Ateş Çemberi (Neco)

I.

“Dün akşam yolda gördüm/ Seni yıllardan sonra” çalıyordu radyoda. Dükkândan dışarı taşan sese zaman zaman şişko kebapçının çırağı eşlik ediyordu alüminyum tepside üzeri tabakla kapalı kebap servisini taşırken. Şükran Ay söylüyordu şarkıyı. Bayram yine içiyordu. Tekel bayiiydi. Kışlalar Caddesi’nde büyükçe bir dükkânı vardı. Üstten kesilmiş inci bıyığı, siyah geriye taralı, briyantinli saçı, yumurta topuklu rugan iskarpinleri, çizgili lacivert takım elbisesi ve yüzünden eksik olmayan gülümseyişiyle; rakı, votka, şarap ve bira şişelerinin, fındık, ayçiçeği, leblebi, fıstık ve rengârenk fasulye şekerlerinin dolu olduğu tezgâhın gerisinde ellerini ovuşturur, “peşin satan veresiye satan” levhasının yanındaki Dörtyol’un kurtuluşunun otuzdördüncü yıldönüm törenlerine katılan İsmet İnönü’nün elini öperken çekilmiş fotoğrafına bakar, tezgâhın altına gizlediği kadehten bir yudum alır, dudaklarından düşürmediği Yenice sigarasından derin derin emerdi. İşler yolundaydı. Briket imalathanesi tıkır tıkır çalışıyordu. Mardinli işçilerin başına getirdiği kardeşi Balıkçı Recep’e bakılırsa yeni bir yer kiralanmalı, inşaat mevsimi başlamadan stok yapılmalıydı. Göbekli’nin Özerli’de kırk dönüm mandalin bahçesinin tapu devir işlemi bitmişti; elinde kapı gibi tapusu vardı. Çevresini telledikten sonra kalın kavakları kestirip köşeye bir işçi barakası yaptıracak, turunçlara limon aşılayacaktı. Limon mandalinden çok para ediyordu. Para parayı çekerdi. Bir tarla daha alır, mandalin fideleri getirir, Ziraat’ten emekli olan Rıza Dayı’yı kâhya yapardı. İki ay sonra fideler çiçeklenir, Payas’tan efil efil esen Karakaya rüzgârı bayıltıcı kokuyu çardağa taşır, akşamüzerleri barakada rakı içer, keyfini çıkarırdı. Çok geçmeden mağaza kiracıları sökün eder, henüz çiçekken ağaç başına ikiyüz kuruştan satın alırlardı. Hükümet Meydanında, Şalgamcı Salih’in durduğu köşede beş katlı bina yükseliyordu. Gözü kottaki dükkânlardaydı. Ardından istasyona çalışan dolmuş sayısını beşe çıkarmaya gelecekti sıra. Telefon böldü düşüncelerini. Eşiydi, “Çıktı mı Orhan?” diye sordu, bir süre dinledi, “Tamam tamam” dedi, buyruklar verdi, kapadı. Torunu gelince sıkı sıkıya tembihledi, tezgâhın altındaki gazeteye sarılı rakı şişesini aldı, çıktı. Yılancı Hacı’ya gidecekti. Adana-Ceyhan arasındaki Yılankale’de Şahmaran’ı öldürürken boğulan dedesinden el almış olan Yılancı, yılan, akrep, melimanga ve örümcek sokmalarını okur, üfler, anında zehri çıkarır, acıyı dindirirdi. Şöhreti Ankara’ya kadar ulaşmış, geçenlerde askerî bir helikopterle Kayseri’den hasta getirilmişti. Her akşam, İstasyon’daki konağının balkonunda içer, neşelenir, eski çapkınlıklarını anlatır, şarkılar söylerdi. Çıkınca kebapçıya uğradı, iki acılı adana yaptırdı, impalaya bindi, topukladı. Gece dönerken şen şakrak şarkılar söylüyordu. Arabayı kullanan Yılancı’nın oğluna takılıyor, müstehcen fıkralar anlatıyor, arada bir “Aslan yeğenim” diye sırtını sıvazlıyordu.
Eve geldiğinde eşi karşıladı ahşap merdivenin başında, “Köroğlu yatmamış daha” diyerek elini omzuna attı kadının, merdiveni çıkarken ansızın, “Fadik bana bir şeyler oluyor, göğsüm, göğss…” diyerek yığıldı. Kadın, ellerinden kayıp merdivene serilen ve boğuk, boğuk bir şeyler söyleyen adama dehşetle baktı, bağırıp çağırmaya, dövünmeye başladı. Çocuklar gürültüye uyandılar. Arabaya indirdiklerinde gözlerinin feri kesilmiş, sulanmıştı. Hastaneye giderken güçlükle araladığı gözlerini tavana dikiyor, eliyle garip işaretler yapıyor, uzaktaki akrabalarını yanına istiyor, ellerini göğsüne bastırarak, “Nefes, nefesim kesil…” diyordu. Devlet hastanesinde kalp spazmı tanısıyla üç gün yatırıldı. Adana’ya Tıp Fakültesi’ne sevkedildi. Kalp damar cerrahisinde yattığı ameliyat masasından kalkamadı. Bir gün morgda kaldı, ertesi gün öğle namazına yakın tabutu eve getirildi. Sabah, ablası “N’oldu gül yüzünü seyrettiğimiz, nerelere gittiii…” diye ağlayarak çıkageldi. Teyzesinin kızı, “Kara bir düş görmüştüm dün, kara ip, kara yumak, kara yünden…” diyerek ağlıyordu. Çocuklar kendilerini paraladılar cenazede. Kızkardeşleri saçlarını başlarını yoldular, “Bizi bırakıp da nerelere gittin gardaaaş, gardaş…” Günlerce ağlayıp sızladılar. Ölüm bu, öyle kara bir deveydi ki, herkesin kapısına çökerdi. Ölenle ölünmüyordu, zaman geçtikçe acıları azaldı, kendi hayatlarına döndüler. Kırkında kırklığı dağıtıldı, mevlit okutuldu, yemek verildi. Çok geçmeden miras davası başladı. Üç oğlu üç kızı vardı Bayram’ın.
Büyük kız, İzmir’de piyango satıcısı, kendisinden yaşlı, gut hastalığına yakalanmış biriyle evliydi. Ortanca kız kekemeydi, kocası terziydi, karınca derdince geçinip gidiyorlardı. Küçük kızı İstanbul’daydı, ölümünü duyunca gelmiş, bir hafta sonra dönmek zorunda kalmıştı. Küçük oğluyla ortanca oğul, büyükleri Necdet’ten korkarlardı. Diğerlerinin öfke topuğuna çıkmasına rağmen mirasın yarısına o kondu.

II.

Neco’nun hikâyesi uzun.
İlkokulu bitiremedi. Kuran kursundaki gibi, okula diyerek evden çıkar, aşağı mahalleye top oynamaya giderdi. Artan vakitlerde, salyangoz toplayan çocukların ellerindekini zorla alır, kendisi satardı. Bir keresinde kardeşlerini Samanpazarı’na, demiryoluna götürmüş, demir artıkları toplatmış, şekerli leblebi alacağım diyerek kandırmış, sattıklarından iki şişe bira alıp içmiş, eve duyurmasınlar diye tehdit etmişti. Başöğretmen, veli toplantısı olmamasına rağmen çağırdığında bir terslik olduğunu anlamıştı Bayram. “Bu sene de kalacak” dedi öğretmen. Üçüncü sınıfta ikinci yılıydı. Dersleri zayıftı. “Devamsız” dedi öğretmen. “Her gün mutad okula geliyor” diyecek oldu annesi, üzerine yürüyen Bayram’dan çekindi, sustu. Çırak verdikleri kasap, çok geçmeden, “Al bu çocuğu, başıma bela olacak.” Elimi keseceğim diye, et doğranan kütüğe sol elini koyup satırı kaldırıyor, adamın yüreğini ağzına getiriyordu. Radyo tamircisi Sami Usta’nın dükkânına götürdü babası. “Eti senin kemiği benim. Aman göz kulak ol, bir sanatı olsun bari” dedi. Kalfanın sırtına büyük bir vega radyo düşürünce kovuldu. Terzi Salim, Oto Tamircisi Celil Usta, Faytoncu Bekir derken denenmedik iş kalmadı. Kebapçının çırağı, “Seni karakoldan çağırıyorlar Bayram ağbi!” diye koşturduğunda Neco ondört yaşındaydı. Sami Kasap ve Beyaz Kelebekler’in Belediye gazinosundaki konserinde Zaza Cemil’in adamlarından birinin kafasında sandalye kırmış, Cemil, “Kimmiş bu, bulun getirin bakıyim” deyince Çakal Hanifi’nin sağ kolu olan adamın huzuruna çıkarılmıştı. Gözleri ateş gibi parlayan bu gözüpek delikanlıyı Zaza, Ceyhun Kulüp’ün sorumlusu yaptı. Çok geçmedi. Yazlık Pınar Sineması’nda, Sevda Yüklü Kervanlar filminin kadınlar matinesinden ağlayarak çıkan yavuklusu Nigâr’a laf atan delikanlıyı beş yerinden bıçakladı. Komiser, “Yahu Bayram, bu ne iş, bu çocuk sana hiç çekmemiş” diye söylenirken, Neco yaptığından zerre kadar pişmanlık duymuyordu. Onbir ay hüküm giydi. Cezası paraya çevrildi. Mahkeme süresince yattığıyla kaldı. İçerde Çakal Hanifi’nin adamlarından biriyle kankardeşi olmuştu. Çıkınca ona gitti. Duvarda, çapraz haldeki iki dev tavuskuşu tüyü arasında Çakal Hanifi’nin ustası Ağınlı Şevket’in büyütülmüş fotoğrafı, yanında kırmızı çintemanilerin lacivert ve sarı zemendi karşılıklı yaprak motifleriyle bir arada bulunduğu bir av tüfeği asılıydı. Geniş sedirde halı ve üzerindeki kalın minderde bağdaş kurmuş olan adamın elindeki kehribar tespihten çıkan seslere, kalın, boyalı bıyığına, çatık kaşlarına baktı, sert sözlerine kulak kesildi; “Erken başlamışsın yeğen…” Cevap vermedi. Başını yere eğdi. “Zaza’yı öz kardeşimden çok severim, o da gençliğinde senin gibiydi. Kısa keseceğim, bu yolda kadın ve kuruya düşmeyeceksin, kumar çürütür, bizim defterde bu işler yazmaz. Gözünü bir an kapamayacaksın, sırtından hançerlerler adamı. Çektiğin silahı kullanmadan yerine koymayacaksın, kolay kolay da silah çekmeyeceksin…” Daha neler söylendi, bakır mangalda pişen acı kahvenin tamamını içti mi, kehribar tesbihini isterken neler söyledi, tam olarak hatırlayamıyordu. “Hayat bir gemi/ Yoktur yelkeni/ Resme baktıkça/ Hatırla beni” Askerde takım komutanı, “Ben sizin ananızı avradınızı…” diye küfredince, “Ben buraya anama küfredilsin diye gelmedim” diyerek önce başçavuşu dövüp ardından firar etmiş, lakin babasının ısrarıyla teslim olmuş, altı ay hapis yatmıştı. Burada çektirdiği fotoğrafın arkasına yazıp göndermişti bu cümleleri.Yeğenleri arasında en çok sevdiği Murat’a ayrı bir fotoğraf iliştirmiş, ona da, “Bir dağ ne kadar yüce olursa olsun bir kenarı yol olur/ Neco ne kadar yiğit olursa olsun yeğenlerine kul olur” yazmıştı. Gri bir şalvar vardı üzerinde. Ayağında arkası basılı yumurta topuk ayakkabı, saçı tıraşlı, fotoğraf biraz flu olduğundan tam seçilemiyordu yüzü. Annesi, “Gözlüğümü getir kız!” diye seslenirdi her eline aldığında. İkinci firarında da rahat durmadı,Çakal Hanifi’nin yeni açtığı kulübe gitti bir akşam. Payas’a mahkûm getiren bir başçavuş da sivillerini giyip gelmişti ve sarhoştu. Ütülünce hır çıkardı. Arkadaşına saldırdı. Belindeki paslı kamayla delik deşik etti adamı. Onbir yıl hüküm giydi. Antakya Cezaevi’nde yatarken fellah gardiyanla kapıştı, iki yerinden şişledi, dişlerini kırdı. Sonra delikanlı olduğu anlaşılınca barıştı, kankardeşi oldular, dişlerini altın kaplama yaptırdı. İki yıl sonra Reyhanlı’ya, oradan Ceyhan’a sevkedildi. Ceyhan’ın azılı kabadayılarından Remzi Efe’yle koğuş ağalığı kavgası yaptı. Kötü halinden dolayı Aksaray’ın rutubetiyle meşhur hapishanesine gönderildi. İki kez hücreye kapatıldı. Ciğerleri su toplamaya başlayınca bir zaman hastanede yattı. Tedavisi sürerken günü dolmuştu. Üç ay sürdü hastane macerası. Bir hemşireyle basılınca çıkardılar. Zaten iyileşmişti. Bir zaman dinlendi, babasının açtığı hırdavat dükkânını işletti. Her işi gibi bu da uzun sürmedi. Sık sık kasayı boşaltarak Soğukoluk’a pavyon kapamaya gidiyor, toplu sünnetler yaptırıyor, garibanları Lokantacı Ahmet’te doyuruyordu. İşler kötüye gidince babası dükkânı kapattı, “Nalet olsun, ne halin varsa gör!” dedi. Belediyenin üç dönemdir başkanlığını yürüten Nebioğlu Niyazi, hamamda oğlanlarla âlem yaparken yakalanıp istifa etmek zorunda kalınca, Muazzez Turing’in “Karaoğlan” şarkısı evde çalınmaz oldu. Kapı kapı dolaşıp oy toplardı babası. Şimdi parti merkezinin Niyazi Bey’e komplo yaptığını düşünüyor, bu haksızlığı içine sindiremiyor, evdeki altı ok ve güvercinli afişleri, Ecevit mavisi gömlekleri ve propaganda plaklarını atıyordu. Neco bununla da yetinmemiş, bazıları kulübe takılan Dev-Gençli arkadaşlarının derneğine dadanmıştı. Aksaray’da yatarken koğuş arkadaşından Yılmaz Güney’in Boynu Bükük Öldüler romanını alıp okumuş, annesiyle çekilmiş fotoğrafının yanına başucuna iliştirmişti. Soğukoluk’taki pavyonların çoğu Sütçü’nündü. Bir konsomatrisi masadan sakınınca olay çıkarmış, tabancısını çekerek sağa sola ateş etmiş, “Ulan benim adım Neco, bana bunu yapanın…” diye bağırarak dehşet saçmış, Sütçü’nün adamlarının araya girmesiyle iş tatlıya bağlanmıştı. Annesi bir gün, İstanbul Küçükköy’de oturan kızkardeşinden mektup geldiğini, birlikte gidip gidemeyeceklerini sordu. “Ben de sıkılmıştım zati, bakalım Maviş ne durumda…” diyerek yola düştüler. Bir hafta geçmedi, sıkıntıdan patlamaya başladı. Karşı dairede oturan Rizeli Şükran da okumuştu Yılmaz Güney’in romanını, lakin lastik fabrikasında çalışıyor olması hoşuna gitmemişti Neco’nun. Eniştesinin sazıyla pencerede hem rakısını içiyor, hem de “sevda olmasaydı/ gönüle dolmasaydı”yı söylüyordu, türkünün nakaratında bir değişiklik yaparak, “bu dünyada sevmeyene ahrette keriz derler” diyor, Şükran’ın kendisini dikizlediğini bilerek keyifleniyordu. “Kız abla ilk gördüğümde içim cızz etti, ama konuşmaya çekiniyorum, ne kadar sinirli görünüyor” deyince, Maviş “Kız bakma onun sert göründüğüne, çocuk gibi yüreği vardır, hem seni sordu geçen…” cevabını vermiş, Şükran’ın kalbi duracak gibi olmuştu. “Nee, beni mi sordu, ne dedi ne dedi?” “Bekâr mı? diye sordu.” Ertesi gün Maviş, kızının doğum günü için Şükran’ı da çağırdı. Yenildi, içildi, Neco’dan şarkı istediler, “dün akşam yolda gördüm/ seni yıllardan sonra”yı söylerken Şükran’ın içi eriyordu. El ayak çekilince yalnız yakaladı, yanına sokuldu, avucuna bir kâğıt bıraktı, hafta sonu Şükran işten eve dönmedi. Birkaç gün sonra Neco’nun telefonu geldi, Dörtyol’a kaçmışlar, yıldırım nikâhla evlenmişlerdi. Kızın babasıyla annesi tehditler savurdu, Maviş’in evine polis getirdiler, fayda etmedi, Neco’yu tanıyınca korkudan kabul ettiler. Bir yıl geçmeden oğlu oldu Neco’nun, adını Feyzi koydular. İlkokul üçüncü sınıfta büyük yeğeninin elinden düşürmediği Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı’nı görünce alıp göz attı, “Bizim rahmetli dede de severdi böyle kitapları, sende mi sofu olacaksın lan” diyerek ensesine bir tokat indirdi. Nereden bilebilirdi oğlunun okumayı sökünce Minyeli Abdullah’ı kanlanmış gözlerle masa lambasının ışığında okuyacağını. Neco’nun evine bağlılığı ikinci çocuğu Ayşe’nin doğumuna rağmen dört yıl sürdü. Dükkânına arada bir uğruyor, kulübe ve yeni açtıkları Atom Kıraathanesi’ne poker oynamaya gidiyor, soluğu Soğukoluk’ta alıyordu. Şükran’ın özenle yetiştirdiği karanfil, begonya, küpeli, menekşe ve akşam sefaları, nikâhta başını yaslayarak çektirdiği fotoğraf, beyaz badanayla tertemiz görünen Rum yapısı taş evi çevreleyen bahçeye ektiği soğan, tereotu ve maydanozlar fayda etmedi. Şafağa doğru ter, rakı ve sidik kokusuyla, kapıyı tekmeleyerek geliyor, sızıyor, öğleyin uyanıyordu. Çok geçmeden Kasap Salih’in çırağı beliriyor kapıda, “Usta, güveç yaptırıyorum gelsin dedi” diyor, “Tamam yeğenim, tıraş olup geliyormuş dersin” cevabı veriliyordu. Çıkarken, kapıdan, “Komodine para bıraktım, akşam beklemeyin” diye sesleniyordu. Kaç kez konuşmak isteyen kadını terslemişti. Bir defasında ısrar edince yüzünde şaklayan tokatla susmuş, gözündeki morluğu soranlara, “Mutfağın kapısına çarptım” demişti. Babası, bu tatsız günlerde öldü. Yarısına konduğu mirası Soğukoluk’ta eritmeye başladı. Bir gün serviste kelek yapılınca kavga çıktı. Sütçü’nün güvendiği adamlardan birine, işaret parmağını sallayarak, “Ulan cin olmadan şeytan çarpmaya mı kalkıyorsun, kendine ölümlerden ölüm beğen!” diye bağırdı. Ertesi akşam Salih ve Ayhan’la birlikte Koçero’nun cins horozlarından birini götürdüler, İzmir’den yeni gelen Şantöz Şebnem Güneş’in “Veremli Gelin”i okuduğu sahneye atıp kurşunladılar. Kan revan içinde çırpınarak can veren horoza korkuyla bakan Şebnem’i ilk kez orada gördü. Sütçü’nün adamlarını püskürtmek için havaya ateş edip kaçtılar. Haftasına Salih’in küçük oğlunun sünnetine getirdiler Şebnem’i. “Gönlümde gizli bir sevgili arar/ Gözlerime bakıp dalan gözlerin” şarkısını istedi, söylerken bir tabak gül yaprağını döktürdü, paralar saçtı, miskete kaldırdı arkadaşlarını, kadınla birlikte şarkı söylediler. Buluttan çıkmış yeni ay gibiydi Şebnem. İri, siyah gözleri, abartılı allık sürülmüş yanağına dağılan bukleleri, gamzeleri, ruju dağılmış etli dudakları, endamı, buğulu sesiyle yüreğinde bir yeri fena halde yakaladı. Nasıl olduğunu anlamadan kalbinden bir kudret oku çıkmasıyla giderek Şebnem’in sinesine saplandı, kalbini kuşattı, ikisi de üçyüzaltmışaltı damar sevdaya düştü. Şebnem’e, İskenderun’da sahil yolunda bir daire kiraladı, dayadı, döşedi. Evindeki plak ve içki koleksiyonunu buraya taşıdı. Çiçeklerle, duvar süsleriyle, kristal avizelerle süsledi. Arada bir evine gidiyor, çocuklarını seviyor, eşinin serzenişlerine kızıyor, kulübe uğrayıp akşam pavyona geçiyor, programdan sonra Şebnem’le aşk yuvalarına geliyorlardı. Babasından kalma cumhuriyet altınları tükendi. Şebnem doymadı. Hafta sonları Gölcük’e kardeşine götürmesini istedi, arabasını yeniletti, tayyareyle İstanbul’a gidip Adalar’a vapur gezisi yaptı, Ankara’da Gençlik Parkı’nda Ümit Yaşar’dan güç bela ezberlediği şiirleri okudular. Program sonrası birlikte çıkmak isteyen Tarsuslu bir tüccarı öldüresiye dövdü. Kaçak gezdi. Evi değiştirdiler. Bir gün, “Beni çok kısıtlıyorsun, bıktım artık” diye söylenince olan oldu. Küfürler yağdırarak tekme tokat dövmeye başladı kadını. Bağırtılara yetişenler içeri girdiklerinde, elinde bir tutam saç, gözü dönmüş, ağzından köpükler saçarken gördüler Neco’yu. Kadınsa endam aynasının dibinde cansız bir külçe gibi yatıyordu. Yirmi gün yattı Şebnem. Kaburga kemiğindeki çatlak geçinceye, yüzündeki çürükler iyileşinceye kadar evden çıkmadı. Her gün bir hemşire geliyor, akşama kadar bakımını ve hizmetini görüp gidiyordu. Neco’yu çoktan affetmişti fakat araya buz dağları girmişti. Artık içeri girince boynuna sarılan, “Yaktın lan beni” diyerek sevinçten gözleri ateş gibi yanan, başını göğsüne yasladığında çocuk gibi saçını okşayarak ona eski zaman hikâyeleri anlatan ve “Çocuk istiyorum” diye tutturan kadın gitmiş, yerine duygusuz biri gelmişti. Neco kahroluyordu. Yaptıklarına yanıyor, eskisinden daha çok sevdiği kadının her gün bir adım uzaklaştığını düşünerek kendini yiyordu. Âşığı sevdadan vazgeçirmeye say deryayı kurutmaya say gibiymiş.
Neco’nun annesiyle, eşinin Kırıkhanlı hocaya yaptırdığı muskalar fayda etmedi, Hamiyet Hala’nın fincan falından okudukları çıkmadı, Şükran’ın arada bir kıldığı namazlardan sonra yaptığı dualar kabul olmadı, oğlu Feyzi’nin aklının ermeye başlamasıyla onunla dertleşti. Babasının bir aşüftenin yolunda yitip gittiğini, kendilerine bu zulmü reva gördüğünü anlattı. Şebnem işe başladığında Üçyol’daki dükkânları satmaya başlamıştı Neco. Kala kala istasyona çalışan taksilerle Çağlalık’taki tarla kalmıştı. Aralarındaki arzunun canlanması için Şebnem’e sevdiği kalın kremsiyelerden, gerdanlıklardan, yüzüklerden aldı. İpek bluzlar, yılan derisi ayakkabılar, kürklü mantolar getirdi. Hazıra dağlar dayanır mı? Elde avuçta bir şey kalmadı. Kadının kırk çerağı varmış, biri sönse biri yanarmış demişti Salih Menekşe Gazinosu’ndaki falcı. O da yalan çıktı. Her gün yeni bir kâbusun başlangıcı oldu Neco için. Artık evine uğramıyor, pavyondan erken çıkıyor, Salih’in dükkânında birayla votkayı karıştırıyor, oracığa sızıyordu. Şebnem bazı geceler evde kalmasına da laf eder olmuştu. Görmezden geliyordu Neco. Fakat aralarına sığmayan tüy gözüne diken olunca içinde bir yerlerde derin bir sızı duydu. Bir öpücük istese yüzlerce hakarete uğrayacağını anladığında karnında, hapisteki gibi şişlik oldu. Salih’in ısrarıyla hastaneye gittiler, doktor hemen yatış yaptı. Siroz olduğu ve geç kalındığı anlaşıldıktan bir ay sonra bir hayli erimiş, her gün hastaneye taşınan karısına “Beni eve götürün, dayanamıyorum” demiş, doktora yapılan ricalardan sonra eve getirilmişti. Her gün akraba ve komşularla dolup taşıyordu ev. Kimsenin görmesine izin vermiyordu Neco. Bir deri bir kemik kalmıştı. Nefes alıp verişi güçleşmişti. Arada bir Şebnem’i sayıklıyordu. Eşi başında ağlıyor, alnına biriken teri siliyor, beddualarını hatırlayarak üzülüyordu. Gözlerini araladı güçlükle, Şebnem’i sordu. Kardeşi, Kasap Salih’e gidip anlattı durumu. “Tamam,” dedi, “ben akşama gider görüşürüm.”
Ölü gibi hareketsizdi yatakta. Kadın içeri girdiğinde Şükran çıktı, ardından oğlu terketti odayı.
Elini tuttu Şebnem, buz gibiydi. Kadını fark etti. Gözlerini aralamaya, bir şeyler söylemeye çalıştı, hırıltı çıktı boğazından. Eğildi, “Benim” diye fısıldadı. “Senden…” dedi Neco heceleyerek, “bir isteğim var.” “Ne istiyorsun, söyle.” Soluklanmaya çalışarak, “Üzerini çıkar” dedi. Kadın şaşırdı. Herkes başını eğmişti önüne, birer birer terk ettiler odayı. Yalnız kalmışlardı.
Soyunmaya başladı. Göz kapaklarını aralamaya çalışarak seyrediyordu bedenini. İç çamaşırıyla kaldı kadın. “Onu da…” dedi. İtiraz etti kadın. “Lütfen.” Çıkardı. Baktı baktı yüz hatları gerildi, gözünden birkaç damla yaş süzüldü. “N’oldu. Neden ağlıyorsun?” Başını çevirdi, ağlamaklı bir sesle, “Yitirdiğim hiçbirşeyi göremiyorum orada” diye fısıldadı.

Sadık Yalsızuçanlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.