Yakarış

gözlerindeki kederi öperim
alın kırışığında kanat çırpan sevgiyi
öyle yıkık durma ne olur
akşama düşen gün gibi.

o büyük sırrını öperim
bir hazine gibi üstüne titrediğin
içindeki güneşini duygularının
geceye düşen o çiy tanelerini…

sesini öperim çocuk
yüreğinin, kirpiklerinden sızan
o dilsiz ince türküsünü
öyle mahzun durma ne olur.

gülüşünün aylasıyla büyülü
o derin göllerini gamzelerinin
içinde ömrümün yudum yudum yunduğu
o en temiz yerlerini öperim.

seni bana getirdikçe güzel
götürdükçe nasıl da acımasız ve soğuk
adımlarını öperim çocuk
öyle uzak durma ne olur.

1986

Şükrü Erbaş

blogger-image--1006998392 Yakarış

Bir Yerim Olsun Benim de

sana söylediğim bütün sözleri topla
bir tanım çıkar onlardan kendince
her hecesine yüreğini koyarak…
duyguları avuçlarında bir mahzun oyuncak
akşamın eteklerinde sabah düşleri kuran
bir çocuk resmine benzesin en çok
gecikmiş ve gücenik…
o derin yalnızlığına yeraltı mağaralarının
sularını kıyısız rüzgârlarla yıkamak isteyen
benzesin, mevsimi olmayan bir çiçeğin
rengini dünyaya salarkenki
o tedirgin, tutkulu çığlığına
yerleştir ortasına beni…

ve sonra çek çıkar bir gülüşünle
bütün mutsuzluk resimlerinin dışına
bir yerim olsun benim de bir dalım
sevginin insanı güzelleştiren
o incelikli güven ülkesinde…

1986

Şükrü Erbaş

blogger-image--1438957842 Bir Yerim Olsun Benim de

Bir Hazin Uzaklık

Çocukların uçurtmalarına benziyorsun
Biliyor musun…
Rüzgarları hiç dinmeyen bir mavilikte
Güneşli sular gibi gülümsüyor yüzün.
Ve ben çok aşağılarda
Katı ülkesinde toprağın
Tutulmuş heyecanına
Titreyerek izliyorum süzülüşünü…

Bir hazin hızla uzaklaşıyor her şey.

1986

Şükrü Erbaş.

blogger-image-1047066469 Bir Hazin Uzaklık

Dülger Balığının Ölümü

Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?… Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikaye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.

Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?

Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz’de dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; kopararır atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz’in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, beladan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş.

İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. “Ne oluyorsunuz?” diye sorunca balıkçılara; “Aman” demişler balıkçılar, “elaman! Elaman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız.”

İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş…

O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, destereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.

Bütün bu alat ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.

Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kimbilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.

Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgarının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgar rüzgar, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.

Hani bazı yaz günleri hiç rüzgar yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlam’a almamağa çalışıyordu. Belki de bu, harikulade tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hala suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır… Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.

Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmağa, balik da, git gide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.

Artık her seyi anlamıştı. Denizlerin dibi alemi bitmişti.. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek… Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak… Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla aletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:

Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık su hava dediğimiz gaz suya alışmağa çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması mümkündür gibime geldi.

Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.

Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüsü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükununu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.

Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiç bir fırsatı kaçırmayacağız.

Sait Faik Abasıyanık

blogger-image-1731048230 Dülger Balığının Ölümü

Şiir Unutmamaktır

Unutmak, ölümüdür kişinin. Şiir, unutmamaktır. Belki de en çok bunun için seviyorum şiiri. Eğer vefalı bir şiir dostu iseniz, zaman zaman benzer duygular yaşarsınız.

Yaşadığınız günler, ömrünüzde bir tortu bırakmaya başladığında; hayat karşısında kendinizin ne kadar yalnız olduğunu düşündüğünüz de olur bazen. Hele bu tortuyu anlamak, çözmek, aşmak gibi bir derdiniz varsa, onu oluşturan ayrıntılar takılır beyninize.

Yaşadıklarınız ve tanık olduklarınız, sizin bir anlamda kendinizi yeniden oluşturmanıza yardım eder. Sırtınızda, bilincinizde bu ağırlığı hissedersiniz; ancak, adını koymakta zorlanırsınız. Hayata yabancı kalmanız için her düzenek hazırdır çünkü etrafınızda.

Siz, bu düzeneği başka bir dünyaya, kendi özel dünyanıza girerek çözebileceğinizi hissedersiniz. Orada şiir vardır. Orası, kötü olana kapalıdır. Bilincinizin orada yinelenmediğinin, yenilendiğinin farkındasınız. Orası işgal edilememiş bir alandır, siz o alanı hayat ile birlikte savunursunuz. Çünkü farkındasınız artık: Biz adını nasıl koyarsak koyalım; sonuçta, birilerine göre düzenlenmiş bir hayatı yaşamak zorunda kalıyoruz. Biz… Yani, hayatın tokatını her gün yiyenler… Buna layık görülenler, böyle kalması istenenler. Toplumsal bilinç dumura uğratılmışsa, kabul etmesek bile bu kurgulanmış hayat, bizim yazgımız olmaktadır. Beylik deyimle, “Bizim buna elimiz mahkum”.
Verili hayatın dışından bihaber olan veya bu dayatma hayatın gayri insaniliğini kavramaktan uzak kaldığı için, topluma “uyumlu” sayılan insan tipi, yabancılaştırılmış bu sahte dünyanın tabanı olmaktadır. Kurulu düzen, kendi değer yargılarını hakim kılarak; kimileri için cennet, kimileri için cehennem demek olan bu ilişkileri sürdürmektedir. Çünkü o da biliyor: Bu dayatma hayatın değer yargılarıyla beslenen, onları referans alan insan, istese bile daha insani bir dünyaya varamaz. Bunları düşünürken kafan allak bullak olur belki. Kendinle söyleşmeye başlarsın. Şiirde bu kadar diretmenin ne anlama geldiğini sorarsın kendine. Şiir yazmak için beynini zonklatırcasına sözcük ve dize avcılığı yapmak yerine, miskin miskin oturup duygulu bir film müziği dinlemek gelir içinden. Ama, bir şiire ait ilk sinyaller seni kendine doğru çekmeye başladığında, ondan kurtuluşun yoktur artık. O şiiri doğuruncaya kadar, beynin meşguldür. O şiir yazılmalıdır. Sonra tekrar düşünmeye başlarsın… Kimin için yazacaksın? Kaç kişiye ulaşacaksın, kaç kişinin duygularında bir kıpırtı yaratacaksın? Oluşturulan kitle kültürüyle, düş gücü daha doğarken boğulan insanların umurunda mı senin yazdıkların? Dahası, dünyanın bir kenar mahallesi sayılan ülkemizde, senin yazdıklarına “Yazılmasa da olurdu.” mu diyecekler… Ya da sen, “Bu insanlara şiir yazılmaz.” mı diyeceksin?

Bütün bu düşüncelerden sıyrılmak da yine şiirle mümkün oluyor. Eline aldığın bir şiir kitabı, seni kendine ait o tılsımlı dünyaya çekmeye başladığında anlarsın bunu. “Hayatı bir şiirden öğrendik.” diyen Zapatist önder Marcos doğru söylüyor. Çünkü, orada yılgıya yer yok. Duygularının onarıldığını, yenilendiğini hissedersin. Şiir gibi bir şiir okuduğunda, içinde bir depreşme duyarsın. İşte o zaman anlarsın şiirin boşuna yazılmış olmadığını. O şiirler, ister milyonlara ulaşsın, ister çok dar bir alanda sınırlı kalsın… İsterse bir tek senin için olsun. Önemi yok. İnsana yazılmış ya, o yeter. Artık, o şiir hayatın şiiridir bir anlamda. Dünsüz, bugünsüz, yarınsız bir moloz yığını yerine sahte olmayan bir hayattan sinyaller göndermektedir çünkü sana. Kayıp çocuktan bir mektup gibi, İhsan’dan bir selam gibi, bir kova kül içine saklanmış köz gibi.

Kim ne derse desin; şairler, acılı evlatlarıdır hayatın. Başkalarının şöyle bir bakıp geçtiği, dikkate almadığı, doğal saydığı birçok küçük ayrıntı onu yaralar, öfkelendirir, mutlu eder. O, bakıp da görülmeyen… Duyulmayan, gözden kaçan ayrıntılardan etkilenir. Ayrıntılar ona çok şey fısıldar. Hayat bir yönüyle orada atar. Şair, o ayrıntılardan süzerek alır şiirini. Önyargılı, içten pazarlıklı, misillemeci değildir. Hayat bilincinde nasıl bir tablo oluşturuyorsa ona göre yazar. O şairdir. Şiirini “hiç kimseden hiç bir şey beklemeden” yazar. Yazdıklarını, kutsal ya da öcü sayılan hiç bir şeye tahvil etmez.

Umut edebiyatıdır bu. O, hayata ve insana müdahaledir. Eğer, toplum bir asgari müşterekte buluşturulmak isteniyorsa ve bu asgari müşterek (bazen, askeri müşterek), “en kötü”nün ifadesi oluyorsa; yazılan her şiir, bu müdahaleyi yapmak zorundadır. Hayatın emridir bu. İnsanın insana yabancılaşması, giderek insanın insana kulluğuna kapı aralıyorsa, onu perçinliyorsa; şiirin görevi, ters rüzgarları çoğaltmaktır.

İbrahim Karaca

blogger-image-98171133 Şiir Unutmamaktır

Ben Neyim?

ben neyim?
suskun bir efsane yüzlerce yalanın kucağında
rüzgarın işvesine kanmış bir toprak
gülüşün her zehri sonrasında sönen bir hışım
orman gecelerinin gönlünde saklı bir sır.

ben neyim?
zincirlenmiş hışım feryatları
bir cinnetin hatıralı bakışının iftirası
yüzlerce umudun dişleri dibinden sızan bir zehir
çağın lanet kahpesinin çirkin sövgüsü

ben neyim?
yerde arzunun mutlu kervanından
bir kül yolda
yuvanın yolunu yitiren bir kuş dolunayda
kara gecede

ben neyim?
bir tek leke yaşamın eteğine şöhretten
yaşama onurundan eteği kirlenmiş
kimsesizlik gırtlağına takılmış feryat
söylenmemiş bestelenmemiş bir sır

ben neyim?
sıkıntılı gülümsemesi batışın sonbaharının
gece arayışında
hayat gecesinin pençesine düşen bir şebnem
bilinmeyen, işaretsiz
ölüm gecesinin doğuş arzusunda

1957

Ali Şeriati

Çeviri: Ejder Okumuş, Şamil Öcal, Said Okumuş

blogger-image-1165088726 Ben Neyim?

Zindan Mumu

sehere dek, ey mum, başucumdaki
bu gece Allah için uyanık ol

hüznün gölgesi gönle çöktü ansızın
bu gece acı bana hüzünlen.

umut arzum kana bulandı
hüzün okları öylece gönle saplandı

hayatın bu sarhoş denizinde
umut gemim karaya oturdu.

ah! Dostlar yetişin feryadıma
ölüm yetişecek feryadıma bu gece yoksa

korkarım canımdan da öte şu şirin, yoldan
ben ölümün tuzağına düşünce yetişir.

ey mumum! Kes ağlamayı inlemeyi
yaralı gönlüme tuz serpme artık

önümde hikayesi gönül güçsüzlüğünün
bundan fazlasını söyleme sus artık.

ey karanlık gecelerin munisi! Senden başka
benim için bir dost kalmadı artık dünyada

şu dostların hepsinden ölümle görüşmekten başka
kimseyle bir görüşme ümidim kalmadı.

yoldaşım, munisim, mumum benim
bu dünyadan hüzünlenen nerede senden başka?

bu vahşet çölünde doğur ölümü
vay bana, vay bana dost nerede?

bu zindanda, ben bu gece, mumum benim
el yıkayacağım bu hayattan

yarın kırıncaya kadar arslanlar gibi
hayatın zincirlerini milletin

1954
Ali Şeriati

Çeviri: Ejder Okumuş, Şamil Öcal, Said Okumuş

umut+gemim+karaya+oturdu Zindan Mumu

Ders, Kasım Öğle Sonrası

Mürşitten müridine:

Bugün en küçük notaları bulacağız,
kağıtta bulunmayanları
fakat sestekileri, teldekileri,
havadakini, saçtakini, kulaktakini
ve dinleyen yürektekini.
Büyüteç ve bıçakla gelme,
solarlar büyük gözlerinin görüntüsünde,
ölürler onları kestiğinde.

Sessiz ol. Sessiz ol.

Evet, biraz çalgı çalabilirsin
istersen şarkı da söyle,
dışarıdaki ağaçların arkasındaki biri için
çalıp söyle,
bu ya da başka bir ırmak kıyısında
kapalı ya da ışığı sönük evde.
Yukarı bakman gerekmez,
ama dinle,
dinle ışığı.

Oradalar işte.

Erik Stinus
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

blogger-image-1723041050 Ders, Kasım Öğle Sonrası

GECEYE TÜRKÜ

1

Doğup da bir soluğun gölgesinden
Dönüşüyoruz işte bir terk edilmişliğe
Ve biziz sonsuzlukta yitip giden,
Kurbanlar gibi, adandığını bilmeden neye.

Tek şey yok bize uysun öyle dilenciler gibi,
Biz çılgınlara o kapalı kapıda.
Fısıltımızın yitip gittiği,
Sessizliği dinliyoruz körler gibi orda.

Yolcuyuz işte yok bizde hiçbir erek,
Bulutuz, rüzgârla sürüklenen,
Çiçeğiz, ölümün soğuk ikliminde titreyerek,
Koparılmayı bekleyen.

2

Bende gerçekleşsin en son acılar bende,
Sizi kovmam, siz ey karanlık düşman güçler.
Giden bir yolsunuz işte büyük sessizliğe,
Adımlarız bu yolu, önümüzde o en soğuk geceler.

Nefesiniz yanmaya daha çok iter beni,
Ey sabır! Yıldız söner, düşlerse kayıp gider
O dünyalara, ki bizden esirgerler ismini,
Ve onlarda düş kurmadan yürüyebiliriz bizler.

3

Sen ey karanlık yürek, sen ey karanlık gece,
Kim yansıtır o en kutsal derin yanlarınızı,
Ve kötülüğünüzün son uçurumlarını?
Maskeyse katılaşır acımızın önünde –

Acımızın önünde, sevincimiz önünde
İçi boş maskelerin taşlaşmış gülüşü ey,
Onda kırılmıştı da dünyaya ait her şey,
Ve kendimiz bile değildik bilincinde.

Ve karşımızda yabancı bir düşman,
Alay eder, ölerek varmak istediğimizle,
Ki türkülerimiz daha mahzun duyulur böyle
Ve karanlık kalır, içimizde ağlayan.

4

Sen şarapsın, sarhoş eden o nesne,
Şimdi kanamaktayım en tatlı danslarla
Ve çiçekten taç yapmak zorundayım acıma!
Budur en derin arzun, ey gece!

Ben bir harpım senin koynunda,
Savaşır şimdi son acılarım için
Kalbimde yer eden karanlık türkün
Ve beni sonsuz kılar, öz’den yoksun olsa da.

5

Derin huzur – ey huzurların en derini!
Sesi çıkmıyor işte hiçbir dindar çanın,
Tatlı acılar annesi seni –
Ölümle yaygınlaşmış senin barışın.

Kapat serin ve iyilik dolu
Ellerinle yara denen her şeyi-
Kanasınlar diye içeri doğru –
Tatlı acılar annesi – seni!

6

Suskunluğum senin şarkın olsun ey!
Hayat bahçelerinden ayrı düşen,
Umarsızın fısıltısından sana ne?
Bende olmaya bak adı olmayan sen

Ki düşsüz olarak konmuştun bana,
Sanki ses vermeyen bir çan,
Tatlı bir gelin sanki acılarımda
Ve sarhoş afyon benim acılarımdan.

7

Çiçeklerin ölüşünü duyuyordum derinden
Ve karanlık iniltisini kayaların
Ve bir türküyü çan ağzından dökülen,
Geceyi ve bir sorusunu fısıltının;
Ve bir yürek – ah ölümcül kangren,
Ötesinde umarsız günlerinin.

8

Karanlık sessizce söndürdü beni,
Ölü bir gölgeydim gün boyunca –
O an terk edip genelevi
Çıktım geceye doğru dışarıya.

Şimdiyse suskunluk var kalbimde bir tek,
O da duyumsamaz sıkıcı günü –
Ve dikenler gibi sana doğru gülerek,
Gece – hep ve hep!

9

Ey gece, acımın önündeki sessiz kapı sen
Kan kaybediyor bu azgın yara
Ve acının başdöndüren çanağı eğilmiş tam tamına!
Ey gece, hazırım ben!

Gece, sen ey unutulmuşluk bahçesi
Dünyaya kapanık parıltı yoksulluğumun etrafında,
Asmalar sararır, solar dikenli taç da,
Gel ey, zamanların en yücesi!

10

Eskiden gülmüştü şeytanım, benim de,
Parlayan bahçelerde bir ışıktım o zaman,
Ve arkadaşlarım vardı oyundan ve danstan
İnsanı sarhoş eden aşk şarabım, bir de.

Eskiden ağlamıştı şeytanım, benim de,
Sancıyan bahçelerde o zaman bir ışıktım,
Ve kibirsizlikti benim arkadaşım,
Parıltısı ışık saçan yoksulluğun evine.

Şimdiyse ne ağlar ne de güler şeytanım,
Kaybolan bahçelerin bir gölgesiyim ben
Ve ölüm karanlığı arkadaşım varken
Suskunluğu boş geceyarısının.

11

Benim zavallı gülüşüm, seni isteyen,
Hıçkırık dolu şarkım karanlıkta yitip giden.
Artık varmak istiyorum ben yolumun sonuna.

Bırak da gireyim katedraline izin ver
Eskisi gibi, bir çılgın, saf ve dindar,
Ve sessizce taparak önünde durup sana.

12

O derin geceyarısında sen
Ölü bir kıyısın suskun denizde,
Ölü bir kıyı: hiçbir şekilde!
O derin geceyarısında sen.
O derin geceyarısında sen
Bir göksün, yıldız olup yandığın,
Bir gök, artık doğmadığı hiçbir tanrının,
O derin geceyarısında sen.

O derin geceyarısında sen
Dölleyen değilsin tatlı rahimde,
Ve öz’den yoksun, oluşmamış işte!
O derin geceyarısında sen.

Georg Trakl
Çevirmen: Ahmet Necdet

blogger-image-1025829094 GECEYE TÜRKÜ

Elini Uzat Bana

Tıpkı senin gibi ben de katlanıyorum
karanlığı bitmeyen ayrılığa.
Neden ağlıyorsun? Ağlayacağına
elini uzat bana,
söz ver yeniden geleceğine bir düşte.
Sen ve ben bir acılar dağıyız.
Sen ve ben bir daha buluşamayacağız
bu yeryüzünde.
Ah, yıldızlarla geceyarısı
bana bir selam gönderebilsen.

Anna Ahmatova

blogger-image-605019823 Elini Uzat Bana