Hyperion

HYPERION’DAN BELLARMINE

Hiçbir şeyim yok, bu da benimdir diyebileyim.

Sevdiklerim ya uzakta, ya ölmüş, hiçbir ses bana artık onlardan haber getirmiyor.

Yeryüzünde görecek işim kalmadı. Görevime var-gücümle sarılmıştım; ben, o yüzden yıkıldım, ama dünya, bu yüzden hemen hiçbir şey kazanmadı.

Şimdi adsız ve yapayalnız geri dönüyor, alabildiğine uzanan yurdumda ölüler ülkesini dolaşırmış gibi geziyorum. Biz Yunanlıları, ormanın av hayvanları gibi keyfince öldüren avcının bıçağı, bana da vurmakta herhal gecikmeyecek.

Fakat sen göklerin güneşi, sen ışıklarını yine de saçıyorsun! Yine de sen yeşeriyorsun kutlu toprak! Irmaklar hep şırıldayarak denizlere dökülüyor, gölgeli ağaçlar öğlenleri hep fısıldaşıyorlar. Baharın sevinç şarkısı bir ninni gibi kalımsız düşüncelerimi uyutuyor. Her yanından yaşam fışkıran dünyanm bolluğu içinde, yoksul varlığım, besinini bulup doyuyor ve kendinden geçiyor.

Ey mutlu doğa! Güzelliğin karşısında gözlerimi kaldırdığımda, bana ne oluyor bilemem, yalnız önünde akıttığım şu gözyaşlarında cennetin bütün tadı var, sevgililerin en başında gelen sevgili!

Havanın nazlı dalgacığı göğsümde oynaştığında tüm varlığım susuyor ve dinliyor. Çoğu zaman, gözlerim göğün ya da o kutsal denizin sonsuz maviliklerinde, kendimden geçtiğimde, ruhuma eş bir ruh sanki bana kollarını uzatıyor ve ben kimsesizlik acısından sıyrılarak tanrısal bir yaşama doğuyorum sanırım.

Her şeyle bir olabilmek; budur tanrıların yaşamı ve insanların mutluluğu.

Canlı olan her şeyle bir olabilmek, haz içinde kendini unutarak doğada yeniden doğmak. İşte sevinçlerin ve düşüncelerin en yükseği; gün ortasının ağır sıcaklığını yitirdiği, gök gürültüsünün sessizleştiği ve kabaran denizlerin başak tarlaları gibi dalgalandığı sonrasız dinlenme yeri, kutsal yücelik.

Canlı olan her şeyle bir olabilmek! Bu sözle erdemlik, kin güden öfkeyi, insan ruhu hükümdarlık asasını bir yana bırakır; uğraşan sanatçının kuralları Urania’nın önünde hiç olduğu gibi, her zaman birleşik dünyanın görünümü karşısında da tüm düşünceler dağılır ve o şaşmaz yazgı egemenliğini yürütmez olur; varlıkların birliği önünde ölüm ortadan kalkar ve ayrılmazlık ve sonsuz gençlikle Dünya mutlanır ve güzelleşir.

Çoğu zaman bu yükseklikteyim, Bellarmin’im! Ama küçücük bir düşünce beni bulunduğum yükseklikten aşağı yuvarlıyor. Düşünüyor ve kendimi yine eskisi gibi, kalımsızların tüm acılarıyla başbaşa buluyorum. Kalbimin sığınağından, o her zaman birleşik dünyadan hiç belirti yok; doğanın kapalı kolları karşısında ben yine onu anlamayan bir yabancı.

Ah, keşke okullarınıza hiç ayak atmamış olsaydım. Gençlik ülkülerine kapılarak bilimden, temiz sevinçlerimde beni destekleyeceğini beklemiş, kuyusunun derinlerine dalmıştım, ama benim her şeyimi yok eden o oldu.

Aranızda iyice akıllandım, çevremdeki şeylerden kendimi ayırt etmeyi iyice öğrendim ve beni saran güzel dünyanın ortasında tek başıma kaldım. Yetiştiğim ve yeşerdiğim doğa bahçesinin dışına atılmışım, öğle güneşiyle kavruluyorum.

Ah, insan, düş kurabildiğince bir Tanrı, düşünebildiğinceyse bir dilenci. Coşkunluk geçtikten sonra o, eline acıyarak sıkıştırdıkları birkaç paraya bakakalan, baba evinden kovulmuş, kusurlu bir çocuk gibi ortadadır.

HYPERION’DAN BELLARMINNE

Kendimden söz etmemi istediğin ve böylece geçmiş zamanları gözümde canlandırdığın için sana teşekkür ederim.

Beni, Yunan ülkesine geri çeken de aslında bu oldu; gençliğimin oyunlarına daha yakın yaşamak istedim.

Bir işçi cana can katan uykusuna kendini nasıl verirse, benim yıpranmış varlığım da suçsuz bir geçmişin kollarına öyle atılıyor.

Çocuk kaygısızlığı! Güzel kaygısızlık! Ne çok kez karşında susup kaldığım, seven gözlerle seyrine dalarak seni düşünmek istediğim olur. Fakat biz ancak, aslında kötüyken sonradan düzeltilmiş şeyleri kavrayabiliriz; çocukluğa, suçsuzluğa aklımız ermez.

Gönlün bunca çabası, bunca düşünme ve didişmeden sonra, bugün, çevresinden hiç haberi olmayan o sessiz çocuktan sanki daha mı üstünüm?

Evet, çocuk tanrısal bir varlıktır: İnsanların bukalemun renklerine bulanmadan önce…

O ne ise hep odur ve onun için bu denli güzeldir.

Yasanın ve alınyazısının boyunduruğu ona ilişmez; özgürlük ancak ondadır.

Çocuk barış durumundadır; kendi karşısına, kendi düşmanı olarak çıkmamıştır daha. Onda hazineler gizlidir; kendi kalbini, yaşamın zavallılığını tanımaz. Ölümsüzdür, çünkü ölümü bilmez.

Ama insanlar bana dayanamazlar. Bu tanrısal varlığın kendilerine benzemesini, onların varlığından haberi olmasını isterler. Daha doğa, çocuğu yaşadığı cennetten çıkarmadan, insanlar onu kandırır, kolundan tutup dışarı çekerler. Varsın o da kendileri gibi alın teri döke döke bu ilenç tarlasının ortasında çalışsın, kendini yitirsin!

Ama, uyanış zamanının da ayrı bir güzelliği var. Yeter ki gelip insanı zamansız uyandırmasınlar.

Kalbimizin, kanatlarını ilk denediği günler, çabuk ve ateşli bir büyümenin hızıyla, o güzel dünyanın ortasında, küçük kollarını sonsuz göklere kaldırarak sabah güneşine gönlünü açan bir bitki gibi durduğumuz o günler, ah, ne kutsal günlerdir!

Nasıl dağlarda ve deniz kıyısında gezip tozardım!

Çırpınan kalbimle Tina tepelerinde oturur da şahinlerin ve turnaların, ya da ufkun ardında batar gibi gözden yiten pervasız ve şen gemilerin ardından nasıl bakar kalırdım! Onların batar gibi gözden yittikleri yere, derdim, oraya sen de günün birinde gideceksin. O zaman içimde, serin bir suya atılıp da, köpüren suları başından aşağı döken bir susuzun ferahlığını duyardım.

Sonra içimi çekerek eve döner, şu okul yılları bir bitse, diye hep düşünürdüm.

Zavallı çocuk! Hâlâ onlar sona ermedi.

Gençliğinde insan ülküyü ne denli yakın sanıyor! Bu aldanış varlığımızın yetersizliğine, doğanın gösterdiği yardımların en güzelidir.

Çok zaman çiçeklerin arasına uzanır tatlı bahar havasında güneşlenirken sıcak toprağı saran parlak maviliklere dalar, ya da yaşam fışkırtan bir yağmurdan sonra, dallar göğün dokunuşuyla ürperir ve suları damlayan ormanın üstünde yaldızlı bulutlar uçuşurken, dağın kucağında, karaağaçlar ve söğütlerin altında oturur ve düşünürdüm. Sonra akşam yıldızı, göğün öteki kahramanları, o yaşlı delikanlılarla birlikte kalbe ferahlık veren görünüşüyle göklerde belirirdi. Onlardaki göksel yaşamın nasıl sonsuz ve çabasız bir düzen içinde aktığını gördüğümde evrenin rahatı, kendim de farkına varmadığım halde, kulak kabartıp dinleyecek denli beni sarar ve sevindirirdi. O zaman Beni seviyor musun göklerdeki iyi kalpli baba! diye yavaş sesle sorar ve sorumun yanıtını sevinç ve güvenle kalbimde duyardım.

Sen ey yıldızların ötesinde sanarak seslendiğim, göğün ve yerin yaratıcısı dediğim, çocukluğumun sevgili tanrısı! Seni unuttuğum için bana gücenme! Neden dünya kendi dışında bir yaratıcı aratacak denli yoksun değil?

Eğer o, bu güzel doğa, bir babanın çocukları ise, çocukların kalbi babanın da kalbi değil midir? Çocukların en gizli yerindeki şey onun ta kendisi değil midir? Ama ondan bende var mı? Ben onu bilir miyim? Kimileyin görür gibi oluyor, ama sonra korkmaya başlıyorum, gördüğüm şey bana kendi biçimim gibi geliyor. Onu, dünyanın ruhunu, elimle tuttum sanıyorum ve uyandığımda tuttuğum kendi parmaklarımdı galiba, diyorum.

&&&

Adamas’ın bana o gün söylediği her bir söz, acısı ve sevinciyle hâlâ içimdedir. Ruhumda, onun o zaman duyduğuna benzer şeyler duyduğum zaman, kendi yoksulluğuma şaşıyorum. İnsan kendini, kendi öz dünyasında bulduktan sonra yitiğin anlamı kalır mı? Her şey bizim kendi içimizdedir. Başmdan bir tel saç düşer de insan buna ilgilenir mi? Bir Tanrı olabilecekken insan neden uşak olmaya savaşır? Bana o zaman Adamas: «Yalnız kalacaksın sevgilim!» demişti. «Uzak ülkelerde baharı aramaya giden kardeşlerin, o soğuk iklimde bırakıverdikleri bir turna yavrusu gibi, gerilerde tekbaşına kalıvereceksin.»

Böyledir dostum. Ne denli varsıl olursak olalım, yalnız olamadığımız için; içimizdeki sevgi, biz yaşadığımız sürece yaşadığı için yoksuluz. Adamas’ımı bana geri ver, benim olan başka her şeyi topla gel, altımızdaki o kocamış, ama yine de güzel dünya yeniden tazelensin. Tanrı bildiğimiz doğanın kolları arasında toplanıp birleşelim, bak o zaman yoksulluğun anlamı kalıyor mu?

Ama, sakın yanılıp, bizi birbirimizden ayıran yazgıdır, deme! Yazgıyı yapan biziz, biz kendimiz! Bilinmezliğin karanlığına, başka bir evrenin soğuk yabanına atılmaktan sanki zevk alırız. Elimizden gelseydi, belki güneşin diyarını bırakır, kuyruklu yıldızın sınırları dışına atılırdık. Ah, insanoğlunun deli gönlü için yurt bulunamaz. Güneş ışığı topraktaki bitkileri önce yetiştirir, sonra nasıl yakarsa, insan da göğsünde biten tatlı çiçekleri, yakınlık ve sevginin sevinçlerini öylece kendi öldürür.

Adamas’ım beni bıraktı diye ona gücendim sanma, ona gücenmedim. Çünkü o dönmek için gitmişti!

Asya içlerinde, bulunmaz yetkinlikte bir budun yaşarmış; içindeki umut onu ta oralara sürükledi.

Nios’a dek kendisini uğurladım. Acı günlerdi bunlar. Acıya nasıl dayanılırmış bunu o zaman öğrendim, ama böyle bir ayrılığa bir kez daha dayanacak güç de bende kalmadı.

Ayrılık saatine bizi yaklaştıran dakikalar geçtikçe bu insanın varlığıma ne denli girmiş olduğunu anlıyordum. Ölen bir insanın veremediği son soluğu gibi ruhum onu tutuyor, bırakmıyordu.

Homer’in yattığı yerde bir iki gün kaldık. Nios, benim için, adaların en kutsalı oldu.

Sonunda zorla birbirimizden koptuk. Kalbim didinmekten yorulmuştu. Son anda daha da rahattım. Bir kez daha onu kollarımla sardım. Önünde diz çökmüştüm. Gözlerimi kendisine kaldırdım, yavaşça: «Наyır duanı bekliyorum, babacığım!» dedim. Yüzünde soylu bir gülümseme belirdi, alnını sabahın yıldızlarına kaldırdı, gözüyle göğün derinliklerini yararken: Onu benim için koruyun, siz ey geçmişlerin ruhları!» dedi. Onu kendi ölmezliğinize yüceltin! Göğün ve yerin tüm iyi güçleri, siz onu yalnız komayın!»

Sonra, daha rahat: «İçimizde yaşayan bir Tanrı var!» diye sözlerine ekledi. «Irmaklar gibi yazgıyı da yönelten odur. Her şey, herbir şey onun elemanıdır. Dilerim, her şeyden önce, O seninle birlikte olsun!»

İşte böyle ayrıldık. Allahaısmarladık Bellarmin’

HYPERION’DAN BELLARMINE

Gençliğimin sevgili günleri de olmasa, kendi kendimden nerelere kaçardım, bilmiyorum. Öbür dünyada rahat bulmayan bir ruh gibi, yaşamımın, çoktan uzaklaştığım bucaklarına geri dönüyorum. Her şey yaşlanıp, sonra yeniden gençleşiyor. Doğanın durmayan bu güzel çarkının acaba biz neden dışında bırakılmışız? Yoksa o, bizim için de geçerli mi?

Eğer içimizde, o her şey olmak isteği, Ätna’nın Titanı gibi varlığımızın derinlerinden ikide bir tepen o derin istek olmasa buna inanırdım.

Ama ne olursa olsun, kamçı ve boyunduruk için yaratılmış olmayı kabul etmektense, içimde, kaynayan bir yağ gibi fıkırdayan bu duyunun varlığı daha iyi değil midir? Köpürmüş bir savaş atı mı, yoksa kulakları düşük bir koşu beygiri mi soydur?

Dostum, benim gönlüm de bir zamanlar büyük umutların güneşinde ısındı. Ölmezliğin tadını tüm damarlarımda duyduğum; sonsuz ormanların kuytularında dolaşırmış gibi yüksek tasarılar arasında dolaştığım, okyanusun balıkları gibi mutlu geleceğimin uçsuz bucaksız derinlerine, daldığım zamanlar oldu.

Ey mutlu doğa, senin kucağından ayrılan genç, ne denli korkusuzca ileri atılmıştı. Daha hiç denemediği silahları ona nasıl sevinç veriyordu. Yayı gergindi, okları da tirkeşin içinde hışırdıyorlardı. Ona yol gösterenler, o ölmez insanlar, ilk çağın büyükleriydi ve bunların ta ortasında Adamas’ı vardı.

Gezdiğim ve durduğum yerde hep o yetkin kişiler benimle birlikteydi. Göğün dev bulutları nasıl birleşir de şen bir yağmura dönüşürlerse, benim düşümde de tüm zamanların başarıları yükselen alevler gibi birbirleriyle bileşiyor, böylece olimpiyatların yüzlerce yengisi benim için tek ve sonsuz bir yengiyi oluşturuyordu. Buna kim dayanabilir? İlk çağın o korkutan güzelliği, kimi, beni sardığı biçimde sarar da onun karşısında insan kasırgayla devrilen genç ağaçlar gibi devrilmez, ayakta kalır? Hele insanın, bende olduğu gibi, güvenlik duyusunu besleyecek hiçbir unsuru olmazsa?

Evet, eskilerin büyüklüğü bir fırtına gibi benim başımı eğdi, yüzümün çiçeğini koparıp götürdü. Çok zaman beni kimsenin görmediği bir yere uzanır, ırmağın yanına devrilip de boynu bükülmüş dallarını sulara sokan bir çam gibi, sessizce gözyaşı dökerdim. Büyük bir kişinin yaşamından alınmış bir an için, canımı vermeye ne denli hazırdım!

Ama ne gezer, ortada beni isteyen yoktu.

Hiçliğini bu denli açık görmek, ah, pek acınacak bir şeydir. Bunu bilmeyen pek soruşturmasın, doğaya şükretsin, kelebekleri olduğu gibi, onu da sevinç için yaratmıştır, gitsin ve yaşadığınca ağzına acı ve mutsuzluk sözcüklerini almasın.

Pervane, ışığı nasıl severse, ben de kahramanlarımı öyle seviyordum; onların tehlikeli yakınlığına sokulur, kaçar, sonra yeniden yaklaşırdım.

Yaralı bir geyik suya nasıl koşarsa, yanan göğsümü serinletmek, içimde kabaran büyüklük ve ün düşlerinden yıkanıp arınmak için, ben de sevinç kasırgalarının ta ortasına kendimi öyle atıyordum. Ama neye yarar!

Çoğu zaman yanık kalbimin acısına dayanamaz, gece yarısı bahçeye, çiğ düşmüş ağaçların altına koşardım. Kaynağın ninnisi, tatlı rüzgar ve ay ışığı taşkınlığımı yatıştırıp da gümüşten bulutlar üstümde başıboş ve hoşnut dolaştığı ve deniz dalgalarının sönen sesi uzaktan uzağa kulağıma vurduğu o zamanlar, kalbim onun sevgisinin sonsuz yankılarıyla ne tatlı oyalanırdı! Üstümde sabah ışığının şarkısı yavaş sesle başladığı zaman: «Merhaba, siz, ey göktekiler!« diye içimden konuşurdum. «Siz ey yüce ölüler, selam size! Ben de arkanızdan gelmek istiyorum. Yüzyılımın verdiğini üstümden silkip atmak, ölülerin daha özgür dünyasına çekilmek diliyorum.»

Ama, zincir altında kıvranıp eriyor, susuzluğumu gidermek için uzattıkları tası buruk bir tatla ellerinden kapıyorum.

&&&

HYPERION’DAN BELLARMIN’E

Ruhlarımız birlikte yaşadıkça özgürleşiyor, güzelleşiyordu. İçimizde ve çevremizde her şey altın bir dinginlik içinde birleşmişti. Bildiğimiz dünya sanki ölmüş, canlı ve güçlü, sevgi dolu, bir yenisi doğmuş gibiydi ve biz bu dünyanın ilk kişileriydik. Tüm yaratıkların birleşerek oluşturdukları bir koro gibi, birbirinin içinde erimiş, mutlu bir bütün olarak sonsuz Esir’in bir başından bir başına yüzüyorduk.

Konuşmalarımız, içinde, zaman zaman altın kum taneciklerinin ışıldadığı duru mavi bir su gibi akıp gidiyordu. Susmalarımız, fırtına ülkelerinin üstündeki güzel yücelerde, gözü pek gezginin, saçlarında ancak tanrısal bir esintiyi duyduğu yücelerin susuşuydu.

Hele hayranlığımız içinde ayrılık saati çaldığında duyduğumuz o olağanüstü ve kutsal acı! O zaman ben: «Bak yine ölümlü olduk Diotima!» der, o da beni: Ölümlü olmak, bu bir duyu aldanışı, diye yanıtlardı, “güneşe çok bakınca gözümüzün önünde uçuştuğunu gördüğümüz renkler gibi bir şey o!»

Ah, sevginin o tatlı oyunları! Gönül alan sözler, üzüntüler, alınganlıklar, sertlik ve hoşgörürlük.

Ya birbirimizin ruhunu okumayı sağlayan sezgi, birbirimizi yücelttiren sonsuz inanç!

Evet, insan sevdiğinde her şeyi gören, her şeyi nurlandıran bir güneş, sevmediğinde ise içinde isli bir lambanın tüttüğü karanlık bir ev.

Ah, susmalı, unutmalı ve susmalıyım.

Ama bu çekici aleve dayanamıyorum, pervane gibi onun ta içine düşüp ölmeden rahatlamıyacağım.

Bu mutlu ve açık iletişim sırasında bir gün Diotima’nın durgunluğunu sezdim. Günden güne durgunlaşıyordu.

Sordum, yalvardım; ama bu soruş ve yalvarışlarla onu büsbütün kendimden uzaklaştırıyor gibiydim. Sonunda Artık sorma! diye o bana yalvardı. Yalvarırım git ve geldiğinde başka şeylerden konuş!» O zaman sustum, kendi kendimi yadırgadığım acılı bir sessizliğe düştüm.

Sanki o anlaşılmaz yazgı, durup dururken, sevgimizin ölümüne andiçmişti, bana böyle geliyordu. İçimde ve dışımda tüm yaşam söndü gitti.

Bu düşüncemden utanıyordum, ama Diotima’nın kalbine rastlantının egemen olamayacağını da iyice biliyordum. Ona hep eskisi gibi, olağanüstü, harika-varlık olarak bakıyordum. Şımarmış, avunç bulmayan ruhun ise, açığa vuracağı canlı sevgisinin özlemiyle yanıyordu; üzerine kilit vurulmuş hazineler, benim için, varolmayan hazinelerdi. Ah! Mutluluk bana umudu unutturmuştu. O zamanlar, elmayı ağaçta görünce ağlayan, dudağına değmeyen yemişi yok sayan sabırsız çocuklardan farksızdım. Duramadım, yeniden yalvarmaya başladım. Coşkun ve düşkünce, sevgi ve tutkuyla yalvarıyordum. Sevgi, dilime, o her şeyi başaran sessiz gücü veriyordu. Sonunda, ah benim Diotima’m! Sonunda o tatlı itirafı duydum. Onu duydum ve aşkın dalgası beni alıp da anayurda, doğanın kucağına ulaştırıncaya dek onu içimde saklayacağım.

Günahsız varlık! Kalbinin göz kamaştıran varsıllığını kendi daha tanımıyordu. İçinin varsıllığını görünce hoş bir korkuya düşmüş, onu göğsünün derinlerine gömmeye kalkmıştı – şimdi itiraf ediyor, kutsal ve yapmacıksız duruşuyla gözyaşları içinde, ne kadar çok sevdiğini, bugüne dek kalbinin bağlı olduğu her şeyden nasıl koptuğunu anlatıyordu. Bahara, yaza ve güze kulak asmıyor, günü ve geceyi ayırt etmiyorum. Şimdi ben eskisi gibi göklerin ve yerlerin değilim artık, bir tek insana vermişim kendimi. Baharın çiçeği, yazın alevi, güzün olgunluğu, günün aydınlığı, gecenin ağırbaşlılığı, yer ve gök, tümü benim için bu insanda toplanmış! Böyle seviyorum işte ben! Sonra kalbinin taşkın isteğiyle beni seyre dalıyor, atılgan ve kutsal bir sevinç içinde beni güzel kollarının arasına alıyor, alnımdan ve ağzımdan öpüyordu. Ah, o tanrısal baş, zevkinden ölerek çıplak boynumdan aşağı kayıyor, o tatlı dudaklar coşkuyla kalbimin üstünde dinleniyor, duyduğum sevgili nefes ta ruhuma işliyordu ah Bellarmin! Kendimden geçiyorum, aklım başımdan gidiyor.

Biliyorum, bunun sonu neye varacak, biliyorum. Dümeni dalgalar götürdü; gemiyi de ayaklarından tutulup fırlatılan bir çocuk gibi, fırtına kayalıklara fırlatacak.

&&&

Şimdi, sakın acıma duyunun seni yanlış yollara götürmesine bırakma. Ne durumda olursak olalım, yine bir yanda bir sevinç bulmamız olasıdır, buna inan. Gerçek acı, coşturucudur. Güçsüzlüğünü ayaklarının altına alan insan yükselir. Özgürlüğü ruhun acısında duymamız, ne denli güzel şeydir! Özgürlük, anlayan için ne anlamlı bir sözcük bu, Diotima! En içli kuşkularla kıvranmış işitilmemiş kerte kırılmış, tüm onurunu yitirerek umutsuz ve ülküsüz kalmış olan ben bile, bu sözcük ruhumda yansıyınca içimde tüm organlarımı tatlı bir ürpertiyle saran yenilmez bir gücün kıpırdanışlarını duyuyorum.

Alabanda’m da henüz yanımda. O da artık, benim gibi, yaşamdan hiçbir şey beklemiyor. Onu yanımda alıkorsam bir şey yitirmeyecek. Bu yiğit insanın yazgısı bu mu olacaktı? Şimdi o denli boynu bükük, o denli sessiz… Bu durumuna baktıkça yüreğim parçalanıyor. İkimiz de birbirimize dayanarak yaşıyoruz. Aramızda hiç konuşmuyoruz: konuşacak şey kaldı mı? Birbirimize, severek gördüğümüz kimi küçük hizmetlerle, bağlılığımızı belirtiyoruz.

Şimdi karşımda uyuyor. Bizim alınyazımızın belirdiği şu anda, onun yüzünde durumundan hoşnut bir gülümseme var. İyi yürekli insan! Benim yazdıklarımdan bilgisi yok. Bilse izin vermezdi. Bana: «Diotima’ya yaz» diye buyurmuştu, ona yaz da seninle birlikte yaşanabilir bir yurda gitmek için yola çıksın.» Bilmiyor ki umutsuzluğu onun ve benimki denli öğrenmiş bir gönül, sevgili için artık önemini yitirmiştir.

Hayır, hayır Hyperion’un yanında asla huzur bulamayacak, sonunda ona olan bağlılığını yitireceksin. Buna da ben katlanamam.

O halde hoşçakal, benim tatlı kızım! Elveda! İsterdim ki sana; buraya, ya da şuraya git, oralarda yaşam kaynakları fışkırıyor! diyebileyim. Özgür bir yurt, güzellik ve anlam dolu bir yurt göstereyim de; işte buraya git ve kendini kurtar! diyebileyim, ama ne yazık! Bunu söyleyebilsem, o zaman ben, ben olmayacağım ve o zaman da, senden ayrılmam gerekmiyecek! Senden ayrılmak mı? Ah, ben, ne yapıyorum? Kendimi ne denli hazırlıklı, ne dayanıklı sanmıştım. Şimdiyse başım dönüyor, kalbim sabırsız bir hasta gibi kendini oradan oraya atıyor. Yazıklar olsun bana, son sevincimi de yitiriyorum. Ama böyle olması gerek. Doğanın haykırışı burada yararsız. Bunu sana borçluyum. Ben aslında yurtsuz, duraksız yaşamak için dünyaya gelmişim. Ey toprak! Siz ey yıldızlar! Sonunda yerleşecek hiçbir yer bulamayacak mıyım?

Nerde olursam olayım, yalnız bir kez daha, senin kucağına atılayım! Bir kez daha sizin içinizde kendimi göreyim, ey engin bakışlı gözler! Dudaklarına bağlanayım da, sen ey anlatılması olanaksız, yalnız duyulan ve söylenemeyen sevimli varlık, sendeki o güzel kutsal ve tatlı yaşamı içime akıtayım Ama sen gel bu sözleri dinleme! Yalvarırım sen bunlara bakma! Onları dinleyecek olursan, o zaman «bunlar seni kandırmak için söylenmiş sözler diyeceğim, sen beni tanır ve anlarsın. Acımamak ve söylediklerime kulak asmamakla düşünceme ne derin bir saygı göstereceğini, sen de bilirsin.

Artık yazamayacağım, dayanamıyorum Tanrısı olmayan keşiş nasıl yaşasın? Ey ulusumun dehası! Ey Yunan ülkesinin ruhu! Evet, inmem gerek, daha derinlere inmem, Seni ölüler dünyasmda aramalıyım.

HYPERION’DAN DIOTIMA’YA

Çok bekledim, doğruyu söyleyeyim, bir sözcük söylemeden ayrılmaya gönlün razı olmaz diye umdum ve ondan kopacak sözcüğü özlemle bekledim, ama sen susuyorsun. Bu da yine güzel ruhunun bir konuşması, Diotima.

Söyle, ruhunun bu dille konuşması, daha kutsal akortların susmasını gerektirmiyor öyle değil mi? Sevgimizin tatlı ışınlar saçan ayı batıyorsa, onun göğündeki yüce yıldızlar hep parıldayacaklar, değil mi? Senden bana hiçbir ses ulaşmasa, o tatlı gençlik günlerimizin gölgesi bile geri gelmese, yine biz ayrılmaz varlıklarız değil mi? Bana kalan son sevinç de işte bu!

Friedrich Hölderlin
Hyperion Ya da Yunanistan’da Bir Yalnız
Çeviri: Melahat Togar

friedrichholderlin5415024932210259426 Hyperion

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.