Yelek

sonunda dikildi yeleğim
arkası astarlık kumaş
önü balıksırtı, sıçan ölüsü

giyindim
ucu zincirli zamanı koydum cebine
kuruldum hayata
bir armağan oldum

görsün diye
önünden geçtim babamın
yolu sordum, bahane işte
çok eski bir resmine bakar gibi baktı bana
dudağında ağlamayı andıran bir gülümseme

dağılan bir sinemanın arka kapısındaydı
üç sarı yirmibeş kuruş
ve kesilmiş bir bilet vardı avcunda
çıplaktı
yeleğiyle yer ayırmıştı içerde bana

upuzun, tenha bir iskelede, yan yana
aradık birbirimizi
o parmaklarıyla oynadı
ben, onun dudaklarıyla içtim sigaramı

omzuma attığı elinden belli
yaşıt olacağız birkaç yıl sonra

Nuri Demirci

nuri+demirci+yelek Yelek


İkinciteşrin

: 23 00
: kapanış

ve sular sulardan ayrıldı

kullanmadığım bir denizde ne kadar ağırım
hayatı dalgın bir yosun gibi selamlıyorum

rengi atmış evinizin kıyıya bakan penceresinde
uzun bir iskele
ve demir almaya hazır gemi resimleri
saçlarını ortadan ayırmış kızın çaldığı mandolin
ikiye bölüyor sizi
konup kalkıyor yorgun kanatlı bir serçe
kumsala çekilmiş sandalın çürüyen gölgesine

umutluyum, kesilmiş bir ağaç kadar
belki mandolin, belki sandal
belki resimler için çerçeve
sahile vurmuş yara izlerini topluyorum

sürüklenmiş ömrünüzün gece haline
kül rengi armağanım olsun;
ayın sesini açıyorum

Nuri Demirci

ikincitesrin İkinciteşrin

İstiridye ve İnci

ölmekten yeni geldim
kimse görmedi doğduğumu

aldatıcıydı akıntısı suların
kayaların dibindeki midye kocaman duruyordu

bir kum tanesinin soluğu yeter mi denizlere
ömrüm kendisine yaldızlı bir kabuk arıyordu

saklandım bir istiridyenin pembe gizemlerine
sürüklenip geri geldim sedeflerle örttüm kumu

yakalandım ağlara, zaman ele verdi beni
hüznümün beyazı satılıyordu

söz dilde gizli, inci konuşmaz
acemi sarraf kör bıçakla sedefi tenimden kaldırıyordu

küçük diyor, değersiz kılıyor bedenimi
kahırlı sabır, yangın sınırında kav bekliyordu

kum tanesinin inciye dönüşmesi son perde
yaşam her nesneye ayrı zamanda giysiler biçiyordu

ölmekten yeni geldim
kimse görmedi doğduğumu

Arife Kalender
arife+kalender İstiridye ve İnci

Kutsal Kalabalık

İnkâr ve kabul, gece ve gökyüzü, imkân ve acı
Büyük cezaymışsın özgürlük, öğrendim sonunda.

Beni bir gölge doğurdu sudan ağaçtan rüzgârdan eksik
Gittim ki benden yapılmış boşluktu her yer.

Geniş zamanlı sözler söyledim inanıp güzelliğe
Eyvah ki kalbin minesi akşamla soldu.

Bir eksikmiş suların gittiği, ne kadar akarsa
Herkes ne çok severmiş seni mutsuzluk.

Oturdum kirpiklerden ayetler indirdim aşka
Ey aralık kapıların Tanrısı, dünya senin nen olur.

Uzun çarşılarda bulanık adamlar, sevmesem de
Gelip ağzımda harf harf yalnızlık açarlar.

Ey kendine acımaktan yapılmış sevgi
Nerden bulalım seni özgür kılacak geçmişi.

Yaşamak diye gittim kaç kez unuttum zamanı
Önümde bir tabut ardımda bir mezarlık.

Ayna kırıldı. Işık yok. Yalnızlık bitti.
Sen en büyüksün ey kutsal kalabalık!

Ardıç ağaçları… Bana da bir kuş, kaderinizden
Yoksa yapraklarınızdan bir musalla taşı…

Şükrü Erbaş

kirpiklerden+ayetler+indirdim+aska Kutsal Kalabalık

Yalnızlık Şiirleri

I.
Bozkırın ortasında
tam ortasında, alıç ağacı

yaşar
bir başına
susarak

dal uçlarında bir kamaşma
eski sevinç, kırgın heves, ince hasret

yaşar
içten içe
tutuşarak

aklında orman sesi
gönlünde saka kuşu

çoktan kururdu, eğer
yaşamaktan vazgeçseydi
yaşar
senelerce
dayanarak

dalında üç yemişi
biri toprağa
biri rüzgâra
biri sakaya

yaşar
bile isteye
aldanarak

II.
yeraltı nehri
gün yüzüne çıkar
durmadan şaşırarak
yaşadığına
ve öldüğüne
bir pınara dönüşüp
güneşe kavuştuğu yerde

III.
denizden aldım seni, Kırmızı Taş
en dipte buldum seni, Kırmızı Taş
soluğumu tutarak
dip akıntılarında
arıttım, yonttum seni, Kırmızı Taş

bundan kafesine sığamayışın

IV.
yalnızlığım
ipek örtüsü
benliğimin

Atılcan Saday

atilcan+saday Yalnızlık Şiirleri

Fotoğraftaki Yağmur

‘ceviz gölgesinde uyuma’ diyor annem
sesi mısır püskülü / tenha
kendimi fotoğraftan öğreniyorum
bakır kapları kalaylayan çingenenin
altın dişi gülümsüyor
teline kuşlar konmuş saz çalıyorum
ben yokum sesim var

çiçekleri yolarken tanrının eli
ıslık gibi kesiliyor aniden rüzgar
yağmur başlıyor fotoğrafta
kurak bir ağaç bir giz her yüz
yelkovanı sıkıntıya ayarlı
saatin tik takları / bu yüzden
nabzımda taşımıyorum zamanı

sokakta başlıyor yağmur
çatılara taşıyor damlalar
kediler kaçıyor çöp kovasının etrafından
‘yağmur tüm zamanlarda sebil’ diyor tanrı
ıslak alazlar düşüyor kanatlarından
oradasın o sabah ve her sabah
yağmur usta yağıyor üşüyor fotoğraf

kır çiçekleri üzerinde evler
uygarlığımı yok eden şimşekler
yaralarım ortaya çıkıyor duruldukça suyum
‘adresini ver kurtul peşine düşen sokaktan’
diyor o ses / kavımdan kurtulup
akıyorum fotoğraftan toprağa
kanım soğuk

– anılar açık kalmış
zaman cereyan yapıyor
kapatıyorum belleğimi… –

Emre Gümüşdoğan (Abdullah Çelik)

anilar+acik+kalmis+zaman+ceyran+yapiyor Fotoğraftaki Yağmur

Karanfilin Üç Rengine

Aynur Dursun’a

I
– illegaldir karanfil
tutuklanır anaların ellerinde –
kuş gözlerinde çoğalır bahar
nevroz ateşi dağlarda
toprağa sızar karanfil olmak için tohum
kanaviçe işleyen anaların yastığından
kokusunu sunar sabaha
karanfilleşir tan / rengi
doğanın bekaret kanı
karanfilsin / her yaprağın
illegal şiirlerin saklandığı
kutsal kitap
– nevroz / sen / su ve ateş
yüreğimdeki kızıl tomurcuk –

II
dalıp giderken taç yapraklarında
firari renklerinin kokusu
kaç türkü tanığı bağlamanda tezeneyim
serin uykularımın eşkalini yitirdiği
çınar gölgelerinde
düşer debisi ay ışığımın
yolculuklara çıktın
dönüşün kendinden uzağa
fırtınalarını iyi tanıyan kaptanındım
yırttın atlasımı sert iklimlerinde
sevdanı kundaklayıp yüreğimde
kendimden uzakta ölürüm
bir karanfil düş izime

III
dedim ya
belki göremem dönüşünü
göçer hayta yüreğim
birkaç sıcak yazın ardından
beyaz bulutlar tarlasına
aynalarına siner huzurum
yine diyorum
gelirken karanfil getir bana üç renginden
şiir koksun
bir dal karanfil istiyorum boynumda
diş izi olsun
otur dizimin dibinde
yaz akşamı gibi
ben hecelerken üç rengini
karanfilli şiirlerimi anımsa…

Emre Gümüşdoğan

belki+goremem+donusunu+gocer+hayta+yuregim Karanfilin Üç Rengine

Hasret

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,
belini sarmayalı,
gözünün içinde durmayalı,
aklının aydınlığına sorular sormayalı,
dokunmayalı sıcaklığına karnının.

Yüz yıldır bekliyor beni
bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
Aynı daldan düşüp ayrıldık.
Aramızda yüz yıllık zaman,
yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alacakaranlıkta
koşuyorum ardından.

Nazım Hikmet Ran
hasret Hasret

Cennetten Gelen Misafir

Hüzünlere daldığımda gözlerimle..
Geçip gitmeyin ne olur..Yansıtamasamda özlemlerimi..
Anlatamasamda hislerimi..
Görmezden gelmeyin beni..

Ben varım zaten yok saysanızda..
Ben varım zaten açmasanızda kapatsanızda tüm kapıları,
Ben varım ve Hayatın orta yerinde koca yüreğimle..

Ellerim başımın arasında düşlere daldığımda,
Bilinki sizler gibi umutlarım var benimde,
Anlaşılmammak en büyük korkum sizlerce..

Ben varım zaten tutsanızda yüreğinizden
Ben varım zaten uzanmasada yardım eliniz en çok ihtiyaç duyduğumda,
Ben varım sadece sevmeye odaklı, Hiç kirlenmeyen yüreğimle…

Samimi bir el değse omzuma uzanacak oysa elim,
En uzak sandığınız noktada..
Size sizden daha yakın yüreğim
Bir hissedebilseniz ah keşke!

Ben varım zaten anlamasa, görmezden gelsede gözleriniz,
ben varım zaten yok saysada yüreğiniz,
uzanmasada en çok ihtiyaç duyduğumda yardım eliniz..

Ben varım ve var olacağım,
Çünkü yerim en güzeli..
Çünkü Ben allahın cennetten gönderdiği misafir…!!!

Şule Gürbüz

Cennetten+Gelen+Misafir Cennetten Gelen Misafir

Alacânım

ah, nerde benim altından avaze sesim!
yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı
avaze sesim!

şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan
bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı
feryattan kimseler ölmez, denirken
duvarlardan geçtim
artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi
şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi
bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim!

alacânım,
mil yeşili gözlerin
dindirdi gözlerimi
kaç körü birden öldürdün bende
mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
ben yandıkça
ezber ettin ayazın demirini
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
hangi duvarın halısında
gördün, bildin, vurdun beni
kaç ormandan geçti
içinde kaybolduğumuz o büyük takip
içimizde bunca gurbet dururken
yol ettik uzaktaki sılayı
şimdi burdayız
kanlar içinde
alacânım
indi mi göğsüne heves?

etimdeki eksik yangın, sindi yüreğim
seyreldi tenim sahtiyan tarih
mahsur kaldım, meçhul oldum, şehit düştüm,
alacânım,
indi mi göğsüne heves?

alacânım,
rahat et ben gölgene ilişeyim
her belanı ben göreyim
yüreğimi ihbar et,
bana bir uçurum ver, gideyim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?
biliyorsun adımın kıblesini
bir meşhur hâfızla, meşhur bir şehvet
alacânım,
şuramda sinsi bir sızı
gel öldüğümü farz et
senden gelen her habere
canımdan uçurduğum şahin
pençesinde kaldı bileğim, yazım, harflerim
bir yanım onla uçtu, sende kaldı, ben bittim
alacânım,
indi mi göğsüne heves?

alacânım,
yakılmış bir köyün adıydı adın
görmedi kimse
içinde ben de yandım
o gün bugün kalbimin doğusunda tüten duman
nerede olursan ol göğündeyim kanlı tarih her zaman
Mardin’im, Midyat’ım
ah benim altından avaze sesim
kardeşlerimdi ölen de, öldüren de
aranızdaki duvarda
gömülü kaldım

etimden uçurduğum uçurum
meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
bir hâfızken eskiden
mecnun kaldım şimdi
aşktan, senden, kendimden
n’olur sevmeden öldürme beni
alacânım,
söyle, indi mi göğsüne heves?

Murathan Mungan
alacan%C4%B1m Alacânım