Bizim derdimiz bize yetiyor da, keşke bir bülbül olaydı şurda, ötme demezdim…

Bir ara kapıya çıktım, Suriyeli kadını ve o eski-püskü arabadaki bebeğini gördüm, kadının yüzündeki şaşkınlık ve mahcubiyetini, kızaran yanaklarını, müdahale etmek istedim ama yapamadım. Bu da benim ayıbım olsun.

Tam o sırada Kemal Sayar’ın ”merhamet”le ilgili bir yazısını okuyordum. O kadının sınandığını ve merhamet bahsinden kaldığını düşündüm. Allahu alem tabii… Ama müdahale etmediğim için hala kendime kızıyorum.

Olan bitene içimiz yanıyor ya, hani her fırsatta zalimi kınayıp mazlumun yanında oluyoruz ya, ve her defasında elimiz ulaşamıyor diye hayıflanıyoruz ya… İşte Allah mazlumu kapımıza getiriyor. Bize merhamet ve iyilik için fırsatlar veriyor. Bu hepimizin imtihanı.

***

Bu dünyada, bir çocuk tarafından koşulsuz sevilmek kadar büyük hediye olabilir mi.

***

Ali, ilk gelişinde, uzun uzun duvardaki eserleri incelemiş ve aralarından en büyüğü parmağıyla işaret edip:

-Anne, bu tabloların efendisi mi? diye sormuştu.

O günden beri o tablonun adı, ”tabloların efendisi” kaldı.

Geçen gelişinde de hocanın masasında duran eski radyolu kasetçalar, eskiden teyp de derdik, dikkatini çekti.

-Anne, bu ne?

Radyonun ne olduğunu bilmemesinin bir zararı yok da, asıl dijital herşeyden haberdar olmaları rahatsız edici.

***

Hep söylüyorum. Hayal kurmak bir çeşit dua etme şeklidir. Hayaller samimi, kuvvetli, şiddetli dualardır. Ayrıca oturduğum yerden istediğim uzaklığa yolculuk yapabilmemi sağlar. Gerçeğe döndüğümde gözümü açtığımda yüzümde bir gülümseme kalbimde de hafifleme hissediyorsam, hayalleri ilham Edene neden şükretmeyeyim.

***

mn-69

İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma. Bunlar insanın elini kolunu fazlasıyla bağlayan sözler değil mi? İnsanın içindeki canavarı çileden çıkartan sözler… Öfke ve kendine yapılana şiddetle cevap verme güdüsü, içimizde dönüp duran, herşeyi parçalayan sevimsiz bir tazmanya canavarına benziyor. Kendi kendimize ve onu dışarı saldığımızda etrafımıza zarar veren bir canavar. Onu öldürmenin yolları var. İster nefes egzersizleri yapın ister gidip abdest alın. Allah rasulü, hayat rehberim demiş ki, öfke şeytandandır, şeytan ateştendir, ateşi su söndürür… Sonra ayaktaysan otur demiş… Kızdığınızda ”susun!” demiş…

Çünkü, Allaha sığındığımızda, sustuğumuzda ve oturduğumuzda düşünmek için kendimize fırsat vermiş oluyoruz. aslında öfkelendiğimiz mevzunun ne kadar gereksiz olduğunu görüyoruz. Ve ne kadar kibirli olduğumuzu…

Mesela çevreme bakıyorum, menekşem açmaya devam edecek gibi, tomurcuklar biraz daha canlanmış, dolgunlaşmış. sonra bir klasik kemençe bir balkan ezgisi açıyorum hafif sedatif, sonra yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum…

Mesela son günlerde beni sevindiren ilk üç şey neydi diye düşünüyorum. İki aydır geçemediğim hat dersimi geçişim, yeni dersimi alışım, Ali ve Ömer’le ilgili birkaç şey, Geçen gün çok zorlandığım bir işte beklenmedik şekilde O’ndan yardım almam…

Yani geçiyor…

***

Göz her zaman yanılır fakat ”kalp” yanılmaz. Bu yüzden kalbi sık sık yoklamak, arada bir nasılsın diye ona hal hatır sormak, kirini pasını temizlemek gerekir.

***

Bazen de hiç tanımadığım biri yanımdan geçerken sessizce selamun aleyküm diyor. İşte bu çok kıymetli. Hem ”selam” sünnetini ve geleneğini uygulamış oluyor hem de beni sevindirmiş oluyor üstüne insanlara tanıdık tanımadık herkese selam verme cesareti veriyor. Hayatlarının bir ucundan birbirine dokunan insanların bu çarpışmalarının rastlantısal olmadığından eminim. Karşıma çıkan insanların, polikliniğe gelen ve evlerine girdiğim hastalarımın, metroda yanyana yolculuk ettiğim yolcuların hatta gerçek ya da değil bir şekilde bu satırları okuyan insanların bile hayatıma dokunduğunu ve kimsenin figüran olmadığını düşünüyorum. Görüyorum da…

Evden çıkarken şemsiyenizi unuttuysanız, ve yağmur sizi incitmeden yağıyorsa, melekleri hatırlayınız ve Allah’la konuşunuz…

***

Soğuyan havaların,  Mikail’in, menekşelerin, rüyaların, hayallerin ve kalemin Rabbi’ne, Rabbi’me şükür ile… Ya Vedud…

İçimi daraltan, beni mutsuz ve huzursuz eden, kalbimi kıran tüm olaylardan ve insanlardan, dünyanın kötülüğünden, yolunda gitmeyen işlerden bahsetmeyeceğim. Böyle zamanlarda yazarak iyileşmenin yolu, etrafıma bakıp mutluluk sebepleri araştırmak ve onları ballandıra ballandıra anlatmak olabilir. Çoğunlukla işe yaradığını söyleyebilirim. İçimden gelmeyerek ve coşkusuz yazmaya başlayıp, yazının sonunda kendimi iyi hissettiğim, yorgun oturup dinç kalktığım çok tecrübem oldu. Bir süre bu niyetle yazacağım sanırım.

***

Doğar doğmaz başlayan upuzun bir rüyanın içindeyiz ve ölünce uyanacağız. Yani hepsi geçecek. Yani yaşadığımız herşeyin tabire ihtiyacı var. Yani yaşadığımız süre boyunca hem rüya tabircisi hem de rüya tamircisi olmayı öğrenmemiz gerekiyor.

***

Besmele… Bir türlü, ”mim” e uzanan ”sin”in kuyruğunun ölçüsünü tutturamıyorum. Ya çok kısa oluyor ya çok uzun. Geçen ders hocaya o uzunluğu sordum. Dedim: Hocam kaç nokta ya da ne kadar o uzunluk ya da o kadar olmak zorunda mı? Dedi ki: Levh-i Mahfuz’a kadar. Nasıl yani, dedim. Ama içimden. Eski alışkanlığım, çekingen öğrencilik. Bir soru sormadan on defa düşünürüm. Nasıl sorayım diye düşünürken hoca anlattı.  Peygamberimize (SAV) vahiy katipleri sormuşlar ‘besmeleyi’ neden o şekilde yazdıklarını… O’da şöyle cevap vermiş: ”Levh-i Mahfuz’da besmeleyi böyle gördüm.’

***

Hatıralarla muhatap olmayı seviyorum ve bazen yazmak olmazsa olmaz haline geliyor. Bazen de yazmak, hayatımda yaptığım en lüzumsuz işmiş gibi hissediyorum. Kişisel tarihimde kara delikler oluşuyor. O kara deliklerin yuttuğu günler anlar saatler kaybolmuyor. Aksine içimde sağa sola çarpıp dışarı çıkmaya çalışan kör kuşlara dönüşüyor. Ben nereden alıştım bu kadar yazmaya!

Yazmak ile alakalı bu iç dökmeden sonra nereden başlayacağımı buldum. Evet. Besmele ve şükürle başlamalıyım.

***

Harfleri koruyan melekler aşkına…
Yazmayı ve okumayı yeniden öğreniyorum.

***

Bizim derdimiz bize yetiyor da, keşke bir bülbül olaydı şurda, ötme demezdim…

***

Sabırsız, kavgacı insanları sevmiyorum. Böyle bir hakkım var değil mi?!

***

Sessiz çocuklar fotoğraflarının çekilmesine öyle mutlu oluyorlar ki… Aşıya ikna için fotoğraf kozunu koyuyorum ortaya… Bir aşıya bir fotoğraf… Resimleri çekildikten sonra sadece yanıma gelip kendilerine bakıyor ve tatlı bir tebessümle uzaklaşıyorlar . Resimlerinin çekilmesine bu kadar istekli olmalarına önce şaşırıyorum… Oysa ki ‘görüntü’ sessiz dünyalarına açılan tek kapı değil mi…

***

Çünkü, Mehmet sessiz adamlardan. Onun dilini bilmiyorum. Yanında gelen anlatır derdini mehmetin.

En son nişanlısına ve ona evlilik raporu düzenlemiştim. Sessiz bir kız ve sessiz bir adamın birbirlerine aşklarına, elleriyle ve gözleriyle nasıl konuştuklarına ilk defa şahit olmuş ve çok etkilenmiştim.

Mehmet ve Ayşe o gün evlilik raporu için gerekli tahlilleri yaptırmaya gelmişlerdi. Odadan çıktıklarında içerideki sessizliği delip geçen tuhaf bir ‘şey’ bırakmışlardı bana. Kuş cıvıltısı gibi, bahar çiçekleri gibi bir ‘şey’. pastel tonda huzurlu bir kaç renkten oluşan bir resim… Anlatabileceğimi sanmıyorum…

***

Twitter benim için travmatik bir yer. Yukarıdan aşağıya olup biteni seyrederken kendimi cehennemin tam ortasında hissediyorum. Ölüm haberleri, katliamlar, savaşlar, zalimler ve mazlumlar… Hepsi sanki bir film gibi canlanıp simsiyah bir yumruğa dönüşüyor, kalbimi tekmeliyorlar.

***

Şimdi bana nasılsın  ya da ne yapıyorsun diye soracak olursanız, ‘Bir ölünün yanından geliyorum. Ölümün başucundaydım az önce” derdim. Diyorum.

Bilmiyorum ki bunu nasıl formüle edebilirim. Farkında olmadan dünyaya sıkı sıkı tutunduğumuzda, birden yolumuza çıkan, yakamızı tutan, sarsan, titreten birşeyler oluyor sanki. Denizin yüzeyinde sırt üstü yatarken, tüm ağırlığımız sıfırlanmışken, bir girdapla denizin dibine inmek gibi, derinlerimizi kurcalıyor hayat.

Öleceğiz. Miadımızın ne zaman dolacağını bilmiyoruz. Hepimiz eninde sonunda öleceğiz. Bunu tekrar etmek, tekrar tekrar hatırlamak, hatırlatmak nabızsız, kanı çekilmiş, soluksuz ölümü yanımızdan ayırmamak kötü birşey değil. Hatta yaşamayı kolaylaştırıyor. Katlanmayı, tahammül etmeyi, sabrı, kötülüğü değil sadece iyiliği kolaylaştırıyor. Nasıl olsa öleceğiz dedikten sonra içimizi kemiren ve boşaltan tüm hırslarımızdan kurtulmuyor muyuz, suyun yüzüne tekrar çıkmıyor muyuz, hafiflemiyor muyuz?

***

Sokakta ölünce ”adli vaka” oluyormuşsun.

***

Konu kilit! Dilim kilit! Kapı kilit! Elim kilit! Ayağım kilit! Kıpırdayamıyorum. Üstelik kilitlerin anahtarları yok, beynim ve kalbim her zamankinden fazla çalışıyor. Beynim, gözlerim ve kalbim arasındaki  sinir ağı tıkır tıkır çalışıyor. Kapılar sonuna kadar açık… Kalbin seri halde ürettiği acı, sıkıntı ve üzüntü birikip gırtlağa dayanıyor. Orada da bir kilit!

İşte kilit kilit diye başladığım ve anlatamadığım şey tam olarak bu. Bazen o ateş dilimizi bile tutuyor, konuşacak derman bırakmıyor.

Neden?

Dört tane çocuk sahilde  oyun oynarken öldü…

Sonra bir bebek daha öldü…

Ölen çocuklara ve bebeklerin yerleri yurtları belli, cennette onlardan bize yer kalmayacak… Sanıyorum, ölen çocuklardan çok, geride kalan acı içindeki anne-babalarının yerine koyuyoruz kendimizi. Değil oyun oynarken hangi şartta masum bir çocuk öldürülebilir ki… İsrail asıl bombardımanı, seyredenlerin vicdanlarına yapıyor, ustaca…

Cennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.

Böyle zamanlarda, katliam ve kötülük yıldönümlerinde, katliamlara şahit olurken tüm enerjimin tükendiğini hissediyorum ve beni heyecanlandıran şeylere zoraki de olsa tutunmaya çalışıyorum. Yoksa devam edemem.

***

Çocukların ceplerine güzel hatıralar doldurmalı. Çocukların hafızalarına güzel insanlar dokunmalı.

Çocukluğumdan, çocuklarımın çocukluğundan, cadde üzerinde dilenen kadının kucağındaki çocukların çocukluğundan, filistinli çocuğun, suriyede doğan çocuğun, doğu türkistanlı çocuğun, afrikalı çocuğun çocukluğundan ama en çok çocuklardan bahsedip duruyorum kendime dün geceden beri. İşte içimde böyle bir sürü çocuk konuşuyor.

***

Ufacık şeylere kolayca kırılabildiğim zamanlar oluyor. İnsanlarla ilgili beklentilerimi arttırdığım zamanlar daha çabuk kırılıyorum. Ben böyle davranmazdım dediğim durumlar, ben olsam şöyle davranırdım dediğim durumlar… Oysa beklenti biriktirecek vaktim olmuyor çoğu zaman. Kırgınlığım çabuk geçiyor, unutuyorum, kendi kendimi teselli edebiliyorum ve beklememeyi her defasında yeniden öğreniyorum. Geçiyor…

***

Bazı insanların yüzlerini hiç unutmuyorum, onların dokunup havaya bıraktığı ”şeyler” uzun süre zihnimde dolaşıp duruyor.

***

Bu sabah hızla ölü bir serçenin yanından geçtim. Durmadım.

Çaresini bulamadığım bir hızı var hayatın. Durup üzülmeye bile izin vermiyor. İçimde kurulu bir adım-ölçer var sanki. Devasa şehri adımlarken hızım hiç değişmiyor. Hep koşturuyorum. Sabahları aynı ritimle işe yetişmeye çalışırken, aynı ritimle dualarımı okuyorum. Obsesyonlarım evhamlarım canlanmasın diye, sevdiklerimi Allaha emanet ederken okuduğum dualar… Bu sabah yine o duaları okurken farkettim ki, ilkokul çocuklarının ezbere söylediği sabah andımız gibiler… Dilim söylüyor ama ne söylediğini bilmiyor… İçimdeki adım-ölçerin hızına yetişmeye çalışan dilim, kafamda kapıda kaç hasta bekliyor sorusu ya da başka başka şeyler… Kalbi Allah’a çevirmek ne kadar zor… Oysa hızımı yavaşlatabilsem, etrafımda binalar, sokak tabelaları, sağımdan solumdan hızla geçen arabalar, olmasa… Asfalta değil toprağa basıyor olsam yavaş adımlarla… Şimdiye kadar kokusunu duymadığım ağaçlar, sesini duymadığım kuşlar olsa etrafımda…

İnsan, Allah’la kalbi arasındaki kirli şeyleri, yani şehri, yani dünyayı bir de kendini nasıl çıkartır aradan…

Kaldırımın kenarındaydı… O kadar küçüktü ki… Rengi o kadar soluk, tüyleri cansız… Belki de görmeyecektim. Yan yatmıştı… Gözlerini hatırlamıyorum. Kuşlar ölünce gözlerini kapatırlar mı, ya da uyurken… Bilmiyorum… Bu sabah, ölü bir serçenin yanından geçtim. Durmadım. Dilimin döndüğü duaları kalbime heceletmeye çalışırken… Hızlı hızlı yürürken…

***

Kalp ile dua, hal ile dua, yürürken, otururken, konuşurken dua… Sadece dua değil, Allah ile konuşmak, dertleşmek, birşey istemeden, ”ne istediğimi biliyorsun, ihtiyacımı biliyorsun” diyebilmek… Ya Şafi! diye seslenmek mesela… Aliemir, ”Anne, Allah nerede?” diye soruyor ya… Ya da geçen gün : ”Anne Allah’la bi konuşur musun, ona sorar mısın?” demişti ya renkli bir oyuncak hakkındaki merakını… Yani, O’nu her an yanımızda ve bizimle hissedebilmemizin şartı başka ne olsa gerek… Ah yapabilsek… Kalp ölmeden, kalbe o dili öğretebilsek… Şapkasını takmadığım a’lardan özür dileyerek amin diyorum.

***

Bütün güzel şairlerin, kuş uçurdukları mısraları var…

***

Sırma teyze, hastalanmış bugün, geldi, muayene ettim, ilaçlarını verdim. Kimsesi yok biliyorum. Şikayet etmiyor, şükrediyor ama yaşlıların kırıklığı başka oluyor. Evlatlarının ölümüne yetişmiş ölmemiş anneler o kadar kırıklar ki…

Sırma teyze: ”Kimse yok!” dedi. ”Kimsemiz Allah!”

Kimsesizlerin kimsesi Allaha şükretmek için, kimsesiz çocuklara ve kimsesiz yaşlılara kalplerimiz gülümsesin… Amin!

Zehra Betül

(Buraya kadar okuduklarıma dayanabildim, evlatlarının ölümüne yetişen Sırma Teyze’de iki damla gözyaşı döktüm. Bu defa şiir gibi değil de, ağıt gibi geldi.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.