Bir Acûzenin Yakarışı

sen hiç üşüdün mü
kucağında gözleri yemyeşil
benzi boz bulanık bir hüzün
üşümek nedir bildin mi
ayaküstü zamanı uzatmak
akşamdan dallarda
sabahtan kaskatı yerde sığırcıklar gibi
içine büzüşmek sessizce

bildin mi
sarsıcı bir söz sonrası
nedir kat kat örtülere bürünmek.
serin suları yürümek ürpererek
en çok ölmeyi bilmek
ne ki gelişimiz kadar beklenen
gidişimiz
canciğer ikiz kardeşimiz

tanrım
biz neyiz ki bir acûzeden başka
yol göster bize, aşka
hoş kıl yüzümüzü
evimizde kalalım
yâ rahîm
yâ kerîm

Mehmet Solak

kozluk-koyu Bir Acûzenin Yakarışı

Vuslat Dizeleri

I

Kalemimin soluk mürekkebiyle başlıyorum
yüreğimin ılık esintisiyle

Gecelere eğilip ağlasam
kim duyar titreyen nefesimi
acıyı içimde eritsem
mumlar kıskanır mı beni?

Ellerini arıyorum böyle her yerde
bizi yokluğumuzdan arıtan o saf ellerini
acı, bir kanlı hançer yüreğimde
büyüyor gürbüz bir çocuk gibi
kaldığım yerden başlıyorum anlatmaya
kalbimin en ücra yerindekini.

Bütün duvarları yok sayarak yürüdüm
aldırmadan gecenin karanlığına
kalbim titriyor sevgilim sana geliyorum
ben yalnız senin oluyorum yalnız senin
sana adıyorum acılarımı
ağlıyorum gözyaşım senin oluyor ben senin oluyorum
gecenin sessizliğinde kalkıp
adını kalbime yazıyorum.

Bütün duvarları yok sayarak yürüdüm
sana geliyorum putları kırarak ellerimle
saklamıyorum varsın aksın gözyaşlarım
görüyorsun sana geldim ağlasam da gülüyorum.

Bir yağmur sıcacık bahar yağmuru
durmuş çiçeğe dallar dağlar kıyama
bizim için kabartıyor denizler sularını
bütün aşklar kayboluyor ben sana dönüyorum
aşk değil bu aşk değil uzanmış elimdir
aşk değil biliyorum senden başka ne varsa
saklamıyorum gözyaşımı varsın aksın kucağıma
bütün putları kalbimden ellerimle atıyorum.

II

Çiçeklerin elleri beyaz
geceler bile değmemiş ellerine.

Şafak sökümünde uyku bitiminde
kuşların sabahı beklediği yerde
ben bekleyemem eli kolu bağlı
çizgiler yoktur gözlerimde.

ağlamalar-dökülen yapraklar içimde
kar gibi çiçekler düşüyor ellerime.

Kimse yok artık aramızda
senden başka kimse bağlamıyor beni
bir çocuk gibi koşabilirim sana
tortu bırakmaz gözyaşım yeryüzünde
çekelir köşelerine bütün zalimler
arzederim önünde her şeyimi
artık kollarını aç bana yoksa
oturup ağlarım bir çocuk gibi.

ağlamalar-dökülen yapraklar içimde
kar gibi çiçekler düşüyor ellerime

Yürümeliyim varmalıyım
tutmalıyım çiçeklerin beyaz ellerinden
bu çiçekler bile öğrenmeli acıyı benden.

ağlamalar-dökülen yapraklar içimde
kar gibi çiçekler düşüyor ellerime.

III

Dışarda yağmur
içerde sevda
yağmur toprağa düşer
kavuşmak bana.

Ay ışığından uzak bahçelerde
sen misin esen yoksa rüzgâr mı
ölüm mü gezinen köşelerde
sen misin okşayan saçlarımı?

Ha kalbim ha enginlerde bir gemi
yürüyorum şimdi dost kollar bekler beni
bekler güzel acılar yollarda şimdi
açmaya hazır yabanıl bir gül gibi.

Eğiliyorum toprak kokusuna yağmur kokusuna
bir güneşin doğuşunu duyuyorum içimde
yürüyorum bir umut türküsüyle
şimdi dost kollar bekler beni.

Ay ışığında uzak bahçelerde
duyurmadan gel ayak seslerini
gel n’olur kalbim kalmasın yerde
sarsın sıcaklığın iliklerimi.

Hicabi Kırlangıç

siir-antolojisi-2 Vuslat Dizeleri

Firar

Ben ne yaptım Allah’ım!
Simsiyah bir çığlığa sardım o varlık kokusunu
Bir çarpılışla döküverdim orta yere

Durduk söz yığınından bir perde çekip aramıza
Yanan yerlerime gölge düşürmek istedim
Dayanamadım kalbimi saran alev yalımlarına

Ben ne yaptım Allah’ım!
Bir yudumu tada tada yutmak varken
Dipsiz fıçıya daldım

Fizik ve ötesine fit olmuşken cümle yüzey yüzücü
Elma kokusuna rüzgar esintisine su sesine kanıp
Züleyha sarhoşluğuyla bileklerimi kestim

Herşeyken hiçbir şey, hiçbir şeyken her şey oldum
Renk rengin esiri, cenk cengin yanak yanağa ikiziydi
Yandım, kül oldum, alevlerle sulh oldum

Çam filizlerinden geçtim, bulutlar arasından
Demir filizlerinde uyudum, haddehanelerde büyüdüm
Kaya gibiydim, dalgalarla eridim sahillerde
Parklarda gezindim ceket altında demlendim

Kalyon batırdım, çam devirdim, muz kabuğu attım sokağa
Şehirlere, köylere, evlere girdim, yüz sürdüm eşiklere
Kavgalardan çıktım, savaşlar bitirdim, bankalar batırdım
Paralar yaktım, antenler kırdım, eşkiyayı dağa kaldırdım
Ben ne yaptım, ben ne yaptım

Yoruldum sana geldim
Sen olmasan ne yapardım Allah’ım!

Göçmendim, kapına pösteki serdim
Allah’ım
Sen olmasan nereye giderdim

Söz çölünde kaldım budur günahım
Senden sana kaçıyorum Allah’ım

Mürsel Sönmez

kozluk-koyu-yesilyurt-malatya Firar

Karınca

Ruhumdaki sabır, kalbimdeki aşkla kurdum
kor dantellerden bu yolu, ormanın altına
yeter ki oku onu.

Senin gördüğün ağzımın kenarında duran dua,
ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm
gözyaşına inandım. Öyle uzun ki dünya;
katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya.
Mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol almaya.

Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin,
büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü;
kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.

Kim anlayacak bu kor işaretleri?
Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan.
Ovada ve dağda saklı bir mavi için
düştümdü yola. Benim de yaban bir çığlığım vardı,
çok zaman oldu, teslim ettim onu rüzgara.

Kışa girdik kıştan çıktık
ama değişmiyor insan
karınca duası diyorlar ördüğüm yola..

Birhan Keskin

alisan-hayirli-fotograflari Karınca

Acemi

I

Gençken
Sürekli bana bakan
Güzel bir kız sanırdım dünyayı
Meğer gözleri dalmış

Seviyorum ben
Dalından koparılmış
Kaf dağındaki rüyaya benzer bu dalgınlığı
Faytonları da üstelik-yolculukları

/Akşamın bu saatinde yolculuk
Değilse
Sevgiliyi ya da ölümü bekleme telaşı
Dalında utancından kızaran elma gibidir
Aydınlık neşeli şen bir ayrılışın hatırası

Bir gün döneceğiz-
Sureta suretsiz
Bak burası Yeryüzüdür
Gece gibi ıssız bir suskunluğun imtiyazı/

Dilimde dilim dilim
Mayhoş bir meyve tadı.

Acemice-
Değiştiriyorum bu dalgınlığı
Meğer gerçekten dalmış

II /Arada/

  • Ben ne zaman geldiydim
  • Hatıran buradaydı

Hep buradaydım ben
Gölgem boy boylamak soy soylamak isterken
Bakışlarımdaki siyah ışık gecesi
Ölçmez asla mesafeleri

-Ne zaman geldiydim sahi
-Hiç gitmedindi

Buradaydım ben
Keşke
Gitme dinseydi

Direksiyonları dizginler gibi çekerken sürücüler
Keserken küçük kızlar makasla kirpiklerini
Su damacanalarda alabildiğine konuşkan
Bir aldanışla sahte mavi
Çiçeklerini de almış gitmiş bir kış
Kışlarını da almış gelmiş bir kız
Dalgınlığı sanki

İçimde ne kadar acemi
Korkudan ürkmüş kabarmış hamur gibi
Dağların heybeti-

Artık beyazlamadan dökülecek saçlarım
Ufukta kaynıyor
Dünyanın bütün karlı dağlarının iptali

III /Kanat Açarken/
-Acemi nerdesin sen
-…Arada…
Aralıksız ve süresiz
Bir ilk yağmur gibi

İşte söyledim
Söyledim sözde öldüm
İlk sözdeyim ben ilk sözde
Toprak ve buğur incelten nefeste

-Ne zaman uyudum ben
-Hiç uyumadın ki
Ölüm gibi katıksız bir öpüşle

Hep arada mıydın sen…
Bak yeni dünyada yetti
Çalı dibinde kara pirinç
Asla pirimiz değildi oysa
Ekini ateşe verenlerin
Kalleş ve ölçüsüz ölçü birimi inç

Haydi acemi aç kanatlarını
Ve uç alabildiğince ince sözlerinle

Gökyüzü tamamdır kanatlarından eksilenle
Asla söyleme

IV/Göç Hazırlığı/

-Al işte cesedini canımı ver

Acemiydim, topladım denklerimi
Toparladım sonra o büyük anlaşılmaz denklemi
Aşk ölüme karşılık gelendi; toparladım büyük bir ciddiyetle cesedimi

Camdan sırlanmış aynayı tutan
Usul bir güz esintisi gibi kayıtsız kalbim
Durmadan atıyordu sanki varmış gibi
Al işte al, cesedini canımı ver

Bir türlü bitmiyor temizliği
Kalem yazmaya başladıktan beri

V/Kurban/

Hemen alırım güzelim
Sen bir gülüversen
Sektirmem hiç
Kalbim hazır müşteri

Kağıtta değil-sarı kızıl ve siyah
Kalemin içindedir kader
Büyük kurbandır ismim; yeter
Ve yakışır güzelliğime: gülü ver

/Korkma unutmam; gülün
Kırmızısında gizlenen acıyı/

Bir bilsen…
Gölgesinden bile tedirgin bir yalnızım ben
Ruhum ki uykusu derin bedenimden
Şikayet edemeyecek kadar elemli

İsmime bağışla beni
Beni ismime bağışla
Aradaki muazzam farka
Bağışla beni beni bağışla

VI-Keşif ve veda

Güzelimsen keşke bilmesen
Kaç kez dibe vurdum ben
En az iki, üçüncüden kılpayı
Kurtuldum bile diyemem

/Unutmadım
İçimdeki siyah aynada patlayan
Gülümseyişindeki ışıltıyı/

Şöyle bir kurulup dünyanın kıyısına
Dışıma çekmeliyim siyahları, hani
Bir de mapushane çayı olsa yanında
Söyleyeceğim son sözlerimi usulca

Hem bak artık kazmayacağım
Yoruldum güzelim kendime mezar
Sizlere ince dizeler yok yazmayacağım
Kör cahilim ben; bulduğum inciye etmeyin nazar

İşte bakın! “Rabbim ben seni bilemem
Öylesine acemiyim, sensin kendini bende bilen”

Son dizelerini okudunuz şiirin
Ben Hüseyin Atlansoy nisan altmışiki
Haydi… Allahaısmarladık
Kalbinize bir kez olsun bakın sizin mi?

Hüseyin Atlansoy

siir-antolojim-2 Acemi

İkinci Şart

1.

Tanrı antiaging’e karşıdır ben de karşıyım

şiiri söz vermek diye tanımlamışım

“önce söz ver bu sözü tutmayacağına
can vermeden önceki son kucaklaşma
insan nasıl alıkoyacak bundan kendini
bir düşün bunu”

2.
banka memurelerinin yemek arasında fırsat bulupağladıkları günler
provizyon yaparlardı ücretsiz
iyi espri karşılığı sıcak yemek, akmayan çatı
türk ticaret bankasında bulunmak iyidir
paran vardır ve türksündür
ikisi de o sıralar işe yarar şeylerdir

3.
o kadar gençsin ki, ölmen üzecek meleklerisıkıcı bir tarih projesi olarak devam edecek her şey
o kadar şairsin ki, ölürsen trenler çalışmayacak
ertesi sabahın güneşi isteksizce parlayacak şehrin
üstünde, sevgilin
bekaret yemini edecek, baban mendilini sıkacak arka
bahçede
o kadar sensin ki,
sessizce düşünürken
“gemide isyan!”diye bağıracak birisi; kesin bağırır
sadece baban yapar kesin yapar dediğin şeyi
ama ölmemişsin ve yerine ölen için emaneten
efendi bir adam karakteri edineceksin

4.sevgilin sana güvenip sarışın olmuş
bir erkek bir kız, bir ev bir araba

5.”ben meleğe inanırım” şarkısının tam sırasıdır
“inanmazsınız!”
omuzdan kavrar bir el, sakince razı olduğunuz sonu
değiştirir
kurgu sanatı böyle bir şey midir?
henry ford fabrikalarında herkese bir araba iki kaza üretilir.


Osman Konuk

ikinci-sart-siiri İkinci Şart

Yağmur

Vâreden’in adıyla insanlığa inen Nûr
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır âb-ı hayat
En müstesna doğuşa hâmiledir kâinat

Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir ân düştü
Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi’nin

Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtâbını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak
Yeryüzü âvâredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden
Ulaşır intizârın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden
Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükûtu yâr, sevinci dualar kadar derin

Çâresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezîr yaşadım ki, yaşanmamış, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bîcan düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hira’dan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler şahının hayalleri

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücellâ çehreni izleseydim ebedî
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklâl boşluğunda arılan nâdân düştü

Dolaşan ben olsaydım Sâve1 nin damarında
Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin
Ebedî aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyyâ bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kâkülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü

Bazen kendine âşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zâlime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir belâ tünelinde ağır imtihan düştü

Bâdiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebvâ’da esen rüzgâr
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkûmlar yargılıyor; hâkimler mahkûm şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü

Firâkınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlamış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

Madenî arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayalî
Hazîndir ki, dertleri aşmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenîn
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

Saatlerin ardında hep kendimi aradım
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyrâ’yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekânın fırçasında solmayan resim senin

Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

Islaklığı sanadır ahimin, efgânımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkârımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

Nefesinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü’mindir sema; sana muhtaçtır zemin

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Kardeşler arasına heyhat, sû-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz’ân düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazân düştü

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım


Nurullah Genç

yagmur-siiri-nurullah-genc Yağmur

Âdem’in Yalnızlığı

Yedi Gece

Birinci Gece

I.

Ve ilk ayet indi.
Ve gece Allah’ın katındadır artık.
Ve taşlar
Ejderhanın ağzından dökülerek Kurdular şehri.
Karanlık insanın karanlığından öteydi.
Lavların ve duanın bilgisi
Açtı sokakları Ve binyılların acısı ve isteği Yaşanır oldu.
Çocukların uzayından söz ettim ona
Çocuklukta Allah’a ait olan yüzlerin
Nasıl karıştığından.
Hepimiz bir yüz oluştururuz kardeşlerimiz
Ve arkadaşlarımızla
Buna Allah ve melekler dahildir.
Çocukluğun uzayı
Sokaklarını şehrin
Sadece tanıdık kılmaz
Aşka yaklaştırır.
Benim 1001 gecem
Onun yüzü ve sonsuzluk arasında
Gidip gelirken
Kelimelerin olmadı sadece.
Daha bin’e çok var dedi o
Bu yüzden giderken
Sonsuzluğun benden aldığı
Bakışı tekrarladı.
Dünyadaydık Bir avlunun
Güllerin kıyısında.
Bahçede bir kaplan gördüm
Bütün gece uyutmadı beni o kaplan
Dedi biri.
Ağaçların gövdelerinden tırmanan bir ruh
Burçları geçerek gösterdi bana
Çizgileri karışmış yine.

II.

Ve ilk ayet indi.
O gece olacak ve Tanrı’ya armağan Edilecek olan yarım bırakıldı.
Çünkü kadınlar dua etmediler bizim için
Çünkü ruh çırılçıplaktı.
İnsandan kuvvetlisi yok dedi yıkılmış Bir adam.
Geçmişe açılmış bir gökyüzünün Üzerinden bakarak.
Ne zalimler, ne mazlumlar. Kadir gecesinde.
Ve ilk ayet indi Ve şehir uyandı
Ve şehir daha çok Daha çok açıldı
Ve göğsünün içinde çarpan kalp
Çocukluğumuzun uzayında benden alınan belki.
O kalp

III.

İlk ayet inerken
Aramızda durmakla
Senden çıkıp bana duyurmakla varlığını
Bölünmüş uzamı tamamladı.
ilk ayet inerken Emri duydum Ve sesleri
Aynı gökyüzünü paylaşmakla sınırlanmayan isteği.
Onların nasıl öleceklerine iyi bakın Dedi biri.
Kendi ölümünü çoktan kabullenmiş Uzayan dilleri
Ve geçmişin günahlarıyla Şehrin siyahlığına eklenen.
Ve sen
Kaya diplerinden akan suların Sırrını açtın bana.
Tıpkı o kalbi o göğüsten çıkarıp Bana verdiğin gibi.

İkinci Gece

I.

Duasını yürürken eden bir kadın
Her yolu Tanrı’ya kavuşturuyor.
Ve bir adam
İnsandan kavimi yok varlıkların diyor
Çökmüş omuzları Ve bitmiş hayatıyla.
Çın diyor bir demir Başka seslere karışıyor.
Çok önce erkeklerin dünyasını ayıran duvarlar
Acıda birleşince
Gökyüzü açılmış önlerinde.
O gökyüzü ki özlenenden fazla
Ama özlenen olmamış gerçekten.
Sana bakarken çocukluğun uzamını hatırladım.
Çocukluğun kendine ait uzayında Yüzümüz Tanrı’ya aittir.
Bu yüzden arkadaşlarımız Birlikte büyüdüğümüz kardeşler
Benzeriz birbirimize Ve o biri hep taşınır bizde.
Öyle oldu
Senin yüzün biriken her şeyi açıkladı.
Ataların izlerini
Çocukluk oyunlarının doğmuş
Doğmamış tüm acılarını iştahını Toparladı.
Şehri kuran taşların siyahlığını anlattın sen
Ateşini şehrin bir ejderhanın yaktığını.
Bir soluk
Ejderha
Siyah taşlar
Hepsi senden başladı.
Ve yeraltında sular
Müslümanlığın kırk günü
Ve gecesi kadir olan insanların
Hepsi hepsi avuçlarını açtı
Ve Allah’a yürüdü.
Sonra süpürdüler avluyu
Kürtçe konuştular Duaları Kürtçe sürdü.
Bir kadın mahcubiyetle
Kollarımın cehenneminden söz etti ‘bendeki siyah örtüyü al’ dedi
Al bendeki siyah örtüyü Yanma sen…


Bejan Matur

ademin-yalnizligi Âdem’in Yalnızlığı

Mevlâna Yusuf Ninnisi

Adına diyorlar
”Hoşgeldin bebek”

Bir göl uykusu gözlerinde
Melekler geçiyor sularından gülümseyerek
Melekler ninnilerle, ilahilerle, çiçeklerle
Hayy diyorlar ya hû! Hayy yaGöğsünden uçuşan kuşlara bakıp bakıp
Sen de gülüyorsun içindeki Allah ‘a
Bir gülsün oğul, lahuti kokum, ipekten rüyâ:

“Gül olanın aslı güldür
Peygamberin nesli güldür
Girdim şahın bahçesine
Cümlesi güldür, gül…”

Ruhumun kapılarında bahar– gül mevsimi
Ruhumun kapılarında yağmur– sonsuzluğa değin
Bir şiir gibi pencerenin önünde serçeler, söğütler, iğde ağaçları
Bir şiir gibisin teninde cennet kokusu
Yusuf desem şehlâ: gözlerle güzelliğe bakıyorlar
Kırk Kızlar Türbesi ‘ne gidip dua ediyorlar
Mevlâna desem sevgiyi anlıyorlar – yürekteki gizli niyeti
Gök çocuğum benim, tecelliğim, rabbimin güzel emaneti.

“Asmasında gül dalları
Kovanında gül balları
Ağacında gül halleri
Selvi çınarı güldür, gül… “

Nasıl sevinç bu Allah’ım, ibadet hışırtısı sanki
Toprakta aşkın çiğ sesi, göveren ışıltısı mayısın
Rüzgar eser, dağlarda sadece kar izi var – yürür bahar
Her şey kıpır kıpır, artık evimiz-barkımız çiçek tarlası
Gecelerde ve gündüzlerde bir türküdür doğuşun – söylenir
Öpüldükçe kalbimin ceylan gözlü sevdası
Sevdiğim sürmelim ırmak çocuğum benim

”Gülden terazi yaparlar
Gül ile gülü tartarlar
Gül alırlar, gül satarlar
Çarşı pazarı güldür, gül…”

İsmail Karakurt

hogeldin-bebek Mevlâna Yusuf Ninnisi

Yeniden Doğuş

Ağır, yorgun titreyişiyle
bir başka yitik alevin,
yavaşça çözülüp yok oluşuyla
artık uzak aşkımın
(gene de kanatlandırmıştı beni
dünya üzerinde yükselmem için
ve pek çok tatlı ve gizli şey
söylemişti kulağıma,
yo, daha derine, yaşayan yüreğime,
tatlı, heyecanlı şeyler,
kimsenin asla bilmeyeceği,
bir daha asla söze dökemeyeceğim),
bütün düşlerimin amansız çözülüşüyle,
ölüşüyle başka bir yanılsamanın;
geri döner ruhuma tekdüze ritmi bir zamanların,
korkunç, hep aynı yaşam
ve saldırısı yararsız düşüncelerin,
bitimsiz külrengi arzulayışım
ortasında dünya gösterisinin,
hep aynı
ama öyle gizemli ve korkunç ki
sevinçleri ve acılarıyla,
gözlerini yumdurup içine döndürür insanı,
ani bir uğultuyla sanki
beyinde yankılanan.
Ama böylesine boş ve hüzünlü yaşamda,
çok önceleri dağılmışken o güzel, sakin hayal,
yeniden yakalar beni kimi zaman,
vahşice sökün ederek,
arzulu kıvranışlar,
delice boğuntular,
yakıcı, birden
açılan eski yaralar gibi
şiddetli bir çarpışla,
kesik ve öfkeli kanatları
büyük bir düşün, yaşadığım
ne olduğunu
tam anlamadan.
Arzulayış bütün kadınları, sokaktan geçen,
bir yüzü, güzel bir bedeni,
tensel bir ateş kanımda uğuldayan.
Dalgın, izlerim geçen kadınları
ve her defasında bıraktığımı sanırım
yolları üzerine,
öylesine ılık ve güzel kokan,
parçalanmış etim ve kanımdan canlı bir özlemi.
Hepsi geçiverir yanımdan ve sonra,
yitip giderler sonsuza dek.
Kıskanışım görkemli aşk intiharlarını,
son çılgın sarılmanın kanla kaplandığı,
göz alıcı, kırmızı
ve kana bulandığı yastıklar ve tabancanın
ve her şeyin sanki yüceldiği,
sarsılıp uğultuyla
ve kararsız gözlerin öldüğü
gözlerinde o kaygısız yüzün, şimdiden soğumakta olan,
ağız umutsuzca
o ağzı ararken, hâlâ taptığı.
Delice arzum kahramanca bir eylem için:
Dünyanın üzerine yükselip onunla
içime kapanabileyim, mağrur,
en azından hareketlerimle yatışısın,
utkulu bir anda,
o ateş, yüreğimi boğan
ve sustuğunda benim için daha korkunç olan.
Benliğimi saran yüceliş karşısında her büyük eserin,
her engin ve dev gösterinin,
büyük bir istasyon karşısında,
üzerinde denize uzanan bir rıhtımın,
çok büyük gemilerin arasında
ve belirgin gücü arasında bucurgatların,
uğultuların, antenlerin,
sonsuzluğa uzanan.
Ama bu zavallı, sancılı alevlerin ardından,
şiddetli kıskançlıkların ve aşk özlemlerinin,
utkulu yücelmelerin ardından,
çaresiz, her zaman,
bir darbe gibi, olanca gücümü tüketen,
ama korkunç bir acıyla
beni ürperten;
içimi yakıp yüreğimi sızlatır
ani bilinci içimdeki illetin,
bilinci ruhumdaki çaresizliğin,
korkunç çaresizliğin,
özü bezginlik ve bıkkınlık,
ödlekçe acizlik
ve umutsuzluk olan.
Ve bazen ani bir düşünceyle bu dehşet çöker üzerime,
ünlü bir kitapla,
yüceltirken kendimi yüce ruhunda
bir şairin,
o zaman birden ruhumu parçalar
yüreğimi boğar
her güzel meltem,
buz keser içimdeki her alev
ve ben pek yüce bir anda, çevreme bakarım,
artık kanım çekilip damarlarımda,
alev alev yanaklarımla solgun,
gözyaşıyla yüklü hissederek kendimi,
dayak yemiş bir çocuk gibi,
ama büyük bir yalnızlık içinde,
beni sessiz kılıp her isyanıma ket vuran,
bir sancının uyuşukluğuyla sanki,
dinsel bir durgunluğun,
dile gelmez acıyla yüklü,
acımasızca ruhumu ezen,
ama derin bir sessizlik içinde.
Ama sonra hemen kalkarım ve bedenim kıvranır,
ürperir, sarsılarak
dizginsiz hareketlerle
ve büyük haykırışlar dolar boğazıma,
göğsümü sarsar parçalarcasına,
sakınımsız ve acı çekerim
korkunç acı çekerim,
umudum olmadan,
yiterek engin yıkımımda.
Ve intihar düşüncesi de,
geçmişte bana gülümseyen,
kaldıramaz artık o taşı yüreğimden,
acı çekerim, korkunç acılar.
Sonra, daha tedirgin ve alçalmış,
acı çekerek,
uğultulu bir dinginlikle,
eski tekdüze ritmime dönerim,
korkunç hayata, hep aynı olan
ve eziciliğine yararsız düşüncelerin,
bitmek bilmez külrengi yanıp tutuşmalarıma,
artık hiçbir şey görmeden, hiçbir şey duymadan,
umutsuz yankısı dışında
büyük yıkımımın.
Ve yollarda dolaşırım,
sessizce,
yalnız
ve artık hiçbir şey sarsmaz beni
ve soğukluğumu duyarım ama hiç yararı olmaz
çünkü yüreğimdeki tek şey özlemdir
yitirdiklerime duyduğum,
ruhumdaki çaresizlik yüzünden,
korkunç çaresizlik, özü bezginlik ve bıkkınlık
ve umutsuzluk olan.
Ve böyle dönerim seyretmeye dünya gösterisini,
hep ama hep aynı gösteri.
Yaşam, korkunç yaşam,
sen ki yakıcı bir acıyla sarsardın beni
ve altüst ederdin yüreğimde
kanımın her damlasını,
dile gelmez bir dolulukla,
sen ki rengimi değiştirirdin, sesimi, hatta hareketlerimi
her hafif belirişinde
derin gözlerinin,
koyu, karanlık,
dalgın
solgun hüzünlü yüzde
altında küçük sarı bulutun,
bedeni gibi narin,
uçucu yumuşak saçların:
Yaşam, düşsel yaşam
niçin söndün
böyle yüreğimde?

[17 Ağustos 1927]

Cesare Pevese
Çeviri: Kemal Atakay

cesare-pavese Yeniden Doğuş