteyse, tetikteydi diğeri hep.
Evet Abbas, Abbas yolcu
yine hangi iklime böyle – hangi mevsime
bu kez hangi serüvene olacaksın özne.
Çözülüp bin sevdadan
bir mavi uğruna dolaştın her çağı
karanlık sayfalarını kargılayıp, kargışlayıp dünyanın
İNSAN için – yeniden yeniden – İNSAN
durma sefer eyledin, MUT dedin, UMUT dedin
ne çok sevdim seni ben, ah sen bunu hiç bilmedin
boşladın gönül yurdunda ocağı, kucağı.
Gurbetin soykütüğünde yazılıdır adın.
Seyir defteri, zirve defteri
kaçıncı bu, kaçıncı cilt Abbas
UFKA DAMLAYAN ALINTERİ
Çölde ARUZ yürürsün, kervanın kumda KUMA
– müstef’ilün failan –
her sahrada bir vaha bulursun mutlaka ama
bulunduğun her yer sana uzak…
Böyle gidip gidip nice – sonra ki eyvah
yine aynı noktaya varmak
ve görmek işte : barış çubuğunun bir ucu silah
tanımla – yorumla – anlatımla olmaz
hüsranı yaşayan anlar ancak.
Acının ve gecenin rengi siyah
diye yolları astarlama ömrüne
siyaha inat – kendi içinde değilse
nerde aradığın SABAH…

Türkan İldeniz

ufka+damlayan+al%C4%B1nteri Ufka Damlayan Alınteri

Senden Sonra Ey Yedi Yaş

ey yedi yaş
ey yola çıkmanın mucizevi an’ı
senden sonra ne varsa yok olup gitti, cehalet ve çılgınlık içinde

senden sonra
kuşlarla
rüzgârla
aramızda
güçlü bir aydınlık ve zindelik bağı olan o pencere
           kırıldı
                   kırıldı
                           kırıldı senden sonra o
su, su, sudan başka tek kelime etmeyen
topraktan bebek
suda boğuldu

senden sonra ağustosböceklerinin sesini öldürdük
ve alfabenin harflerinden yükselen zil sesine
ve silah fabrikalarından yükselen düdük seslerine bel bağladık

senden sonra oyun yerimiz olan
masaların altından
masaların ardına
masaların ardından
masaların üstüne vardık
ve masaların üstünde oynadık
ve yitirdik, senin rengini, ey yedi yaş

senden sonra biz ihanet ettik birbirimize
senden sonra biz bütün yadigârları
kurşunlarla ve saçılmış kan damlalarıyla sildik
sokak duvarlarının alçılanmış şakaklarından
senden sonra meydanlara yürüdük, bağırdık:
“yaşasın!”
“kahrolsun!”
ve meydanların hay huyunda, uyanıklık edip şehre gelen
şarkıcıya, üç-beş kuruş kazandırmak için, el çırptık
senden sonra birbirimizin katili olan bizler
aşkı yargıladık
ve öyle ki kalplerimiz
ceplerimizde endişeliyken
aşkın payını sorguladık

senden sonra biz, mezarlıklara yüz sürdük
ve ölüm, büyükannenin çarşafının altında nefes alıp veriyordu
ve ölüm, öyle güçlü bir ağaçtı ki
başlangıcın bu tarafındaki diriler
kederli dallarına adak çaputu bağlıyorlardı onun
ve sonun öbür tarafındaki ölüler fosforlu köklerini kemiriyorlardı onun
ve ölüm o türbede oturmuştu ki
dört yanında ansızın dört mavi lale
beliriverdi

rüzgâr sesi geliyor
rüzgâr sesi geliyor ey yedi yaş

kalktım ve su içtim
ve ansızın hatırladım
körpe ekinlerin
çekirgelerin hücumundan nasıl korktuklarını
daha ne kadar ödenmeli
ne kadar ödenmeli daha
bu beton küpün tamamlanması için?

biz yitirmiş olmamız gereken ne varsa
yitirmişiz
ışıksız, yola düşmüşüz biz
ve ay, ay, o şefkatli kadın, oradaydı hep
ve çekirgelerin hücumundan korkan körpe ekinlerin üzerinde
kâgir bir damın ardında kalan çocukluk hatıralarında

ne kadar ödenmeli daha?

Furûğ Ferruhzâd

Senden+Sonra+Ey+Yedi+Yas Senden Sonra Ey Yedi Yaş

Tefsir

Bir kez daha tasvir ettim kendimi aynada
Eğdim başımı
Dik tuttum
Sonra
Mırıldanarak tefsir ettim kendimi – yokmuşum gibi –
Ansızın
Gördüm:
Aynadaki görüntü değil benim görüntüm
Daha yaşlıydım aynada, daha huzurlu
Yetmişti yaşım aynada
Kinayeli bir söz vardı gözümde:
Sen değilsin!
Ben değilsin!
İşaret ediyordu yabancılıklara
Yaşlılık halimdi sanki, yaşlılık
– Duru biz cezbe içinde ayık ve sarhoş
– Yalnızlık cehenneminde, safası gömlekti

Bir kez daha
Ben vardım, ayna ve benim görüntüm
Mırıldanarak tefsir ettim kendimi – varmışım gibi –
Ben değilim, o değilim, kendim değilim
Ben kimim?
– Yabancılık, tefsirimdi benim –
Kendimden bir gölgeydim
Kendimde
Ben

Perviz Hâifî

tefsir+ettim+kendimi Tefsir

Bid’at

Gidin…
Gidin…
Sorup soruşturun:
Kim dünyada
İlk kez kafes yapmış?
Ve hangi el ilk defa
Kuşu kafese koymuş?
Gidin…
Gidin…
Gidin…
Sorup soruşturun

Timur Gorgin

ilk+kafes Bid'at

Yoksulluğun Sğınağı

Devletlim, buyurmuşsun, Yoksulluk kanun dışı
Olmuş bizim ülkede, ama haberin olsun,
Buyrukta kanun dışı ettiğin şu Yoksulluk
Ortalıkta kalınca bizim eve sığındı.

Rajasekhara

yoksulluk Yoksulluğun Sğınağı

Güz Şarkısı

1
Soğuk karanlıklara geldi karışma günü;
O pek kısa yazların ışığı biter yarın!
Duyuyorum şimdiden taşlığa düştüğünü
Acı gürültülerle çatırdayan dalların.

Bütün bir kış boyunca saracak beni: dehşet,
Hınç, ürperme, kızgınlık ve bir bitmez uğraşı,
Kutup cehenneminde bir güneş gibi elbet
Yüreğim andıracak donmuş, kızıl bir taşı.

Ürpererek dinlerim düştüğünü her dalın;
Dar ağacı kursalar ses vermez bundan kaba.
O yıkılan kaleye benzer içim, bir kalın,
Bir yorulma bilmez koçbaşı çarpa çarpa.

Bu tek düze düşüşü böyle her dinleyişte
Sanırım hızlı hızlı tabut çakan biri var.
Kimin için? -Dün yazdı: bu gelense güz işte!
Bu gizemli gürültü bir bitiş gibi çınlar.

2
Ah o yeşil ışığıyla uzun gözleriniz

Tatlı kadın bugünse herşeyde bir acı var,
Ve, hiçbir şey, ne oda, ocak yada sevginiz,
Sarmaz beni denizde parlayan güneş kadar.

Genede sevin beni, candan bir anneye eş,
Densizleride sevin, huysuzları da sevin;
Bir sevgili, bir kardeş olun, batan bir güneş
Görkemli bir güz gibi tatlıca gülümseyin.

Kısa görev! bekleyen mezardır; doymaz mezar!
Ah! bırakın, başımı koyup dizlerinize,
Tadayım, özleyerek beyaz, sıcacık yazlar,
Vuran aydınlığını mevsim sonunun size!

Charles Baudelaire
Çeviren: Sait Maden

guz+sarkisi+baudelaire Güz Şarkısı

Sanal Rüya

seccadeler deviniyor tavanda duraksız
bir vcd balkıyor hayalimde
ingrid bergman şaşırıyor olanlara
afrikalı çocuk ağlarken hıçkırarak
bir pentium üç olduğumu düşlüyorum
pencereleri demir parmaklıkla kaplanmış,
kıvamını bekleyen çay gibi
demlenirken hakikat.

kehribar tespih ceviz sandıkta küfleniyor
nöbetçi baloncular kapanıyor birer birer parklarda
uçları eprimiş zamansızlıkta tığ oyası örtülü
transistörlü bir radyo hissediyorum
kendimi unutmuşçasına,
güneş kavururken arizonayı
gökyüzünü arıyorum çamurlu kaldırımlarda
küt saçlı bir umut olamayacağını bile bile.

sen benim yıldızımsın
diğerlerinden sönük,
hep aynı yerde durarak anladım
ne sonsuz olduğunu evrenin
ve ıslanmış bir bankın hüznünü.

ben bir insanım
ölecek.

Polat Onat

sanal+ruya Sanal Rüya