Uzun ömürlü, “muammerûn” şairlerden kabul edilen Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştüğü ve O’nun (s.a.s), şair için “Allah’ım! Beni onun şeytanından muhafaza et! ” diye dua ettiği, şairin de bu dua üzerine vefat edinceye dek artık hiç şiir söyleyemediği rivayet edilmiştir.
Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.
Göğsümde dalgalanan ağır ve sessiz bir göldü ‘sevilmedim’ diyen kadınlar Kanayarak çekiliyor şimdi damarlarımdan güneşe yükselen sular
II.
bir damlaydı hayat anamın göz pınarında koştum ve çoğaldı nehirler, çok koştum savaşa giden atlar gibi parklarda sert bakıp kılıçlar kuşanınca yok saydı beni tarihteki meydanlar
III.
Şairler Allah’la neden samimi mısralarda neye göre yaşanıyor sabır hangi yıkımdan sonra hatırlanır okumadan büyüdüğün anlaşma
Heves söner, yer kırılır, gül kopar. Ne şefkat tutar hayatı, Ne izleyenlerin duası… Üzülenler reklam arasındayken Sökülür betonlar, Annesinin bağrını ezer. Gülümsüyor çocuk yıkıntılar içinde.
Kimin gözlerini bekliyor bu Marmara, Ya bu ege! Hangi acı için damlalarını biriktirir denizler?
“يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ “O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler.”
(Kur’an-ı Kerim Kâri’a 4. Ayet)
Hatırlarım bir gece gözüme uyku girmedi Duydum ki pervâne muma şöyle dedi: Ben âşığım, eğer yanarsam yeridir, Peki ya senin ağlayıp yanman nedendir?
Sa‘dî-i Şîrâzî
Hali perişan bir pervâne vardı, Ateşe helâl kıldı tatlı canını. Yüzlerce ateş ve dert içinde olan mumu gördü, Sararmış yüzünün üzerinde gül rengi gözyaşı akıyordu.
Kâsım-ı Envâr
Kolumu kanadımı çırpıyorum pervâne gibi Her ne kadar benim mumum görüşten uzak olsa da.
Seyf-i Fergânî
Senin yanağının mumunu arzulamaktayım Tıpkı aydınlığı arayan pervâne gibi.
Seyf-i Fergânî
Tecelli mumunun nuru bizim gönlümüze kıvılcım attı Tüm bu nuru ve ziyayı o aydınlıktan bulduk.
Ubeyd-i Zâkânî
Bazen mum gibi ışıldayıp parla aşk ile Bazense pervâne gibi yanıp tutuş aşk ile.
Ubeyd-i Zâkânî
Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme.
Selmân-ı Sâvecî
Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben, Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa?
Selmân-ı Sâvecî
Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni?
Selmân-ı Sâvecî
“… pervâne sabaha kadar kandilin etrafında döner, arkadaşlarının yanına gelir ve onlara bu yüce ilişkiden söz eder. Sonra vuslat özlemiyle kendini ateşin içine atar. Ateşin ışığı, hakikatin bilgisidir; sıcaklığı ve harareti hakikatin gerçekliğidir, o ateşte yok olmak ise hakikatin ta kendisidir.
Ona ateşin ışığı ve sıcaklığı yetmedi. Sonunda kendini ateşin içine attı. Bu sırada arkadaşları, gördüklerini anlatması için onun gelmesini bekledi. Ancak pervâne yanıp kül olmuştu, ne bir şekli kalmıştı ne de bedeni!”
Hallâc-ı Mansûr
Sen öfkelendiğin zaman Senin etrafında ben pervâne gibi binlercesi yanar.
Rûdekî
Cihanı yaratan Yaratıcı sensin, Dinin, gönlün ve canın sahibi sensin. Tıpkı geceyi aydınlatan ay mumu gibi Gündüzün gözü seninle aydındır.
Dakîkî
Aydın ruhum rüyasında, Işıldayan bir mumun sudan çıktığını gördü.
Firdevsî
Rüzgâr bizim kandilimizi söndürdüyse de, Mumumuz var, mum tutalım yolumuza! Eğer o sultan gittiyse, bıraktı bize Yüce ve soylu bir padişah!
Ferrûhî-i Sîstânî
Yaratıcı’nın yaktığı her bir muma, Her kim tükürürse bıyığı yanar.
Muhabbet ateşinin yandığı gün, Âşık, yanmayı mâşuktan öğrendi. Bu yanıp yakılma sevgiliden ortaya çıktı Mum alevlenmedikçe pervâne de yanmadı.
Ruhun kendisine kadeh olduğu şaraptan içtim, Aklın kendisine divâne olduğu şeyle mest oldum. Güneşin kendisine pervâne olduğu o mumdan, Bana geldi bir duman ve düştü bir ateş!
Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr
Bu bedene düşmüş temiz can Işıldayan bir mumdur.
Esedî-i Tûsî
Yıldız, güle döndü; felekse bağa bahçeye Ülker yıldızı pervâne, ay ise kandile.
Esedî-i Tûsî
Gül, mum gibi yanınca (kızarınca) bülbül ona vuruldu Gül, gül dalından ötürü, bülbül gülden ötürü ötmeye başladı bülbül.
Katrân-ı Tebrîzî
Nevruz gülünün kokusunu özlüyorum O âlemi yakan güzelin hasretini çekiyorum Mumdan üç şey öğrendim: Ağlıyorum, eriyorum ve yanıyorum.
Mes‘ud-i Sa‘d
Her ne kadar senin ayrılığında mum gibi ağlayıp inlesek de Onun uğrunda yanmak için, erimek için gelmişiz.
Emîr Muizzî
Eğer ayın nuru ve mumun aydınlığı senin ise Öyleyse benim bu yanıp tükenişim niçindir? Eğer mum sen isen, neden benim yanmam gerekir? Eğer ay sen isen, neden benim eksilmem gerekir?
Emîr Muizzî
Gözyaşından dolayı aşk kadehi olan bir gözüm var, Yanan bir canım var aşka pervâne olan! Aşk hanesinde her gün mukîm olan benim Tüm cihanın akıllısı, aşkın divânesi benim.
Emîr Muizzî
Sen saray mumusun, bense yanmış bir mum Sen gökyüzünde dolunaysın bense bir hilal.
Abdulvâsî-i Cebelî
İlkbaharın gelişiyle bahçe puthaneye döndü Gülün yanağı muma; rüzgâr ise pervâneye döndü.
Abdulvâsî-i Cebelî
Onun mum gibi olan yüzü, cihanın güzellik evi olduğu için Can sahibi olanlar ise kendini onun yüzüne pervâne eyledi.
Hasan-ı Gaznevî
Ağlamaktan bir an olsun vazgeçersem eğer Mum gibi birçok ateş saçarım ben.
Hasan-ı Gaznevî
Ayrılıkta yanıyorum hayalin utancı ile Vuslatta yanıyorum biter korkusu ile Mumun pervânesinin de hali işte böyledir, Ayrılıkta yanmaz ancak vuslat yüzünden yanıp tutuşur.
Enverî
Yüzlerce nur ile dünyayı elinde tutan rahib Onun gece mumu, çam ağacıyla daha güzeldir
Hâkânî-i Şirvânî
Onun sayısız nefeslerinden öyle bir hararet gelir ki Yedi felek mumu (güneş) dahi erir mum gibi.
Hâkânî-i Şirvânî
Ben eğer gül bahçesinin bülbülü, mahfilin pervânesi olursam Gül hazana döner, mum ise sönüp gider.
Zahîr-i Fâryâbî
Senin yüzün öyle bir mumdur ki her gece kendi nuruyla Pervâne bağışlar göklerin ayına.
Zahîr-i Fâryâbî
Ey güzel sevgili! Sana cihanının mumu diye seslenirim ben, Senin vuslatını sonsuz yaşam olarak adlandırırım ben.
Rûzbihân-i Baklî
Senin aşkınla yanıp yakılıyorum uzaktan uzağa Çünkü pervânenin dayanma gücü yoktur nura.
Nizâmî
Pervâne gibi olan gönlü kederdeydi Sabahın mumu aydınlattı onun işini.
Nizâmî
Ona Hoten mumu diye seslenirim ve bilirim ki bu hata değildir, Hoten mumuna, Hoten mumundan başka ne denebilir?
Mucîruddîn-i Beylekânî
Ah ne çoktur o günler ki! Senin hayalinin huzurunda mum gibi Gece vaktine dek öldüğüm, seher vaktine dek yandığım.
Mucîruddîn-i Beylekânî
Onun mum gibi yüzünün karşısında Yanmayı tercih etmeli bir pervâne gibi.
Fahreddîn-i Irâkî
Gönül her iki âlemi arzularken (iki âlemi de) kaybeder Ve her iki âlemin faydasını da zararını da kaybeder Kendini muma vuran bir pervâne gibi Senin göz kapağında canını feda eder.
Fahreddîn-i Irâkî
Aklın ankası, kandilin pervânesi gibi köledir Senin cemâlinin mumunun parıltısı ile kanadı yanıktır.
Seyf-i Fergânî
Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme.
Selmân-ı Sâvecî
Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben, Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa?
Selmân-ı Sâvecî
Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni?
Selmân-ı Sâvecî
Uzaktan ortaya çıktı bir pervâne Raks ederek gelmiş sanki bir divâne Mumun altında üstünde ziyadesiyle dolandı Öptü her an mumu baştan aşağı Ona yârim deyip işve yaptığında Duman gibi attı kendini ateşin ortasına Aydınlandı tüm vücudu baştanbaşa Bir od ağacı gibi hoşça yandı mum huzurunda Bir ses yükseldi, ey diri gönül! Ey bahtı güzel ve kutlu gönül! Aşk oyununun yolu işte budur vesselam! Nâsır’ın sırlarını arayarak bul!
Nâsır-i Buhârâyî
Toplantı meclisinde bir pervâne gibi Mumda yok eder tüm varlığını ve benliğini.
Abdurrâhmân-i Câmî
O aydınlıkta toplandılar Pervâneler gibi muma doğru geldiler.
Kendini senin için ateşe vurur pervâne Ey mum! Pervâneye hürmet göster sen de.
Vahşî-i Bâfkî
Bir ateş yaktı ve gönül evi mutluluk mumuna döndü Can kuşu geldi, onun başının etrafında kanat çırptı ve gitti.
Muhteşem-i Kâşânî
Hayâ perdesi ay ile sevgilinin arasında engeldir, Mumu pervâneden ayrı düşürense fanustur.
Sâib-i Tebrîzî
Mum ile gül sana âşıktırlar bülbül ile pervâne gibi, Ey hayat baharı! Ya sen kimin âşığısın peki?
Sâib-i Tebrîzî
Her yere gidiyorum, o mumun hasretiyle yanıyorum Meclisten ayrılan pervâne için tüm cihan ateşe dönüşür.
Bîdil
Tamamen yanmadıkça bu çırpınışlar (sana) layıktır ey Bîdil! Cana ateş sıçramış pervâne meşrebliyiz.
Bîdil
Her ne kadar pervânenin süsü ziyneti kanadı olsa da Kendi kanadımı yaktım ve söylenmedim asla … Pervânenin kanadı bir kıvılcım ile yandı Mumun yanma mühleti ise geceden sabaha kadardır.
Pervîn-i İ‘tisâmî
Aşk ateştir ve evi harabeye çevirir Ateşin huzurunda mumun gönlü ve pervânenin kanadı birdir.
İ‘mâd-i Horasânî
Çemendeki pervâne (kelebek) dedi güle Haydi, bana söyle Sana kim vermiş de bana vermemiş Böyle rengi, böyle kokuyu.
Reşid-i Yâsemî
Eğer bir kimse ile bir olmak istersen onun rengine gir Bak da gör pervânenin nasıl da gül renginde kanadı var.
Meliku’ş-şuarâ Bahâr
Mum yerine kırmızı gül alevlendi çemende Bülbülün kanadı yandı pervânenin kanadı yerine.
Meliku’ş-şuarâ Bahâr
Gülün aşkıyla bülbül, mumun sevdasıyla pervâne Her biri yandı bir şekilde bir sevgili kederinde.
Meliku’ş-şuarâ Bahâr
Bir kişiyi ya da bir meclisi aydınlatınca Parlaklığından bir şey kaybetmez mum Bir kelebek bir gülün üzerine konarsa O kelebekten bir zarar görmez gül. … Hoş kanatlı iki kelebek gibi Dizginlerini seher yelinin eline vermiş.
İrec Mirza
Çimenliğe bir kelebek geldi fakat konmadı gitti Dostlara yaptığın yersiz kahrın aklıma geldi.
Rehî-i Mu‘ayyerî
Bizim mum gibi her gülüşümüz gözyaşı kaynağıdır Sanırsın bizim toprağımızı ağlayarak yoğurmuşlardır. Kanadı yanık pervânenin kıvılcımdan korkusu yoktur Şimşekten ne korkumuz olur bizim?
Rehî-i Mu‘ayyerî
İnsanoğlu asırlardır duygularını ifade etmede, his ve düşüncelerini karşı tarafa aktarmada edebiyat, müzik, şiir ve resim gibi birtakım araçlar kullanmıştır. İçinde tattığı hissi, tecrübe ettiği birtakım derin ve yüce duyguları ifade etmede zorluk çeken sanatçı, şair ve edipler muhatabına anlatmak istedikleri hislerini, aslına en yakın ve uygun bir şekilde dile getirebilmek için bütün bu unsurlardan faydalanmışlardır. Bu araçlardan birisi de şüphesiz edebiyat ve şiirdir. Şairler, çeşitli edebî sanatlardan istifade ederek duygularını söze dökmüşlerdir. İran edebiyatı şairleri de aynı şekilde çeşitli mazmun ve edebî sanatları kullanarak özel bir dil ile duygu ve düşüncelerini kaleme almışlardır. Bu mazmunlardan birisi de çalışma konusu olarak incelediğimiz şem‘u pervâne mazmunlarıdır. Söz konusu bu gibi ikili mazmunlara çeşitli sembolik anlamlar yüklenerek zamanla birtakım hikâyeler meydana getirilmiş ve bu mazmunlar birer kahraman olarak değerlendirilmiştir. Gül ü bülbül gibi şem‘ u pervâne de temsîli olarak sıkça kullanılan, sembolik anlamlar taşıyan bir hikâyedir. Başlangıçta tasavvufî çerçevede ateşin etrafında dönen pervâneye işaret edilmiş; sonraki asırlarda küçük de olsa bazı anlam değişiklikleri söz konusu olmuştur. Bu çalışmada İran edebiyatında genel çerçevede şem‘ ve pervâne kelimelerinin nasıl anlamlandırıldıkları; anlam değişikliğine uğrayıp uğramadıkları değerlendirilmeye çalışılacaktır.
Fatma Topuz Çetinkaya İran Edebiyatında Şem‘ ve Pervanenin Anlam Serüveni
…Pervane, sabaha dek alevin çevresinde döner; arkadaşlarının yanına gelir ve onlara, görkemli bir anlatımla, bu tanrısal ilişkisinden söz eder. Sonra tam bir birleşmeyi özleyerek kendini alevin cilvelerine kaptırır.
Alevin ışığı, gerçekliğin bilgisidir; sıcaklığı, gerçekliğin gerçekliğidir; onunla birleşme (tek oluş) ise, gerçekliğin Doğru’sudur.
Ona alevin ne ışığı yetiyordu, ne de sıcaklığı; kendisini alevin içine fırlatıverdi. Bu sırada, onun söylentilerle kanmadığını bilen arkadaşları, son içgörüsünü anlatması için gelmesini bekliyorlardı. Ama o anda pervane, yanmış, kül olmuş, dağılmıştı; ne bir biçimi kalmıştı, ne bedeni, ne de ayırtedici bir belirtisi. Şimdiki duyarlığıyla dönebilir miydi arkadaşlarının yanına? Şimdiki ruhsal durumuyla dönebilir miydi? O, içgörü aşamasına varınca, sözlerden uzaklaşmayı başarmıştı. İçgörüsündeki varlığa ulaşınca da içgörüyle bir ilişkisi kalmamıştı.
Hallâc-ı Mansûr Tavasin- Enel Hak
Senin zülfün zincirse, divânesi benim. Senin aşkın ateşse, pervanesi benim. Senin yeminine ant olsun ki kadeh benim. Senin aşkınla bizzat (sen oldum) ama sana yabancı da benim.
Ahmed Gazzâlî
Hem-reng oldu şem ‘ ile pervane yanıcak Gerçi Hayali eylemez azdüd lctima’
Pervane gibi yanmayıcak nar-ı ‘ aşka ten Ol şem ‘-i hüsne vas i olımazsın cihanda sen
Şeyhülislam Yahya
Ey seher kuşu! Aşkı pervaneden öğren. Çünkü o yanmışın canı gitti de sesi çıkmadı.
Sa’dî-yi Şîrâzî
Aşk ateşinin yandığı o gün; âşık, yanma usulünü maşuktan öğrendi. Yanma ve yakılma dost katından belirlendi, ortaya çıktı. Şem’, yanmadıkça pervane de yanmadı.
Ebû Sa’îd-i Ebû’l-Hayr
Güneş, senin aya benzeyen yüzünün utancından dolayı terlemekte. Mum, pervane gibi senin yanağın sevdasından dolayı yanma ve yakılmada.
Hâcû-yı Kirmâni
Yüreği yanan mumun (dili) kerpeten/makas ile kesildiği için gönülleri (aşktan dolayı) solmuşlardan gönül sırrını gizleme.
Hâcû-yı Kirmâni
Ey mum! (gözlerinden) kanlı gözyaşı dökme. Ağlamak(la) sarhoşlara ne(yi) öğretirsin?
Hâcû-yı Kirmâni
Geceyi gündüze katıp safâ vü zevk kılmaga O bezmin yaktılar her gûşesinde şem‘-i tâbânı
Her encümende encüm-i eşkin döküp yire Diñlenmeyüp yakar oda her gice cânı şem‘
Cem Sultan
Şem‘-i dîdârıña pervâne gibi yandım idi Çekdiğim derd ü belâyı o zamân andım idi
Moralızâde Leylâ Hanım
Bezm-i aşka nitekim pervâne geldin ey gönül Yan yakıl ol şem’-i hüsne yana geldin ey gönül
Şeyhülislâm Yahyâ Efendi
Âdâb-ı bezm-i vuslatı pervâneden görün Bülbül gibi değil-durur ol ehl-i hâldir
Bâkî
Yanmağa mûm ise dil şem’-i ruh-ı dildâra Kimse gûş eylemesin nâleni pervâne gibi
Haşmet
Aşk odu evvel düşer m a’şûka andan âşıka Şem’i gör kim yanmayınca yakmadı pervaneyi
Fuzuli
Şem-i meclis gerin olup öykündüğiyçün yüzüne Astılar bâzârda sonra zebanın yaktılar
Ahmed Paşa
Pertev-i şem’-i tecellî-i cemâlu’llâha Özini ‘âşık-ı zâr yakmaga pervâne gelür … Aşk-ı dilberle nedür hîç sorma ahvâlüm benüm Şem’i gör pervânenün hâline yana yana bak
Derviş Pervâne
İşte bu noktada mum, pervaneye; sabrı, arınmanın yollarını ve iç gözlemi öğreten bir kılavuz kimliğiyle çıkar karşımıza. Pervane, kendisini varlıktan haberdar ederek yoluna ışık tutan mumun kılavuzluğunda gerçek hedefini belirleyecek; böylece yalnızlıktan ve belirsizliklerden kurtulacaktır. Mumun alevi karşısında hayal kurmaya devam eden pervanenin “yalnızlığı artık boşluğun yalnızlığı değildir. Yalnızlık küçük ışık sayesinde somutlaşmıştır” (Bachelard); … Kendi alevinde, tükeninceye kadar, varlığını sürdürmeye çalışan ve gerçeğe ulaşabilmek için ne şekilde mücadele edilmesi gerektiğinin en güzel örneğini veren mum karşısında pervane hayranlığını gizleyememektedir. Zira “Aleve karşı doğal-cesaretle söylersek-doğuştan bir hayranlığımız var. Alev, görme hazzının vurgulanışını, her zaman görülenin ötesini belirler. Bizi bakmaya zorlar” (Bachelard)
Ateş karşısında kurulan hayaller, sıradan hayallerin çok daha ötesinde bir şeydir. Çünkü “Alev, dünyada, hayali davet eden nesneler içinde en büyük imge yapıcılarından biridir. Bizi hayal kurmaya zorlar. Onun karşısında, algılanan şey, daha hayal kurmaya başlanır başlanmaz, hayal edilenin yanında önemini yitirir. Kendi metafor ve imge gücünü en değişik tefekkür alanlarına taşır alev” (Bachelard).
Pervanenin aleve beslediği bu hayranlık, ona geçmişteki hatıralarının kapılarını birer birer açmakta ve o bu hatıralarını hayallerle süslemektedir. Alev karşısında tefekküre dalan pervane, bir süre sonra, alevin titreyişinin, ilahı olanın karşısındaki acziyet ve sonluluk nedeniyle olduğunu anlayacak ve aleve duyduğu hayranlık neticesinde o da titremeye başlayacaktır. … Yaratılmış olan canlıların tümünde olduğu gibi, mumda da pervanede de ilahı olana yönelme ve buna bağlı olarak da yükselme iç güdüsü vardır. … Gerçeğe ulaşmak zamanı hızlandırmakla mümkün olacaktır. “Ateşi düşünen kişi için ateş , değiştirme, zamanı hızlandırma ve yaşamı sonucuna ulaştırma isteği uyandırır. Bu koşullarda düşleme gerçekten büyüleyici ve çarpıcı olur. İnsan yazgısını açıp genişletir” (Bachelard). “Ateşle arındırma ilkesinin nedeni ateşin maddeyi ayrıştırması ve katkıları yok etmesidir. Başka bir deyişle, ateşten geçen bir şey türdeşleşir, böylece anlaşır” (Bachelard).
H. Gamze Demirel “Şem’ ve Pervane”nin İçsel Yolculuğuna Dair Felsefi Bir Yaklaşım
PERVANE VE MUM
Hatırlıyorum bir gece gözüme uyku girmemişti; Mum pervaneye şöyle söylüyordu: “Ben âşığım, yansam revadır bana; Fakat sen niçin ağlıyor, niçin yanıyorsun? Dedi: “Ey benim bîçare âşığım! Gitti bal gibi tatlı Şirin’im benim”. Şirin’im benden uzağa gidince, Ateş, Ferhat gibi eritti beni. Hep bu sözleri söylüyor, Her an sararmış yanağından gam seli akıtıyordu. Ey iddiacı! Aşk senin işin değildir; Çünkü ne sabrın var ne de buna gücün kuvvetin! Sen hamsın, bir kıvılcımdan kaçıyorsun; Bense tamamen yanıncaya kadar durmuşum. Aşk ateşi sadece kanadını yakar senin, Bir de bana bak, büsbütün yaktı beni. … Birisi muma ey alçak diye seslendi, Bir sevgiliye git ve sana lâyık olanı al! Ümit yolunu gördüğün yere doğru git, Sen ve mum sevgisi, nereden nereye? Semender değilsin, ateşin etrafında dolaşma, Çünkü (önce) mertlik gerekir, sonra savaş. Bir bak yanıp yakılan pervane ne dedi, Hayret, ne kadar yansam da niye korkayım ki! Gönüldeki ateş Halil gibidir bana, Sanki bu alev bir gül gibidir bana. Ben kendimi isteyerek atmıyorum ateşe; Çünkü şevk zinciri vardır boynumda. (Ateş) uzaktayken yaktı beni, Şimdi yakmadı ateş beni. Benim yok olma isteğim nedendir bilir misin? O olduğu sürece ben olmasam da revadır. Yanıyorum, çünkü makbul sevgili odur, Çünkü dostun ateşi sirayet eder ona.
Celâl Metînî
Söz canın neticesidir, canım neden azalsın? Sanma ki pervane gibi can düşmanımdır.
Mes‘ûd-i Sa‘d
Pervane ateşten nasıl korkar, nasıl uzaklaşır? Çünkü onun için ateşte huzur vardır.
Attâr
Bahçe, misk kokulu nergisten dolayı kâfurdan mumu yaktığı zaman Hava ona gümüşten sayısız pervane saçar.
Ezrekî-yi Herevî
Kendimizi yakıyor ve canı mum gibi feda ediyoruz, Mum meclisinin olduğu her yerde biz pervaneyiz. Asla insaf etmez, ben yaralı yorgun, Onun pervanesi olayım, o da meclisin mumu. Bir gece perdeyi kaldır mum gibi, Hepimiz yanalım pervane gibi. Pervanenin gönül ateşi mumdan dolayıdır; fakat Mum olmasa da senin yanağın gönlümü eritir. Pervane gibi gönül huzuru müyesser olsa bana, Sevgilinin mum gibi olan yüzüne doğru uçarım ancak. Bu hikâyenin sırrını ancak mum dile getirir, Aksi halde pervanenin konuşmaya takati yoktur. Senin kandil gibi olan yüzüne pervane oldu mum, Ben seni düşünüyorum; haberim yok ki kendimden.
Hâfız
Mumun gönlünün halini pervaneye sor.
Hacû-yi Kirmânî
Bizim aşkımızı konuşmaktan dolayı zamane unuttu Gül ile bülbülün konuşmalarını, mum ve pervanenin hikâyesini.
Câmî
Pervanenin mum ile ne konuştuğunu duydun mu? Ayrılıkta sen mi daha çok yanmışsın ben mi, söyle?
Vassâf
Kendini övmek mumun işi değildir, yoksa mumun eli Bir pervanenin eteğini tutmak için uzun olurdu. Pervanenin dışarıda yanması garip değildir Çünkü sönmüş mum senin hareminde ışık saçmaya başlar. Mum çalıların arasında kıvılcımlar gibi uçuyor, Senin etrafındaki pervane ise bir kez uçuyor.
Sâib
Mumun ağlayışı pervanenin matemi için değildir, Sabah yakındır, o kendi karanlık gecesini düşünür. Gördün mü mum haksız yere nasıl kanına girdi? Bir an bile aman vermedi ki geceyi sabah etsin.
Mumun gelini eğer fanusun mahfesine oturursa, Pervanenin kanadı mutluluk çölünde akan kuma döner.
Mirzâ Muiz-zi Fıtrat
Bir mum bir gecede binlerce pervaneyi öldürür. “Mecmûatu’l-emsâl”den, Hint baskısı. Bizim gönlümüzdeki ateşi hiç düşünmezsin sen, evet Mum pervanenin yanışından neden korksun ki?
Kemâlî
Pervanenin mezar taşında şu yazıyı gördüm; “Beni yakan ateş kendisini de yaksın.”
Ateş eğer binlerce kıvılcım çıkarırsa Pervanenin kaynaması (yanması) hüküm olur.
Sarhoş pervanenin tek amacı erimek, Mumun ayağında yanmak idi.
Urfi-yi Şîrâzî
Senin yüzünün aşığı pervane olur bülbül değil Bu ateşten dolayı yanar fakat feryat etmez.
Dihkân-i Sâmânî
Senin etrafında gönüller kuşu o kadar çok kanat saçtı ki, Senin kandilinin ağayı pervane kanadıyla dolmuştur.
Muştâk-i İsfehânî
Onun pervanesi canımı almak için gelirse bana, Mum gibi o an bir nefeste canımı feda ederim.
Ey mum! Pervaneyi rahat bırak bu gece; çünkü ben Gönül ateşiyle senin huzurunda mum gibi eririm.
Daha ne zamana kadar mum gibi küstahlık edeceksin, Murad pervanesi geldi, ey sevdalı, sus.
Ayrılık gecesi bana bir vuslat pervanesi gönder (bana vuslat izni ver) Yoksa senin kederinle bütün dünyayı mum gibi yakarım.
Hâfız
Çimenlikte mum yerine kırmızı gül ışık saçtı, Pervanenin kanadı yerine bülbülün kanadı yandı.
Gülün şevkiyle bülbül, mumun sevdasıyla pervane Her biri bir sevgilinin gamında bir şekilde yanar.
Meliku’ş’Şuara Bahar
Eğer bir kişiyle dost olmak istersen onun rengine boyan Bak, kelebeğin kanadı gül ile nasıl da aynı renktir!
Benim gönlümü aydınlatan o mum yuvamdan gitti. Gülümün takati yoktur; çünkü benim pervanem gitti.
Meliku’ş’Şuara Bahar
Mum eğer yelden dolayı söndüyse, garipsemeyiniz Varlık pervanesinin ömrü bitti; yele veriniz.
Meliku’ş’Şuara Bahar
Ey zarif yaradılışlı pervane, Ey şerefli yaratık pervane! Ey latif kanat sahibi, Düşmandan korkmadığın gibi Ancak ateşin yanında açarsın kanadını. Sen öldün ey pervane ve sanat öldü. Musiki, güzellik ve kelimeler öldü. Ey hain mum! Gamla, kederle perişan ol; Pervaneyi öldürdün, inkâr da etmiyorsun…
Meliku’ş’Şuara Bahar
Eğer mum ateşten kurtulmak istiyorsa, Ateş neden pervanenin harmanını yakıyor?
Mumun vefasını överim; çünkü yandıktan sonra her an Pervanenin mateminde başına kül saçar, yas tutar.
Pervîn-i İ‘tisâmî
Ben, pervane ve mum dışında herkes uyudu Biz iki üç delinin hikâyesi uzun bir hikâyedir henüz. Dün gece bir kez olsun pervane gibi olayım dedim. Mum, güzelce gülümseyerek “bir kez azdır” dedi.
İ‘mâd-i Horasanî
Ey Fars şiirinin mumu! Can, pervaneye minnet duydu; Senin için, dost olma derdiyle kendine yabancı oldu.
Mes‘ûd-i Ferzâd
Aydın kişilerin gönlünde yük değilim bir toz gibi; Yeşillikte ve gül üzerinde pervanenin gölgesiyim. Yeşilliğe bir kelebek geldi; fakat konmadan gitti. Senin dostlara yersiz kahrın aklıma geldi.
Daha çok öncekilerin şiir tarzının etkisi altında kalmıştır: Yarı canlı mum gibi senin hevesinde yandık Ağlayarak bina kurduk, senin için yandık.
Bir gece pervane yandı ve onun canı rahata erdi, Biz ömürler boyu senin cefanın kederiyle yandık! Mum eğer eriyerek ölürse, ne gam! Çünkü aşkın ışığı ile Mehtabın nuru, pervanenin külünden yeşerdi.
Rehî-yi Mu‘ayyerî
O güzel benli ve yüzlü kelebeği görüyor musun? Gömleğin kılıfından dışarı çıktı. Altın noktalarla dolu kol ve kanatla, Bir bir yeşillikteki güllere uğrar, Bunu öper, diğerine geçer.
Îrec Mirzâ
Çimendeki bir kelebek güle: “Bana söyle, Kim bu güzel rengi ve kokuyu sana vermiş, bana vermemiş? Ey güzel yüzlü gül! Görüntü ve desen bakımından senden eksik değilim, Neden senin gibi güzel kokulu değilim, bana cevap ver! Cennet hurisi gibi nazlanarak her güle konmak istersin Bazen (güle) konar bazen de etrafta uçarsın.
Reşîd-i Yâsemî
Onca bahar geldi, kelebek ve gül sarhoş oldular. Ben ise hala uçma fırsatını arzuluyorum.
Kelebeğin kanadı neden kırıldı? Neden her köşeye keder oturdu?
Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)
Mumun yanmaktan korkusu yoktur, Çünkü o, bu yanışta yalnız değildir. Bu yolun sonunda ölüm olsa da, ona ne! Çünkü pervanesi de onunla birliktedir.
Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)
Solmuş bir gül söylüyor ve dökülüyordu, Kesinlikle üzgün bir kelebek ah çekiyordu.
Mehdî-yi Ehevân-i Sâlis
Zifaf yatağından daha beyaz bir defterde Birleştiririz… Güneşin sıcaklığındaki çocuk, laleyi Tandırdan daha yakıcı sanıyordu. Hayalinin hamurunu o tandıra atmak ve Kendi ekmeğinden kelebeklere yiyecek vermek istiyordu.
Nâdir-i Nâdirpûr
Güller açıldı, Hoş renkli ve güzel. Nazla birlikte, Başları tutuldu.
Kelebekler yeniden Birlikte uçarak Güller açıldığı için Güllere kondular.
Dalga başını sahillere vuruyor Kayık ise sabahı izleyerek gitmiş. Uyku gözden kelebek gibi uçuyor Gözü uyandırmış geçiyor.
Abbas Yemînî-i Şerîf
ŞEM‘ u PERVÂNE شمع و پروانه
Geceleri ışığın çevresinde dönen pervanenin klasik Doğu şiirinde âşığı temsil ettiği ve muma (şem‘) âşık olduğu yaygın bir kabul olarak yer almaktadır. Pervanenin mum ışığı etrafında her seferinde ona daha yaklaşarak döndükten sonra kendini aleve atıp yok etmesi sevdiğiyle yakıcı bir vuslata ermek şeklinde düşünülmüş ve bu düşünce şairler için orijinal bir ilham kaynağı olmuştur. Şem‘in yanarak ışık vermesi, pervanenin de bu ışık çevresinde dönüp durması âşık ile mâşukun durumuna benzetilmiştir. Ayrıca şem‘ çeşitli kelimelerle oluşturduğu terkiplerde kinaye yoluyla “ay, güneş, sevgili” anlamlarının yanı sıra “ilâhî nur, mürşid-i kâmil, Kur’an, Hz. Muhammed” gibi tasavvufî mânalarda da kullanılmıştır. Kur’an’da insanlar uçuşan kelebeklere benzetildiği gibi (el-Kāria 101/4) hadislerde de kendini ateşe atmaya çalışan pervanelere teşbih edilmiştir. Bunlar şem‘ u pervâne konulu şiirler için önemli bir ilham, telmih ve istişhâd kaynağı teşkil etmiştir.
Sadık Armutlu
Klasik edebiyatımızda hakiki aşkı anlatan metafor pervanedir. Mecazi aşkı bülbülle, gülle anlattığı gibi şairlerimiz, hakiki aşkı da pervaneyle anlatırlar. Pervane, mum etrafında dönerek can veren küçücük kelebeklerin adıdır; gözünüzle bile göremezsiniz, çok küçüktürler, muma aşıktırlar. Sevgililerin etrafında döne döne aşkları arttıkça yaklaşırlar, iyice yaklaşırlar, ateşe temas ederler ve külleri mumun dibine düşüverir. Şair de aşkın izini ancak pervanenin küllerinden bulabilirsiniz diyerek bize yol gösterir. Hakiki aşkı, feragati, fedakârlığı temsil eden şeydir pervane. Can veriyor bak sesini dahi çıkarmıyor. Bülbülü azarlar şair: “Niye bağırıyorsun feryat ediyorsun, hiçbir şey verdiğin de yok. Hâlbuki bak, pervane can veriyor ama senin gibi ses çıkarmıyor.” Niyâzî-i Mısrî: “Pervaneden al gizli sevda haberini sen” diyor. Pervane onu temsil ediyor. Filozof Rıza Tevfik’in bir şiirinde geçen bir mısra idi, biz oradan etkilendik, bize isim babası oldu o şiir: Bilmedim kim oldu bu hâle sebep, Ağladım ümidim hêba oldu hep, Bendeki sûz-i dil var mıdır acep, Tutuşup can veren pervanelerde.
Hayati İnanç
Esrar-ı suziş-i dili alup zebana şem ‘ Söyler Iisan-ıhal ile hep yana yana şem ‘
Beliğ Mehmet Emin
Layık ki encümende erürse hicibdan Sırr-ı nihan-ı ‘aşkı getürdi Iisana şem ‘
Beliğ Mehmet Emin
“Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşe düşmeyesiniz diye iç kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, (ateşe girmeye) çalışıyorsunuz.”
Hz. Muhammed (s.a.v.)
“Kıyamet günü insanlar, Sırât (köprüsüne) sevkedilirler ve Sırât’ın her iki yanından kelebeklerin ateşe düşmesi gibi düşerler. Allah dilediği kimseyi rahmetiyle kurtarır. Daha sonra meleklere, peygamberlere ve şehitlere şefaat etmeleri için izin verir. Onlar da şefaatte bulunurlar ve (lehlerine şefaat ettikleri kimseler ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Kalbinde zerre kadar iman olan (ateşten) çıkarılır.”
Hz. Muhammed (s.a.v.)
“Ey iman edenler! Kelebeğin ateşin peşinden gittiği gibi yalanın peşinden gitmenize sebep olan nedir? Şu üçü dışında tüm yalanlar ademoğluna günah yazılır: Bir adamın karısını hoşnut etmek için söylediği yalan veya bir kimsenin savaş hilesi olarak (düşmanı aldatmak için) söylediği yalan veya bir kimsenin iki müslümanın arasını bulmak için söylediği yalan.”
Hz. Muhammed (s.a.v.)
“Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde meşale bulunan bir kandil yuvasına benzer. O meşale, bir cam fanus içinde; o cam fanus da, sanki ince bir yıldız gibidir. Ne doğuya ne de batıya ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, hemen hemen ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üstüne nur! Allah, dilediğini nuruna ulaştırır ve insanlar için böyle misaller verir. Allah her şeyi bilir.”
(Kur’an-ı Kerim Nur suresi 35. ayet)
Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ Ol âteşe girdi bî-muhâbâ
İşte yastığı kara toprak olan Edebiyat âleminin yıldızı Pervîn’dir Gerçi felekten acıdan başka bir şey görmedi Sözleri gerçi olabildiğince tatlıdır Onca sözün sahibi, bugün Fatiha ve Yasin istemektedir Dostların onu anması güzel olur Dostsuz kalp, üzgün bir kalptir Gözde toprak çok can yakar Göğüste taş çok ağırdır Bu yastığı görüp ibret alır Her kimin hakikat gören gözü varsa Her kim olsan ve nereden gelsen de Varlığın son yeri burasıdır Bir insan ne kadar zengin olsa da Bu noktaya varınca fakirdi Kazâ nerede saldırırsa Çare teslim olmak, edep itaattir Doğurmak, öldürmek ve gizlemek Zamanın eski bir usulü ve tarzıdır Ne mutlu o kişiye ki bu sıkıntı mekanında Bir gönle teselli vesilesi olur
I Biliyorsunuz parkların Sizi çağıran tarafları İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı Orada saklanıyor onlar Çünkü her türlü saklanıyorlar orada Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla Dağınık mavisiyle gözlerinin Sevgi vermez kadın uçlarıyla Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin Yalvaran bakışlarıyla –nasıl da sevimsiz- En kötüsü, belki en kötüsü Bir duygu açlığıyla soluyarak Parklara yerleşiyorlar, parkların Onları çağıran köşelerine Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah Bacak aralarından Çömelmiş, öyle sakin Selamlıyorlar “Günaydın” diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor Acılar alıp veriyor dünyadan Dillerini gösteriyorlar, diz kapaklarını Bir sıkıntı şiiri gibi Sıkıntı İşte Tam orada duruyorlar.
II
Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde Her cümlede iki tek göz, bu kimin Ya da kim korkuttu bu kadar sizi Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı Ya da tam tersine Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere Sulardan ürpermek gibi dokununca, Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben İş edinmişim öyle kimsesizliği Kendimi saymazsam – hem niye sayacakmışım kendimi – Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.
Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi Onu da tatmak gibi Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek Ama gitmenin saati geldi Kirli bir gömleği çıkarıp asmak Yıkayıp kurutmak ister ellerimi Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da Açınca camları – diyelim camları açtık ya sonra? – Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim Bilirim ama çok bilirim kapadığımı Öyle iş olsun diye mi, hayır Bilirim içerde kendimi bulacağımı Dışarda görüldüysem inattan başka değil Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum Ve açıyorum bütün muslukları Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı Ne geldiği, ne de gittiği yer belli Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum Alıştım istemiyorum.
III
Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna Değişmek Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan Ve geçilmiyor ki benim Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.
Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum O yapayalnız olmaktaki kendimi Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi Sanki ben upuzun bir hikaye En okunmadık yerlerimle Yok artık sıkılıyorum.
IV
Biliyorsunuz, size geldim sadece Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden Peki bu sevinmek niye? Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz Ve işte giyiniyordunuz yıllarca Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle Eski bir insandınız merdiven gıcırdıyordu Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz Biliyorsunuz olmazdı Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu Bir kumru bir kumruyu tamamlasın Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu Sadece bu.
Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden Yeniden yeniden yeniden Yeniden hazırlanıyoruz Sanki bir güzelliği ödüyoruz Belki bir güzelliği ödüyoruz.
V
Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz – böyle Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım – böyle Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur Güneşler girer çıkar ellerinize Biriyle konuşuyorsunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin Kim bilir, belki de buluşursunuz Söz verip sizi bekletenlerle Sonra da çıkarız – niye olmasın – bahçeye çıkarız birlikte Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.
Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.
Nereye gidiyorsunuz ama nereye Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz Ya da çok kuşkuluyuz – böyle.
VI
Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz? Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz? Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum Belki de kim diye sorsalar beni Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi Belki de alıp başımı gideceğim Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin Nereye ama, nereye olursa gitmenin Hüzünle karışık bir ağrısı.
İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana Adımı bilmeden der, adımı bilmeden Şafaklar kadar güzel adımı O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar İnsanı, o kayalar gibi sert insanı Bekledikleri kadar.
Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi Varınca kıyıya birden Değilsin artık gemici.
VII
Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım Bir cümle, iyi bir söz, gene anlamadım Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz? Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız? BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.
O gün bugündür işte – ben mesela Çok usta bir avcının gözleri karşısında Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının Ki birdenbire açılan kucaklarında BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.
Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün – o beyaz Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı Kapımı çaldıklarında – bunu size söylüyorum anladınız Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ
Üstelik bitecek gibi değil Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi Elinde bir bıçakla Ve öldürmek isterken – kimiyse kimi Gülünç, sebepsiz, bilinç altı Ama tutalım, koyvermeyelim Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.
Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle Birimi öldü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi bitmeyecek bir Masal Kimbilir n’olduydu gene İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra Saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki Sabah kadar sabaha Uyuyup uyandığımız BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.
Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız Ve konuşmalarımız, öyle büyüdüler ki peşi sıra Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız Kahveden, meydandan, sokak içlerinden Bulup da çıkardığımız Konuşmalar:
– Biri geliyor sözü değiştirelim – Yürüsek açılırdık – Bu ne uzun bakmak kendinize – Ağzım mı kokuyor ne, yaa! … çok kötü günümdeyim – Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz? – Annem mi, çok sevinecek.. – Belki de sinemaya gideriz.. – Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım! – Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek – Bana kalırsa.. – Evet size kalırsa – Bana kalırsa şimdiden eğlenelim – Sus! – Biri geliyor – Biri geliyormuş sözü değiştirelim
Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz Kalmadı adım atacak yer bu yüzden Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin Lale de saçlarını kestirmeli Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor Bana kalırsa babamın mineli saati Tek başına bütün bir odayı dolduruyor Hele annemin güneş gözlükleri Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi Aaaa! Kitaplarınız BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.
Üstelik bitecek gibi değil Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor – düpedüz ilgisizlik Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor Bir hırsız giriyor ellerinize, polisler hırsızı kovalıyor Daha akşama çok var – olsun – biri sizi öpmeye hazırlanıyor Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın! Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz Balıkları nereden geliyor soframızın hele Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.
İşte biz böyle yapıyoruz.
VIII
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek Oooo! Demek bütün insanlar çay içecek Bilmem, çok uzakta biri sevindi Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi Bir bakış, bir korku, yada gereksiz bir eşya Yani ne varsa atılması gereken sırtımda Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı Ve bir Ortodoks kabalığınca içten Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi gene aklıma Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden Bilmem çok uzakta biri sevindi Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı Ben biraz esmerdim, o kadar İşlerim kötü gitti Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde Yaşayanlar güzeldi İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.
Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım Sur dışlarına çıktım, sıcak havaları severdim Mezarları gördüm, müzeler daha güzeldi Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan Ben boncuğu sevmem, hele kırmızı hiç sevmem Demek çok uzaklarda biri sevindi Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde Akşamlara dek bir masa katılığınca gün Ama o gün bugündür ayrılmadım ben Ayrılmadım işte o Beklediğim ölüden.
Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim Belki hiçbiri değil, sadece bir kız Öyle ki, biralar, yaz günleri, onunla biraz güzeldir Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi Yalnızlıktan İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım Kocaman bir adamdı dışardakiler Bilmem, böylece kaça çıktı bekledim ölüler İşte her bakımdan kendini arıyordu biri Şaşırmış arıyordu – ben miydim neydim – Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.
Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği Ya da buluşmak gibi özüyle insanların Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye Yalvaran gözleriyle – açılmış açıldıkları kadar – Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği – Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri – Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında Belkide yitirilmiş, yok bakacak bir yeri Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek Oooo! demek bütün insanlar çay içecek Hayır! Çok uzakta biri sevindi.
IX
Artık ne uyanmak için bu sabahlar Ne de bekliyoruz, beklemek için değil Üstelik ne de bir karanlıkta anlatıyoruz bu düşünceyi Ne açıp da ağzımızı tek kelime Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler – Hıh sığınmak! Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak Diyoruz, belki de En önce İsa almıştır kendi söylevlerine Sonra da biz; ya durmak, ya da bir zincirle oynamak bütün gün Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde Bakınca duvarlara – üstelik böyle de bakmak kendimize Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.
Karımı soruyordunuz, her zamanki gibi çok geveze Bir gün onu yaşarken görmüştüm – görmüştünüz Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz Yani ben ne yaptıysam, o sizinde yaptığınızdı biraz Ben ki ne yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.
Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden Konuşup duruyordu gene akşamlara dek Kumarsa kumar, içkiyse içki Yani bir kedi gelirdi arada bir Bir köpek siyaha koşardı ellerinden Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde Tırnakları kirli bir oğlanla Bir gemici durmadan bir sıkıntıyı anlatır Şişeleri devirir elinin tersiyle.
Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere Uyudum uyudum uyudum öylesine Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm Birinde yaralandım üç dikiş vurdular göğsüme Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi İstediğim kirli işlere karışmaktı, olmadı.
Bir gün de bir lokantaya girdim, yanımda biri vardı İğrendim, ama susmayı seçtim sadece Böyleyken garsonun biri elini kesti Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne Masaya geldi derken usulcacık masaya Geldi: ne içersiniz? sahi biz ne içer mişiz? Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye Çıkalım dedim o yanımdaki kız gibi herife Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım Nereye, ama nereye?
Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz? Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz Bir o kadar da kirliydi ayaklarım Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu Adamlar En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri Alıştım gitti Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz Sonra da bir bara gittim – neee! Bara mı gittiniz? Doğrusu müzelere gidecektim, biriyle buluşacaktım – sonra da Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla… Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız? Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey Elbette, kim ne der, inanmışım ben Bir keder, bir susuş, ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz Girmeler çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular Birden aklıma geldi, dilimi çıkarttım onlara Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi Öyle ya, elimi kestimdi ben – ne yani, deli değilim ya!
Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa Bardaklar büyümüş – o gün bugündür anlatamam büyümeyi Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa Bir kedi esniyordu – ben gördüm – üstünde şehirlerin Bir böcek – yetişir be – dünyayı yokluyordu bacaklarıyla Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.
Kalktım bir bara gittim – neee! bara mı gittiniz? Doğrusu müzeleri gezecektim; biriyle buluşacaktım – sonra da Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak? Hiiiç! Alışmak, sadece alışmak.
Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum İnanın Yattımsa Ama bilmiyorum.
X
“Ya ne yapmalı “ diyor annem bu geçkin çizgileri “Yıllardır aynı evdeyiz” bunu ne yapmalı Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği Düşünsek bile şimdiden – düşünemiyoruz ya Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli Kim bilir n’olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmaz istemiş o kadar Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi Sonra bir tramvay daha geldi.
XI
Size baktığım yol uzamakta Kendime baktığım yol uzamakta Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil Belki de biri seslenir, güneşler güneşler tutan uyruğunda Bir resim görürüm ya da – ortalık inceydi biraz Ya da resim gördüm; köşede, antikacıda Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da Ne zaman? elbette sabahları Sabaha baktığım yol uzamakta Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum İki perde arası soğuk bir limonata Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz Ve taşıtlar beklediğimiz durakta Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı Bitmesi bir olayın – ölüm mü geliyor aklınıza? Kim bilir, belki de ölüm Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı Belki de yürüyorken iki taşıt arasında Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı
Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada Dünyaya baktığım yol uzamakta Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya Oraya baktığım yol uzamakta Ya da bir bahçedeyiz – üstelik kadınlar vardı Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta Ya da bir toplulukta – iyi yaptınız! Bu çok hoştur! – size söylüyorum – yaramaz çocuk! Beni de sandınız! – evde mi? – hayır! Limonlukta Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası Ya da aklınız olacak sizi bir yangın yerine bağladı Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire Ve sanki her olay, her davranış ölümün bitişiğinde İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda AIO, İAO, AĞ UĞ AĞ Ve kahkahalar arasında kahkahalar Orada, aşağıda Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi Ve kaskatı kesilmiş, beyaz Sallanıyorsunuz boşlukta.
XII
Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi – tak Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına Bilmem ki gelir miydi? – saat üç buçuk – üstelik hava.. Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi – tak Acaba? Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya Boşandı, taptaze üçler halinde bir yağmur Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum Belki de unutmuşumdur. İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda Herkesin akşamı onu buluyordu Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak Sizi bekliyorum – beni bekliyormuş – niye olmasın? Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey Ne tuhaf! – Ben olsam! – ne çıkar ben olsam da Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor Çıkmadı, ama çıkacak – babası sesleniyor Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalını batıracak Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde Bir kurşun, bir kurşun daha Yere serecektir bir serseriyi Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi Bir küfür, bir patırtı ve babası çıkışıyor Annesi, annesi biliyor başına geleceği Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum Yanmış bir cep saatini aklımda tutmuştum yıllarca
Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi bak Demek siz! – koca ihtiyar! – ıslandım işte! Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene Hey tanrım neye yaradı sanki unutulmak Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa kalkıyordu ustaca Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları Evet, sahiden, niye? Soruyor kadın: Bu yaz yağmurları..
XIII
Şimdi her yerden bakıyorlar – demek uykusuzum – Kral birini çağırıyor uykusuz bitmiş olarak İşte Salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor Vahalam’da, bilmem ki neresidir Vahalam Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara Bir tarla konusu Oysa bre dolduran doldurana boşluğu Babamın akıttığı kan Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam Babamı tanıyorum; oysa çorabı, tütünü, acılarıyla o adam Eksiği yok küfürden yana Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu Belki de gelenek bu Al kılçıklarıyla ve hep birden – tamam! Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.
Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kağıda Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak Hırçık ve kadınsal bir sesle çıkışıyor Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu Bir adam sokağın alt yanını doldurdu Kırmızı elleriyle Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor Evet, sizi anlıyorum Yani kendimi Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum Ve işte bilmiyorum katil kim Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam Saat beş, diyelim erken dönmeli eve Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere
Genel bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri Olanca aklığıyla, ve hep birden – tamam! Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.
Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum Camlarda iri gölge derinleşiyor, o Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla Ben sadece paltomu giyiyorum
Akşam Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri Karısı ve dört çocuğuyla Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda Başkaca bir şey olmuyor Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.
Duvara alıştırıyorum gözlerimi – siz nesiniz duvarlar? Hiiiç! sadece duvarız biz Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz Bir şapka gene bir şapkaya asılı Bir palto gene bir paltoya Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda Evet onu anlıyorum – Yani kendimi –
Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor Bir burgu gene bir burgu oyuyor ayrıca Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan Hey tanrım! omuzlu, güçlü kuvvetli Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.
Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda Çiçekler alıyorum, bitmeden çiçeklerini gecikmelerin Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmaktı Vahalam Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım Bir duvar resmi gibi konuşuyor Kral? Kral uyandı.
Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor Diyorum kim bilir belki de tamam! Orasıydı Vahalam.
XIV
İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor Kremler, pudralar, iç bunaltıcı kokular gibi Bir kır bekçisi köpeğini sevdi Bir çcuk delinmeş bir kovayı sürüdü – nereye? Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.
ÇOĞULLAMA
Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor – acaba? Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz Ama biliyorsunuz ki gene de Hepimiz, işte hepimiz Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.
Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o Orman, dağ, kısacası evrenle.
ÇOĞULLAMA
Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor – acaba? Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin Kim bilir, belki de biz Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.
Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak Asılıp kalmışız sokak fenerlerine Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece Cansız Ve gidip geliyoruz dikkatle.
ÇOĞULLAMA
Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor – acaba? Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak Ben biliyorum, yalan mı, sizde biliyorsunuz.
Bir gün pişman olmak için hepimiz sıraya gireceğiz işte o gün başımdan hiçbir şey geçmemiş günlerin hatıra diye kabul edilmesini isterken Risto Trifkoviç’ten anlatsam yarısında izin alıp gideceğiniz bir hikayedir burası burası dünya bizi nasıl kırdıysa öyle de gönlümüzü almamayı bildiği yerdir.
Not: Dünya burukluk listesini yaparken tamamen taraflı davrandım. İsimleri kendime göre seçtim. Listeyi daha fazla uzatabilirdim. İsteyen listeye istediği ismi ekleyebilir. Ama bütün titiz çalışmalar ancak buruk olmayanların, nefesi yetenlerin işidir.
Hazreti Adem: Adem kimseye baba diyemedi.
Hazreti Yusuf: Kuyuya atılan hangi çocuk bir daha kahkaha atabilir ki?
Yunus Emre: Sol böğrümde ince bir dert / Batar Yunus Yunus diye.
Bülent Parlak: Burukluğu fark etmesem, kendimi burukluğa yazmazdım.
İlhami Çiçek: Onda dünyanın bütün taşlarını sırtında taşır gibi bir hal hep vardı.
Beşir Fuad: 1887 yılında ameliyatını kendi icra etti.
Sadullah Paşa: Viyana’da sefir iken Türkiye’ye kendisi değil, cesedi.
Hüseyin Türkoğlu: Üniversiteden arkadaşımdı. Bir şubat sabahı, 2015’te bileklerini. Şahidim burukluğuna.
Tokadizâde Şekib: 1932’de oğlunu kaybettiği gün başına bir silah dayadı.
Galib Efendi: Bir gün daha yaşamak istemeyecek kadar iftiraya uğradı. O tek gün için listede. 1906. Yazar, şair. Peyü Yavorov: Eşinin ölümünden suçlandığında onları değil kendini öldürdü. Bulgar şair.
Halil Nihat Boztepe: 1949 yılında arkadaşının evine misafirliğe gitti. Bir daha kendi evine dönmeyi beceremedi. Şair, yazar ve çevirmen.
Stefan Zweig: Avusturyalı yazar. “Ben, çok sabırsız olan ben, onların önündengidiyorum.”
Kurt Tucholsky: En güzel savaş şiirlerini yazdığı, savaşın dehşetini anlattığı, Naziler yüzünden kaçmak zorunda kaldığı için.
Marina İvanovna Tsvetayeva: Çünkü o sürgünlerin şairiydi. Rus ihtilaline karşı çıkınca yersiz-yurtsuz bıraktılar. Sonrası burukluk.
Sergey Yesenin: Rusya’nın buruk şairi. Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm / Ama yaşamak da yeni sayılmaz kuşkusuz.
Sezai Karakoç: Burukluğu bizzat gördüm, okudum, hissettim.
İsmet Özel: Gür sesinin ve büyük şiirlerin arkasındaki buruklukla her sabah uyanıyor. Sabah onun üstüne saldırıyor.
Sami Baydar: Merzifonlu şair. 2012 yılında vefat etti. Şiirlerini okuyunca o bir buruk.
Ergin Günçe: 1983 yılında 45 yaşında vefat etti. Gencölmek diye yazdı, genç öldü.
Antonin Artaud: Beni intihar ettiler.
Didem Madak: Onun çığlığı güzel şiirler yazmasında değildi, şiiri güzelleştirmesindeydi.
Sadık Hidayet: İranlı yazar. Karamsarlığı ve uyuşamadığı dünya yüzünden listede.
Attila Jozsef: Macar asıllı yazar. Kendini yoksul ve yoksun bırakanlara hakkını helal etmedi. Ya da bağışlamadı desek daha doğru olur.
Cesare Pavese: Ömrünün büyük bölümünü gurbette geçiren, arkadaşları tarafından yalnızlığa itilen ve karşılıksız aşklar.
Andre Frédérique: İkinci dünya savaşının kayıp çocuklarından.Fransız yazar, şair.
Yukio Mishima: Japon samuray ailesinden bir yazar. Hiroşima’yı yaşamış kadar buruk.
Rabia Bayraktar: Ama bana hiç bir parçanız bir gün “Güzel kız merhaba” bile demediniz. Çünkü o da buruktu. 1955’te denize atlayarak.
Sylvia Plath: Fazlasıyla hassas, fazlasıyla yaşadı. “Ölmek, Her şey gibi, bir sanattır, Bu konuda yoktur üstüme. Aşk, aşk, işte benim mevsimim.”
Yolanda Giglioti: Mısır’da dünyaya geldi. Diyordu ki ““Beni affedin! Hayat benim için artık tahammül edilemeyecek bir halde.”
Müslüm Gürses: Hayatı buruk.
Boris Harloff: Gidiyorum eyvallah.’ denir. Ben bunu demiyorum. Çünkü gideceğim bir yer yok.” Fransız yazar. Metin Akbaş: 55 yaşında, 1982’de o da pes etti. Kayseri doğumlu, şair.
Zafer Ekin Karabay: Karşıdan karşıya geçerken eli bırakılan çocuklardan.
Muhammed Halil Kaya: Birlikte çok iyi susuyoruz.
Bülent Parlak, İzdiham 35. sayı İZDİHAM
Hayat, zaman kavramı olduğu için doğmakla başlıyor; ölümle sona eriyor. Zamanın olmadığı her yer ve her şey sonsuzlukla tanışacak.
Yaram var diye konuşmaya başlarsanız bir kısmı yaranıza bakmaya gelir, bir kısmı yaranızı taşlamaya. Ama yara aynı yerde kalır.
Çocukluğumdan beri İsrail, işgale devam ediyor. Çocukluğumdan beri İsrail öldürmeye devam ediyor. Çocukluğumdan beri İsrail kendine ait olmayan bahçelere zorla girmeye, penceresinde gül yetiştiren kadınlara tecavüz etmeye, balkonlardaki hatıralara zorla sahip çıkmaya devam ediyor. Çocukluğumdan beri İsrail çocuk, kadın, genç, yaşlı demeden öldürmeye devam ediyor. Çocukluğumdan beri biz İsrail’i kınamaya devam ediyoruz.
2009 yılında Dergah Dergisinden yayınlanan Haritası Kayıp adlı şiirimde
“Gazze’ye şiir yazılmaz Gazze’ye şiir yazılmaz Gazze’ye şiir yazılmaz”
demiş ve İsrail sorununa karşı elinde taşla tanklara karşı gelinemeyeceğini, bu dramatik insanlık sorununun romantize edilemeyeceğini şiirle ifade etmiştim. Ben hiçbir acının şiirle, sinemayla, romanla anlatılacağı kanısında değilim. Sadece hissettirebileceğimiz bir alandır sanat. Gazze bir büyük dramdır ve onunla ilgili yazacağımız, sergileyeceğimiz, izleteceğimiz her şey ancak hissettirmeye sebep olur. Bunu yapmak da görevimiz, oradaki zulmü sona erdirmek de. Hâlâ aynı mısralar bende, taptaze yerinde duruyor.
Taşla ancak kuş vurabilirsiniz ki onda da ben kuşlara hiç kıyamadım. Taşla tanklara karşı gelmeye çalışmak ve bunu matah bir durum gibi yıllardır sunmak Müslümanın izzetini ayaklar altına almaktan başka bir şey değil. Müslüman eğer tanka karşı duracaksa bu taşla olmamalı. Bizi aciz gösteren bu tabloların artık sona ermesi gerek. Savaşlar aynı zamanda psikolojiktir. Biz savaşa daha girmeden kaybediyoruz. O çocuğun ellerini biz çok sevdik ama taşını yere bırakmasını ona söyleme vaktimiz geldi. Ona oyun parkları yapma vaktimiz geldi. Onun gurur duyacağı bir güce mensup olma zamanı geldi.
Yıllardır bu konularda fikir beyan etmemeye özen gösteriyorum. Beyan etmek yerine bu ülke için elimden gelen iyi, temiz, bu memleketin hassasiyetlerini gözeten bir dergi çıkarmaya çaba gösterdim. Çok hata yaptık, yazım yanlışı yaptık, bilgide kusur işledik ama yaptığımız çalışmalardaki titizliğimizi biz de biliyoruz, Allah da buna şahit. Tıpkı şahit olan dostlarımız gibi. Yazdığım onlarca şiirde de buna daima özen gösterdim. Yaptığımız çalışmalarda sadece kendi ülkemizi değil dünyanın neresinde haksızlığa uğramış bir insan ve topluluk varsa onların yanında olduğumuzu gösteren metinler yayınladık. Çünkü ben hep şuna inandım: Mazlumun, mağdurun ülkesi de, dini, dili ayrı olmaz çünkü.
İsrail, biz müslümanlar için ilk kıblegâhımız olan Kudüs’ü işgal ederken herkesten daha çok içim acıyor belki de. Bu vahşilik, bu zalimlik sona ermeli. Peki nasıl? Taşlarla mı? Uçaklara karşı küfür ederek mi? Hayır, hayır, hayır!
Kılıcın dönemi bitti. Tüfenk icat olunca mertlik bozuldu diyen Köroğlu 16. yüz yılda Bolu’da yaşadığı söylenen bir halk ozanı. Onun meramı da büyük bir haksızlığa karşı durmaktı. Durabildiği kadar durdu, bedel ödedi. Ama biz bedel ödemek yerine sloganlarla vakit kaybediyoruz. Kötü bir şuur, sonu gelmez aynılıklarla. Ve şu an 21. yüz yılda uçaklara yumruk sallamakla hiçbir zulmün çözülmediğini gördük. Uçakları üstümüze güldürmenin anlamı yok.
Biz yüz yıllardır Hıristiyan ve Yahudi terörünün oyunlarının, zulmünün, barbarlıklarının, vahşetinin sadece göz yaşı dökenleriyiz, kınayanları, protesto edenleriyiz. Bir şey yapmak yerine bir şeyi kınamak kötü bir konuşmacı olmaktan başka bir anlam taşımıyor. Elimizden gelen şey bizi ele rüsva ediyorsa o zaman elimizi değiştirmemiz gerekiyor.
Şimdi her şey için temiz bir sayfa açmanın ve o sayfayı bir daha kirletmeyecek düzeni kurma zamanı değil mi?
Küçük bir ilçede yapılan ihale yolsuzluğuna göz yummak Doğu Türkistan’da yaşayan Türklerin işkence görmesine sebep oluyor. Sedat Peker her gün kirli ilişkilere dair açıklamalar yaparken devletimizin ve de savcıların sessizliği Miyammar’daki zulme bizi ortak ediyor, İkizdere’de doğa katliamı yapılırken ses çıkarmamak bir Filistinli çocuğun daha İsrail askerleri tarafından yaralanmasına sebep oluyor, bu ülkenin bakanı kendi şirketinden bakanlığına -Ruhsar Pekcan- hileyle, haksızlıkla mal alımı yapılırken buna kayıtsız kalmak Bosna’daki kuşların Sırp nişancılar tarafından vurulmasına sebep oluyor. İnsanları evlerine hapsederken tıklım tıklım dolu salonlarda kongreler yapmanın bedeli Suriye’den hissediliyor. Bunu anladığımız, hissettiğimiz ve idrak ettiğimiz gün başarmanın ilk günü olacaktır.
Bu topraklar, Anadolu kendi güzelliğini ortaya koyacak kadar birikime, kültüre, otokontrole ve terbiyeye sahip. Bunu yapmak zorundayız. Hem kendimiz, hem başkaları için. Hiç kimsenin, hiçbir grubun, hiçbir oluşumun şahsi menfaati geleceğimizden, bu ülkeden, bizden yardım bekleyen masumlardan daha üstün ve daha el üstünde tutulur olamaz.
Tarih şahittir ki dünyada adil bir düzen olacaksa bunu Türkiye yapacak. Yani ben, yani sen, yani biz. Ama evimizin bahçesini süpürmeden bizim kimseye bir faydamız olmayacağını artık görmemiz gerek. Önce kendi içimizde büyük bir devlet gibi davranacağız, hemşehri devleti gibi değil. Ben bunca yıllık hayatımda her şeyin değiştiğini ama olan bitenlerin hiç değişmediğini üzülerek ve öfkeyle görüyorum. Bütün vatandaşlarının kendini güvende, adalette, huzurda, refahta hissettiği bir ülkeye olan ihtiyacımız her zamankinden daha çok. Her Şey İçin Çok Geç adlı kitabımda “Herkes haklı, hiçbir şey doğru değil” derken kendi hayatımı yazdığım kadar ülkenin de değişmeyen hayatını kaleme alıyordum. Türkiye’de dürüstlük elinde imkan olmayanların sonuna kadar savunduğu, eline imkan geçenlerin bu kavramı delik-deşik ederken bahanelerle çevresini sarmaladığı bir duruş biçimi. Evet sen de öylesin sevgilim!
Bu dünyaya herkes görevini yapmaya gelir. Kötü olan kötülüğünü, bozguncu olan bozgunculuğunu, zalim olan ise zalimliğini sergilemeye gelir bu dünyaya. Biz eğer aksini iddia ediyorsak tavrımız ve duruşumuz bu yönde olmalı, bu alanda çabalamalıyız. Yoksa geçit verdiğimiz şeyler bir gün gelir bizi de vurur.
Efendiler! Aklımızı başımıza almanın vaktidir. Düşmanlarının sevmediği ama bahsederken dürüstlüğünden şüphe etmediği insanlar olmak zorundayız. Düşmanlarının sevmediği ama çalışkanlığımızı ibretle örnek gösterdiği bir millet de olmak zorundayız. Çünkü biz müslümanız, çünkü bizim peygamberimizin adı Muhammed’ül Emin. Çünkü biz başarmak zorundayız. Malcom X gibi. Ne diyordu Malcom X? Başaracağız, kalbimin ta derinliklerinden gelen duyguyla söylüyorum ki başaracağız! Başarmak zorundayız.
Taşla korkutamayacağımız tanklardan daha iyi tanklar yaparak, yumruk sallayarak düşüremeyeceğimiz uçaklardan daha iyi uçaklar yaparak, Time dergisinden daha ses getiren dergiler yapıp dünyaya tanıtarak, vizyonda en fazla izlenilen filmleri dünyanın tüm sinema salonlarında hayranlıkla izleterek aklımıza başımıza almanın vaktidir. Bizim boşa geçirecek bir dakikamız bile yok. Şimdi elinizdeki telefonları kenara bırakın ve başınızı ellerinizin arasına alarak düşünmeye başlayın. Benim vazifem bu kargaşada nedir? Bu kargaşa elbet bitecek ama yenisi başlayana kadar. İşte ben de bunu söylüyorum. Yenisi başlayana kadar yapacaklarımızın en iyisini yapmak zorundayız.
Savaşlar birkaç yıl sürer. Barış ise yüz yıl. Biz bütün mağlubiyetleri barış zamanında alıyoruz. O halde yapmamız gereken iş çok, almamız gereken yol da. Barış zamanlarında kaybettiklerimizle ayağa kalkacağız, savaş zamanlarında kaybettiklerimizle değil!