Uzun ömürlü, “muammerûn” şairlerden kabul edilen Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştüğü ve O’nun (s.a.s), şair için “Allah’ım! Beni onun şeytanından muhafaza et! ” diye dua ettiği, şairin de bu dua üzerine vefat edinceye dek artık hiç şiir söyleyemediği rivayet edilmiştir.
Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.
Efendim, Roma sümbülleri çiçeklenir kâsede Ve kış güneşi emekler karlı tepelerde; İnatçı mevsim sürmekte. Hayatım hafiftir, bekler ölü rüzgârı, Elimin sırtındaki bir tüy misali. Güneş ışığında toz ve köşelerde hatıra Bekler ölü ülkeye doğru soğuk esen rüzgârı.
Bahşet bize barışını. Dolandım uzun yıllar bu şehirde, Tuttum inancımı ve orucumu, kol kanat gerdim yoksula, Onuru ve rahatlığı hem verdim hem de aldım. Asla reddedilmedi kimse benim kapımdan.
Gelip çattığında kederin zamanı Kim hatırlayacak çocuklarımın çocuklarının yaşayacağı evimi? Keçi patikasından gidecekler, ve tilkinin evine, Firar edecekler yabancı yüzlerden ve yabancı kılıçlardan.
İplerin ve kırbaçların ve dövünmelerin zamanından önce Bahşet bize barışını. Issız dağın duraklarından önce, Anaç kederlerin muayyen saatinden önce, Ölümün bu doğum mevsiminde şimdi, Çocuk, henüz söylenmemiş ve zımni Söz, Bahşetsin İsrail’in tesellisini Yarını olmayan seksen yaşındaki birine.
Sözüne göre, Methedecekler seni ve ıstırap çekecekler her nesilde Şanla ve alayla, Işık üstüne ışık, tırmanır azizin merdivenine. Bana göre değil şehitlik, düşüncenin ve duanın vecdi, Bana göre değil nihai önsezi. Bahşet bana barışını.
(Ve bir kılıç delip geçecek yüreğini, Seninkini de).
Usandım kendi hayatımdan ve benden sonrakilerin hayatlarından, Ölüyorum kendi ölümümde ve benden sonrakilerin ölümlerinde. Bırak gitsin Kurtuluşunu görmüş uşağın.
T.S. Eliot (1888-1965) Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Thou hast nor youth nor age But as it were an after dinner sleep Dreaming of both. (*2)
Buradayım işte, kurak bir ayda yaşlı bir adamım, Bir oğlan kitap okurken, beklerim yağmuru. Ne sıcak kapılardaydım Ne de boğuştum sıcak yağmurda Ne de dizlerim tuzlu bataklıklardaydı; pala sallamadım, Sinekler ısırmadı beni, boğuşmadım. Çürümüş bir evdir evim, Ve ev sahibi, pencerenin denizliğine çömelmiş o Yahudi Yumurtlanmış Antwerp’te bir meyhanede, Kuluçkalanmış Brüksel’de, katmerlenmiş ve soyulmuş Londra’da. O keçi öksürür geceleri yukarıdaki tarlada; Kayalarda, yosunda, taştaki otta, hurdada, tezekte. Kadın mutfak işlerini yapar, çay yapar, Hapşırır akşama doğru, dürter huysuz olukları.
Ben bir yaşlı adam, Bir donuk kafa rüzgârlı alanlarda.
İşaretleri mucizeler olarak algılarız. “Bir işaret gönder bize”: (*3) Bir sözdeki söz, bir söz söyleyemeden, (*4) Sarmalanmış karanlıkla. Yılın ergenlik çağında Geldi o kaplan Mesih.
Baştan çıkmış Mayıs’ta, kızılcık ve kestane, çiçeklenen erguvan, Yenmek için, bölüşülmek için, içilmek için Fısıltılar arasında; Bay Silvero tarafından Okşayan ellerle, Limoges’te (*5) Bütün gece yandaki odada yürüyen kişi; Hakagawa tarafından, Titianların arasında eğilmiş; (*6) Madam de Tornquist tarafından, o karanlık odada Değiştiriyor mumları; Fräulein von Kulp Döndü salonda, kapıda bir el. Boş mekikler Örer rüzgârı. Yok benim hayaletlerim, (*7) Bir yaşlı adam cereyanlı bir evde Altında rüzgârlı bir tepeciğin.
Bunca bilgiden sonra, ne bağışlaması? Düşün şimdi Tarihin bir çok hin dehlizleri vardır, uyduruk geçitleri Ve çıkışları, fısıltılı hırslarla aldatır, Yönlendirir bizi kibirlerle. Düşün şimdi Dikkatimiz dağılmışken verir bize Ve verdiği şeyi de öylesi çevik bir şaşkınlıkla verir Ki veriş teşne olur özleme. Çok geç verir İnanılmayan şeyi, yahut eğer hâlâ inanılıyorsa, Hafızada sadece, yeniden hatırlanmış şehvet. Çok yakında verir (*8) Zayıf ellere, vazgeçilebileceği düşünülmüş olan şeyi Reddediş bir korku yaratana dek. Düşün Ne korku ne de cesaret kurtarır bizi. Tuhaf tutkuların Babasıdır kahramanlığımız. Erdemler Salınır üstümüze arsız suçlarımız tarafından. Bu gözyaşları silkelenmiştir öfke taşıyan ağaçtan. (*9)
Yeni yıla atlıyor kaplan. Biziz parçalayıp yuttuğu. Düşün nihayet Varamadık neticeye, ben Katılaşırken kiralık bir evde. Düşün nihayet Yapmamıştım bu işi amaçsızlıkla Ve bu geri geri giden iblislerin zorlamasıyla (*10) Yapılmış bir şey değil. Seninle bu konuda dürüstçe görüşmek isterim. Yüreğine yakın olan ben uzaklaştırıldım oradan Dehşette kaybederek güzelliği, sorgudaki dehşette. Yitirdim şehvetimi: niye koruma ihtiyacı duyayım ki Korunan her şey yozlaştırılmak zorunda olduğundan? Yitirmiştim görmeyi, koklamayı, duymayı, tat almayı ve dokunmayı: Daha yakınına gelebilmek için nasıl kullanabilirdim duyuları?
Binlerce küçük düşüncelerle bunlar Uzatırlar onların serin çılgınlıklarının faydasını, Tahrik ederler zarları, duyu serinletildiğinde, Keskin soslarla, çoğaltmak çeşidi Aynaların sahrasında. Ne yapmak ister örümcek, Askıya almak mı işlerini, buğdaybiti Sonraya bırakır mı? De Bailhache, Fresca, Bayan Cammel, dönendiler Titreyen Ayı’nın pençesi ötesinde Parçalanmış atomlarda. Rüzgâra karşı martı, Belle Isle’nin (*11) O rüzgârlı boğazlarında, yahut akarken o Burun’da, (*12) Kardaki beyaz tüyler, Körfez’in istekleri, Ve bir yaşlı adam sürüklenir Tropik rüzgârlarla Uykulu köşelere.
O evin kiracıları, Kuru beyindeki düşünceler kuru bir mevsimde.
T.S. Eliot (1888-1965) Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Çevirenin notları: (*1) Gerontion, “küçük yaşlı adam” anlamına gelmektedir. Sözcük kökeni olarak Grekçe “yaşlı adam” anlamına gelen “geron”dan türetilmiştir. 1920 yılında yazılan Gerontion şiiriyle Eliot’un şairliğindeki İsevî dönemin başladığını gözlemleyebiliriz. Ayrıca, daha sonra “Çorak Ülke” şiirinde daha detaylı ele alınacak olan şüphe/inanç ve yağmur/kuraklık karşıtlıklarını da “Gerontion” şiirinde gözlemleyebiliriz. (*2) Ne gençliğin ne de yaşlılığın sahibisin / Fakat neredeyse bir öğle uykusunda gibi / İkisini de düşlersin. Shakespeare’in ”Measure for Measure” adlı piyesinden (III.1.32-34) (*3) ”Ya ağacı iyi, meyvesini de iyi sayın; ya da ağacı kötü, meyvesini de kötü sayın. Çünkü her ağaç meyvesinden tanınır. … Çünkü ağız yürekten taşanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik çıkarır. Kötü insan, içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır.” (Matta, XII, 12: 33-35) . (*4) “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Hayat O’ndaydı ve hayat insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve karanlık O’nu alt edememiştir.” (Yuhanna, I, 1: 1-5) (*5) Limoges: Fransa’nın orta bölgesinde bulunan porselenleriyle ünlü bir kent. (*6) Titianlar, 1477-1576 yılları arasında yaşamış, tam adı Tiziano Vecelli olan fakat Titian olarak bilinen Venedigli portre ve dinsel konular ressamı tarafından yapılmış resimler anlamındadır. (*7) “Günlerim çulhanın mekiğinden daha tez, / Ve bir ümit olmaksızın tükenmekteler.” (Eyüp, VII, 7:6) . (*8) Shelley’in “Adonais”i: John Keats’in ölümü üstüne: ‘Çok yakında, ve güçsüz ellerle” (Too soon, and with weak hands.’) (*9) Öfke taşıyan ağaç: iyiyi ve kötüyü öğreten bilgi ağacı. Bu ağacın meyvesini yemeleri üzerine Tanrı, Adem ile Havva’yı Cennet’ten kovarak ölüm ve acının bulunduğu dünyaya sürmüştür. (*10) Geleceği görebilenleri “Cehennem”e yerleştirmiştir Dante. Ve ceza olarak onları geri geri yürümeye zorlamıştır. (*11) Belle Isle: Labrador ile Newfoundland arasındaki bir ada. (*12) Burun: Tierra del Fuego, Şili, Güney Amerika’nın en güneyindeki nokta. Charles Darwin’in “Voyage of the Beagle” adlı yapıtında “ölümün mekânı” olarak tanımlanmıştır.
Dur merdivenin en üst basamağında Yaslan bir bahçe vazosuna – Ör, ör gün ışığını saçlarında – Sarıl çiçeklerine acılı bir şaşırmayla – Fırlat hepsini yere ve dön Gözlerindeki firari bir içerlemeyle: Fakat ör, ör gün ışığını saçlarında.
Böylece bırakabilirdim o adamı, Böylece bırakabilirdim o kadını durup yas tuttuğu yerde, Böylece bırakabilirdi adam Ruhun yarılmış ve yaralanmış bedeni bırakışı gibi, Zihnin kullandığı bedeni bırakıp gitmesi gibi. Bulmalıyım Işıklı ve marifetli eşsiz bazı yolları, İkimizin de anlayabileceği bazı yolları, Bir gülüş ve tokalaşma gibi sıradan ve vefasız.
Dönüp gitti kadın, fakat sonbahar havasıyla Günler boyu zorladı imgelemimi, Günler ve saatler boyu: Omuzları üstünde saçı ve çiçeklerle dolu kucağı. Ve merak ederim birlikte nasıl olurlardı! Yitirmiş olmalıyım bir davranışı ve duruşu. Bazen bu düşünceler şaşkına çevirir hâlâ Tedirgin gece yarılarını ve öğle uykusunu.
Aysı bir bireşimde tutulmuş Sokakların kapsamı boyunca, Fısıldanan aysı tılsımlar Eritir belleğin döşemelerini Ve onun bütün belirgin ilişkilerini, Bölümlerini ve kesinliklerini, Geçtiğim her sokak lambası Çalar kaderci bir davul misali, Ve karanlığın alanları boyunca Hafızayı sarsar gece yarısı Nasıl sarsarsa bir deli ölü bir sardunyayı.
Saat bir buçuk, Titredi sokak lambası, Söylendi sokak lambası, Dedi ki sokak lambası, “Bir sırıtış gibi Kendisine açılan kapının ışığında Sana doğru duraksayan şu kadına dikkatle bak. Görürsün giysisinin kenarı Yırtılmıştır ve lekelenmiştir kumla, Ve görürsün gözünün kenarı Kıvrılır eğri bir topluiğne gibi.”
Hafıza fırlatır yukarı yüksek ve kuru Kıvrılmış şeylerin bir kalabalığını; Aşınmış, pürüzsüz ve parlatılmış Bir dal kıvrılmış kumsalda, Sanki vazgeçmiş dünya İskeletinin gizinden, Kaskatı ve beyaz. Kırık bir zemberek bir fabrika avlusunda, Kuvvetin terk ettiği biçime tutunmuş pas Çetin ve kıvrımlı ve çatırdamaya alesta.
Saat iki buçuk, Dedi ki sokak lambası, “Kendisini olukta yassılaştırmış kediye dikkatle bak, Çıkartır dilini Ve siler süpürür bir parça küflü tereyağını.” Çocuğun eli de öyle, kendiliğinden, Çaktırmadan cebe atar rıhtımda dönenen bir oyuncağı. Hiçbir şey göremedim çocuğun gözü ardında. Işıklı panjurlar arasından dikizlemeye çalışan Gözler görmüştüm sokakta, Ve bir yengeç bir öğle sonrasında bir havuzda, Kendisini tuttuğum çubuğun ucunu kavramış, Sırtında deniz kabuklarıyla yaşlı bir yengeç.
Saat üç buçuk, Titredi lamba, Karanlıkta söylendi lamba. Mırıldandı lamba: “Dikkatle bak aya, La lune ne garde aucune rancune, (*) Belli belirsiz göz kırpar, Köşelere gülümser. Çimenin saçını düzler. Hafızasını kaybetmiştir ay. Soluk bir çiçek bozuğu çopurlaştırır yüzünü, Eliyle kıvırır toz ve bayat kolonya kokan Kağıttan bir gülü, Beyninde mekik dokuyan Bütün o kadim gecesel kokularla yalnızdır. Hatırlanır Güneşsiz kuru sardunyalar Ve çatlaklardaki toz, Sokaklardaki kestane kokuları Ve kadınsı kokular panjurları kapalı odalarda Ve sigaralar koridorlarda Ve kokteyl kokuları barlarda.”
Dedi ki lamba, “Saat dört, İşte kapının numarası. Hafıza! Anahtar sende. Yayar merdivene bir haleyi küçük lamba, Yukarı çık. Yatak açık; diş fırçası asılı duvarda, Ayakkabılarını koy kapıya, uyu, hazırlan hayata.”
Bıçağın son kıvrılışı.
(*) Ay kin beslemez asla.
T.S. Eliot (1888-1965) Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
Yolun ötesine geçebilirdik, ama duraksadık, Derken devriyeler geldi Komutanları sorumlu ve kararlı, Asık yüzlü ve kayıtsız öbürleri. Beklerken sorgulama başladı. Her şeyin Hemen açıklanması gerekiyormuş, Kimmişiz, neciymişiz, nereden geliyormuşuz, Amacımız neymiş, kimin adına, Kime karşı çalışıyormuşuz. Sorular, sorular. Durup yanıtladık bütün gün; Yolun öbür yanında, çitin ötesindeki Aldırışsız âşıkları seyrettik Bir başka yıldızda el ele dolaşan çiftleri, Seslensek, bizi duyacak kadar bize yakın. Yanıtlarımızı, davranışlarımızı Seçecek durumda değiliz burada, Az ötede aldırışsız âşıklar dolaşsa, Kaygısız tarla çok yakınımızda da olsa. Tam sınırdayız, Nerdeyse tükendi dayanma gücümüz Ve hâlâ sürüyor sorgulanmamız.
Hem dost, hem düşman evren, Doldurdum yıldızlarını keseme, Veda, veda ediyorum sana. Bırakıp bırakıp seni böyle Gitmek bir mucize kuşkusuz, Babamın söylediğine göre.
Sen öyle büyük, ben öyle küçüğüm ki : Ben bir hiçim, sense her şey Ben hiç olduğum için böyle, Gidebilirim yoluma. Yükselmeden, Düşmeden, çünkü hiç kımıldamazsam eğer, İzim kalmaz gününde.
Bazı anılar kalır, diyorlar Öteki yerde, yağmurda çimen Toprakta ışık, denizde güneş, Geçici bir iyilik, hayalet gibi bir yüz, Ama kararıyor dünya. Bir yer yok Ne kendisine, ne de hayaletine.
Baba, baba, korkuyorum bu havadan O uzak yanından umarsızlığın, O soğuk, soğuk yerden esen. Hangi ev, hangi destek, hangi el? Bakıyorum sonsuzluk hiçlikle dolu, Ve şu koca yer yuvarlağı zayıflıyor, eskiyor.
Tut elimden, sıkı tut – ben değişiyorum! Tut ki, elinde elim artık hiç değişmesin Seninki değişse bile. Sen burada, ben orda, El ele umarsız iki yaprak – Bilmiyordum ölümün bu kadar garip olduğunu.
Bir ayağım cennette, durup Bakıyorum karşı kıyıya. Dünyada koca gün sona ermek üzere, Ama ne garip ektiğimiz şu tarlalar Sevginin ve nefretin tohumlarıyla. Zamanın emeğine rahat vermiyor zaman, Hiçbir şey ayıramıyor artık Buğdayla burçağı yan yana biten. Saplara sessizce dolanan O süs otları; bunlar bizim işte. Kötülükle iyilik yan yana Hasadını toplayacağımız Hayır ve günah tarlalarında.
Gene de cennetten sürüyor kök Başlayan gün gibi tertemiz. Zaman’toplayıp yemişlerini Yakıyor o ilk yaprağı Korkunun, acının biçiminde Kış yollarında uçuşan. Ama aç tarlayla kararmış ağaç Çiçek açıyor bilinmeyen cennette. Acının, iyiliğin tomurcukları Yalnız bu karanlık tarlalarda açıyor. Cennet nasıl bilebilir Umudu ve inancı, acıma ve sevgiyi Gömülü kalmışsa hep Bellek buluncaya dek kendi definesini? Cennette hiç bu garip mutluluklar Yağmaz şu bulutlu göklerden.
Taşları sanki birdenbire değişen ve umutla, Kendileri gibi somut bir umutla, içgüdüye dönüşen Bir evi ve o evin güzel bir sıcaklıkla ısınan havasını düşündüm; Sevgi ve özlem dolu canların sıcaklığını, Bir çocuğun doğumunu bekleyen o eve egemen gülümseyen kaygıyı. Duvarlar kulak kesilmiş, fısıltıyla konuşuyordu herkes. Yalnız ananın hakkıydı inlemek ve yakınmak. Sonra da bütün dünyayı düşündüm. Kimin umurunda onun çabası, Kim kucaklamak ister onu böyle bir sıcaklıkla? O soylu amaca hiçbir katkısı olmayan kısır kalabalığın Korkunç şamatası duyuluyor ve gelecek belirsiz. Sakat bir doğum bu, o sıcacık evde, anasının karnında dönen Ve daha şimdiden yaşamaya başlamak ve bir balık gibi Tarihin akışına sıçramak için en uygun koşulları arayan, Zamanı gelince de olgun bir meyve gibi dünyaya düşecek O çocuğunkine hiç benzemeyen. Ama nerede o Geçmiş, dönüp de Zamana gülümseyerek Gözyaşları içinde yeni doğan oğluna seslenir gibi “Seni seviyorum,” diyecek?
Kayıyor ılık, peltemsi sıvıda âteş gemisi ağır salınımlarla. Açtığı yarık, o mecâlsiz, hâre si yitmiş dalga, kapanıyor hemen ardında. Anla, izi kalmaz hiçbir yolculuğun buralarda.
İskandil ulaşamıyor dibe. Kadim kalıntılara. Meçhûl metaller gibi uyuyor derinde, akkor arzular da.
Kutbu yok, kıblesi yok, yıldızı yok! Nihayetsiz bir sefere çıkarken… Yol, nedir ki yolcudan başka?
İşte teknem soğudu, saplanıyor pıhtı laşan sıvıya. Meğer böyle hız keser Miş her yol alış, bu ağdalı, bu yapış kan asırda.
Tayfalar ki içli harflerdir, dalgın, karanlık bir unutuşa benzeyen maceramızda.
Şiir, ey mutlu fosil. Yırtık hayal kalyonu. Süslü batık
İliştirilir bir gün elbet asri hayat koleksiyonuna. Ne fayda? Dilim ki nicedir tenime ezâ! -Her şey o kadar apaçık ve satıhta!