Kemal Sayar: Ruha Canlılık Veren Şey Azar Azar Kaybolur

İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.

Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar. 

‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın.

Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.

Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız.

Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek.

Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini vererek iyileşir.

Bugünün dünyası, insanı fark ettirmeden yoruyor. Gürültü çok ama temas az. İlişkiler var ama derinlik yok. Pek çok insan, kendi hayatının seyircisi gibi yaşıyor. Hayat yanı başımızdan geçip gidiyor. 

Her şey yerli yerinde görünür, ama hiçbir şey tam olarak hissedilmez. Adeta, yaşanmamış bir hayattan ölürüz.

Çare ise büyük devrimlerde değil, küçük uyanışlarda. İnsanın yeniden bir şeye yönelmesinde, bir heves, bir tutku, bir ülkü sahibi olmasında.

Bir işe dalıp zamanın akışını unutmasında.

Bir dostun gözlerinde kendini hatırlamasında.

Kendinden büyük bir anlamın çağrısına kulak vermesinde.

Çünkü insan, ancak bağ kurduğu ölçüde vardır.

Ve hayat, ancak içine karıştığımızda, onunla alış verişe girdiğimizde, varoluşun sevincini hissettiğimizde başlar.

Kemal Sayar

Acı, hastalık ve ölüm dahil tüm insani deneyimi kabullenmek, gerçek anlamda canlı hissetmenin yoludur. Hayatı zorlamamak, değişmeyecek olanı bilebilmek.

Radikal kabulleniş.

Sorun, hayatın acı, belirsizlik, hastalık ve ölüm içermesi değil. Sorun, bunların gerçek olmamasını isteyerek verdiğimiz yorucu ve beyhude savaş. Sürekli daha iyi, daha sağlıklı, daha aydınlanmış olmaya çalışmak hem tüketici hem de uyuşturucu.

Hayatın zor anlarını çözülmesi gereken birer sorun olarak görmekten vazgeçtiğinde bir şeyler değişir. Sıkıntılı anlar bile bir canlılık taşır, iç sıkıntısı bazen de güzel şeylere gebedir. Yeter ki onu dönüştürmeyi bilelim.

Verimlilik kültürü ve kendinin en iyisi olma baskısıyla dolu bir çağda tam tersini önerelim: İnsan olmanın dışına çıkmaya çalışma. Değişmeyecek olanı gör ve yel değirmenleriyle savaşmayı bırak. 

Ruh sağlığı, sürekli kendini düzeltmekten değil, bu savaşı bırakmaktan geliyor.

Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir, yaşanması gereken bir şeydir.

&&&

Modern dünyanın bize aşıladığı “daha çok diren, daha güçlü ol, eksiksen suç sende” anlayışını sorgulama zamanı geldi. 

Bütün meseleyi bireyin üzerine yıkan ve toplumsal etkenleri gözden kaçıran her görüş eksiktir.

İnsanlar zorluklar karşısında yalnız kaldıklarında daha kırılgan, başkalarıyla bağ içinde olduklarında ise çok daha güçlüdür. Bu nedenle dayanıklılığı artırmanın ilk şartı, insanları biribirinden yalıtmak değil; birbirine güvenen, dinleyen, destek veren topluluklar oluşturmaktır. Yani sağlam bağlar. Sıkı ilişkiler.

Dayanıklılığı bireysel kahramanlıklarla değil, iyi ilişkilerle ve ortak anlamla inşa edebileceğimizi unutmayalım. 

İnsan, diğer insanlarla kurduğu bağlarla güçlüdür; dayanıklılık da birlikte inşa edildiğinde gerçek olur.

&&&

İnsanın varlığı, başkalarıyla kurduğu görünmez bağların, paylaşılan mekânların ve birlikte solunan zamanın içinden filizlenir. Ben dediğimiz şey, aslında geri çekilmeyi, yer açmayı ve ötekinin nefesine karışmayı öğrendiğimiz o ince aralıkta doğar. Her yüz, başka yüzlerin ışığında belirir, her söz karşılık bulduğu sessizlikle ve sözle anlam kazanır. 

İnsan, ancak kendinden biraz eksildiğinde çoğalır.

&&&

Gönül Hakkın nazargâhıdır madem, madem ‘Allah kalbi kırıklarla beraberdir’, savunmasız ve incinebilir kişi, kalbi kırılmış kişi muhatabına ‘bana neden zarar veriyorsun, bana bunu neden yapıyorsun?‘ dediğinde ruhuna üflenmiş olan kutsal özü, canı incitmemesi gerektiğini söyler.

&&&

“Düşünmek, insanın kendini durdurabilme yetisidir.” 

Hemen her şeyin zincirinden boşaldığı bir ölçüsüzlük zamanında, galiba en büyük meselelerimizden birisi de haddini bilmek, kendini tutabilmek, kendi sınırını tanıyabilmek.

&&&

Gelecek eskiden bir güvence alanıydı, bugün daha çok bir risk alanı gibi. “Bugün çabalarsam gelecekte karşılığını alırım” inancı yara aldı. 

Hayal edebilme zorluğu. Gelecek yorgunluğu. Şimdiye ve geçmişe sıkıştık. Her şey dün gibi, aynı. Gelecek bir türlü gelmiyor. 

Modern ruhun bir semptomu: Bolluk çağında kıtlık hissi. Ama iyi haber: Farkına varmak, direnç inşa etmenin başlangıcı.

Sessiz bir inatla direnmeliyiz. Yüz yüze, göz göze konuşmalıyız. Odaklanmayı, dikkati geri kazanmalıyız. Elimizdeki ‘akıllı’ telefonu usulca yere bırakmalıyız.

Yürümeli, konuşmalı, ırmakları ve ağaçları seyretmeliyiz.

Her gün bölünmemiş bir dikkatle bir saat okumalı, sevdiklerimizle ekransız sohbet etmeliyiz.

Hayal etmek, geleceği çağırmaktır.

&&&

Nezaketin, karakterin evcilleştirilmesi alıştırmalarına bağlı olarak sonradan öğrenilebildiğini biliyoruz. Ruhun ve gözün terbiyesi, en etkin biçimde ailede kazanılır, daha köklü yer tutar insan seciyesinde. Nezaket sözlerden öğretilmez ama nazik anne babanın nazik tutumlarıyla yaşanarak öğrenilir. Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamız, komşumuz ve diğer insanlara sürekli gürlüyorsak, hoyrat davranıyorsak onları insan yerine koymuyorsak, itibarlarını zedeliyor, ihtimam göstermiyorsak çocuklarımıza miras kalan da bu özellikler olacaktır.  

Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik. Nezaket bu yönüyle de bir sosyal tutkaldır. Birisinin benim için ihtimam gösterdiğini bilirsem o toplumda yaşamak bana huzur verir, emniyet verir. Saflarımızı sıklaştırır. İnsanına minnet ve şükran hissettiğimiz zamanlarda bir topluma daha çok bağlanırız. Birbirimize ne kadar çok nezaket gösterirsek hayatı daha çok sever ve o toplumu daha şevkle inşa ederiz. Bir toplumu eksik ve kusurlu yanlarından onarmanın yolu da nezakettir. Nezaket, kusurları örter. 

Kendi nezaket ruhumuzu yeniden solumalıyız. Çünkü zarafet ve nezaket sayesinde bizler yeniden birbirine bağlı ve birbirinin kuyusunu kazmayan bir toplum olmayı başarabiliriz; farklı görüşlerde de olsak birbirimizin canını yakmayarak birbirimizi incitmeyerek ve birbirimizden incinmeyerek.

Hiçbir iyilik, hiçbir nazik davranış yoktur ki kanatlanarak başka insanlara değmesin, bize bir bumerang olarak geri gelmesin

 “Ne hoş bir güzelliği vardır; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin. Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların, onurlu bir yaşamı seçenlerin” diyor Virginia Woolf. Nezaket dünyadan hafif adımlarla geçmektir.

&&&

Istırap ıstırabı tanır, maskeler ve tüllerin ardına gizlenmiş bile olsa. İsterse bütün dünya inkar etsin, acı çekmiş bir insan ötekinin acısını ilk bakışta hisseder.

&&&

Pişmanlığın inşa edici ve onarıcı hüviyeti, ‘keşke’lerin yerine ‘bundan sonra’ları koyduğumuzda başlıyor. Yaşadıklarımdan öğrendiklerim bundan sonrası için yolumu ışıtabilecek mi? 

Maziye çapa atarak, ruha eziyet veren o alemde debelenip duracak mıyız, yoksa bütün yaşadıklarımızı bir hayat dersine çevirerek ileri mi sıçrayacağız? Yolların çatallandığı bu yerde, pişmanlığı bir basamak taşı veya bir bataklığa çevirmek bizim tercihimize bağlı.

&&&

Kendisini değersiz hisseden kişi, başkalarını da kendi ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesne olarak görmek eğilimindedir. Sevgiden yoksun yetişmenin bedeli budur : Karşınıza çıkan insanlar hep size borçlu gibidir.

&&&

Bugün dünyada hızla yükselen bireyciliğin bir sonucu da sadece kendin için yaşamayı hayatın en önemli değeri olarak tanımlaması. Bu durumda ahlâki sorumlulukların ve adanmışlığın değeri azalıyor. Çünkü bunlar için ciddi ölçüde zaman ve çaba vermek gerek. Yeri geldiğinde fedakârlık gerek. Verdiğimiz zamanın bizden çalındığını düşünmeye başladığımızda, atalarımızın kolaylıkla yaptığı bazı şeyler bizim için artık zor hale geliyor: Evlenmek, evli kalmak, dost bulmak, dost kalmak, bir topluluğa ait olmak zorlaşıyor.

&&&

Merhamet, eylem halinde sevgidir. Kendimizde ve başkalarında kaybolan ve tarumar edilen her şeyin kıymetini fark edebilmektir. Sadece sevebilenlerde görülecek soylu bir dikkattir.

&&&

Pişmanlığın inşa edici ve onarıcı hüviyeti, ‘keşke’lerin yerine ‘bundan sonra’ları koyduğumuzda başlıyor. Yaşadıklarımdan öğrendiklerim bundan sonrası için yolumu ışıtabilecek mi? Pişmanlıkla geçmişin hikâyesini yeniden yazmak istiyoruz. Eğer geçmişteki o hata düzeltilebilseydi, sanki geleceği de bambaşka bir biçimde yeniden kurabilecektik. Hem bir arzu, hem de bir yas. Normal zamanın sınırlarını aşan bir hayal fazlalığı. 

Pişman kişi o karanlık kuyuya daldığı her seferinde yitirdiğini beraberinde getireceğini ümit eder. Belleğin derin kuyularına, girift mağaralarına her seferinde kaybedilmiş nesneyi bulma ve onu geri getirme arzusuyla giden ama çoğu seferinde eli boş dönen insan. Bu anda yaşıyor ama geçmişte kalmış olan daima kımıldıyor ve güçlü bir dip akıntısı olarak şimdiki hayatına sızıyor, onu yönlendiriyor. 

Pişmanlıktan söz ettiğimizde yanlış bir bilinçle yanlış bir hayata tutunan bir insandan dem vuruyoruz. Mesele şu, maziye çapa atarak ruha eziyet eden o alemde debelenip duracak mıyız, yoksa bütün yaşadıklarımızı bir hayat dersine tahvil ederek ileri mi sıçrayacağız? Yolların çatallandığı bu yerde pişmanlığı bir basamak taşı veya bir bataklığa çevirmek bizim tercihimize bağlı.

&&&

Öteki var olmadığında ben yokum. Gözüm karşımda bir nesne arıyor, insan dünyaya düşmekle bir ilişki arıyor. Tutunacak bir dal, uçurum aşağı kayıp düşmemek için bir tutamak. İlişki konuşmak demektir. Bebek gözleriyle konuşur, varlığının annenin gözlerinde yansımasını ister. İnsan iletişimi çok katmanlı bir yapı, duyguları iletmeye ve saklamaya yarar, yalan söylemeye yarar, gönül okşamaya ve kırmaya yarar. Ötekiyle doğru bir iletişime girme arzumuz onunla hemhal olabilmekle mümkündür ancak, onun var olma biçimine, dünya görüşüne nüfuz edebilmem ve onunla ortak bir anlam oluşturabilmem için onun dilini bilmeli, o dilden konuşabilmeliyim. Kendi kavramsal çatımı ona dayatmak yerine onun dilinde hünerli olmalıyım ki kendi arzu, tarafgirlik ve önermelerimi bir kenara bırakarak bir konuşma başlatabileyim. Kendimi bir bilmeme noktasına yerleştirerek başlamalıyım işe.  Önce dinlemeyi öğrenmeliyim, her şeye hemen tepki vermek zorunda değilim. Bu ilk sessizlik bizi pek çok esaretten azat eder. 

Muhatabımı bütün insanlığı ve o insanlığın bütün karmaşıklığı içinde algılayabilmemledir ki onunla karşılıklı bir ilişki için ilk adımı atmış olurum. Derdim onun dünyasına girmek, onunla olmak, ikimizin de ‘ötekilerden biri’ olduğunu kabullenmek. Her birimiz bir başkasına ötekiyiz. Mavi gezegende her birimiz ötekine bağlı ve bağımlıyız. Bu yüzden insanlığımızın en derin katmanlarında sevgi ve sevebilme yeteneği yatar. Bir toplum evladını seven anne babalarla serpilip gelişir. Sevgiyi vermekle sevebilmeyi öğretir anne baba, sevmenin mümkün olabildiğini öğretir. İnsan daima yakınlık arayan bir varlık. İnsan ruhunun bugün yaşadığı büyük kriz sevebilme yeteneğimizin törpülenmesinde yatıyor.

&&&

Dünya ve hayat zorlaştıkça, küçük güzel şeylerin ruhumuzda yankısı büyüyor. Böylesine zalim bir dünyada, güzelliğin ve iyiliğin her belirtisi gözlerimizi yaşartıyor.

&&&

İnsanlara baktığımızda, kusurlarından önce ıstıraplarını görmek. Nezaket burada başlar.

Kemal Sayar

Umut Ediyorum, Öyleyse Yaşıyorum

Bazen keder yatıya gelir ve zamanı eriştiğinde dengini toparlayıp gitmez. Kalışı uzamış bir misafir gibi varlığı ıyar, orayı kendine bir ev beller. Kişiliğinizi, kimliğinizi, geçmişinizi bir kenara iter ve sizin adınıza söz alır. Sizin ağzınızdan konuşur. Ruhu kaplayan bir dehşet gibi, ‘Tanrı’yı bir süreliğine namevcut kılar’. Ah, Simone Weil : ‘ Ve sevilecek hiçbir şeyin olmadığı bir karanlıkta ruh sevmeyi bırakırsa, Tanrı’nın yokluğu daimi olur. Bu korkunç bir şeydir. Ruhun boş yere sevmeye devam etmesi ya da hiç olmazsa, mini minicik bir parçasıyla da olsa, sevmek istemesi gerekmektedir. Bu durumda Tanrı ona bir gün görünecek ve Eyüp’e gösterdiği gibi, ona da dünyanın güzelliklerini gösterecektir. Ama eğer ruh sevmekten vazgeçerse, daha bu dünyada bile hemen hemen cehenneme denk düşen bir yere inmiş olur’. ‘Talihsizliğin zamanı’ diye yazar Eugenio Borgna, ‘geçmişi ve geleceği olmayan bir şimdiki zamandır. Talihsizliğin zamanı, ölümcül eşikte duran kıpırtısız ve taşlaşmış bir zamanın sonsuzluğudur’. Hiç geçmeyen bir zaman. Ruhu istila eden ve taşlaştıran zaman: Acının zamanı.

Acı insanı bir yerden alıp daha ötelerde bir yere taşıyorsa, boşuna çekilmemiş demektir. Ama bazen acının çölünde kaybolup gider insan. O karanlık hücreye sızan bir ışık huzmesi de yoktur. Dünyayı karaltı ve gölgelerden okuyan ruh, kendi evinde olamamanın bilgisiyle ağrır. İnsanın dilinden dökülen kelimeler kendine dokunacak bir mesafede değildir. Kelimeler, şifa olmak bir yana, o yarayı daha da kanatır. Sessizliğin şiltesini üzerine çeker de dünya gözüne ilişmesin, kulaklarına değmesin ister kişi. İçindeki çığlığı kimsenin duymayacağı kadar uzağa gitmek ister. Bu karanlığı delecek bir sevinç parıltısına ihtiyaç var. Sevmeye devam etmek. Umut etmek. Yerinden edilmiş bir ağacın dünyaya tutunmak için kök salacağı bir zemine ihtiyacı var. Yaşıyorum, öyleyse umut ediyorum. Umut ediyorum, öyleyse yaşıyorum. Bir gün çok uzaklardan da olsa sesim birine ulaşacak, varlığım anlaşılmakla dokunaklı bir anlam kazanacak. Acıyı baştan savmaya dönük hazır cevapların, mutlu yaşam vaazlarının birer hakaret gibi insanı boğmadığı bir zamanda ruhun da kendisine mahsus bir ümidi vardır. Varlık, bazen dünyanın nüfuz edemediği bir yerde soluk alıp vererek dinlenir.   

Bir insana, ‘doğmamış olmayı dilerdim’ dedirten o ruh acısı ne olabilir? Çocukluğun yaraları ihlal ve ihmal ile şekilleniyor. İhlal, çocuğun sınırlarını tecavüz ederek onu karşı koyamayacağı bir şiddetle örselemek. İhmal, onu görmezden gelmek, varlığını teyit etmemek. Ona dünyada sevilebileceği bir alan açmamak. Sevilenler, sevmeyi de öğrenir. Sevilmeyi tatmamış olanın sevginin elifbasını sökmesi de zor oluyor. Sevgisizliğin açtığı narin yaralar pek zor kapanır.

Kemal Sayar

20260429_0404085326491441444547021-768x1024 Kemal Sayar: Ruha Canlılık Veren Şey Azar Azar Kaybolur
Kelimeler, şifa olmak bir yana, o yarayı daha da kanatır. Sessizliğin şiltesini üzerine çeker de dünya gözüne ilişmesin, kulaklarına değmesin ister kişi. İçindeki çığlığı kimsenin duymayacağı kadar uzağa gitmek ister. Bu karanlığı delecek bir sevinç parıltısına ihtiyaç var. Sevmeye devam etmek. Umut etmek.

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.