Sempozyumda ‘Mavi bir kelebek’: Didem Madak

Ben Didem Madak’ın şiirleriyle çok geç tanıştım. Şiirlerini bulduğumda onu kaybetmiştik. Sevgili Mahmut Temizyürek, konuşmasının sonunda “Şiir turna kuşudur, döner gelir, kaybolmaz” dedi. Onun bu harika tespitine katılıyorum ve küçük bir ekleme yapmak istiyorum. Şiir bana göre nereden ve nasıl ne vakit geleceği belli olmayan bir mucizedir. Onunla karşılaştığınızda eğer gerçekten severseniz hayatınızın geri kalanında onu karnınızda, yüreğinizde, bakışlarınızda, kelimelerinizde taşıyacağınızı da sezersiniz. 

Didem’in kitaplarından birini rastgele açıp efsunlu kaleminden dökülen tek bir mısra okuduğumda onu bir daha hiç unutmayacağımı anlamıştım. Farklı iklimiyle has olduğunu hissettiren şiir fena esir alır insanı. Bunu öğreneli çok olmuştu ama o ansızın hayatıma sızıp ‘Hiç borcu olmadığı için çok acıyan şiirleriyle’ bilerek acıttı canımı. 

Didem Madak’ın ‘Grapon Kağıtları’ ismini verdiği kitap için yazdığı cümleler, hayatıyla iç içe geçen şiirinin çıplak tabiatını da açıkca gösteriyor: “Bu kitapta yer alan şahıs ve mekanların gerçekle alakaları tamdır. Kahramanları hep yanlış ata oynayanlardır. Kediler, kadınlar, muhabbet kuşları, gözyaşları…hepsi sahiden vardır ve bir dönem yaşamışlardır. Şiirden hazetmeyenler, Grapon Kağıtları’nı yılbaşı ve diğer ehemmiyetli günlerde evi süslemek için kullanabilirler ya da bir ruh çağırma seansında, inatçı ruhlara seslenen uyduruk şarkılar olarak mırıldanabilirler”. 

Tanışma fırsatı bulamadığım ama şiirleriyle çok eskiden beri tanıdığım hissine kapıldığım şairi bir kaç cümleyle anlat deseler zorlanırdım, onun ‘şeffaflığını’ şöyle iyice esneterek, içinden geçerek, kelimelerinin saçlarını usulca tarayarak anlatmak isterdim.

Şair, dünyayı tersine çevirerek, kelimelerin anlamını eğip bükerek, tek bir mısranın tılsımlı gücüyle bildiğinizi sandığnız her şeyi parçalayarak siz daha ne olduğunu anlamadan bilinç dışınıza sızıverir. Üstelik ketumdur. Kendi tahayyül gücünün, duygularının üzerine kapanır. Ama ben Didem Madak’ın şiirinde daha evvel hiç tanık olmadığım türden çırılçıplak bir ‘açıklıkla’ karşılaştım ve öncelikle bu bakışa çarpıldım. ‘Hayatımın üzerinde imkansız kuşlar uçuyor’ diyerek ‘özgürlüğünün’ peşinde koşan bir şair, ruhunun karanlığını, neşesini, kederini sakınmadan, lüzumsuz imgelere, abartılı metaforlara sığınmadan öylece seslendiriyordu.

Didem anne, kızkardeş, abla, dost, uzaktaki melankolik yabancı, ustalaşmamak için direnen ‘acemi şair’, mahalleden çocukluk arkadaşı, masal mırıldanan bir çocuk, pazarcı teyze, beyaz tülbentli nine, çingene bir şarkıcı ve daha pek çok suret oldu benim dünyamda. Aslı neyse sureti de oydu. Sonra tabiatla, nesnelerle, hayali varlıklarla ilişkisini sevdim. Muhabbet kuşlarına, kuyruğu kopmuş tekirlere, reçel kavanozlarına, hırdavatçılara, tencerede usulca pembeleşen irmiklere, mahzun bir limon ağacına, hep aynı şarkıyı çalan laternaya, çerçilere, eprimiş defter sayfalarına, tespih böceklerinin izlerine onun gözüyle baktım. Kendi melankolimle bakakaldığım o hayatı sevdim. Onu sevince zamanın ondan çaldığı eksik kalmış şiir hayatını da sevdim. Bazı mısralarında ölümü coşkuyla çağırıyordu sanki. Dünyaya böyle meydan okuyuşunu, ‘yüzünü güvercinlere’, yüreğini okura teslim edişindeki samimiyeti sevdim. Ve elbette kadın olduğu için ‘ötekileştirimenin’ altını kalınca çizmeden kadınlığın tılsımını, ızdırabını, çelişkilerini şiiri pek sevmeyenlere bile sarsarak anlatmasını. Bir de ‘sona’ yaklaştığını anladığında acı ironisinden zinhar ödün vermeden, yeryüzünün kalın kabuğuna şiiri özenle bırakma  tutkusunu.

Bacakları arasından doğurdu zaman

Ben Didem Madak’ın şiirinde kardeşinin, annesinin, dizlerini kanata kanata sek sek oynadığı arkadaşının, sevdalandığı delikanlıların, mahalleli gençlerin elinden tutan, onları iyilikle yıkayan merhametinin şiirdeki karşılığını hissedebildiğimi sanıyorum. Ve bunu önemsiyorum doğrusu. Okurunu kollarını açıp onları olanca içtenliğiyle kucaklayan ama aynı zamanda mesafesini de koruyabilen az şair tanıdım. 

Şiirinin temel meselesinin de izahı da zor tıpkı konuşkan şiiri gibi. Kelimeleri insan atlasının bütün kıvrımlarında, kılcal damarlarında sükunet, yaşam sevinci, acı bir ironi, derin kederi ve dikenli diliyle dolaşıyor çünkü. Büyümeye direnmenin büyülü zaferinden, yalnızlığın loş ve huzursuz sokaklarına, zehirli kelimeleri tane tane ihtimamla – hiç de öyle yapmıyormuşçasına- yutarak doğurduğu , ‘bacakları arasından’ tekrar tekrar doğan zamanın kırılganlığına, kadınlığın bütün hallerinden, mısralarıyla sığındığı Tanrı’nın ışıltılı kainatına doğru sıçrarken ‘doğum-yaşam-ölüm’ sarmalını büsbütün altüst ediyor.

Gündelik hayata dair kavramları, kelimeleri, nesneleri, imgeleri, sesleri kendine has melodisiyle bestelerken ezberlenmiş ‘şair’ kalıplarını da yıkıyor. Aksak notaların ruhuna sadık bir dümbelekçi, dünyayı hep aynı renklerle boyamak isteyen melankolik bir ressam, limonlarını şefkatle okşayarak satan bir pazarcı, paslı iğnesini kalbine taammüden saplayan bir terzi, tutturuk bir taş ustası, otları kendi haline bırakmayı seven bir bahçıvan, nihayetinde tekinsiz bir masalcı oluveriyor.

Onun hakikat algısıyla dünyanın kabuklu gerçekliği arasındaki mesafenin çok geniş olmadığını düşünüyorum.  Belki bu yüzden onunla ilgili aklıma gelen ama nasıl dillendireceğimi bilemediğim paslı soruların cevabını yine onun ‘şeffaf’ şiir yıldızlarında gördüm. Kadın yazar-şair vurgusunu öne çıkaranlara cevabı gayet net ve anlamak isteyen için yeterince ironik: “İyi şairler çekince uzayan laflar etmekten imtina eder, kendilerini fazla beğenmez, cinsiyetlerini de öyle herkesin gözüne sokmazlar. Zaten ben daima iyi bir şair gibi davranmışımdır. Tilkilerle olan sorunlarım dışında tereddütte kaldığım hususları cemiyet hayatına fazla yansıtmamışımdır”.

Didem Madak’ın hüznünü kucaklayan çocuksu neşesi çoğunlukla acıtıyor. Uyandırıyor, kamçılıyor, kışkırtıyor ve tuhaf bir şekilde kendine has özel acısıyla yine şifa dağıtıyor. Didem Madak’ın ‘saf’ olduğu için böyle yazdığına inananların, onun yüreğindeki karanlık uçuruma yeterince cesur bakamadığını da farkettim açıkcası. O, derinliğinin gücünü sadeliğinden, içtenliğinden aldığını, süsten, kibirden, ‘anlaşılmaz’ olanın küstahlığından azade evrensel bir şiir ağacının dallarında tedirgin kuşlar misali dolaştığını ciddi bir mizah algısıyla gösteriyor: “Erimiş bir merdivende oturup dinledim. Benimki düzyazıya kaçmıştı. İlk defa dizelerimin kaç santim olduğunu düşünmek zorunda kalmıştım. Sersemce işlevden bahsetmek için de geç bir saatti”. Eğer bir şair  ‘Şiir şiir olalı böyle şiirsizlik görmemişti’ diyebilecek kadar ‘açıksa’, yüce gönüllüyse, hafifliğiyle ağırsa onun düzene boyun eğmeyen duruşunu da unutmamak lazım bana kalırsa. Şiirine ışıktan noktayı koyan, tadını beğenmediği kelimeleri gözünün yaşına bakmadan tükürüp atan, ucu olmayan dizeyi şiire yakıştıran, acının en katı halinden pulbiber mahallesinin sahici insanlarını yaratan da hep o nasılsa.

Onun zamanının kanatlarıyla benimki kızkardeş olduğundan belki rutubetli, ıssız mağaramın duvarlarında yankılanan biricik sesini umutsuz, tedirgin, telaşlı, kederli, ürkek zamanlarımda hatırlıyorum. Şiirinin cadıları, melekleri, büyücüleri sıkıca kavrıyor incecik bileklerimi. ‘Tanrı’nın büyük buğdayları andıran ayaklarını’ onun bakışlarıyla görüyorum. ‘Sözlerin arasındaki boşluğa’ sığınıp acı çekmemeyi deniyorum bazen onun gibi. Karanlık şiirlerden başka saklayacak ganimeti olmayanları düşünüp umutlandığım da oluyor.

Ben onun ‘Dilimin ucunda deyip hatırlayamadıklarımıza’ şiir ithaf eden akıllı deliliğine kıkırdamayı, ‘eski eski kokarken’ yeniye arzuyla, aşkla, bazen öfkeyle tutunmasını sevdim. Fotoğraflarda hayalet gibi dolaştığımdan belki her fotoğrafta defolu bir kelebek gibi çıktığına inanmasına camkırıklı gözlerimle güldüm. Sevinçli bir kalbi, sevinçli bir çocuğa benzetmesine sahiden çok sevindim. Ölü kelimelere minik mezarlar kazdığını, kelimelerin mezarlığında gece bekçiliği yaptığını öğrendiğimde kayıp kardeşimi bulduğumdan iyice emindim artık. Her şeyden evvel ve her şeyden sonra, onu bana getiren dilin hakikatine bir kez daha minnettar oldum.

Dil deyince onu andığım eski bir yazıdan devamla….

Ve dil nihayetinde insanı insana ulaştıran en sağlam köprüdür. Bir gün kendisini küçümseyenlerden intikamını sinsice alır. Geçmişle, gelecekle, kayıp ‘şimdiyle’ bağımızı koparmamak için anlattığımız hikâyeler, sahip çıktığımız dil bizi hakiki benliğimize kavuşturur, hayatı ebedi kılar. En bozulmamış hâlimiz de, en koyu karanlığımız da hep onun sürprizli oyunlarıyla, musikisiyle, anlam katmanlarıyla görünmez mi?

Hayatında hiç masal, hikâye dinlememiş, şiirin hakikatine henüz kavuşmamış bir insanın bile daha ilk karşılaşmada dilin masumiyetini, vahşetini, ilkelliğini, tanrısallığını ürpererek sezebilmesi ne garip değil mi? Rüyasında sislerin içinden kuru dallar gibi yükselen geyik boynuzlarını, gölgesinde mektup yazdığı salkımsöğüdü, hayalinden çıkmayan soylu ve yorgun bir yüzü, gelmeyeceğini bildiği hâlde beklediği aşkın sonsuzluğunu, toprağa karışan yağmur tıpırtısını, sonrasında tüten kekremsi insan kokusunu, dilini tutkulu bir âşık gibi sevmeden nasıl anlatabilir ki insan?

Peki, siz hiç ahlat ağacı gördünüz mü? O ağacı, yarasını yalayarak iyileştiren bir kedi gibi tırtıklı diliyle güzelleştiren şairle tanıştınız mı?

Bu dünyaya misafir olduğu kırk bir sene boyunca çocuk, kelime, anne, harf, şair, dost, bulut, ağaç, mektup, sevgili, kedi, kuş ama belki de en çok “mavi bir kelebek” olan Didem Madak, ah’larını, sevmenin buğusunu, duayı, zamansızlığı anlattığı şiirlerinde insanla dil arasındaki kadim ilişkiyi sadeliğiyle çıplak kılıyor: “…İnsan çıtır ekmeği ısırdığında/ Kırıklar dolar kucağına/ İşte orası umudun tarlasıdır./ Ve orada başaklar ağırlaştığında, / sayısız ah dökülürdü toprağa… İç ses, diye söylendim/ Ve ah dedim sonra/ Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim/ …/ Dallarına salıncak kurardı çocuklar,/ Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar./ Meyveleri tatsızdı/ Eski bir lanetten dolayı/ Herkes dişlerdi acı meyvelerini,/ Ve herkes söverdi ona./ İsmini yazardı herkes onun bağrına./ Ah derdi, o ah!/ …/ Bıçağın ucundaydı insanların hafızası/ “İnsan unutandır/ ve insan unutulmaya mahkûm olandır”/ Tanrı şöyle derdi o zaman: Ah!/ …/ Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının Tanrım,/ Ulaşılmazdı,/ Sen sarılmak istesen ona,/ O sana sarılmazdı./ Ne çok dikenin vardı Tanrım!/ Ne çok isterdim,/ Sana sarılamazdım./ Ve şöyle derdim o zaman: Ah!”

Günlerdir çocuk kalabilmiş bilge bir şairin “Grapon Kâğıtları”ndan şeffaf kayıklar yapıyorum. İroniyle acılaşmış “Pul Biber Mahallesi”nde avarelik etmekten yorulunca “yuvama” dönüyorum. Sonra “Ah’lar ağacının” altına çöküp beni büyüten kederlerim, küçük sevinçlerim, kayıp hayallerim ama en çok da Tanrı’nın bize bağışladığı “dil mucizesi” için şükrediyorum. Tanrım, “Bir şair kaderini, ölümüyle nasıl çağırır, onu nasıl böyle incelterek yazabilir” diyorum: “Gülümsedim o sıra,/ Bazen sevinirim,/ Sevinmek nedense hep yedi yaşında/ Ve… ah dedim sonra,/ Ah!../ Bazen Ah, diyorum durmadan,/ şimdi ben ahlatın başında,/ otuz iki yaşımda./ Ahlar ağacı gibi./ Rengârenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,/ Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,/ İstedim, hep istedim,/ Sen iste derdim, iste yeter ki/ Vereyim./ Her istediğimi verdim./ Arttım, fazlalaştım,/ Eksikli yaşamaktan./ Ahlar ağacıyım, gibisi fazla./ Başka bir şey istemem/ Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,/ Hesabımı tam vermekten başka./ …/ Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek/ Ve kaybolmak istiyorum o dalgınlıkta.”

Ona bu dünyanın yüzüne bakıp “senden korkmuyorum” dedirten, dilini kendiliğinden dikenli, sessiz ve isyankâr kılan ruhunun dehlizlerinde gizlice dolaşmak istiyorum. Dilin dibi kurcalanabilirmiş gibi ona “mavi kuşlar, mavi çocuk mezarları” düşleten acılarını düşünüyorum geceleri. Şiirlerinde dilinin zarafetiyle gösterdiği yalnızlığını kazısam altından hepimize benzeyecek “vahşi bir puhu kuşu” çıkacak diye ürküyorum.

Dili böyle “ölesiye” bir tutkuyla okşayamadığımdan belki yine yalnızlığımın üstüne kapanıp, çaresiz kendimi kâhin sesinin kucağına bırakıyorum: “Güçlü bir el silkeledi beni sonra/ Sanırım Tanrı’nın eliydi,/ Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,/ Çok şey görmüşüm gibi,/ Ve çok şey geçmiş gibi başımdan/ Ah dedim sonra,/ Ah!/ …/ İç ses diye söylendim./ Gel!/ Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla./ …/ Vasiyetimdir: Bin ahımın hakkı toprağa kalsın…”

Didem Madak ya da sen olduğun gibi ruhunla, isminle,  ‘gözüm’, geç bulduğum, iyi ki bulduğum, hayatın yalan olmadığına ‘şiirin imkansızlığıyla’ beni ikna eden kızkardeşim, dilinin buğusuyla ürperen gamzelerinden serçeler su içiyor durmadan. Hala hayatın içinden şiir fışkırıyor, gördüğün ve hissettiğin gibi dünya, hala. Ah!

A. Esra Yalazan
http://t24.com.tr/yazarlar/esra-yalazan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.