Uzun ömürlü, “muammerûn” şairlerden kabul edilen Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştüğü ve O’nun (s.a.s), şair için “Allah’ım! Beni onun şeytanından muhafaza et! ” diye dua ettiği, şairin de bu dua üzerine vefat edinceye dek artık hiç şiir söyleyemediği rivayet edilmiştir.
Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.
sen hiç üşüdün mü kucağında gözleri yemyeşil benzi boz bulanık bir hüzün üşümek nedir bildin mi ayaküstü zamanı uzatmak akşamdan dallarda sabahtan kaskatı yerde sığırcıklar gibi içine büzüşmek sessizce
bildin mi sarsıcı bir söz sonrası nedir kat kat örtülere bürünmek. serin suları yürümek ürpererek en çok ölmeyi bilmek ne ki gelişimiz kadar beklenen gidişimiz canciğer ikiz kardeşimiz
tanrım biz neyiz ki bir acûzeden başka yol göster bize, aşka hoş kıl yüzümüzü evimizde kalalım yâ rahîm yâ kerîm
Ellerini arıyorum böyle her yerde bizi yokluğumuzdan arıtan o saf ellerini acı, bir kanlı hançer yüreğimde büyüyor gürbüz bir çocuk gibi kaldığım yerden başlıyorum anlatmaya kalbimin en ücra yerindekini.
Bütün duvarları yok sayarak yürüdüm aldırmadan gecenin karanlığına kalbim titriyor sevgilim sana geliyorum ben yalnız senin oluyorum yalnız senin sana adıyorum acılarımı ağlıyorum gözyaşım senin oluyor ben senin oluyorum gecenin sessizliğinde kalkıp adını kalbime yazıyorum.
Bütün duvarları yok sayarak yürüdüm sana geliyorum putları kırarak ellerimle saklamıyorum varsın aksın gözyaşlarım görüyorsun sana geldim ağlasam da gülüyorum.
Bir yağmur sıcacık bahar yağmuru durmuş çiçeğe dallar dağlar kıyama bizim için kabartıyor denizler sularını bütün aşklar kayboluyor ben sana dönüyorum aşk değil bu aşk değil uzanmış elimdir aşk değil biliyorum senden başka ne varsa saklamıyorum gözyaşımı varsın aksın kucağıma bütün putları kalbimden ellerimle atıyorum.
II
Çiçeklerin elleri beyaz geceler bile değmemiş ellerine.
Şafak sökümünde uyku bitiminde kuşların sabahı beklediği yerde ben bekleyemem eli kolu bağlı çizgiler yoktur gözlerimde.
ağlamalar-dökülen yapraklar içimde kar gibi çiçekler düşüyor ellerime.
Kimse yok artık aramızda senden başka kimse bağlamıyor beni bir çocuk gibi koşabilirim sana tortu bırakmaz gözyaşım yeryüzünde çekelir köşelerine bütün zalimler arzederim önünde her şeyimi artık kollarını aç bana yoksa oturup ağlarım bir çocuk gibi.
ağlamalar-dökülen yapraklar içimde kar gibi çiçekler düşüyor ellerime
Yürümeliyim varmalıyım tutmalıyım çiçeklerin beyaz ellerinden bu çiçekler bile öğrenmeli acıyı benden.
ağlamalar-dökülen yapraklar içimde kar gibi çiçekler düşüyor ellerime.
III
Dışarda yağmur içerde sevda yağmur toprağa düşer kavuşmak bana.
Ay ışığından uzak bahçelerde sen misin esen yoksa rüzgâr mı ölüm mü gezinen köşelerde sen misin okşayan saçlarımı?
Ha kalbim ha enginlerde bir gemi yürüyorum şimdi dost kollar bekler beni bekler güzel acılar yollarda şimdi açmaya hazır yabanıl bir gül gibi.
Eğiliyorum toprak kokusuna yağmur kokusuna bir güneşin doğuşunu duyuyorum içimde yürüyorum bir umut türküsüyle şimdi dost kollar bekler beni.
Ay ışığında uzak bahçelerde duyurmadan gel ayak seslerini gel n’olur kalbim kalmasın yerde sarsın sıcaklığın iliklerimi.
Ben ne yaptım Allah’ım! Simsiyah bir çığlığa sardım o varlık kokusunu Bir çarpılışla döküverdim orta yere
Durduk söz yığınından bir perde çekip aramıza Yanan yerlerime gölge düşürmek istedim Dayanamadım kalbimi saran alev yalımlarına
Ben ne yaptım Allah’ım! Bir yudumu tada tada yutmak varken Dipsiz fıçıya daldım
Fizik ve ötesine fit olmuşken cümle yüzey yüzücü Elma kokusuna rüzgar esintisine su sesine kanıp Züleyha sarhoşluğuyla bileklerimi kestim
Herşeyken hiçbir şey, hiçbir şeyken her şey oldum Renk rengin esiri, cenk cengin yanak yanağa ikiziydi Yandım, kül oldum, alevlerle sulh oldum
Çam filizlerinden geçtim, bulutlar arasından Demir filizlerinde uyudum, haddehanelerde büyüdüm Kaya gibiydim, dalgalarla eridim sahillerde Parklarda gezindim ceket altında demlendim
Kalyon batırdım, çam devirdim, muz kabuğu attım sokağa Şehirlere, köylere, evlere girdim, yüz sürdüm eşiklere Kavgalardan çıktım, savaşlar bitirdim, bankalar batırdım Paralar yaktım, antenler kırdım, eşkiyayı dağa kaldırdım Ben ne yaptım, ben ne yaptım
Yoruldum sana geldim Sen olmasan ne yapardım Allah’ım!
Göçmendim, kapına pösteki serdim Allah’ım Sen olmasan nereye giderdim
Söz çölünde kaldım budur günahım Senden sana kaçıyorum Allah’ım
Ruhumdaki sabır, kalbimdeki aşkla kurdum kor dantellerden bu yolu, ormanın altına yeter ki oku onu.
Senin gördüğün ağzımın kenarında duran dua, ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm gözyaşına inandım. Öyle uzun ki dünya; katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya. Mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol almaya.
Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin, büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü; kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.
Kim anlayacak bu kor işaretleri? Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan. Ovada ve dağda saklı bir mavi için düştümdü yola. Benim de yaban bir çığlığım vardı, çok zaman oldu, teslim ettim onu rüzgara.
Kışa girdik kıştan çıktık ama değişmiyor insan karınca duası diyorlar ördüğüm yola..
Gençken Sürekli bana bakan Güzel bir kız sanırdım dünyayı Meğer gözleri dalmış
Seviyorum ben Dalından koparılmış Kaf dağındaki rüyaya benzer bu dalgınlığı Faytonları da üstelik-yolculukları
/Akşamın bu saatinde yolculuk Değilse Sevgiliyi ya da ölümü bekleme telaşı Dalında utancından kızaran elma gibidir Aydınlık neşeli şen bir ayrılışın hatırası
Bir gün döneceğiz- Sureta suretsiz Bak burası Yeryüzüdür Gece gibi ıssız bir suskunluğun imtiyazı/
Dilimde dilim dilim Mayhoş bir meyve tadı.
Acemice- Değiştiriyorum bu dalgınlığı Meğer gerçekten dalmış
II /Arada/
Ben ne zaman geldiydim
Hatıran buradaydı
Hep buradaydım ben Gölgem boy boylamak soy soylamak isterken Bakışlarımdaki siyah ışık gecesi Ölçmez asla mesafeleri
-Ne zaman geldiydim sahi -Hiç gitmedindi
Buradaydım ben Keşke Gitme dinseydi
Direksiyonları dizginler gibi çekerken sürücüler Keserken küçük kızlar makasla kirpiklerini Su damacanalarda alabildiğine konuşkan Bir aldanışla sahte mavi Çiçeklerini de almış gitmiş bir kış Kışlarını da almış gelmiş bir kız Dalgınlığı sanki
İçimde ne kadar acemi Korkudan ürkmüş kabarmış hamur gibi Dağların heybeti-
Artık beyazlamadan dökülecek saçlarım Ufukta kaynıyor Dünyanın bütün karlı dağlarının iptali
III /Kanat Açarken/ -Acemi nerdesin sen -…Arada… Aralıksız ve süresiz Bir ilk yağmur gibi
İşte söyledim Söyledim sözde öldüm İlk sözdeyim ben ilk sözde Toprak ve buğur incelten nefeste
-Ne zaman uyudum ben -Hiç uyumadın ki Ölüm gibi katıksız bir öpüşle
Hep arada mıydın sen… Bak yeni dünyada yetti Çalı dibinde kara pirinç Asla pirimiz değildi oysa Ekini ateşe verenlerin Kalleş ve ölçüsüz ölçü birimi inç
Haydi acemi aç kanatlarını Ve uç alabildiğince ince sözlerinle
Gökyüzü tamamdır kanatlarından eksilenle Asla söyleme
IV/Göç Hazırlığı/
-Al işte cesedini canımı ver
Acemiydim, topladım denklerimi Toparladım sonra o büyük anlaşılmaz denklemi Aşk ölüme karşılık gelendi; toparladım büyük bir ciddiyetle cesedimi
Camdan sırlanmış aynayı tutan Usul bir güz esintisi gibi kayıtsız kalbim Durmadan atıyordu sanki varmış gibi Al işte al, cesedini canımı ver
Bir türlü bitmiyor temizliği Kalem yazmaya başladıktan beri
V/Kurban/
Hemen alırım güzelim Sen bir gülüversen Sektirmem hiç Kalbim hazır müşteri
Kağıtta değil-sarı kızıl ve siyah Kalemin içindedir kader Büyük kurbandır ismim; yeter Ve yakışır güzelliğime: gülü ver
“önce söz ver bu sözü tutmayacağına can vermeden önceki son kucaklaşma insan nasıl alıkoyacak bundan kendini bir düşün bunu”
2. banka memurelerinin yemek arasında fırsat bulupağladıkları günler provizyon yaparlardı ücretsiz iyi espri karşılığı sıcak yemek, akmayan çatı türk ticaret bankasında bulunmak iyidir paran vardır ve türksündür ikisi de o sıralar işe yarar şeylerdir
3. o kadar gençsin ki, ölmen üzecek meleklerisıkıcı bir tarih projesi olarak devam edecek her şey o kadar şairsin ki, ölürsen trenler çalışmayacak ertesi sabahın güneşi isteksizce parlayacak şehrin üstünde, sevgilin bekaret yemini edecek, baban mendilini sıkacak arka bahçede o kadar sensin ki, sessizce düşünürken “gemide isyan!”diye bağıracak birisi; kesin bağırır sadece baban yapar kesin yapar dediğin şeyi ama ölmemişsin ve yerine ölen için emaneten efendi bir adam karakteri edineceksin
4.sevgilin sana güvenip sarışın olmuş bir erkek bir kız, bir ev bir araba
5.”ben meleğe inanırım” şarkısının tam sırasıdır “inanmazsınız!” omuzdan kavrar bir el, sakince razı olduğunuz sonu değiştirir kurgu sanatı böyle bir şey midir? henry ford fabrikalarında herkese bir araba iki kaza üretilir.
Vâreden’in adıyla insanlığa inen Nûr Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından Rahmet vadilerinden boşanır âb-ı hayat En müstesna doğuşa hâmiledir kâinat
Yıllardır boz bulanık suları yudumladım Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Hasretin alev alev içime bir ân düştü Değişti hayal köşküm, gözümde viran düştü Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü
İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi’nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla Mehtâbını düşlerken o mühür sahibinin Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla Evlerin anasına dikilir yeşil bayrak Yeryüzü âvâredir, yapayalnız ve kurak
Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım Heyula, bir ağ gibi ördü rüyalarımı Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Yağmur, gülşenimize sensiz, baldıran düştü Düşmanlık içimizde; dostluklar yaban düştü Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
Bir güzide mektuptur, çağların ötesinden Ulaşır intizârın yaldızlı sabahına Yayılır o en büyük muştu, pazartesinden Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin Sükûtu yâr, sevinci dualar kadar derin
Çâresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım Bir cezîr yaşadım ki, yaşanmamış, mazide Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü Yarılan göğsümüzden umutlar bîcan düştü Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü
Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar Mutluluk nağmeleri işitirler Hira’dan Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri Paramparça, ateşler şahının hayalleri
Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım O mücellâ çehreni izleseydim ebedî Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Dolaşan ben olsaydım Sâve1 nin damarında Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin Ebedî aşka giden esrarlı yollarında Senden bir kıvılcımın, süreyyâ bir şulenin Tarasaydım bengisu fışkıran kâkülünü On asırlık ocağın savururdum külünü
Bazen kendine âşık deli bir fırtınaydım Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü Mazluma sürgün evi; zâlime cihan düştü Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara Bir belâ tünelinde ağır imtihan düştü
Bâdiye yaylasında koklasaydım izini Kefenimi biçseydi Ebvâ’da esen rüzgâr Seninle yıkasaydım acılar dehlizini Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya
Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Haritanın en beyaz noktasına kan düştü Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü Mahkûmlar yargılıyor; hâkimler mahkûm şimdi Hakların temeline sanki bir volkan düştü
Firâkınla kavrulur çölde kum taneleri Ahuların içinde sevdan akkor gibidir Erdemin, bereketin doldurur haneleri Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir Şemsiyesi altında yürürsün bulutların Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların
Devlerin esrarını aynalara sorsaydım Çözülürdü zihnimde buzlamış düşünceler Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü
Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından
Madenî arzuların ardında seyre daldım Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayalî Hazîndir ki, dertleri aşmaya umman düştü
Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır Sesini duymayanlar girdabında boğulur Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenîn Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin
Saatlerin ardında hep kendimi aradım Bir melal zincirine takıldı parmaklarım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü Sensiz, kıtalar boyu uzayan vatan düştü Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü
Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde Sümeyrâ’yı arıyor her damlada bir saray Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin Mekânın fırçasında solmayan resim senin
Yağmur, bir gün elimi ellerinde bulsaydım Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü İniltiler geliyor doğudan ve batıdan Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü
Islaklığı sanadır ahimin, efgânımın İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler Sendendir eskimeyen cevheri efkârımın Nazarın ok misali karanlıkları deler Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin
Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü
Nefesinle yeniden çizilecek desenler Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler Anneler çocuklara hep seni içirecek Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin Sana mü’mindir sema; sana muhtaçtır zemin
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Kardeşler arasına heyhat, sû-i zan düştü Zedelendi sağduyu; körleşen iz’ân düştü Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın İnsanlık bahçemize sensizlik hazân düştü
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım Senin için görülen bir düş de ben olsaydım Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Ve ilk ayet indi. Ve gece Allah’ın katındadır artık. Ve taşlar Ejderhanın ağzından dökülerek Kurdular şehri. Karanlık insanın karanlığından öteydi. Lavların ve duanın bilgisi Açtı sokakları Ve binyılların acısı ve isteği Yaşanır oldu. Çocukların uzayından söz ettim ona Çocuklukta Allah’a ait olan yüzlerin Nasıl karıştığından. Hepimiz bir yüz oluştururuz kardeşlerimiz Ve arkadaşlarımızla Buna Allah ve melekler dahildir. Çocukluğun uzayı Sokaklarını şehrin Sadece tanıdık kılmaz Aşka yaklaştırır. Benim 1001 gecem Onun yüzü ve sonsuzluk arasında Gidip gelirken Kelimelerin olmadı sadece. Daha bin’e çok var dedi o Bu yüzden giderken Sonsuzluğun benden aldığı Bakışı tekrarladı. Dünyadaydık Bir avlunun Güllerin kıyısında. Bahçede bir kaplan gördüm Bütün gece uyutmadı beni o kaplan Dedi biri. Ağaçların gövdelerinden tırmanan bir ruh Burçları geçerek gösterdi bana Çizgileri karışmış yine.
II.
Ve ilk ayet indi. O gece olacak ve Tanrı’ya armağan Edilecek olan yarım bırakıldı. Çünkü kadınlar dua etmediler bizim için Çünkü ruh çırılçıplaktı. İnsandan kuvvetlisi yok dedi yıkılmış Bir adam. Geçmişe açılmış bir gökyüzünün Üzerinden bakarak. Ne zalimler, ne mazlumlar. Kadir gecesinde. Ve ilk ayet indi Ve şehir uyandı Ve şehir daha çok Daha çok açıldı Ve göğsünün içinde çarpan kalp Çocukluğumuzun uzayında benden alınan belki. O kalp
III.
İlk ayet inerken Aramızda durmakla Senden çıkıp bana duyurmakla varlığını Bölünmüş uzamı tamamladı. ilk ayet inerken Emri duydum Ve sesleri Aynı gökyüzünü paylaşmakla sınırlanmayan isteği. Onların nasıl öleceklerine iyi bakın Dedi biri. Kendi ölümünü çoktan kabullenmiş Uzayan dilleri Ve geçmişin günahlarıyla Şehrin siyahlığına eklenen. Ve sen Kaya diplerinden akan suların Sırrını açtın bana. Tıpkı o kalbi o göğüsten çıkarıp Bana verdiğin gibi.
İkinci Gece
I.
Duasını yürürken eden bir kadın Her yolu Tanrı’ya kavuşturuyor. Ve bir adam İnsandan kavimi yok varlıkların diyor Çökmüş omuzları Ve bitmiş hayatıyla. Çın diyor bir demir Başka seslere karışıyor. Çok önce erkeklerin dünyasını ayıran duvarlar Acıda birleşince Gökyüzü açılmış önlerinde. O gökyüzü ki özlenenden fazla Ama özlenen olmamış gerçekten. Sana bakarken çocukluğun uzamını hatırladım. Çocukluğun kendine ait uzayında Yüzümüz Tanrı’ya aittir. Bu yüzden arkadaşlarımız Birlikte büyüdüğümüz kardeşler Benzeriz birbirimize Ve o biri hep taşınır bizde. Öyle oldu Senin yüzün biriken her şeyi açıkladı. Ataların izlerini Çocukluk oyunlarının doğmuş Doğmamış tüm acılarını iştahını Toparladı. Şehri kuran taşların siyahlığını anlattın sen Ateşini şehrin bir ejderhanın yaktığını. Bir soluk Ejderha Siyah taşlar Hepsi senden başladı. Ve yeraltında sular Müslümanlığın kırk günü Ve gecesi kadir olan insanların Hepsi hepsi avuçlarını açtı Ve Allah’a yürüdü. Sonra süpürdüler avluyu Kürtçe konuştular Duaları Kürtçe sürdü. Bir kadın mahcubiyetle Kollarımın cehenneminden söz etti ‘bendeki siyah örtüyü al’ dedi Al bendeki siyah örtüyü Yanma sen…
Bir göl uykusu gözlerinde Melekler geçiyor sularından gülümseyerek Melekler ninnilerle, ilahilerle, çiçeklerle Hayy diyorlar ya hû! Hayy yaGöğsünden uçuşan kuşlara bakıp bakıp Sen de gülüyorsun içindeki Allah ‘a Bir gülsün oğul, lahuti kokum, ipekten rüyâ:
Ruhumun kapılarında bahar– gül mevsimi Ruhumun kapılarında yağmur– sonsuzluğa değin Bir şiir gibi pencerenin önünde serçeler, söğütler, iğde ağaçları Bir şiir gibisin teninde cennet kokusu Yusuf desem şehlâ: gözlerle güzelliğe bakıyorlar Kırk Kızlar Türbesi ‘ne gidip dua ediyorlar Mevlâna desem sevgiyi anlıyorlar – yürekteki gizli niyeti Gök çocuğum benim, tecelliğim, rabbimin güzel emaneti.
Nasıl sevinç bu Allah’ım, ibadet hışırtısı sanki Toprakta aşkın çiğ sesi, göveren ışıltısı mayısın Rüzgar eser, dağlarda sadece kar izi var – yürür bahar Her şey kıpır kıpır, artık evimiz-barkımız çiçek tarlası Gecelerde ve gündüzlerde bir türküdür doğuşun – söylenir Öpüldükçe kalbimin ceylan gözlü sevdası Sevdiğim sürmelim ırmak çocuğum benim
Ağır, yorgun titreyişiyle bir başka yitik alevin, yavaşça çözülüp yok oluşuyla artık uzak aşkımın (gene de kanatlandırmıştı beni dünya üzerinde yükselmem için ve pek çok tatlı ve gizli şey söylemişti kulağıma, yo, daha derine, yaşayan yüreğime, tatlı, heyecanlı şeyler, kimsenin asla bilmeyeceği, bir daha asla söze dökemeyeceğim), bütün düşlerimin amansız çözülüşüyle, ölüşüyle başka bir yanılsamanın; geri döner ruhuma tekdüze ritmi bir zamanların, korkunç, hep aynı yaşam ve saldırısı yararsız düşüncelerin, bitimsiz külrengi arzulayışım ortasında dünya gösterisinin, hep aynı ama öyle gizemli ve korkunç ki sevinçleri ve acılarıyla, gözlerini yumdurup içine döndürür insanı, ani bir uğultuyla sanki beyinde yankılanan. Ama böylesine boş ve hüzünlü yaşamda, çok önceleri dağılmışken o güzel, sakin hayal, yeniden yakalar beni kimi zaman, vahşice sökün ederek, arzulu kıvranışlar, delice boğuntular, yakıcı, birden açılan eski yaralar gibi şiddetli bir çarpışla, kesik ve öfkeli kanatları büyük bir düşün, yaşadığım ne olduğunu tam anlamadan. Arzulayış bütün kadınları, sokaktan geçen, bir yüzü, güzel bir bedeni, tensel bir ateş kanımda uğuldayan. Dalgın, izlerim geçen kadınları ve her defasında bıraktığımı sanırım yolları üzerine, öylesine ılık ve güzel kokan, parçalanmış etim ve kanımdan canlı bir özlemi. Hepsi geçiverir yanımdan ve sonra, yitip giderler sonsuza dek. Kıskanışım görkemli aşk intiharlarını, son çılgın sarılmanın kanla kaplandığı, göz alıcı, kırmızı ve kana bulandığı yastıklar ve tabancanın ve her şeyin sanki yüceldiği, sarsılıp uğultuyla ve kararsız gözlerin öldüğü gözlerinde o kaygısız yüzün, şimdiden soğumakta olan, ağız umutsuzca o ağzı ararken, hâlâ taptığı. Delice arzum kahramanca bir eylem için: Dünyanın üzerine yükselip onunla içime kapanabileyim, mağrur, en azından hareketlerimle yatışısın, utkulu bir anda, o ateş, yüreğimi boğan ve sustuğunda benim için daha korkunç olan. Benliğimi saran yüceliş karşısında her büyük eserin, her engin ve dev gösterinin, büyük bir istasyon karşısında, üzerinde denize uzanan bir rıhtımın, çok büyük gemilerin arasında ve belirgin gücü arasında bucurgatların, uğultuların, antenlerin, sonsuzluğa uzanan. Ama bu zavallı, sancılı alevlerin ardından, şiddetli kıskançlıkların ve aşk özlemlerinin, utkulu yücelmelerin ardından, çaresiz, her zaman, bir darbe gibi, olanca gücümü tüketen, ama korkunç bir acıyla beni ürperten; içimi yakıp yüreğimi sızlatır ani bilinci içimdeki illetin, bilinci ruhumdaki çaresizliğin, korkunç çaresizliğin, özü bezginlik ve bıkkınlık, ödlekçe acizlik ve umutsuzluk olan. Ve bazen ani bir düşünceyle bu dehşet çöker üzerime, ünlü bir kitapla, yüceltirken kendimi yüce ruhunda bir şairin, o zaman birden ruhumu parçalar yüreğimi boğar her güzel meltem, buz keser içimdeki her alev ve ben pek yüce bir anda, çevreme bakarım, artık kanım çekilip damarlarımda, alev alev yanaklarımla solgun, gözyaşıyla yüklü hissederek kendimi, dayak yemiş bir çocuk gibi, ama büyük bir yalnızlık içinde, beni sessiz kılıp her isyanıma ket vuran, bir sancının uyuşukluğuyla sanki, dinsel bir durgunluğun, dile gelmez acıyla yüklü, acımasızca ruhumu ezen, ama derin bir sessizlik içinde. Ama sonra hemen kalkarım ve bedenim kıvranır, ürperir, sarsılarak dizginsiz hareketlerle ve büyük haykırışlar dolar boğazıma, göğsümü sarsar parçalarcasına, sakınımsız ve acı çekerim korkunç acı çekerim, umudum olmadan, yiterek engin yıkımımda. Ve intihar düşüncesi de, geçmişte bana gülümseyen, kaldıramaz artık o taşı yüreğimden, acı çekerim, korkunç acılar. Sonra, daha tedirgin ve alçalmış, acı çekerek, uğultulu bir dinginlikle, eski tekdüze ritmime dönerim, korkunç hayata, hep aynı olan ve eziciliğine yararsız düşüncelerin, bitmek bilmez külrengi yanıp tutuşmalarıma, artık hiçbir şey görmeden, hiçbir şey duymadan, umutsuz yankısı dışında büyük yıkımımın. Ve yollarda dolaşırım, sessizce, yalnız ve artık hiçbir şey sarsmaz beni ve soğukluğumu duyarım ama hiç yararı olmaz çünkü yüreğimdeki tek şey özlemdir yitirdiklerime duyduğum, ruhumdaki çaresizlik yüzünden, korkunç çaresizlik, özü bezginlik ve bıkkınlık ve umutsuzluk olan. Ve böyle dönerim seyretmeye dünya gösterisini, hep ama hep aynı gösteri. Yaşam, korkunç yaşam, sen ki yakıcı bir acıyla sarsardın beni ve altüst ederdin yüreğimde kanımın her damlasını, dile gelmez bir dolulukla, sen ki rengimi değiştirirdin, sesimi, hatta hareketlerimi her hafif belirişinde derin gözlerinin, koyu, karanlık, dalgın solgun hüzünlü yüzde altında küçük sarı bulutun, bedeni gibi narin, uçucu yumuşak saçların: Yaşam, düşsel yaşam niçin söndün böyle yüreğimde?