Uzun ömürlü, “muammerûn” şairlerden kabul edilen Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştüğü ve O’nun (s.a.s), şair için “Allah’ım! Beni onun şeytanından muhafaza et! ” diye dua ettiği, şairin de bu dua üzerine vefat edinceye dek artık hiç şiir söyleyemediği rivayet edilmiştir.
Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.
Sadece tanımadığımız ve yardımımızı isteyen kişilerde değil, bize yakın olan ve görünüşün aksine, acılı ve gizli bir yalnızlığın kırılgan kabuğunda yaşayan yakınlarımızda da yalnızlığın parlak, zaman zaman da gözle görünür olmayan izlerini ayırt etmek zordur. Bunu yapmak kolay değilse de, kesintili sözlerin ve dile getirilmemiş sözlerin dilini, sözcüklerin yerine geçen yüz ve mimiklerin dilini dinleme konusunda kendimizi sürekli eğitmekle mümkündür. Böylelikle acılı ve nostaljik bir yalnızlık durumunu istemli bir tecrit durumundan, dünyadan ve başkalarından bilinçli olarak ayrılmaktan, kendi kendimizle ve başkalarıyla diyalog kurmayı istençli olarak reddetmekten ayırt etmemiz, bu ikisini birbirine karıştırmamamız da mümkün olabilecektir.
**Tıpkı sessizlik gibi, yalnızlık da, günlük hayatı daha iyi yaşamamızı sağlayan içsel bir deneyimdir; hayatta asli olan ile, çoğu zaman, fazla anlam yüklediğimiz, asli olmayan şeyleri ayırt etmemizi sağlar. İçsel hayatımıza, yalnızlığa ve sessizliğe girdiğimizde, düşünüm ve içe bakışın, duyarlılığın ve merhametin, beklentilerin ve umudun, tefekkür ve duanın önemini fark ederiz: En nihayetinde bunlar, düşünce ve eylemlerimizi emanet etmemiz gereken erdemlerdir.
**
Başkalarıyla her karşılaşmamızda, acının ve ıstırabın olası gölgelerini, ruhun kayıplarını ve insanların hissettiği yalnızlığın sessiz çığlığını aramaktan ve seçmeye çalışmaktan yorulmayalım. Olumsuz yalnızlıktan, tecritten ayırt edilmesi zor olsa da, kuşkusuz ki yalnızlık, ruhun kökten ve hiç bitmeyecek bir gereksinimidir.
**
Yalnızlık, hayatımızın hiç değilse bazı saatlerinde yaşamadan edemeyeceğimiz ve başkalarının görmesini engelleyen pek çok maskenin yüzümüze inmesiyle karanlıkta kalan içsel bir deneyimdir. Metaforik yönüyle yalnızlık, yaşamın yok edilemeyecek bir koşuludur; düşünüm ve tefekkür arzusu, hüzün ve kaygı, sessizlik ve dua, bekleyiş ve umut ona yansır. Ama yalnızlıkta dünyada olup bitenleri dinlemeye ve hayattaki değerlerle ve dayanışmayla uyum içinde olmaya yönelik hayati atılım hiç eksik olmaz; kendi benimizin, kendi bencilliğimizin çorak ve kuru halkalarına takılıp kalmayız.
**
Yüzler ve bakışlar, bizi insan kalbinin uçurumlarına; beden acısına ve ruh acısına, kaygıya ve hüzne, huzursuzluğa ve tutkuya, zaman zaman sevince ve umutsuzluğa, tebessüme ve gözyaşlarına, bekleyişe ve umuda kaptırır.
**
Yalnız olmak için yaratılmadık, sadece başkalarının kaderiyle sürekli olarak ilişki içinde olarak yeniden keşfedebileceğimiz ve kendimizi tam olarak gerçekleştirmemizi sağlayacak anlam ufuklarında bulunmak üzere varız. Asla yalnız olmamalı, asla yalnız başına kalmamalıyız: Her defasında kendimizle ve başkalarıyla: Paulusvari umut içimizdeyse, Tanrı’yla, sonsuz bir diyalog kurmamızı ve bu diyaloğu yenilememizi sağlayacak bir vaha, bir ara mahiyetinde yalnızlıktan ve sessizlikten vazgeçemeyecek olsak da, asla yalnız olmamalıyız. Yalnızlıkta insan hem yalnızdır hem de değildir, bu, yalnızlığın, dünyadan, insanlardan ve şeylerden uzak kalmak niyetinde olunmasına ya da bunun dayatılmasına ya da içselliğe doğru gizemli bir yol izleyen özgür bir seçim olmasına bağlı olarak değişmektedir.
**
Yalnızlıktan ve tecritten söz ederken, acı meselesine, beden acısına ve ruh acısına, ıstıraba değinmeden edemem. Bunların her ikisi de, insanın kendi kendisiyle ve başkalarıyla, dünyayla ilişki kurmasının farklı bir biçimidir; her ikisi de yalnızlıkla, yalnızlığı beraberinde sürüklemekle ve yalnızlığı artırmakla ilintilidir. Acı ya da ıstıraptan ölünebileceği gibi, yalnızlıktan da ölünebilir, ama bu, farklı bir ölüm şeklidir.
**
Fiziksel acının karşısında psişik acı vardır: Bu, depresyon ve kaygıyla ortaya çıkar ama aynı zamanda sevilen bir kimsenin ölümü ya da yalnızlık deneyimiyle, herkes tarafından terk edilmiş olmak ya da terk edilmiş hissetmekle de belirir. Psişik acıya, toplumsal kaynaklı acılar eşlik eder: İşsizlik, kavranması öylesine güç olan iç huzursuzluğu ya da umutsuzluk mevsimlerinde yaşadığımız anlayışsızlıklar buna örnektir. Ancak inanç bunalımından ya da suçluluk hissinden, hiçbir suç işlenmediği halde de umudu dağlayan suçluluk hissinden ve günlük hayattaki ilişkilerde ortaya çıkan pek çok olası zorluktan kaynaklanan ruhsal acılar da vardır ve bütün bunlar, zaman zaman, bizi seven ama içselliğimizde saklı acının gölge ve karaltılarını göremeyen kişilerin huzurunda gerçekleşir.
**
Bir diğer deyişle, acı, içimizdeki düşünsel sahaları genişletir ama iç sızlatıcı olduğunda dünyayla etkin bir şekilde ilgilenme olanağımızı elimizden alır.
**
Acı ruhumuzu sardığında ve içimizdeki en gizli saklı telleri yıpratıp kopararak bize zulmettiğinde, insanların ve nesnelerin dünyasından kopmaya, soyutlanmaya ve başkalarıyla olan ilişkilerimize farklı farklı ölçülerde zarar vermeye yöneltiliriz.
**
Acının ve acıların anlamını yakalamak kolay değildir: Kaçınılmaz olan bir acı ve de sakınılır olan bir acı vardır; insanın içinde bulunduğu halin kırılganlığını gösteren bir acı vardır, anlamı elden kaçan ya da kaçar gibi olan bir acı da vardır; Leopardi’nin söylediği cinsten, insanlık haline derinden bağlı olan bir acı vardır ve psikotik bir deneyimin bağrından doğan, psikoz ortadan kalktığı zaman kuruyup uçuveren bir acı vardır; görünür olan acı ve görünür olmayan acı da vardır.
**
Yalnızlığa dönüşen acı ve acıyla dolan yalnızlık, beraberinde dur durak bilmeyen kaygı ve umutsuzluk çağlayanlarını sürükleyiverir.
**
Ruh acısı, kaygıdan ve hüzünden, huzursuzluktan ve özlemden, ölüm arzusundan ve umudun défaillance*ından doğar ve başımıza gelenlerle depreşen bu yaralı duygular ne zaman üzerimize inecek olsa, geleceğin, her nevi geleceğin ufku kararır. Şimdiki zamanın, geçmiş tarafından yutulmuş ve aşkınlığa varmaktan âciz olan bir şimdiki zamanın acımasız dikenleri ancak beklenti ve umut kırıntılarının hayatta kalmasına izin verir. Hayatın anlamı, hayata bir zamanlar anlam veren şeyler zarara uğrar ve yaşamanın, başkalarıyla birlikte yaşamanın, hayatımıza anlam veren deneyimleri yeniden yaşamanın zorluğu kati ve tehlikeli bir şekilde artar. Ruhun acısıyla, dünyada varoluş şeklimiz kökten bir değişikliğe uğrar ve başkalarının, yakın ve uzak kişilerin sevgi ve dayanışma sözleri de cılızlaşır; kadın olsun, erkek olsun hastalarda herhangi bir yankı ya da rahatlama uyandıramaz.
**
Her depresyon, her melankoli, iç içe giren akıntılar gibidir ve onlara, yalnızlık isteği ve umutsuz bir yalnızlık arayışı eşlik eder. Bu yalnızlık, bizi dikkati dağıtan şeylerden ve rutin dünyasından koparan ve içselliğimizin gayeleri, öznelliğimiz üzerine düşünmeye sevk eden bir yalnızlıktır.
**
Depresyon, her birimizin içinde oturan bir yabancıdır ve olası nedenleri arasında, yalnızlığın acılı ve karanlık mevcudiyeti bulunur: Yalnızlık depresyonun sonucu olabileceği gibi, depresyonun nedeni de olabilmektedir ve bunların ikisinin arasında gizemli bir döngü vardır. Depresyona, bir başka tabirle melankoliye ve onu besleyen kırılganlığa, acıya ve ıstıraba; bizi içimize, içselliğimize, öznelliğimizin derin sahalarına inmeye davet eden özel ufuklar eşlik eder.
**
Her talihsizlik deneyiminde, talihsizliğin kendi içinde beslediği kötülük deneyiminde, zamanın bu dönüşümü mevcuttur. İnsan artık geçmişte yaşamaz ve karşısında sonu olmayan bir istikbal uzanmaz, geleceğe dair olası hiçbir umudu kalmaz: İnsan, zamanın her yönden kuşatan ve taşa çeviren bir şimdiki zamanın yakıcı gerçeğinde yaşar. Talihsizlik, ona maruz kaldığımızda ve üzerimize indiğinde bizi kuşatır: Kafkavari surlar bizi başkalarının dünyasından ayırır ve içine gömülü olduğumuz hapsin parmaklıklarından bakmamıza bile müsaade etmez.
**
Acının hayatımıza girmemesi mümkün değildir: Belki, zaman zaman, fiziksel acının, beden acısının çehresini keşfetmediğimiz olur, ama hayatımızın hiç olmazsa bazı zamanlarında, sonsuz başkalaşımıyla ruh acısı bize yabancı kalmayacaktır. Elbette ki fiziksel acı olgusu hepimiz için aynıdır: Acının yoğunluğunun, süresinin değiştiği gibi acıya yönelik kişisel duyarlılık da değişir: Buna, her halükârda tecrit, insanların dünyasından kopma olan yalnızlığa ilişkin farklı bir algı da eşlik eder. Oysa ruh acısının, onun oluşumunun tekbiçimli bir yanı yoktur: Her birimiz onu kendi duygusal ve varoluşsal yansımalarımızla, zaman zaman karanlık ve kaskatı, zaman zaman da hayata ve umuda açık, kendimize has yalnızlık deneyimlerimizle yaşarız. Ama her halükârda beden acısı geçince bellekte bir iz bırakmaz; oysa ruh acısı, derin ise silinmez: Beklenmedik ve öngörülmez olayların izinden yeniden doğabilir.
Böylelikle de beden acısına ve ruh acısına, yalnızlığı yaşamanın iki farklı biçimi eşlik eder. Beden acısında, fiziksel acıda dünyayla olan her bağlantı kopar ve acı dinene dek içinden çıkılmayan esaslı bir tecrit kasırgasına kapılınır. İnsan kendi içine döner: Bedenin ve ruhun içine daldığı bir şeyin içinde esir kalınır. Acının dinmesini beklerken, düşünceler ve duygular, umut kırıntısı bırakmayan bu kasırga tarafından soğurulur.
**
Sessizliğin ve umudun sözcükleri, tedavi eden sözcükler; ancak acının, dile gelmez de olabilen, izleri mevcutsa ya da mevcut olmuşsa ortaya çıkmaktadır. Eğer acı bize yabancıysa, eğer bilmediğimiz bir şeyse, acının ve yara almış yalnızlığın sınırlarını yıkan sözcükleri bulmamız ya da yeniden ortaya koymamız olanaksız olacaktır.
Bunlar, Emily Dickinson’ın kısa ama yakıcı bir şiirinde söylediği şeylerdir:
Başka bir kalp gidemez
Kırık bir kalbe
Aynı yüksek imtiyazdan
Mustarip olmadıkça kendi de
İç sızlatan kalplerin gizli saklı yerlerinde neler olduğunu ve onlara neyin yardımcı olabileceğini sezmemizi ve hissetmemizi sağlayabilecek tek şey, acıyı, zaman zaman öylesine görünmez ve öylesine değişken olan ruh acısını, tanımış ve deneyimlemiş olmaktır.
**
Kaygı ve korku her birimizin hayatında yer alan temel yapı taşlarıdır; ancak ortaya çıkışları, gelişimleri birbirlerinden farklıdır. Kaygı, her bir deneyimimizin, her bir acımızın, başımıza gelen her bir insani durumun ötesinde meydana gelmektedir. Kaygı, özellikle de, hayattaki büyük dönemeçlerde, büyük yaşamsal dönüşümlerde ortaya çıkmaktadır. Her dönemeç karşımıza farklı manzaralar çıkarır, her dönemeç farklı bir hayat deneyiminin eşlikçisidir ve büyük dönemeçlerde, bir yaşam biçiminden diğerine geçerken, çocukluktan ergenliğe, gençlikten yetişkinliğe, yetişkinlikten yaşlılığa yol alırken, hayatın bu can alıcı dönemeçlerinde en nihayetinde ölüm kaygısı olan kaygının beklenmedik kaynaklarım karşımızda buluveririz. Korku ise, hayatta yer alan temel, görmezden gelinemeyecek ve silinemeyecek bir deneyim olmakla birlikte, yaşamın her döneminde ortaya çıkmaktadır: Belli olayların sonucu mahiyetindedir. Tek bir korku yoktur, sonsuz sayıda korku vardır: Her biri, belli başlı durumlara, belli başlı olaylara, belli başlı nedenlere bağlıdır.
**
3. Yitik Mutluluğun Arayışında
Yalnızlık konusu, mutluluk ve mutsuzluk adını alan iki büyük karşıt duygusal deneyime dokunur; bu ikisi yalnızlıkla, söz gelimi acı ve ıstırap kadar sıkı bir bağ içinde olmamakla birlikte, gene de ilintilidir. Mutlu olduğumuzda içsel yalnızlığımız, bizi içimizdeki gizli özsularına götüren yalnızlığımız her halükârda içimizdedir; mutsuz olduğumuzda ise, içimizde olumsuz yalnızlık, bizi insanların ve nesnelerin dünyasından koparan tecrit yalnızlığı mevcuttur. Yalnız olmak, salt yalnızlık; sevgi ve umut çölünde su yüzüne çıkan mutsuzluğun olası nedenleri olarak görülmeden edilemez. An gelip de mutluluk gidince, ardında, hiç olmazsa kısmen depresyon demeye alışageldiğimiz klinik acı biçimiyle özdeşleşen yitik mutluluğun acımasız gölgelerini bırakır. Tabii ki her şey birbiriyle ilintilidir; mutluluk ile mutsuzluk, mutsuzluk ile tecrit ve her türlü insan ilişkisini yitirme birbiriyle bağlantılıdır ve bu durum, beraberinde, hayatın anlam kaybını, zaman zaman da ölmeye gönüllü olmayı getirmektedir.
**
Rainer Maria Rilke mutluluğun duygusal karşıt gerçekliğinin mutsuzluk olduğunu söyler, sevinçte ise bu yoktur.
Mutluluk insanların içine dalar, mutluluk kaderdir; sevinci ise insanlar kendi içlerinde filizlendirirler, sevinç kalbin üzerindeki güzel bir mevsimdir sadece; sevinç insanların erkinde olan en büyük şeydir.
Sevinç ve mutlulukta, zamanın öznel, içsel deneyimi birbirinden farklıdır: Birinde zaman, gelecekten şimdiki zamana, şimdiki zamandan geçmişe sonsuz bir şekilde akar; diğerinde ise anda, Augustinus’un tabiriyle şimdinin şimdisinde yaşanılır ve zaman unutulur, zamanın üstündeymişçesine hissedilir.
**
Mutluluğu nasıl aramalı, onu nerede bulmalıdır? Augustinus’un İtiraflar’da, insanın kendini boyuna kaybettiği ve hiçleştiği bu kitapta yanıtladığı soru budur.
Mutlu yaşam insanların hepsinin arzuladıkları şey değil midir? Mutlu olmayı istemeyen kimse var mıdır? İnsanlar mutluluğu bu kadar arzuladıklarına göre onu bir yerlerde tanımış olmalılar. Mutluluğu sevmeleri için onu bir yerlerde görmüş olmalılar. Kuşkusuz bu duygu içimizde, ama nasıl, bilmiyorum. Mutluluğa fiili bir şekilde sahip olmak da bir çeşit mutluluktur. Kimileri de sadece umut ederek mutlu olurlar. Bunlar mutluluğa fiili anlamda sahip olanlardan bir derece daha düşük seviyede sahipler. Bununla birlikte bunlar mutluluğu hiç tanımayanlardan daha üstündür. Mutluluğu hiç tanımayanlar bu şekilde mutlu olmak istemezler, ancak mutluluğu istedikleri kuşku götürmez.
**
Hele mutluluk gibi muammalı ve ele avuca sığmaz duygusal deneyimlerden birini ortaya koyacak sözleri bulmak daha da zordur. Bu konuyla ilgili olarak, öylesine belirsiz ve öylesine değişken bir duygu olan mutluluğa dair her arayışın karmaşık ve geçici olacağını söyleyen Zygmunt Bauman’a başvurmak isterim. Polonyalı büyük sosyolog şunları söyler:
Mutluluk üzerine tartışmasız ve kesin saptamalarda bulunmak mümkün müdür? İşte bunlardan biri: Mutluluk iyi, arzulanır ve kayda değer bir şeydir. Ve bir saptama daha: Mutlu olmak mutsuz olmaktan iyidir. Ancak bu iki haşiv mutluluğa dair emin ve temelli bir şekilde söylenebilecek aşağı yukarı her şeydir. “Mutluluk” kavramına ilişkin yapılacak başka herhangi bir saptama kuşkusuz ki tartışma yaratacaktır. Dışarıdan bir gözlemcinin gözüyle, birinin mutluluğu bir başkasına dehşet verici gelecek bir şeyden çok zor ayırt edilebilecektir. (…) Bütün hayatı boyunca belirsiz ve tartışılır kavramları saptayıp açıklığa kavuşturmaya, meseleleri herhangi bir karşı-savdan muaf tutacak, bir diğer deyişle onları kabul edilir ve son aşamada, herkes tarafından kabul görecek bir şekilde “düzenleyecek” bir tanıma ulaştırmaya vakfetmiş (ve muazzam neticeler almış) Immanuel Kant bile, “mutluluk” kavramı söz konusu olduğunda, kendini, buna ilişkin her ümidi bir kenara bırakmak durumunda hissetmiştir.
**
Otto Friedrich Bollnow çok güzel bir kitabında hüznün ve acının insanın diğer insanlarla ve olaylarla bağını kopardığını ileri sürmektedir; keyifli, mutlu ruh hallerinin ise bizim ve başkalarının yaşadığı deneyimlere yönelik bilgi alanımızı genişlettiğini, bizleri aksi takdirde ulaşamayacağımız gerçekliklere, algı ve sezgilere götürdüğünü söylemektedir.
**
Dil, varolmanın evidir tabii; bu sebeple, fenomenolojik dilden, sınırlara ve varoluş nedenlerine dair farklı bir düşünce, içsel ve ilişkisel yönde edinilmiş mutluluk olanaklarının doğabileceğine inanmak isterim. Ve büyük mutluluk, hayata anlam veren ve zamana meydan okuyan mutluluk ile küçük mutluluk, zayıf ve uçup kaçıcı, kırılgan ve dayanaksız, geçip gidici ve gezgin deneyimlerde hayatın anlamını keşfetme yanılsamasına kapılan mutluluk arasında var olan farkları hep daha somut ve gözle görülür kılmanın ne kadar gerekli olduğunu vurgulamak isterim. Büyük mutluluk, içsel deneyim anlamındaki mutluluk, her zaman çözümlenemeyen gizli patikalarla da olsa, daima geleceğin hafızası olan ve tıpkı kendi gibi, geçmişten geleceğe dur duraksız uzanan umutla ilintili olmak zorundadır.
**
Havayı bölen ve ayağını yerden kesen kuşlar gibi değil de, ekinlerin arasında salman rüzgâr gibi, denizin tatlı titrekliği gibi ve bulutlanır hülyalı seyri gibi hafifti yürüyüşüm. Varlığım, denizin derinliklerinin şeffaflığıydı, gecenin sessiz ve eskilerde kalmış mutluluğuydu, öğlenin sessizliğinde konuşan yalnızlık yankısıydı. Her duygu ezgili bir yankıyla ruhumda tatmin ve istirahat buluyordu. Her bir düşünce zihnimde mutluluğun yüce ışığında dönüşüyor, en uçup kaçıcı ve en tuhaf fikir, en zengin ve en derin düşünce oluveriyordu.
Mutluluğun bu olağanüstü olgusu, dehayla birleşmiş bir hastalıktan doğmakta ve hastalığın yok olmasıyla çözülmektedir ve bu, zaman zaman, anlık, hızlı ve akıcı, elle tutulmaz ve uçucu olan ve birkaç adım sonra depresyon seli tarafından yutulacak bir mutluluktur.
**
Mutluluk, ister bir ütopya, ister yaşanmış bir deneyim olsun, her halükârda, her insanın arzuladığı yaşamsal bir durumdur; insanlar ona ulaşmayı beceremediklerinde, bu başarısızlığı başkalarına ya da aşk, sağlık, para, dış görünüş, çalışma koşulları, yaş ve benzeri gibi kontrolümüz dışında olan etkenlere, dış şartlara atfederler. Bu; çoğumuzu, mutlu olma da demiyorum ama hiç olmazsa mutluluğa karşı istekli olma görevinden azat etmektedir çünkü bize bağlı olmayan koşullar karşısında yapabileceğimiz bir şey yoktur.
Mutluluğun arayışı insan doğasının bir parçasıdır ve yazar bunu vurgulamaktadır, her birimize mutluluğa yönelik derin bir eğilim verilmiştir ve bu, entelektüel kapasitemizden, sosyal şartlarımızdan, sağlık durumumuzdan ve ekonomik olanaklarımızdan bağımsız olarak böyledir. Mutluluk, mutluluk deneyimi, aşkla, zevkle, başkaları tarafından sayılmak ya da takdir kazanmakla pek de ilintili değildir; en çok, kendini tamamen kabul etmekle, Nietzsche’nin “Neysen o ol” diyen aforizmasında ifade edilen şeyle ilintilidir.
…
Umberto Galimberti, mutluluğu etik bir şekilde yeniden temellendirirken ve kendi mutsuzluğumuzdan sorumlu olmadığımız savına karşı çıkarken, mutluluğun tam anlamıyla etik bir görev olduğunu kesin bir şekilde savunmaktadır:
Sadece etrafımızdaki insanları olumlulukla beslediği için değil, doğrudan doğruya sınır tanımaz isteklerimizin önüne geçip yalnızca kendi imkânlarımıza uygun olanlarını kabul ederek kendimizi bilmemizi gerektirdiği için de bu böyledir.
Mutluluk, sadece, kendini gerçekleştirmektir ve Galimberti sözünü şöyle sonlandırmaktadır:
Mutluluk isteklerimizin doyumsuzluğuna demir atmadığında, ruhun eğilimine, cudaintoua* demir attığında, işte o zaman, kendini gerçekleştirmeyle birlikte ilerler ve bu özelliği nedeniyle de yitirilmesi ya da bizden alınması zordur. Dolayısıyla mutluluk, isteklerini tatmin etmek ve erdeme karşılık, alınan ödül anlamı taşımamaktadır, mutluluk erdemin kendisidir, insanın kendi öz başarısı için kendini yönetmesidir, çünkü insanın ölçüsü budur.
**
Mutluluk zamanında, hayatın gölgelerini ve acının kaçınılmaz mevcudiyetini bilmezden gelen, sakin ve su gibi bir halde yaşanır. Mutsuzlukta, mutsuz ruh hallerinde ise; geleceği olmayan, insanı geçmişin suçlarıyla ve şimdiki zamanın, hiçbir ışık emaresi bulunmayan, kuru ve soğuk bir doku dokuyan bir şimdiki zamanın acısıyla yiyip bitiren bir zamanda hapsolunmuştur. Umut yoktur ve kişi, kendi öznelliğinin, tecrit-yalnızlığının içine kapanıvermiştir. İnsanın artık ne kendi için ne de başkası için dilediği bir şey vardır: İçinde duygusal yankılar uyanmaz, buna yabancılaşmıştır. Mutsuzluk zamanı, kısmen, depresyon zamanıyla örtüşür; bununla birlikte, İkincisi bir hastalıkken, diğeri değildir. Mutsuzluk halinde artık duygulanımsal deneyimler yaşanmaz olur; içimizde ve dışımızda olup bitenler bizi alakadar etmez gibidir. Her halükârda, mutsuzluk dünyası, depresyon dünyası gibi otistik ve içinden geçilmez bariyerler inşa etmemektedir. Bununla birlikte her ikisinde de intihar meylinden kaçış yoktur.
Zamanı, ben’in zamanını, içsel zamanı yaşama şekilleri yıllarla değişir ve bununla eşzamanlı olarak da, mutlu olma şekli değişir. Bunlar, Arthur Schopenhauer’in önemli kitaplarından birinde muhteşem bir şekilde betimlenmiştir:
Gençliğin gözüyle bakıldığında, yaşam sonsuz uzunluktaki bir gelecektir; yaşlılık gözüyle ise, oldukça kısa bir geçmiştir.
Bundan başka, gayet net daha başka değerlendirmeleri de mevcuttur:
Gençliğimizde zaman bile daha yavaş atar adımlarım; bu yüzden yaşamamızın ilk çeyreği sadece en mutlu olanı değil, aynı zamanda en uzun olanıdır da, böylelikle geride de daha çok anı bırakır ve herkesin, sırası geldiğinde, sonraki iki çeyrekten daha çok bu dönemden anlatacak şeyi olacaktır.
Kendisi, çok güzel imgelerin izini sürerek, yine şöyle demektedir:
Hatta, yılın ilkbaharındaki gibi, yaşamın ilkbaharında da, günler önce sıkıcı bir uzunlukta olacaklardır. Sonbaharda ise kısalırlar ama daha neşeli ve durağan geçerler.
**
Gençlikte mutluluğu deneyimleme şekilleri kökten bir biçimde değişir; bu dönemde asla ulaşılamayan ateşli bir mutluluğun peşine düşülür. Harika bir kelebek misalidir mutluluk, kısacık uçuşu süresince hemen kaçıverir. Yakalanması imkânsızdır.
Yaşamın, ikinci yarısından çok fazla avantajı olan birinci yarısını, yani gençlik yıllarını bulandıran, hatta mutsuz kılan, yaşamda mutlu olmak gerektiği kesin varsayımıyla mutluluk peşinde koşmaktır. Umutların sürekli hayal kırıklığıyla sonuçlanmasının ve bunun sonucunda hoşnutsuzluğun ortaya çıkmasının nedeni budur. Düşlenen, belirsiz bir mutluluğun hayali görüntüleri gözümüzün önünden keyfi biçimlerde geçerler ve biz boş yere onların ilk görüntüsünü ararız.
Hayatın ikinci yarısında hayal edilen ve yaşanan mutluluk biçimlerine yansıyan anlam ufuklarında bir değişiklik daha.
Buna göre yaşamın ilk yarısının karakteri mutluluğa yönelik doyurulmamış bir özlem, ikinci yarısının karakteri ise mutsuzluk endişesidir. Çünkü bu ikinci yanda, az ya da çok belirgin bir biçimde, Kim mutlulukların hayalet gibi, buna karşılık acıların gerçek oldukları bilgisi de gelmiştir. Bu yüzden şimdi, en azından daha akıllı karakterler, hazdan çok, salt acısızlığa ve rahatsız edilmedikleri bir duruma ulaşmaya çabalayacaklardır.
**
Mutluluk sonsuzdur ve onu arzulamak insanı mutsuz eder; o halde, acıya neden olan bu kısırdöngünün kırılması için ne yapılabilir, neyin hayali kurulabilir? Ancak içimizdeki mutluluk arzusu kurursa, biraz daha az mutsuz bir hayata sahip olmamız mümkün olacaktır; bununla ilgili olarak Leopardi bir kez daha şunları söylemektedir.
İnsan mutluluğu arzularsa, mutlu olamaz: Mutluluğu ne kadar az arzularsa, o kadar az mutsuz olacaktır; hiçbir şey arzulamazsa, mutsuz değil demektir. Dolayısıyla insan ve canlı, mutluluk düşüncesine odaklanmadığı, başka yerde söylemiş olduğum üzere eyleme ve iç ve dış meşgalelere kapıldığı ölçüde daha az mutsuz olacaktır.
**
Ancak her nevi mutluluk arzusundan vazgeçerek, mutsuz olmamamız mümkün olacaktır. Peki, gerçekten de böyleyse hayatı buna karşın yaşanır kılan nedir? İnsan, hangi umudu kalbinde canlı tutabilecektir? Bunlar Leopardi’nin görmezden gelmediği sorulardır elbet ve Zibaldone‘nin daha başka yerlerinde keskin bir keder renginde yeniden ortaya çıkarlar.
Mutlu olma ümidini yitirmiş olan kişi, başkalarının mutluluğunu düşünemez çünkü insan bunu, ancak kendi mutluluğunun nazarında arayabilir. Dolayısıyla başkasının mutsuzluğuyla da ilgilenemez.
**
Mutsuzluklar hayatımızı sardığında, derinden değişiriz; farklı duygulanımsal özelliklerine karşın mutsuzluğun olası imgeleri olabilen hüznün, kaygının, umutsuzluğun, depresyonun karanlık göllerine dalarız. Ancak yitirilmiş mutluluklara duyulan özlemden, bir zamanlar yaşanmış olup da artık ulaşılmaz olmuş duygulanım yağmurundan, kırılmış umutlardan ve imgelerden yıpranmış bir bilinçten, yitirilene yeniden sahip olmaya yönelik imkânsız arzudan kaynaklanan mutsuzluklar da vardır.Yitirilmiş mutluluğun bilgisine sahip olmasaydık mutsuz olmazdık; zira, hayatında mutluluğu deneyimlemiş insan, daima mutlu olmak ister ve böyle olmadığında umudunu yitirir. Mutsuzluk, özellikle de yitirilmiş mutluluk koşullarında bile Leopardivari ölmeyen bir umut damlasının olması mümkün müdür?
Mutlu olma ile mutsuz olma arasındaki sınır geçişlidir, duruma göre bu ikisi birbirleriyle yer değiştirebilirler; şunu söylemek isterim ki, küçük mutluluklara hapsolduğumuzda hayata yeniden bir anlam vermemiz kolay olmaz; oysa içimizde büyük mutluluklar yaşadığımızda ve de güçlükle ve acıyla da olsa, içimizde yitik mutlulukların deneyimleri bulunduğunda bu, kolaydır. Yitirilmiş mutluluklar asla anlamdan muaf değildir, mümkünse onarılırlar, mümkün değilse kabullenilirler.
**
4. Ölümdeki ve Ölmekteki Yalnızlık
Batılı Anlayışta Ölüm ve Ölmek
Hayat ve ölüm birbirleriyle çakışır; yaşamak ve ölmek ise, iç içe geçen deneyimlerdir. Ölmek, henüz yaşıyor olmaktır: Kaygı ve umutsuzluk, yitmişlik hissi ve yalnızlıkla aşınmış bir yaşamaksa da, gene de yaşamaktır. Yalnız ölünür: Georges Bemanos’un yüce ve kehanet kokan sözüdür bu. Ölüm, hakkında ancak hayatın yadsıması olduğu söylenebilecek bir bilinmezdir; ölmek ise, yaşamdan ölüme geçiştir. Ölünmekte olunan saat, yaşanan saat değildir. Yaşamakta, her saati bir başka saat, her ânı bir başka an izler; oysa ölmek söz konusuyken her saat son saat olabilir: Bir başka saat, bir başka an gelmeyebilir. Ölürken, geleceğin içine doğru olası her aşkınlık batarken, saatin kız kardeşleri kalmaz artık.
Ölümü bastırmak Batı’ya has bir anlayış gibi durmaktadır; ölmenin bastırılması ise, gerçekleştirilmesi daha güç bir deneyimdir daima. Zamanımızda pek çokları sadece ya da özellikle ölmekle (ölme biçimleriyle) ilgileniyor ve ölmek için, kaygılardan arınmış, fark edilmeyen ve duyguları-alınmış bir yol arıyorsa, bu, ölümün, anlam ve giz ufukları bağlamında düşünülmek istenmediği anlamına (da) gelmektedir.
Son yalnızlık deneyimi, kuşkusuz ki, ölmekteyken, ölüme doğru yüründüğünün ya da hiç olmazsa ölümün yaklaştığının keskin ve acıklı bilincine sahip olunduğunda gerçekleşir ve ölen kişinin yalnızlığı, sessizliğin ve ifade edilemezin uçurumlarına kapılır.
**
Augustinus’un, sevdiğimiz bir kişiyi yitirdiğimizde bizi yakalayan, altüst eden huzursuz edici yabancılık hissini anlatan daha başka sözleri de vardır. Bu yabancılık, bizi kendimize yabancı kılan bir yabancılıktır: Sanki yaşamamız sadece ve sadece ölmemiz demektir; sanki başkasının ölümü karşısında yaşamamız imkânsızdır. Bunlar ölümün gizine dair bir şeyler anlamamızı sağlayan sözlerdir.
Başka ölümlülerin hâlâ nasıl yaşayabildiklerine hayret ediyordum. Çünkü hiç ölmeyecekmiş gibi sevdiğim kişi ölmüştü; onun ölümünden sonra hâlâ nasıl yaşadığıma şaşıyorum, çünkü ben bir başka oydum. Bir ozan arkadaşından söz ederken, onu “ruhunun yarısı” olarak çok güzel ifade etmiş. Onun ruhuyla kendi ruhumun iki vücutta tek bir ruh yaptıklarını hissetmiştim. Yaşam bana çok ağır bir yük gibi geliyordu, bu yüzden yaşamak istemiyordum. Çünkü yarım yaşamak istemiyordum. Buna karşın o kadar sevdiğim kişinin tamamen öleceği korkusuyla ölmekten de korkuyordum!
Yaşamak, yaşamaya devam etmek konusunda, her halükârda iç sıkıntısı ve kaygı mevcuttur, ruh paralanır, can çekişir.
Yalnızca kendim tarafından desteklenen ve artık bana katlanamayan yaralı ve iç paralayıcı bir ruh taşıyordum ve onu nereye koyacağımı bilemiyordum.
**
Gözyaşları Augustinus’un gözyaşlarıyla ilgili söylediği bu muhteşem sözler, gözyaşlarının onun kalbinin altında bir minder gibi uzandığını söylemesi, ayrılık ve vedalaşma ânında içimize iniveren acı ve ağlayış hakkında, bir tebessümün hazin ve yalnız yankıları olan gözyaşları hakkında çok şey anlamamızı sağlar. Gözyaşı gibi psikolojik ve insani bir deneyimde ne de engin anlamlar yatmaktadır: Yüreği dağlanmış ve unutulmuş, bastırılmış ve sıradanlaştırılmış bu deneyim, hüznü ve yalnızlığı, umutlan ve yara almış arzuları anlamamız için gereklidir. Augustinus’un umutsuzluk ânında söylediği sözler, gözyaşlarının fenomenolojik ve antropolojik yönünü yeniden keşfetmemizi sağlamaktadır. Artık gözyaşımız kalmadığında, gözyaşları duygusal hayatımızın arka planı olmayı kestiğinde, sevdiğimiz kişinin içimizde açtığı yalnızlığı, kaybı ve yokluğu gözyaşlarına akıtamadığımızda, acı daha da keskinleşir ve geleceğe ilişkin umut ufuklarımız kararır. Ancak dipsiz uçurumlardan kayarak uzaklaşılabilen derin ve ulaşılmaz yarıklar boyunca cüretkârlıkla tırmanan bir konunun dönemeçleridir bunlar. Gözyaşları Augustinus’un yanaklarından süzüldüğü gibi, bizim de yanaklarımızdan süzüldüğünde, dünyanın imgeleri ve yaralanmış ama her halükârda diyaloğa ve beklentiye, umuda açık bir acı ve şefkate tanıklık eden insanların imgeleri belirir. Hiç olmazsa bir an için bile olsa sevdiğimiz kişinin görüntüsünü bize geri getiren, elle tutulmaz bir kurtuluşun tadı mahiyetindedir gözyaşları ve hiç hayal edilmemekle birlikte acımasız bir şekilde gerçekleşmiş ve hayata dahil olmuş saatlerin hayretli sessizliğinde, yalnızlığın ve ayrılığın, baş döndürücü uzaklığın ve sadece gizden medet ummanın trajik düğümlerini çözen de gözyaşlarıdır.
**
Kısa bir süre sonra Agâta oradan ayrılmamı istedi. Vedalaşırken bana sarıldı ve şöyle dedi: Bak Stromovka Parkı tam karşıda. Arada bir benim yerime orada gezer misin? Bu güzelim yeri her zaman çok sevmişimdir. Belki gölcüklerin karanlık sularına baktığında, talihli bir günde, yüzümü görürsün.
**
Evden uzaklaşmak, sonra da eski bir hayat sırrı misali yolculuk etmek artık mümkün değildir; çünkü Roland Barthes, şimdi artık ancak evde kalarak annesinin yaşam tarzını ve benimsediği değerleri izleyip yaşayabilecektir. Bunlar, günlüğün bizlere yaşatmakta olduğu, kanayan düşünceler, yaralardır.
Neden yolculuk yapmaya katlanamıyorum artık. Neden hep kaybolmuş bir çocuk gibi “evime dönmek” istiyorum hep? – ama anneciğim orada yok artık. Anneciğimle “konuşma”ya devam etmek (paylaşılan konuşma var olmanın kendisidir) iç konuşmayla yapılamaz (ben hiç onunla böyle konuşmadım), yaşam biçimiyle yapılır: Gündelik hayatta onun değerlerine göre yaşamayı sürdürmeye çalışıyorum: Onun yaptığı yiyeceklere, onları kendim yaparak kavuşmak, onun ev düzenini, onun o eşsiz yaşam biçimi olan, gündelik yaşam biçimi olan etik ile estetiğin o birleşimini korumak. Oysa evdeki ampirik düzenin bu “kişiliği”ni korumak yolculukta olanaklı değil. O ancak benim evimde olanaklı. Yolculuk etmek, benim ondan ayrılmam demek -o şimdi yokken bu fazlasıyla böyle- çünkü o artık gündelik yaşamın en özeli olmasından başka bir şey değil.
Her halükârda keder, günlükte boyuna gün ışığına çıkmaktadır: “Kederimin içinde yaşamaktan başka bir şey istemiyorum.” Ve keder, annesinin ölümü düşüncesine bağlanmaktadır: Bu, kendi ölümünün, Rolan Barthes’ın kendi ölümünün de imgesi ve çağrışımıdır. Günlüğün son sözleri, artık hayatta olmayan kişiyle ilgili anıların geçiciliği hissini uyandırmakta, bizi yalnızlığın kıpırtısız mevcudiyetiyle yüzleştirmektedir.
Bana söylediği o sözleri anımsamanın gün gelip de artık beni ağlatmayacak olabilmesini ürkütücü bir şey diye görüyorum…
Ve son olarak da:
Bugün, saat 17’ye doğru, her şey aşağı yukarı halledildi; yalnızlık tam anlamıyla çöktü, bütün ağırlığıyla; benim kendi ölümümden başka bir son yoktu artık.
**
Yalnız ölme fikri, yaşanabilecek en acılı, en yürek paralayıcı şeydir.
Buradaki “yalnız” karşılıklı ilişki içinde bulunan bir anlam bütününe atıfta bulunmaktadır; ölüm deneyiminin kimseyle paylaşılamayacağının bilincine işaret edebilir; ölümle, ancak ölen kişinin bilgisi dahilinde olan biricik anı, duygu, deneyim, bilgi ve hayallerin ilintili olduğu küçük dünyanın daimi olarak yok olacağı duygusunu da ifade edebilir.
Ama ölüm sırasında, hayatta bağlı olduğumuz herkes tarafından terk edildiğimiz hissini de kastedebilir. Ölen kişi, etrafındakiler için hiçbir önem taşımadığım hissedip sezdiği zaman, işte o zaman gerçekten yalnızdır, yalnızlık çöllerinden ibaret olan pek çok huzurevinde vuku bulan da budur.
Norbert Elias’ın söylediği gibi:
Günümüzde, ölmek üzere olan kişilerle temas halindekiler, onları şefkat ve sıcaklıkla rahatlatma becerisine artık sahip değiller. Bağlılığın da, himayenin de eksilmediğini göstermek üzere, ölmekte olan kişinin elini sıkmakta ya da okşamakta zorlanırlar. Yoğun ve kendiliğinden doğan duyguları ifade etmek konusunda medeniyetin dayattığı abartılı tabu, bu insanların dillerini ve ellerini bağlamaktadır.
Her halükârda, ölmekte olan insanlara sevgimizi ve elemli yakınlığımızı, duygusal bağlarımızın ve şayet kalbimizde mevcutsa, esperanceımızm devamlılığını göstermek kolay değildir; ancak Norbert Elias’ın da dediği gibi:
Ama belki de, fiziksel ağrının dindirilmesinden ayrı olarak, kalanların ölenlere verebileceği en büyük teselli, tıpkı sevilen kişilerle yaşanan her vedada olduğu gibi, değişikliğe maruz kalmamış bir sevgi hareketi görmektir.
**
Ölürken ki yalnızlık; örneğin hasta olduğu için, intiharı seçen ya da seçmeye meyleden yalnızlık gibi değildir; intihar eden kişinin sevdiklerinin, ailesinin bu eylemde yatan gizli nedeni dur durak demeden arayıp da bulamadıkları umutsuz bir yalnızlıktır bu ikincisi.
**
Her nevi umudun reddinden dolayı mı, yoksa hayatı kesintiye uğratarak, ona yeniden anlam verecek bir şeylerin arayışıyla mı intihar edilir? Bir hastalığın -psişik ya da kronik bedensel bir hastalığın- baskılayıcı koşullarında mı intihar edilir? Yaşama külfetinin ve iflah olmaz acıların yutucu ateşinden umutsuzca kurulan kaçma planından dolayı mı intihar edilir? Bütün denemelere karşın ölmeyi başaramayan kişilerin yürek paralayıcı sözlerinin de tanıklık ettiği gibi, intihar eğilimi farklı farklı gerekçelere dayanır; zaman zaman, biten hayatta, ölümde saklı bilinmez ve kurtarıcı bir geleceğe yönelik karanlık ve sırlı bir umut taşınır. Başarısız bir intihar girişiminden sonra, umutsuzluktan lime lime olmuş bir kişinin dediği gibi:
Son şeyi denemek ve her şey bittiğinde hayatta hâlâ bir anlam bulmak mümkün mü diye görmek istiyordum.
Ölüm ve ölmek sırrı, intiharın acılı ve yıldızlı hiyerogliflerinde yeniden doğar; ancak yaşamı istemli olarak sonlandırmanın etrafındaki karaltı baki kalsa da, her psikiyatri ve felsefe anlayışına yönelik bu meydan okuyuş karşısında benim daha başka söyleyecek neyim olabilir? Öyle intiharlar vardır ki, gayet net bir kararlılıkla planlanır, ancak sonra başarısızlıkla sonuçlanıp bir teşebbüsten ibaret kalır ve ardından yeni bir teşebbüs gelmez. Gerçekleşmeyen intihar, arındırıcı bir işlev görür gibidir: İntihar, öncesinde görünüşte yitirilmiş olan, kurumuş umutları yeniden canlandırır ve bu, çevresel durumun değişmesi olayından bağımsız olarak gerçekleşir.
**
Hüzün, huzursuzluk, özlem, kaygı, utanç, zaman zaman da görünüşten ibaret neşe bazen üst üste biner, bazen de iç içe girer; istemli intiharın hâkim olduğunu görmeyi imkânsız kılan bir resim çizer ve bu durumda bulunan bir insanın hayatını kurtarabilecek olan görünmez ve dile gelmemiş izi sürmek de her zaman mümkün değildir.
**
Günden güne belki de kararıp da, sonra derinden aydınlanan o yüzde, o gözlerde ne görüyordum? Kaygıyı, umutsuzluğu, bunalımı, ruhun parçalanmasını, ölüm isteğini ve incecik bir yaşam umudunu, özgür bir seçimde bulunma özlemini ve bunu yapmanın imkânsızlığını, sessiz bir yardım çığlığını görüyordum;
**
Her yüz ve her bakış, kaygı ve yitmişlik hissi taşıyan yüzler, bizleri, çoğu zaman hızla kaçmak istediğimiz ve parçalamaya meylettiğimiz içsel aynalarımızın yansıttığı acılı imgelere yöneltir. Kum saatinin zamanı, saatin zamanı, (kuşkusuz ki) kaçınılmaz olarak ilerleyen hayatın hafifliğini ve ihtişamını elimizden alır; ancak hayatın anlam ufukları içsel zamana, yaşanmış zamana yansır ve bu zamanda yüzler ve bakışlar; kişiler ve özneler arası kökten yönleriyle, kendi aşkınlıklarıyla belirir. Yüzler ve bakışlar, gözler, sahip oldukları o ortak semantik zenginlikle sözcüklerin diline daima eşlik eder, hatta zaman zaman sözcüklerin yerini alır; bu iki dil, depresyonun ya da psikotik dissosiyasyonun yanan çalılıklarında bulunup da kendini kötü hisseden, intiharın büyülü davetinden kaçamayan kişilerin duygu ve düşünce, imgelem ve hayallerini daha iyi çözmemizi, ya da hiç olmazsa daha iyi çözmeyi denememizi sağlayan ya da İliç olmazsa sağlayabilecek sonsuz bir etkileşim potansiyeli barındırmaktadır. Bu etkileşim, aynı zamanda da, kendini kötü hissetmenin ve umutsuzluğun kaynağı olan yalnızlığın gizli kalbinde saklanan duygusal galaksiler bütününü çözmemizi de sağlamaktadır.
(Yalnızlığın değişkenliği ve bunu daha iyi anlamamızı sağlayan yaşayan bedenin üzerine söylediğim sözlerin sonunda da, Rilke’nin muhteşem şiirsel imgelerinden vazgeçememekteyim: Filozof ve psikiyatrların, daima, özellikle de, kalplerimize ve çehrelerimize hüzün ve kaygı indiğinde, her birimizin iç yaşamında gizlenen dile getirilemez ve görülmez olanın büyük bir tercümanı olarak baktığı Rilke yine.
Simam, simam benim:
kiminsin sen? Neler için
simasın sen?
Nasıl olabilirsin
başlamakla çözülmenin
boyuna bir şeyde biriktiği
böylesi bir İç için sen sima?
Var mıdır ormanın bir siması?
Bazalt dağı dikilmiyor mu orada simasız?
Deniz yükselmiyor mu
diplerinden
simasız?
Yansımaz mı sende gökyüzü,
alnı yok, ağzı yok, çenesi yok.
Bunlar, bizi, sırlı ve içine nüfuz edilemez olan yüzün fenomenolojisine yaklaştıran çok güzel dizelerdir; yüzün gizli diline dair bir şeyler kavramamızı, başkasının yüzünde zaman zaman acının ve hüznün gölgesinde kalmış da olsa, kurtulma telaşını keşfetmemizi, her nevi psikolojik ve insani ilişkinin açık denizine dalmamızı sağlar.)
Her halükârda, ister gerçekleşmiş, ister bir teşebbüs olarak kalmış olsun, intiharın gizini aydınlatabileceği yanılsamasına ne psikiyatrik ne de felsefi söylem kapılabilir. Psikiyatriye sadece ruhu yalnızlıkla dolduran acının ve sessizliğin, kaygının ve umutsuzluğun sözlerini dinlemek, böylelikle de hayatta var olan ilgi ve dayanışmanın, sevgi ve umudun değerine gerçek bir tanıklıkta bulunmak kalmaktadır.
Son Sözler
Ölüm ve ölmek konusu çok geniş kapsamlı bir konudur ama bu konunun, bazı fenomenolojik özelliklerini ve bunlarla-bağıntılı olan yalnızlık -içsel yalnızlık ve tecrit-yalnızlığı- deneyimiyle ilişkilendirilerek ortaya konabileceğini düşündüm.
Söylediklerim genel hatlarıyla, sevilen bir kişinin ölümünü izleyen duygusal yankılara odaklanmıştır; bunu yapmak için, özellikle de, ölümü ve her birimizin ölüm karşısındaki yalnızlığını ve olası ölüm kaygısını belli belirsiz yansıtan bir ayna işlevi gören Augustinus’un anlamlı acılı deneyimlerinden yola çıktım. Sevilen bir kişinin ölümünden, gerek ölen kişi, gerekse ölmeye tanık olan kişi için iç sızlatan bir yalnızlığa derinden bağlı ölmek deneyimine geçtim. Karmelit rahibelerin diyalogları, özellikle de Compiege manastırının başrahibesinin can çekişmesi, ölüm deneyimiyle ve tümör hastalığının hızla ölüme teslim ettiği Georges Bernanos’un yaşadığı yalnızlıkla doludur. Son olarak intihar deneyimi üzerine -hayatın ve ölümün, yaşamanın ve ölmenin, özgürlüğün ve özgür olmamanın, yalnızlığın ve sessizliğin gizi ile yüzleşilen uç-deneyim üzerine- odaklanılmıştır.
Ucu açık yalnızlık ve yalnızlıklar konusunda sunduğum son imgeler bunlardır.
KEKELENEREK DİLE GETİRİLECEK DÜNYA, onun konuğu olacağım ben, bir ad terlenecek duvardan aşağıya, ve bir yara yalayacak o duvarı aşağıdan yukarıya.
DUYDUM Kİ, BALTA ÇİÇEK AÇMIŞ, duydum ki, o yer adlandırılamazmış, duydum ki, o yere bakan ekmek asılan adamı iyileştirirmiş, kadının o adam için pişirdiği ekmek. duydum ki, onlar hayat için tek sığmak derlermiş.
TAŞLARIN atılması böceklerin arkasından. O sırada gördüm ki, içlerinden biri yalan söylemiyordu, çaresizliğime alıştım, diyerek. Tıpkı senin yalnızlık fırtınan gibi, o da başardı enginlere yayılan bir sessizliği.
TARLA FARESÎNİN sesiyle cikliyorsun yukarı,
keskin bir ayraçla, beni gömleğimden tenime kadar ısırıyorsun,
seni gölgelerle ağırlaştıran konuşmamın ortasında, ağzıma bir bez kapatıyorsun.
LARGO Sen, ey yoldaşım olan başına buyruk yakınlık:
kocaman bir ölümün büyüklüğü ile yatıyoruz birlikte, zaman – ötesi ise inlemekte senin soluyan gözkapaklarının arkasında,
bir çift karatavuk asılı yanımızda, ta yukarıdan geçip giden ikimize ait beyaz
metastazların altında.
ÇIKMAZ SOKAKLARLA konuşmak şu karşıda uzanan, söz etmek onların vatansız kılınmış anlamından
bu ekmeği çiğnemek, yazan dişlerle.
BİR YAPRAK, ağaçsız, Bertolt Brecht için:
Nasıl zamanlar ki bunlar, bir söyleşi neredeyse bir suç oluyor onca söylenmişi de dile getirdi diye?
Paul Celan
Celan’s work is the finest poetry of the 20th century. I know of no other poet who can match his ability to delve into the far reaches of the human soul, nor has any modern writer faced up to himself with such searing honesty. I accept that this is a subjective view and one that goes back to my adolescence but it’s one that I’m more than happy to stand by.
Timestead / Zeitgehoft was first published after Celan’s suicide and contains work from the last eighteen months of his life. I have a whole range of issues with posthumous publication because we will never be sure what the writer intententions were with the poems that were left behind and are thus uncertain as to whether the poems are actually complete.
Celan is perhaps best known as a Holocaust survivor who was also a follower of the writings of Martin Heidegger, a card carrying Nazi and anti-Semite. What tends to get overlooked is his recurring struggle with mental ill health and his abiding interest in Jewish mysticism. He was plagued by severe depression and bouts of paranoia which required electro shock treatment. He died in 1970 by throwing himself into the Seine.
For the last fifty years I’ve avoided thinking about Celan’s final act for a number of reasons. Initially, as a callow youth, I saw the suicide of talented artists as an almost natural manifestation of the tortured genius, later on I read Celan’s suicide as an equally rational response to the Holocaust and the destruction of the Jewish race. Much later, in middle age, I became severely depressed myself and, during three separate episodes, I made active plans to do away with myself and required both periods of incarceration and consequent shock treatment. These coincided, more or less with the start of this blog in the late noughties. I’ve been writing about Celan throughout the last 12 years but have never felt able to confront this specific aspect of his work.
In my experience, suicide wasn’t a cry for help. I knew that I was, once again, en route to a severe depression and felt completely unable to prevent this. The only way that I felt I could get some resolution was by killing myself, thus depriving the depression of its victory.
Now that I’ve been well for about 10 years, I’ve felt able to look at Timestead with a bit more dispassionate attention and have been taken aback by the brutal strength of some of the poems. This is The whisperhouse / Das Flusterhaus;
The whiseprhouse, open on leapday,
handed on on jute, surface- deep
it naturalizes the fricatives,
the lallation-stage is taken care of by the lip- pegs,
-does the other snap in, on time? –
this, yes this glacierscreaming of your hands,
the network of the dead helps to carry the firnice,
the moon, poles reversed, rejects you, second earth,
at the resthaven, deathproud, the start throng takes the hurdle.
I recognise that there may well be a lot of over identification going on but the above does ‘speak’ to me at a very deep level. I’m taking it that the ‘you’ here is the poet himself and that it’s written in the certain knowledge that he will kill himself. This is a big claim but things do seem to build slowly towards that bitter conclusion. In earlier work glaciers and ice fields are places of death where life seems to be extinguished. The compound here suggests to me somebody in agony at that place as well as the noise of the ice moving slowly forwards.
I’m taking ‘firnice’ to be a compound of ‘firn ice’ whch Wikipedia describes as “ice that is at an intermediate stage between snow and glacial ice” which may or may not point towards the way in which death proceeds. I was initially puzzled by this ‘network of the dead’ but things became a bit clearer when I realised that the network is helping something else with moving this load along.
Celan wrote a lot about the death of his parents, both of whom perished in the camps and about meeting them in the after-life. This network could thus refer to those who have previously died helping the living through to the same state. From a personal perspective I know that this kind of psychosis is common among the severely depressed, as is the notion of death as a welcome relief. It may seem odd but a serious depressive episode is, as it progresses, exhausting. Your brain is working really hard to keep what you know to be dangerous thoughts and feelings in check whilst your emotions are clamouring for your attention. Even though I’m not in any way religious I can identify with viewing a place to get some respite from this incredibly taxing onslaught as akin to heaven.
I viewed my planned suicides as victories over the depression which was making me feel so distraught and vulnerable. I was also convinced that my illness was contagious and that I was infecting those that I loved simply by remaining alive. Planning my imminent death felt like I was at least doing something rather than allowing ‘it’ to pull me further down to the depths. In retrospect, this gave me a kind of pride which I think is what Celan might be referring to here, especially if we understand ‘takes the hurdle’ as crossing the line between life and death.
I realise that I’ve ignored the first half of the poem, this is mainly because it doesn’t speak to me with the same direct intensity that the last four stanzas do and because there isn’t space here for an extensive discussion of fricatives, jute and the whisper house although this may occur in the coming weeks.
In conclusion, I hope I’ve shown at least one possible way of responding to The Whisperhouse and have been able to demonstrate why it is so very important to me.
I’ve used Pierre Joris’ translation taken from his Breathturn into Timestead which was published in 2014 and is highly recommended
Hayatı, sıradan hayatı. İnsanlara dair, aileme karşı bir sürü borcum var, arkadaşlarıma borçlarım var. Bu borçları ödemeye başladıktan kısa süre sonra da birden hastane hastane dolaşmaya başlamam gerekti. Yıllardır insanları görmemekten, onlarla konuşamamaktan gelen, geçip giden bir sürü şeyden dolayı borçlarım vardı. Siz henüz bilmezsiniz, çok gençsiniz, fakat yaşınız ilerleyince geriye dönmek korkunç zorlaşıyor. Birine bir yakınlık hissederseniz o kişiyle iyi kötü her şeyi paylaşmalısınız. Eğer bunu yapmazsanız aranızdaki uçurum büyür ve daha sonra geri dönüp kapatmanız fiilen imkânsızlaşır. Ben de şimdi hayatımda kendimi müthiş borçlu hissettiğim insanlarla aramdaki uçurumu kapatmak için var gücümle çabalıyorum.
*
Evet, bir defa günah çıkarmaya gittim. Bu deneyimin aşkın olan yanı, suçluluktan arınma hissiydi. Ne yazık ki daha sonra işime yaramadı ve şimdilerde bu suçluluk duygusuyla başa çıkmak zor.
Herkes suça bulaşmış mı?
Bazı insanlara suçluluk hisleri sıçramaz, ama hepimiz suçluyuz.
Bir keresinde şöyle demiştiniz: “Adalet ve eşitlik heyecan uyandırmasına rağmen pek mümkün değil, çünkü ben şimdiye kadar eşit olmak isteyen birine rastlamadım. Herkes her şeyde biraz daha fazla eşit olmak istiyor; daha iyi bir araba, daha fazla para, biraz daha güzel bir ev istiyor.“ Sizce herkese bu tür bir açgözlülük ve bencillik yön veriyor olabilir mi?
Başkalarından daha iyi olmak istemenin insanın doğasından geldiği kanıtlanmış bir gerçek ve bu da eşitlik ihtimalini ortadan kaldırıyor: saf mantık. Siz benden daha iyi olmak istemeyebilirsiniz, ama ben sizin meslektaşlarınızdan daha iyi olmak istediğinizi tasavvur ediyorum. Bunun daha da önemli bir yönüyse şu: Siz kendinizden de daha iyi olmak istiyorsunuz.
Romantik aşk insanlarda en iyi ya da en kötü yönleri ortaya çıkarır mı?
Aşkın her zaman iki yüzü vardır: korkunç olan yüzü, güzel olan yüzü. Güzel olan yüzü derinlerdeki bir şeyi paylaşma dürtüsünü yansıtırken, korkunç olan yüzü kıskançlık yaratır ve bu duygu dejenere olarak nefrete kadar varabilir. Tüm dünyada durum böyledir; aşk konusunda hepimiz nevrotiğiz, çünkü aşk çok egoistçe bir deneyim.
Hiç duyarlı olamadığınız konu hangisidir?
Siyaset. Evet, Polonya’dan oradaki siyasal durumdan dolayı ayrıldım ve Paris’e taşındım, fakat sonra geri döndüm. Bu kararım pek duyarlılık olarak tanımlanamaz. Peki, niçin geri döndüm? Çünkü orası benim ülkem. İdeal olarak hepimiz kendimizi dünya vatandaşı olarak hissediyoruz, fakat hayat öyle yürümüyor. Ben bunu fazla uzun olmayan bir zaman önce, bir akşam Paris’te anladım. Ben balkonda dururken aşağıdaki sokakta iki kişi kavga ediyorlardı. Bir kadın ağlıyordu, bir adam bir oğlana vuruyordu ve söylediklerini anladığım halde olayın sebebini anlayamamıştım. Fark ettim ki, benzer bir sahneye Polonya’da tanık olsaydım anlardım. İşte o zaman Polonya’da yaşamam gerektiğine kanaat getirdim.
*
Açık bir saptama yapıyorsunuz, ama ben aynı kanıda değilim. Bence Sol kazanmadı, Sağ kaybetti. İkisi aynı şey değil. Sol’a duyulan bir nostalji yok. Neyin iyi, neyin kötü olduğunun söylendiği kırk beş yılın ardından Polonyalıların boş laflara karınları tok. Anlamlar tersine çevrilmiş olsa bile, başka birilerinin de çıkıp kendilerine benzer nakaratları yinelemelerini istemiyorlar. Olan şey şu, halk Sağ’dan ve Kilise’den yaka silkiyor.
Polonya’nın geleceğine uzanan bir yol görüyor musunuz?
Bence önce bizim ölmemiz lazım, hepimizin. Sonra yeni fikirleriyle yeni insanlar gelir. Bu bir kuşak değişimi olayı değil, kırk beş yıldır bize aşılanmış düşünme tarzını tümden değiştirme meselesi. Herhalde en az iki kuşağın geçmesi gerekir. Onyıllardır sürdürülen Marksist eğitim Polonya’yı normal, insani bir temelde düşünemez hale getirdi. Ancak Sol ve Sağ bağlamında düşünebiliyoruz.
*
Artık film yapmayacağınızı açıkladınız. BFI’ın “Sinema Yüzyılı” dizisi için bir filmin ana hatlarını çıkarmış olduğunuzu biliyorum oysa.
Bu sadece televizyon için bir kısa film. Bir süre önce söz vermiş olduğumdan, sadece sözümü tutuyorum. Ama henüz işin mali kısmı netleşmedi; umarım para bulamazlar da çekmek zorunda kalmam.
*
Niçin film yapmayı bırakmak istiyorsunuz?
Artık yeterince sabrım yok. Daha önce fark etmemiştim, ama birden beynimde bir ışık çaktı: Sabrım tükenmişti. Sabır da bu tip bir çalışmanın temel şartlarından.
Polonya’daki durumun bu kararınızla bir ilgisi var mı?
Hayır, sadece yaşlandım. Normal bir hayat sürme dileğindeyim. Son yirmi yıldır normal bir yaşantım olmadı.
Zengin misiniz? Çalışmanız gerekmeyecek mi?
Zengin değilim ama bir sürü şeye ihtiyacım yok. Daha ölmedim, huzurla yaşamak istiyorum.
Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?
Okumadığım çok kitap var. Veya dört defa okumuş olup da üç defa daha okumak istediğim kitaplar.
Ülke eğer bir köpekbalığı ağzı değilse terk etmez ülkesini hiç kimse. Koşarsın sınıra ulaşmak için, sadece bütün şehrin sınıra koştuğunu gördüğünde.
Komşuların senden hızlı koşmakta, gırtlaklarındaki nefes lekelenmiş kanla. Birlikte okula gittiğin o oğlan var ya, hani o eski kalay fabrikası arkasında öpüşüyle döndürmüştü başını, boyundan büyük bir tüfek taşıyor şimdi. Ülken sana kalman için izin vermediğinde, işte o zaman terk edersin ülkeni sadece.
Ülke kovalamadığı müddetçe, terk etmez ülkesini hiç kimse. Ateş vardır ayaklar altında ve sıcak kan karnında; yapmayı düşündüğün bir şey değildir bu, ta ki dumanı tüten o süngü tehdit edene kadar enseni ve o zaman bile taşıyıp durmuştun hatta milli marşı nefesinin altında bir havaalanı tuvaletinde pasaportunu parçalara ayırırken; ve her bir ağız dolusu kağıdı hıçkırarak yutarken artık geriye dönemeyeceğini apaçık anlarsın.
Anlamak zorundasın: karadan daha güvenli olmadığı müddetçe, çocuklarını bir bota bindirmez hiç kimse. Avuç içlerini trenlerin altında vagonların altında yakmaz hiç kimse. Gazete yiyerek günler ve geceler geçirmez hiç kimse bir kamyonun karnında, kat edilen kilometreler yolculuktan daha fazla anlam taşımadığı müddetçe. Hiç kimse parmaklıkların altından sürünmek istemez; hiç kimse dövülmek istemez; kendisine acınmasını kimse istemez.
Hiç kimse mülteci kamplarını tercih etmez veya beden acı içinde kıvranırken üstünün çırılçıplak aranılmasını kimse istemez; veya istemez hapsedilmeyi hiç kimse, fakat yanan bir şehre oranla daha güvenlidir bir hapishane. Ve gecede hapishanedeki bir gardiyan daha iyidir babana benzeyen bir kamyon dolusu erkekten. Hiç kimse kabul edemez bunu. Hiç kimsenin midesi kaldırmaz bunu. Hiç kimsenin derisi o kadar kalın değil.
Bütün o söylemler: siyahlar, mülteciler ülkenize gidin; pis göçmenler; sığınmacılar ülkemizin iliğini emiyorlar; ellerini açmış zenciler; garip kokuyorlar; vahşiler; kendi ülkelerini mahvettiler ve şimdi istiyorlar ki bizim ülkemizi mahvetsinler. Nasıl oluyor da sırtında döneniyorken o sözcükler, o kirli bakışlar katlanılıyor bunlara? Belki bunun nedeni bir tokadın daha yumuşak olmasıdır kopan bir kola veya bir bacağa oranla.
Veya o sözcükler daha yumuşaktır bacaklarının arasındaki on dört erkeğe oranla; veya hakaretleri yutmak daha kolaydır harabeye dönmeye oranla… kemiklerinin kırılmasına oranla… çocuğunun bedeninin parçalara ayrılmasına oranla… Ülkeme dönmek istiyorum; fakat ülkem bir köpekbalığının ağzıdır. Ülkem bir tüfeğin namlusudur. Ve ülke denize kadar kovalamadığı müddetçe terk etmek istemez ülkesini hiç kimse. Şunları demedikçe sana ülken: Adımlarını hızlandır; elbiselerini ardında bırak; çöllerde sürün dur; bata çıka git okyanuslardan; boğul; kurtul; aç kal; dilen; gururunu unut; hayatta kalman daha önemli.
Hiç kimse terk etmez ülkesini ta ki ülke yorgun sesiyle Şunları diyene dek sana: Terk et beni. Kaç benden şimdi. Ne hale geldiğimi bilmiyorum şimdi. Fakat biliyorum ki herhangi bir yer benden daha güvenlidir.
Bir gün Dost, yakınları ile bir arada iken: “Bir şey söyle de dinleyelim,” teklifinde bulunmuş, o da gene, alaya alınmaktan bizar: “Efendim, herkes bana gülüyor,” deyince: “Sen söyle oğlum, onlar değil, ben dinliyorum,” diyerek etrâfın hareketini tasvip etmediğini ihsas etmişti.
**
“İsmâilim, Nûr-ı Aynım!
Mektubunu aldım, memnun oldum. Seni, Cenâb-ı Mevlâ’nın ve Hz. Pîr’in himâyesine emânet ederim.
Oğlum, dâimâ basiret üzere olup, halka şefkatle muâmele eyle ki, amellerin âlâsı, güzel ahlâktır. Resûlullah Efendimiz: “Dili tatlı olanın dostu çok olur,” buyurur.
Halkın aybını ört, yüzlerine vurma. Mâlûmdur ki, Allâh’ın sünneti, aybı yüze vurmamaktır. Resûlullâh’ın sünneti halka müdârâ, ehlullâhın sünneti ise, halktan gelen ezâ ve cefâya tahammüldür.
Gazabını yutmaya çalış. Vaktini ganimet bilip nefsini silmeğe gayret et. Fırsat elde iken, zamânını, kemâl tahsili yolunda sarfeyle. Dâimâ nefsine muhâlefet üzere ol. Halkın çevrini, nefs mücâhedesi addedip tahammül eyle ki rûhun kuvvet bulsun, mânen terakki edesin. Bu âlem fânidir; bakası Hakk’ın rızâsıdır. Onu tahsile çalış. Yâr-ı Kadîmim, Elest’te nedimim Osmanımı hiç bir veçhile üzme.
Ismâilim, dünyâya geldin geleli, bir günün bir güne benzediğini gördün mü? Demek oluyor ki mârifet, basiret gözü ile etrâfına nazar edip, Hak nûrunu çeşitli varlıklarda tekrarsız seyrederek, her birinden mutlak vücûdun tecellîsini görebilmektir. Hemen Cenâb-ı Hak, bu irfan cennetine girmek nasip eylesin ve mecâza tutulup kalmaktan halâs ederek dâimi hayâta vâsıl etsin.
İsmâilim! İştiyâkının eseri, şüphesiz bizi de müteessir etmektedir. Fakat emir ve ferman Allâh’ın olduğu için, rızâdan başka ne çâre? Sûrette iştiyak varsa da, gönüldeki birliğe hiç bir veçhile halel gelmez.
İnsana, bu unsurî ve maddî vücut, ancak rûhun taayyünü ve sıfat mertebelerini isbat için verilmiştir. Bu yüzden vaktini ganimet bilip, zat şuhûduna çalış ki hâdiselerin iniş çıkış ve değişmeleri gamından halâs olasın.
“Külle yevmin hüve fî-şe’n [Er-Rahman Sûresi, 29. âyet.] gereğince, İlâhî tecellî, hergün bir başka sûret giyip, yeniden yeniye ve tekrarsız olarak zuhur etmektedir. Lâkin bu da şimşek gibi sür’atle seyrettiğinden, gözünü, tecellî sâhibinden ayırmayıp tecellî olunana gönül kaptırmamalıdır. Tâ ki mecâza bağlanıp kalarak Hak’tan ayrılığa düşmeyesin. Zîra, zuhûrun devâmı yoktur. Sebâtı olmayana takılıp kalanlar için ise perişanlık mukarrerdir. Devam istersen, mânâdan ayrılma!
İsmâilim! Bil ki, bu dünyâya geliş ve gidişten maksat, ancak mârifet-i zâtîdir ve mârifet-i zâtî de bu âleme mahsustur. Ölüm, hayvânî ruh içindir. İzâfî ruh ise dizgine gelmez. Ona son yoktur. Ulvî rûhun, beden kaydına girerek bu dünyâya gelişi, çeşitli aynalarda Hakk’ın birliğini görmek içindir vesselâm.”
Dost / Sâmiha Ayverdi
Nerde kaldın, nerdesin?
Akşam oldu.
Yüreğim, varını yoğunu müsrifçe harcayan bir bahar kadar gamsız, seni bekliyor.
Nerde kaldın?
Nerdesin, ey gönüller fırtınası?
Yaz meltemleriyle tatlı tatlı çırpınan bir perde gibi, yüreğimin açık duran penceresinde, halecan ve ümitle kabarıp taşarak seni bekliyorum.
Nerde kaldın, nerdesin?
Es!
Gizlendiğin yerden çık artık, ey gönüller fırtınası!
Evvelce nasıl, ne diye geldin?
Geldin de azamet ve haşmetinle uğuldar olup, bu câhil yüreği, gömülü olduğu alaca karanlıktan çıkardın, göz kamaştırıcı sırlarınla yüz yüze getirdin, sonra da kaçtın, günlerin gecelerin ardına saklandın, ey zâlim rüzgâr, ey gönüller fırtınası!
Akşam basıyor. Karanlıktan da aydınlıktan da uzak olan bu kişmîrî gök, bir siyâhî köle ile, bir sarışın câriyeden doğmuş, çalık renkli melez edâsıyle karşımda boy göstermekte. Benden ne istiyor?
Dilini dileğini anlamıyorum ki…
Gel, gel de sen sor…
Sen anla ey koca saltanatlım, ey gönül fırtınası!
Senin için cihet zaman ne ola?
Doğudan es, batıdan es, yerden es, gökten es…
İster öldür, ister dirilt, ey gönül fırtınası!
Seni kim istemezse istemesin.
Heybetinden dehşetinden kim korkarsa korksun, kim kaçarsa kaçsın.
İstemeyeni sen de isteme, kaçandan sen de kaç.
Ammâ o meçhul inzivândan benim için çık.
Es, uğulda; ey gönül fırtınası!
Sâmiha Ayverdi – Hancı
Kimler
Kendileri için doğmamış kendileri için yaşamamış bu uluları, ne yazık ki, bugün körebe şaşkınlığı içine düşmüş dünyâ, farketmeyecek bir gaflet içindedir. Kim bilir, daha ne kadar zaman kollayıp aramayı da düşünemeyecektir.
Hâlbuki yaradılış âlemi içinde tecellîleri eksiksiz olan Allah, evliyâsını eksik eder mi?
Yeter ki kütle uyansın ve gene bu merkezlerin etraflarında kurtuluşunu aramak ihtiyâcını duysun? Arayıcı olan, elbette bir gün bulucu da olur.
Aldatma
Odadaki kediyi dışarı çıkarmak için kapı önüne gidip, sanki elinde, verilecek bir yiyecek varmış gibi: Pisi pisi… diye hayvancağızı çağıran kimseyi şöyle ikâz ettiler:
“Elinde verilecek bir şey varsa çağır. Yoksa, varmış gibi yapıp aldatma!”
Değil insanların, hiç bir mahlûkun aldatılmasına tahammülü olmayan Dost, sahtekârlığa ve yalana, en basit hâllerde dahî tahammülü olmadığını her vesîle ile göstermekten geri kalmamıştır.
Bağışlama
“Sayısız günahlarımızı affeden Allâh’ın bir kulu olarak, neden bir suçu bağışlamayayım?”
Dost’a dost olamamış ve ona maddî mânevi zararı dokunmuş bir başka kimse de vardı.
“Bu adam hakkında, kalbimde en ufak bir incinme yok… Yapan Hak. Başka fâil mevcut değil. O, Hakk’ın emrinde bir vâsıtadan ibâret.
Vaktiyle bize küçük bir iyiliği dokunmuştu. Ancak o iyiliğin yâdından başka bir şey düşünemiyorum ve selâmete ermesini, hayırlar bulmasını temenni ediyorum.”
Yalan
Dost, pencereden bakıyordu:
“Size bir yalan… Ayşe Hanım geliyor!” dedi.
Herkes pencereye giderek baktı.
“Size bir yalan… dediğim hâlde, gene baktınız! İşte dünyâ da böyle. Yalan olduğu biline biline kanılıyor!”
Sen Kendini Affettin mi?
Amca torunu hanımefendi devam ediyor:
Artık büyümüştüm. Ammâ gene bir hastalıktan kalktığım için, mektepte sene kaybetmiştim. Bu yüzden de, iki sınıfın imtihânını vermeğe kararlı bulunuyordum. Halbuki Büyüğüm, sıhhatimi düşünerek, bu fikrimi pek beğenmedi ise de, ben kararımdan caymadım.
Lâkin bu defâ da zâtürreye tutuldum ve tabiî ki düşüncem tatbik edilemedi. Zaman geçti, gene iyileştim. Fakat içimde bir azap vardı. Sağlığımı düşünen Büyüğümü dinlememiştim. Af dilemeğe karar verdim, ve diledim. Beni dinledikten sonra, tek cevâbı: “Sen kendini affettin mi?” demek oldu.
Artık genç kızlık çağından, evlilik devresine girmiştim. Kocam subaydı. Tâyin olduğumuz yerlere berâberce gidiyorduk. Ammâ her sene, yaz mevsiminde İstanbul’a geliyordum.
Bir seferinde avdet zamânım gelmiş, vedâ ediyordum ki ağzımdan, şükürsüzlüğe kaçan ve pek hoş olmayan bir söz çıktı. O zaman Büyüğüm: “Sen kızını sever misin?” dedi. “Evet Efendim!” dedim. Tekrar: ‘Bir hatâsını gördüğünde azarlar mısın?’ diye sorduğunda, gene, evet, dedim.
“Sen bir kul olduğun hâlde, evlâdının terbiyesini düşünürsün de, Allah, kullarının hayrı için neler yapmaz?
Senin iyi gördüğün şeyler içinde ne kötülükler, kötü gördüğün şeyler içinde de ne iyilikler vardır. Haydi güle güle kızım!” diyerek beni uğurladı.
Bu ayrılış için aşırı sızıldanmış ve hâlime râzı olmamış bulunduğumu hissederek dışarı çıktım.
Banazı’dan gelen bir telefon, yüreğim ağzımda beklemekte olduğum acı haberi ulaştırdı: “Arkadaşın Hasan bugün saat 11.00’de vefat etti. Selası okundu”
Mukadder akıbetin pek yakında tecelli edeceğini bilsen de, verilmiş son nefesin haberini almak yüreklerde derin iz bırakıyor.
Hasan Kaygusuz’u, yıllar önce kitap almak için sıkça uğradığım Kiğılı Pasajındaki Fidan Kitabevi’nde çalışırken tanımıştım. Kitap dostuydu. Okurdu. Düşünürdü. Analitik yorumlar yapardı. Entelektüel birikimi vardı. Fikir ve düşünce dünyamıza hakimdi. O gün bugündür dostluğumuz hiç ara vermeden devam etti.
Kitap sevgisiyle başlayan dostluğumuz doğa sevgisiyle artarak devam etti. Banazı’da Beydağı ve Kuzugölü’ne yaptığımız gezilerde bize rehberlik eder, gezdirirdi. En son Kuzugölü Vadisi’ne gitmiştik.
O meşhur sırt çantasını alır her gün Beydağlarına çıkar, çektiği fotoğrafları sosyal medya hesaplarında yayınlardı. Tam bir tabiat sevdalısı, çevre ve hayvan dostu idi…
Dağlarda gezerken, kayaların üstünden atlar, en zorlu geçitlerden bir ceylan gibi geçerdi. Canı bir kuş gibi hafifti. Sigara da içmesine rağmen zorlu parkurlarda hiç nefesi tıkanmazdı. Hatta beni bile geride bırakırdı. Dağların yalnız kurdu idi.
Gezerken, içine attığı (sonradan öğrendiğim) dertlerini asla anlatmaz, hüznünü ve üzüntüsünü asla belli etmezdi. Kuzugölü vadisinde çiçeklerle sohbet ederken, nerden bilecektim, sessizce derdini kuşlara ve kelebeklere anlattığını… Nerden bilecektim bu ceylan koşulu yiğidin, içinde onulmaz bir yara, tükenmez bir hüznün yer ettiğini… Habis tümörün sincice içine yerleşip sessizce Hasan’ımı kuşattığını…
9 Şubat günü, Banazı tarafına yaptığım bahçe yollarındaki gezi sırasında öğrendim, Hasan’ın bu melun hastalığa yakalandığını ve evde son günlerini yaşadığını… Habis tümör o kadar büyümüş ve bütün vücuduna yayılmış ki, doktor yapacak bir şey yok, eve götürün demiş…
Hemen evine gittim. Son kez değerli dostumu göreyim, dedim. Uyuyor dediler. Göremedim Hasan’ı… Anne Kadriye teyze adeta yıkılmıştı, ağlıyor ve “Hasan bizi yaktı” diyordu. “Hasan, ben ölürsem sana kim bakacak” diyormuş sürekli… Ama kim bilebilirdi ki, annesinden önce gidecek.
Eve geldim, telefondan yazdım, “Hasan geldim seni göremedim” dedim. “Gece sancılarım var, ayağına sağlık” diye cevap yazmış. “İnşallah iyileşirsin, tekrar Kuzugölü Vadisi’ne gideriz” dedim. Nasip olmadı.
Bu yazışmamızdan sekiz gün sonra Hasan, fani dünyaya gözlerini yumdu. Cenazesine gittiğimde annesi morgdan çıkarılan tabutun üzerine sarıldı. Feryadı yürekleri dağladı: “Yavrum Hasan, yaran iyileşti mi, sancıların durdu mu, rahata erdin mi? Hasan beni bırakıp nereye gidiyorsun. Ben de seninle geliyorum!”
Atalarımız boşuna söylememiş, “Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar”. Diğer bir atasözümüz de: “Ateş düştüğü yeri yakar” diyor. Ne kadar doğru…
Hasan’ı Banazı mezarlığında, çok sevdiği köyünü ve defalarca adım adım gezdiği, derdini ve hüznünü anlattığı Beydağı’na bakan hakim bir yere defnettik.
Sevgili Hasan;
Kitaplar ve kuşlar öksüz kaldı. Ana yüreğini yakıp da gittin. Bana kim “Hacım” diyecek? Bu dağları, vadileri sensiz nasıl gezeceğim. Bak, bu sene bolca yağmur ve kar yağdı, baharın tabiat şenlenecek, dereler coşacak, her tarafta o çok sevdiğin çiçekler açacak, uçan kelebeklerin peşinde koşacaktın. Ben şimdi sensiz nasıl gezeceğim Beydağı’nı, nasıl koklayacağım çiçekleri, nasıl çekeceğim Kuzu Vadisi’ni…
Ya kitaplar? Sensiz nasıl çevireceğim kitap sayfalarını? Ben kime “dostum” diyeceğim? Kiminle kitap, sanat, felsefe sohbetleri yapacağım? Kiminle tatlı tatlı tartışacağım?
Bırakıp gittin bizi onulmaz bir yara ile… Senin yaran iyileşti, sancın durdu, dünya gailen sona erdi?
Ya sevgili annen Kadriye Teyze, ya biz?
Rabbim annene, yakınlarına sabırlar versin, sana rahmet eylesin, mekânın cennet olsun sevgili dostum Hasan…
Byung-Chul Han: Gözetim Toplumu ve Özgürlük Üzerine
Son dönemlerde Byung-Chul Han’ın adını sıkça sağda solda duymuşsunuzdur. Tabii duymamış olma ihtimaliniz de var, sonuçta hayat bu, bir sürü derdi var, uğraşısı var, işi var, gücü var, sabah yola çıkması, okulda veya işte başarısız olması, eve dönünce yorgun olması, bir şeyler okuyacak ya da izleyecek gücü kendinde bulamaması var. İşte Byung-Chul Han, toplumun içinde eriyen bu bireylerin, başarılı olmakla koşullanmış ve başarısızlık durumunda toplumu değil de kendini suçlayan insanları ele alan, inceleyen, kendisinden önceki düşünürlerin bu meseleler üzerine neler söylediğini bir araya getiren ve bu bağlamda bir kültür eleştirisi öne süren günümüz düşünürlerinden biridir.
Adından da anlaşılacağı üzere Güney Kore asıllı olan düşünürümüz, Kore’de başladığı metalürji eğitimini yarıda bıraktıktan sonra Almanya’ya gelmiş ve felsefe üzerine aldığı eğitimini burada tamamlamış ve şayet yanılmıyorsam kendisine ün kazandıran 2010 tarihli Yorgunluk Toplumu adlı kitabını da Almanca yazmış. Şu anda da Berlin’de yaşamını sürdürmektedir.
Tabii böyle anlattığıma bakmayın, kapsamlı bir Han biyografisi okumuş değilim, ancak geçenlerde “Müdigkeitsgesellschaft: Byung-Chul Han in Seoul/Berlin” adlı 2015 tarihli bir belgesel seyrettim, orada Han kendi ağzından hayatının bir kısmını ve temel görüşlerini parça parça ifade ediyordu. Nedendir bilmem, belgesel epey bir hoşuma gitti ve belgeselden çeşitli parçaları kesip bir kenara koydum. Şayet her şey düşündüğüm giderse ki, genelde gitmez, bunları bir seri olarak 3 veya 4 parça halinde art arda kanalda yayınlayacağım.
Yayınlamayı seçtiğim ilk kısımda, Byung-Chul Han’ın fikirlerinin temel direklerinden biri olan güçlü bir toplumsal eleştiriyi görüyoruz. Han, sosyal mecraların özgürlük fikri arkasında bizleri gönüllü olarak kendimizi ifşa etmeye davet ettiğini, diğer bir deyişle, kendimizi gözleyecek bir sisteme (panoptikon) bilerek ve isteyerek kendimiz hakkında her şeyi sunarak gözlenmeyi ve dolayısıyla da kontrol edilmeyi mümkün hale getirdiğimizi ifade ediyor. Peki, ne demek bu?
Olağan şart ve hal içerisinde, bizlerin anbean ne yaptığını, nerede olduğunu ve ne düşündüğünü bilen bir sistemin içerisinde olmak, bizler için neredeyse bir hapisteymişiz izlenimi verir. Ancak sosyal mecra içerisinde kendimizi ortaya dökme, fikirlerimizi, hislerimizi, ilişkilerimizi, yaşantılarımızı adım adım ve hatta hiç çekinmeden sergileme istekliliğimiz, aslında bizlerin kontrol altında tutulan bir kitleye dönüşmesine yol açıyor. Özgür olduğumuz, her şeyi özgürce paylaştığımız hissiyle beraber, ortalama bir kontrol sistemi içerisindeki halimizden daha fazla bilgi saçıyoruz kendimiz hakkında.
Foucault’nun ifade ettiği disiplin toplumunun bir adım ötesine geçiyor Han. Bu özgürlük yanılsamasıyla birlikte kendi kendimizi sömüren varlıklara dönüştüğümüzü ifade ediyor. Sözde özgürlüğümüzü sürdürme adına içerisinde psikopolitik şiddet içeren bir sistemi inşa ettiğimizi, bu sistem içerisinde hem mağdur hem de fail olduğumuzu iddia ediyor. Burada söz konusu olan şiddetin esas unsurunu da “aşırılık” oluşturuyor. Aşırı iletişimin kurbanı olan bizler, kendi benliğimizden adım adım uzaklaşmaya başlıyoruz ve yaşamdaki gayemizi doğru bir biçimde konumlandıramaz hale geliyoruz.
Byung-Chul Han’ın çevirmeyi planladığım diğer parçalarında, aşırı iletişimin ve başarı odaklı aşırı çalışmanın birey üzerindeki zararlarını daha açık bir biçimde görebileceğimizi umuyorum. Bir nevi girizgâh olması adına bu ilk parça ile Han serimize başlıyoruz.
Sağlıcakla kalmaya çalışın, ama şansınızı da fazla zorlamayın.
Byung-Chul Han: Başarı Odaklı Toplumda Özgür Birey Olma Sorunu Üzerine
Serinin ikinci videosunda Han, günümüzde artık doğrudan emirler ve yasaklar ile yönetilen bir “disiplin toplumunda” yaşamadığımızın altını çizerek başlıyor konuşmasına. Toplumda kabul gören düstur arık “Yapmalısın!” değil, “Yapabilirsin!” haline gelmiş durumda. Peki bu ikisinin farkı ne?
“Yapmalısın!” ifadesi, bireye dışarıdan bir direktif olarak geldiği için belli bir noktadan sonra verimliliğin düşmesine ve dış kaynaklı bu “baskı” sebebiyle toplumsal çark içerisindeki yerini sorgulamasına neden olmaktadır. Diğer bir deyişle, bu dışsal zorunluluk, bireyin başarısızlık durumunda suçu başkasına atmasına olanak sağlamaktadır. Oysa “Yapabilirsin!” düsturu, bireye dışarıdan bir direktif olarak görünmez. Birey, kendi özellikleri dolayısıyla bir şeyleri yapmak ve başarmak zorunda olduğuna inanmaya başlar. Olası bir başarısızlık durumunda kendisine dayatılan bu “Yapabilirsin!” ifadesi ile çatışmak yerine, suçu kendisinde arar ve toplumu bu hesaplaşmanın içerisine katmaz.
Diğer bir deyişle, Han’ın ifadesine göre, “Yapabilirsin!” şeklindeki motivasyon, ilk başta “Yapmalısın!” ifadesine göre daha “özgürlükçü” gibi gelebilir kulağa, ancak uzun vadede bireyin kendine yabancılaşmasına ve kendi potansiyelinin üstünde bir çaba sarf etmesine yol açtığı için oldukça birey namına daha yıpratıcı bir hale gelmektedir. Nitekim, insan kendi kendini sömürmeye başlar bu durumda ve özgür olduğu sanısı sebebiyle her zaman biraz daha fazlasını yapmak için uğraşır. Nihayetinde kendi sınırları dışına taşan insan çöküntü yaşamaya başlar. Bireyin bir şeyleri “yapamayacağını” kabullenmesi bir iç hesaplaşmayı doğurur. Daha en başta bireyin neyin yapıp neyi yapamayacağına karar veren toplumsal mekanizmaya yöneltilen bir suçlama görülmez bu durumda.
Bununla beraber, yine Han’ın ifadesine göre, günümüz toplumlarında birey, özgür olduğu sanısı ile beraber, sürekli kendisini yenileyebilen, daha iyi ve verimli hale getirebilen bir proje/ürün olarak görür. Kendi içerisindeki güce ve motivasyona odaklanan birey, istediği her şeyi yapabileceği varsayımından yola çıkarak toplumsal çarkın olabildiğinde aynı güç ve şiddette dönebilmesi için sürekli bir uğraşı içerisine girer. Bunun neticesinde de birey, değişen ve zorlaşan çevresel ve toplumsal şartlara sürekli bir biçimde uyum sağlamak zorunluluğu hissederek yine içsel bir çöküntüye doğru ilerler.
Bu noktada Han, radikal bir sonuca varır: Batı medeniyetinin temelinde yer alan ve hatta onu şekillendiren “özgürlük ideası”nın günümüzde tam anlamıyla başarısızlığa uğradığını ifade eder. Özgürleşen birey aslında daha da toplumsallaşır ve bu da ona çok çeşitli zorlamalar ve kısıtlamalar doğurur. Neoliberal anlayışın ve genel itibariyle kapitalizmin özgürlük nidasıyla bireyin üzerinde müthiş bir hak ve yetki ilan ettiğini belirtir. Diğer bir deyişle, özgür olmak için kendimizden daha fazla ödün vermemiz gerekir ve bu da temel olarak özgürlük fikri ile çelişmektedir.
Daha önce de belirttiğim gibi, bu seriye devam etme niyetindeyim, ancak kesin konuşmanın insanın başına olmadık dertler açabileceğinin de farkındayım. Dolayısıyla yeni bir Byung-Chul Han çevirisi beklemenizi ama buna o kadar da bel bağlamamanızı tüm samimiyetimle salık veririm.
Byung-Chul Han: Yorgunluk Toplumu Üzerine
Byung-Chul Han serisine son hızla olmasa bile duvarlara tutuna tutuna devam ediyoruz. Daha önceki kesitlerde bizlerin sosyal mecralar içerisinde inşasına yardım ve yataklık ettiğimiz gözetim toplumuna değinen Han, özgürlük anlayışının bir nevi baskı ve kısıtlama getirdiğinin altını çiziyordu. Bu kesitte toplumumuzun bir diğer yüzüne odaklanıyor: Yorgunluk toplumu.
Bir metroya bindiğinizde, diyor Han, uyuklayan insanlar görürsünüz: Alamadıkları uykularının peşindedir bu insanlar. Bu örneği Kore için veriyor aslında, ancak sanırım verdiği emeğin karşılığını bir türlü tam olarak alamayan yurttaşların bulunduğu hemen her ülke için geçerlidir bu. Metroda değilse bile başka bir taşıma aracında, şurada veya burada, başını cama yaslayan, gözlerini kapatan, yorgunluktan olduğu koltuğa çökmüş biçimde çevresi ile olan bağı kesmiş insanlarla dolu toplumumuz. Daha da önemlisi, diyor Han, bu insanların hiçbiri içinde bulundukları başarısızlıktan ötürü kendilerini böylesi bir yaşam sürmeye zorlayan toplumu suçlamamaktadır; hatta tam tersine, kendilerini suçlamakta, kendilerinden utanmakta, yetersizliklerinin kaynağını kendilerinde görmekte ve derin bir mutsuzluk ve hoşnutsuzluğun içine çökmektedirler.
Burada şöyle bir örnek veriyor Han: Köpekbalıkları veya ton balıkları da solungaçlarının yetersizliği yüzünden uyurken bile yüzmek zorundadırlar. Solungaçlarının verimsizliği, onları daha fazla debelenmeye itmektedir. Peki, diyor Han, insanlar da daha verimli olmak uğruna yakın gelecekte uykularından ve hatta rüyalarından feragat edecekler midir? İnsanlar bunu “isteyecekler” midir? Diğer bir deyişle, insanların en temel ihtiyacından vazgeçmesini bile arzulayacak duruma gelmesi söz konusudur Han’a göre ve bu da korkunç bir ihtimaldir.
Tüm bu yabancılaşmanın özünde kapitalist anlayışın yattığını ileri sürüyor Han. İnsanlar kendilerini de birer meta olarak görmeye başladıkları için, aşk dahil tüm duygularını tüketilebilir bir düzen içerisinde değerlendirmeye başlamışlardır. Diğer bir deyişle, her insan somut ölçütlere indirgenebilecek birtakım verimlilik hesabıyla kendi varlığını ve ilişkilerini derecelendirmektedir ve bu yüzden de iki insan arasında gerçek bir dostluk ilişkisi kurulamamaktadır. Bu da daha fazla yabancılaşma ve yalnızlaşma getirmektedir.
Bununla beraber, akıllı telefonların da artık insanların yeni ve hatta en önemli uzvu olduğunu dile getiriyor Han. Metroda şayet uyumayan birilerine rastlarsanız, diyor, onun da elindeki telefona gömüldüğünü görürsünüz. Akıllı telefonlarımız ile neredeyse obsesif bir ilişki içinde bulunduğumuzu ifade eden Han, insanların bu cihazlar aracılığıyla gerçek dünyadan bir kopuş yaşadığını ve sanal dünyanın içerisindeki sahte gerçekliğe kitlenip kaldığını ve böylece köreldiğini belirtiyor.
Peki, bir çözüm yolu sunuyor mu Han? Aslında, felsefenin günümüzde yanlış değerlendirildiğini ifade ederek bir çıkış yolu gösteriyor. Bugün felsefe, bir nevi kılavuz olarak görülüyor. İnsana doğru yolu gösteren bir pusula gibi sunuluyor. Diğer bir anlatımla, ya bir kişisel gelişim nesnesi ya da postmodern ahlaki kriterlerin kitapçığı halini alıyor ve böylece bu anlamıyla felsefeye başvuran insanlar mevcut durumları içerisinde kıpırdanmaktan başka bir şey yapamıyor. Oysa, diyor Han, felsefe insanın yolunu şaşırtmalıdır, onu kafasını karıştırmalıdır. İnsanı yakasından tutmalı, bu duvardan öbürüne çarpmalı, insanın başını kaldırıp da çevresine şöyle bir bakmasını sağlamalı, kaşlarını çatmasını, düşünmeye başlamasını, şüphe ve merak duymasını, içine hapsolduğu panoptikonun farkına varmasını mümkün kılmalıdır.
Byung-Chul Han serisinin üçüncü videosuydu bu ve eğer bir terslik olmazsa ki, her zaman olur, dördüncü ve son bir video daha yayınlayacağım. Orada Han, Oldboy’un yönetmeni Park Chan-Wook ile sohbet ederek akıllı telefonların özgürlük alanı mı sunduğunu yoksa insanı daha da köşeye mi sıkıştırdığını irdeliyor olacak. Böylece bu yılı kapatmış olacağız.
Sağlıcakla kalmanızı dileğimi bildiğinizi umarak aynı şeyleri tekrar etmemeyi arzuluyorum.
Byung-Chul Han: Park Chan-Wook ile Söyleşi
Byung-Chul Han çeviri serimizin sonuna geldik. Bilmeyenler (ve bir zamanlar bilip de şimdi unutanlar) için bir hatırlatma yapmam gerekirse, geçtiğimiz haftalar boyunca 3 adet Byung-Chul Han videosu yayınladım kanalda. Bu videoların temel fikri, insanın toplum içerisinde, toplum tarafından dayatılan “özgürlük” kavramı ile baş edemediğidir. Bunun sebebi ise, özgürlük olarak görünen şeyin aslında bir kısıtlama ve baskı yumağı olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, özgür olduğumuzu sanarak “kendimiz” denilen şeyi sömürüye açık hale getiriyor ve daha da vahimi kendimizi bizzat kendimiz sömürüyoruz. Kendimizi sosyal mecrada sergiliyor, teşhir ediyor, kendimize ait her türlü bilgiyi kendi rızamızla veriyoruz.
Peki, ama bundaki sorun nedir? Han’a göre, bundaki asıl sorun, aşırılıktır. Bizler, aşırı iletişimin kurbanları haline geliyoruz. Aşırı iletişim bizleri özgürleştiriyor gibi görünse de, aslında ufacık kafeslere hapsediyor. Gerçekliğimizi artık bir uzvumuz haline gelen akıllı telefonların içine aktarıyoruz.
Bu noktada, bir önceki videoya gelen bir eleştiriyi de (hiç âdetim olmadığı halde) tartışmaya açmak istiyorum. Söz konusu videoda bireylerin artık akıllı telefonlara gömüldüğü iddia edilmişti ve gelen eleştirel yorumlarda bu gömülme halinin eleştirilmesinin yavan olduğu söylenmişti. Başka bir ifadeyle, insanlar sadece zaman öldürmek veya “ahmakça” şeyler izlemek ve takip etmek için telefon kullanmıyor, bilgi almak için de akıllı telefonlar kullanılıyor, oradan kitaplar, makaleler okunuyor, değerli videolar izleniyor, dendi. Dolayısıyla, diye eklendi, insanların akıllı telefona gömülmesinde sanıldığı kadar büyük bir sakınca yok.
Bu karşı-argüman, aslında Han’ın iddiasını tam olarak karşılamıyor. Han, insanların sosyal mecralarda “boş vakit” harcadığını iddia ederek bireylerin akıllı telefonları “anlamsız şeyler” yapmak için kullandığını ifade etmiyor. Bilakis, anlamlı veya anlamsız nasıl bir aktivite içinde olunursa olunsun, akıllı telefonların bizlerin algılayış biçimimizi bozduğunu ve yaşamlarımızı sömürüye açtığını iddia ediyor. Bu son videoda da “Oldboy” adlı (harika) filmin yönetmeni Park-Chan Wook ile bu meseleye değiniyorlar.
Akıllı telefonlar sayesinde (veya yüzünden) sürekli bir iletişim halindeyiz. Kaldırabileceğimizden daha fazla “veri” ile karşı karşıyayız. Buradaki temel sorun, aldığımız verinin iyi veya kötü anlamda “kalitesi” değil, bizatihi bu denli yoğun bir veriye maruz kalmamızdır. Gerçeğin bu veri akışı içerisinde bir öneminin kalmadığı, daha da vahimi, bizlerin de bu akışa hizmet ettiği ve dolayısıyla suistimale ve sömürüye açık bir sisteme dahil olduğumuz iddiasında Han. Daha açık ifade etme cesaretini kendimde bulacak olursam, gerçek dünya ve gerçek kişilerle kesilen bağımızı akıllı telefonlar vasıtasıyla sosyal mecralarda inşa etmeye çalışıyoruz ve bu sebeple de “kendimiz” denilen şeyin ne idüğü belirsiz kopyalarına ve taklitlerine dönüşmeye başlıyoruz.
Aşırılık, bizleri içinden çıkılmaz bir döngüye itiyor. Kabul görmek ve başarılı görünmek kalabalıklarca belirlenen kıstaslara indirgenmiş durumda ve bu indirgeme hali bizler için çıtayı sürekli yukarılara çıkarıyor. Daimi bir başarısızlık hissine boğuluyoruz, özgürlüklüklerimiz bizleri daha fazlasını yapmaya itiyor, bunun doğurduğu baskı ile başa çıkamıyor ve tüm bu sistemi suçlamak yerine kendimizin yakasına yapışıyoruz. Gece yarısı işten gelen bir mail’i cevaplarken buluyoruz kendimizi, tatil gününde sessiz sakin dinlenirken telefondan çıkan bildirim sesiyle dikiliyoruz, şöyle bir internette gezineyim derken ne düşüneceğimizi belirleyecek veri bombardımanına maruz kalıyoruz.
Artık “ben” ve “toplum” arasındaki bariyerler kalkmış durumda. Birey olmak, birey olarak başka bireylerle hakiki ilişkiler kurmak mümkün değil. Kendimizi bu sınırsız ve doyumsuz sistem içerisinde iyi pazarlayabilmeliyiz, kendimizin doğru düzgün müteşebbisleri olmalıyız. Ortaya koyduğumuz “verim” dışında bizi anlatabilecek bir kıstas kalmadı. Büyük bir curcunanın içinde olmak, onu daha da harlamak durumundayız.
En başta ifade ettiğim, Han’ın akıllı telefonlar ile ilgili eleştirisine getirilen karşı-argüman bu açıdan yalpalayıp duruyor. Sorun, bizlerin akıllı telefonları (veya sosyal mecraları) doğru veya yanlış kullanmamamız değil, bizatihi olarak bunları kullanmamız: Her an her yerden ulaşılabilir olmanın getirdiği özgürlük aslında mesafesi uzamış prangalar olarak bileğimize takılmakta.
Peki, ama son kertede ne yapılabilir, diyecek olursanız, cevabım şudur: Bilmiyorum. Doğrusu, bu yazdıklarım benim fikirlerimden ziyade Han’ın görüşlerinden anladıklarım. Ben çoktan mahvolduğumuzu düşünüyorum, evrenin yok olacak olması başımıza gelecek en iyi şey bana göre. Neyse ki benim ve görüşlerimin bir değeri yok.