Mektuplarla Tarih

Çalışmanın en başında bahsedilen “Yakılmamış Mektuplar”dan bazıları kadın-erkek ilişkilerinin 1920’lerin İstanbul’unda nasıl başlayıp devam ettiğine ilişkin bol ayrıntı sunar. Alıcı İhsan Bey’in hayatı boyunca sakladığı mektuplarında Fatma Cevdet isimli genç, güzel, eğitimli bir İstanbullu kadın portresini görmek mümkündür. Okuma deneyiminden edebiyat tadı bırakan bu mektuplar yardımıyla ikili arasındaki ilişkinin nasıl başladığını, sürdüğünü, bittiğini görebiliriz. Bir önceki sene İspanyol gribine tutulduğundan doktoru sağlığını bir de röntgenle teyit etmek isteyince, Fatma Cevdet Hanım Tıp Fakültesi’ne gitmiştir. Hastanın sağlığı hakkındaki bu tetkik yeni bir aşkın başlamasına neden olur: “Sizi birinci defa olarak Haydarpaşa İskelesi’nde Hürrem Bey ve daha birkaç arkadaşınızla görmüştüm. İkinci defa da o gün Fakülte’de gördüm. Paşa’nın muavini Necmettin Bey’in odasının önündeki koridorda caddeyi seyrediyordum. Siz geçtiniz, Hürrem Bey de yanınızdaydı. Evde ilk işim Melahat’e sizi sormak oldu.”

 Melahat, Fatma Cevdet Hanım’ın en yakın arkadaşıdır, bu iki kız birbirlerine o kadar sık gidip gelirler ki babası Fatma’yla Melahat’lerin evinin önünden geçerken “ıstavroz çıkarmayacak mısın?” diye takılır. Hürrem’se Melahat’in uzaktan akrabası olması muhtemel tıbbiyeli sevgilisidir. 1920 yılının Ağustos ayı itibarıyla şüphesiz çoğu mektuplar üzerinden kurulu on bir aylık bir beraberlik-leri vardır.

Fatma Hanım’la İhsan’ı birbirleriyle buluşturan bu ilişkilerdir. Tarafların ilk “karşılaşması” zamanın ruhuna uygun şartlarda gerçekleşir; Fatma Cevdet, İhsan’ın kendisini görünce hayal kırıklığına uğrayacağı düşüncesiyle müstakbel sevgilisine görünmek istemez: “Haydarpaşa’da peçemi kapamak istedimse de maatteessüf pek ince olması hasebiyle yine görecektiniz, ondan da vazgeçtim. Beni de gördünüz… Eminim müthiş bir sükût-hayale uğradınız. Ben de sizi kapıdan çıkar çıkmaz görmüştüm, beni dikkatle tetkik ediyordunuz. İşte o zaman titremek sırası bana gelmişti. Sizde ne tesir hâsıl ettiğimi anlayamadım, daha doğrusu tetkike vakit bulamadım.”

 Ancak İhsan’ın bu ilk görüşmede “tetkik” ettiği genç kadının kim olduğunu bildiği pek net değildir. Hatta daha sonraki “görüşme”lerde onu tanımaz: “Perşembe günü Köprü’de görüştük. Daha vapurdayken sizin Köprü’de olduğunuzu görmüştüm. Yanımda da gördüğünüz hanımlar vardı. Aksi taraftan çıktık, sizinle o zaman göz göze geldik. Tanımamakta haklısınız, peçem kapalıydı.”

 Aksilikler bir sonraki “görüşme”de de devam eder. Taraflar yine hanımların ders günü olan Perşembe günü şehre inerken Haydarpaşa İskelesi’ni kullanırlar. Hürrem Bey vapura biner; ama İhsan görünmez. Ancak Köprü’den üç buçuk vapuruyla eve dönerken Fatma, “birdenbire karşısında” İhsan’ı görür. Önünden geçerek vapura biner, İhsan onu kolayca görebilsin diye güvertede kenara oturur. İhsan’sa vapura bindiğinde, ilgili cümlenin sonuna koyduğu ünlemle Fatma’nın da dikkat çektiği gibi, nedense erkekler tarafını seyretmeye başlar. Ama Fatma bu dalgın adama kendisini göstermeye kararlıdır: “Yerimizden kalkarak önünüzden geçtik.” Bütün bunlara rağmen İhsan, Fatma’yı tanıyamamıştır. Haliyle bir sonraki vapur yolculuğunda görme fiilini işteş hale getirmek için kendince bir çözüm bulur: “Bu Perşembe yine ineceğim. Elimdeki notalardan beni tanıyabilirsiniz. Bu sefer çarşafıma dikkat ediniz, bundan sonra beni tanımanız için hep aynı çarşafla ineceğim.”

 Fatma Cevdet’le İhsan’ın buluşması, hakikaten görüşmesi, birbirlerinin seslerini duyabilmesi de bin bir ayrıntılarla hazırlanmış planlarla gerçekleşebilir. İhsan, ilk olarak belki Fatma dışarı çıkar da görüşebilirler diye saatlerce genç kadının evinin çevresinde bekler.

 Gerçek bir görüşme planının yapılması için ilk karşılaşmanın üzerinden aylar geçmesi gerekir. Fatma planı şöyle açıklar: “Şimdi size nasıl görüşeceğimizi izah edeyim: Siz 1.52’de Haydapaşa’dan kalkıp tam ikide buraya gelen trenle gelirsiniz- Daha erken gelirseniz olmaz çünkü yemeği biraz geç yeriz, o gün erken olması için ısrar etsem olmaz, nazar-ı dikkati celbeder. Siz trenin penceresinden pek gözükmeyin. İnince parmaklığın en alt başına gelip durun. Melahat trene bakacak fakat Hürrem Bey parmaklığa gelmesin, siz yalnız gelin. Eğer Melahat’la ikimiz balkona çıkarsak siz de Hürrem Bey’le doğruca deniz kenarına inerek bizi bekleyin. Hürrem Bey deniz kenarını bilirmiş. Şayet ben olmadığım halde balkona Melahat yalnız çıkarsa o zaman her zamanki yerde bekleyiniz. Yani bizim kapının önünde.”

 Şu an için eldeki iki çiftin karşılaşma deneyimleri üzerinden kadınla erkeği tarihin düz kronolojik çizgisi üzerine yerleştiren tarihçi sessiz kalsa bile iki örneğin farklılığı yorumu kendi başına üretir. Fatma Cevdet Hanım seçkin bir ailenin üyesi olmasına rağmen yanında bir refakatçı olmadan sokağa çıkmaz; ama Afyonlu genç kadın Ankara’da Özen Pastanesi’nde tek başına oturmaktadır. Yine çiftlerin tanışma, karşılaşma, ilişkinin boyutu gibi ayrıntıları unutmadan yürüme rotalarını karşılaştırmak bile tarihçiye çekici gelecektir: Kızıltoprak gibi periferi-deki bir semtten deniz kıyısına giden patikalarda veya başkentin iki merkezi arasında uzanan bulvarda yürüyen genç bir çift. Haliyle konu buradan toplumsal değişim, toplumsal dönüşüm, cinsiyet meseleleri, modernleşme vs. gibi birçok büyük anlatıya bağlanabilir. Böylelikle toplumsal tarihe önemli bir katkıda da bulunmuş olacaktır. Ancak aynı temayı farklı zaman dilimleri üzerine koyarak tarih yazmak, en azından mektuplarla, kolaya kaçmaktır. Aynı türden karşılaşmalar pekâlâ anılar üzerinden de yapılabilir. Mektuplardan dahasını isteyense alacağından da emin olabilir.

Her ne kadar kullanıldığında renk verse de mektuplar yukarıda örneklendiği gibi şehrin, sinemaların, pastanelerin küçük veya toplumun büyük tarihine dolgu malzemesi olmaktansa başrolde olmayı hak eden kaynaklardır. Çünkü mektup en nihayetinde bireye aittir. İçeriğini taraflar arasındaki ilişkinin mahiyeti, tarafların gelecekten beklentileri ve her ikisinin de karakterleri belirler. Haliyle mektuplar ilişkilerin tarihi kadar bireylerin tarihini yazmak için kullanılabilir. Büyük tarihin bireydeki yansımaları hakkında olduğu gibi bireylerin tek tek kendilerini inşa etme sürecinde kullandıkları malzemeye dair günümüz araştırmacısına bilgi  verir. Birey inşa malzemesi olarak kendi öznel tarihini olduğu kadar toplumsal tarihini, yani ailesini, yani ailesiyle beraber edindiği kazanımları ya da büyük değişimlerin gündelik hayatına getirdiği somut kazanımları yani okulu, eğitimi nasıl kullanıyor? İzlediği filmler, okuduğu romanlar karakterini, ilişki yürütme biçimini nasıl etkiliyor? Ya da taraflar ilişkinin devamı adına kendilerini karşı tarafa kendini nasıl tanıtıyor? İlgisini, aşkını, duygularını nasıl ifade ediyor? Bu soruların hepsini birden cevaplamak bu kısa çalışmada imkansız. Mektupların merkezde olacağı bir anlatıyı denemekse mümkün.

Hakan Kaynar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.