Gurur

Yıllar önce bana dedin ki
“Beni hiç sevmiyor musun?”
Yüzüm kızardı ateşten
Mutlu ve kendinden geçercesine sana “Evet!” dedim

Dün yine çabalıyordun
Eski sözümü hatırlayayım diye
Soğuk ve aldırışsız sana dedim:
“Artık seni sevmiyorum!”

Vücudumun zerreleri feryat etti Vallahi!
Yalan söylüyorsun diye
Senden başka kimsenin adını anmaz
Senden başka kimseyi arzulamaz

Bir feryat boğazıma kadar geldi
Bu söz inanılacak gibi değil
Bütün dünya bilir ki, senden başka
Gönlümde ve ruhumda başka bir arzu yok

Fakat sustum ve sakince
Daralan kalbimde inleyişleri bastırıp
Kalbimin ızdırapları gizli kalsın diye
Gönlümü elimle bastırdım

Bakışımda bu sır ortaya çıkmıştı
“Ne zaman gönlüm sevgiden ayrı kaldı ki?
Sana bakmamak için
Gözlerim halının çiçeklerinde gezindi

Seni seviyorum da diyemem
Sonunda gurur beni hasta edecek
Çünkü şu gerçeği biliyorum
Artık beni sevmiyorsun…

Sîmîn Bihbehânî

img_3396 Gurur

İhtar…

Devrim olmadan bizim derdimiz hallolmaz,
Bu vahiy mücâhedesiz nâzil olmaz.

Hırsızlık ve haramdandır; varlıklı ile yoksulun ayrımı,
İhtişamlı saraylar helal para ile hâsıl olmaz.

İhtardır bu: Senin derdin Cemiyet-i Akvâm’da
Karar bile çıksa, ey dost, hallolmaz.

Kendine bir çare düşün zira sâbit bir söz var:
Cihâd olmadan tevfîk sâbit olmaz.

İnan ki kırk yıllık riyazet olmadan,
Durup dururken kimse Muhammed-i Mürsel olmaz.

Ben saf gerçeğe susamışım, bana “Omîd” deyin,
Devrim olmadan bizim derdimiz hallolmaz.

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

img_3407 İhtar...

Kış

Selamını alan yok,
Başlar yakaların içinde,
Selam alıp dostları görmek için başını kaldıran yok.
Bakışlar ayakların önünden başka yeri göremiyor,
Çünkü yol karanlık ve kaygan.
Birine dostluk elini uzatsan,
Gönülsüzce çıkıyor eli koynundan,
Çünkü soğuk şiddetli ve yakıcı.
Nefes, çıkınca göğsün sıcaklığından dışarı, karanlık bir bulut oluyor.
Bir duvar gibi dikiliyor gözlerinin önüne.
Nefes böyle olunca ne bekleyebilirsin ki
Yakın ya da uzak dostların gözlerinden?
Ey delikanlı Mesih!
Ey gömleği eski püskü pir!
Hava kalleşçe soğuk… Ah!
Sen üşümüyorsun, keyfin de yerindedir umarım.
Selamımı sen al, aç kapıyı. Benim ben!
Her geceki misafirin, bedbaht ayyaş.
Benim ben! Tekmelenmiş taş.
Benim! Yaratılışın utancı, falsolu nota.
Ne beyaz bir Romalıyım ne siyah bir Afrikalı, rengim yok benim
Gel aç kapıyı, aç, daraldım.
Ey dost! Ev sahibi!
Her zamanki misafirin kapının önünde denizin dalgaları gibi titriyor.
Dolu yağmıyor, ölüm de dayanmadı kapına.
Soğuktan takırdayan dişlerin sesi bu duyduğun.
Hesabı ödemeye geldim bu akşam,
Borcumu bırakacağım kadehin yanına.
Diyorsun, vakitsiz geldin, sabah oldu, şafak söküyor,
Aldatıcı bir kızıllık bu gökyüzündeki, şafak değil,
Soğuktan donmuş kulakların kızıllığı bu, ey dost, kışın soğuk tokadının izi.
Daracık gökyüzünün kandili güneş, ölü ya da diri,
Dokuz kat ölümle sıvanmış kalın ve karanlık bir tabutta,
Ey dost! Bade lambasını yak, gece ile gündüzün farkı kalmamış,
Selamını alan yok,
Hava karanlık, kapılar kapalı, başlar yakaların içinde, eller saklanmış,
Nefesler bulut olmuş, yürekler yorgun ve üzgün,
Ağaçlar sivri billurdan iskeletler gibi,
Yeryüzü cansız, gökyüzü alçalmış,
Güneş ve ayı toz kaplamış,
Mevsim kış.

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

img_3406 Kış

Sabah

Yağmurun altında yolunu kaybetmiş bir kuş gibi,
Düşman çadırına benzeyen bir gecede çölden geçmiş,
Ve geceyi tek başına çölde geçirmiş,
Şimdi orada beyhude bir gayretin leşi üzerinde duruyor.
Her şey yorgun ve ıslak…
Mutluluk alevinden haber getiren aydınlık dumanı gibi
Seher yükseldi.
Karanlığın tozu, su buharı misali,
Yeryüzünün üzerinden kalktı gitti.
Felek tutuştu bazen kendini gösteren ebedi bir utanmayla.
Altın rengi örümcek geldi,
Ve gecenin yorgun ıslaklığını ağlattı.
O anda ışık suyunu, su ışığı ile karıştıran Nesim yeli esti.
Kadifeyi bile ipeksi uykusundan kaldırmayacak kadar hafif bir yel…
Ve o zaman sabahın ruhu gözümüm önünde nazlı nazlı soyundu,
Ve ebedi saflık pınarında yıkanıp
Hasret ve gam tozunu üzerinden attı.
Doğruldu ve altından dokunmuş örtüsünü kuşandı,
Ve o zaman eteği sonsuzluğa doğru yayıldı.
Bu yüce ve pak, ilahi sabahta,
Sana soruyorum ey Ahura Mazda! Ey Mazda Ahura!
Sen ki ihtiyar feleği yukarıda tutansın!
Senin iradendir onun aşağıya kayıp düşmesini,
Ve ters duran o tastaki tanelerden birinin bile dökülmesi engelleyen.
Sen ki yeryüzünü yerinde tutansın!
Senin iradendir onun aşağıdaki yerinden süzülüp,
Daha da aşağılara düşmesinin engelleyen.
Yüzbinlerce dağ ile yerine mıhlamışsın dünyayı sağlamca,
Ne düşüyor ne yukarı kalkıyor.
Sana soruyorum ey Ahura Mazda! Ey Mazda Ahura!
Bu sabahın,
Kime hayrı var? Kime faydası ve hoşluğu?
Kimin için, benim gibi, bir başka boş ve beyhude başlangıçtan ibaret.
Söyle bana, söyle… bana…
Kime ağlama?
Kime gülme?

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

img_3405 Sabah

Seni Seviyorum Ey Kadim Memleket

Eğer ki boş dünyada bir şey seviyorum,
Ey Kadim Memleket! Ben seni seviyorum.

Sen ihtiyar bilge, sen ölümsüz civan,
Eğer ki seviyorum, ben seni seviyorum.

Sen soylu ve kadim ülke İran,
Paha biçilmez mücevher, seni seviyorum.

Ey uluların anası eski memleket,
Ulularınla meşhursun, seni seviyorum.

Sanatın ve düşüncenle parıldıyorsun,
Hem düşünceni hem sanatını seviyorum.

İster efsane olsun ister tarih,
İster eskilerin anıları, hepsini seviyorum.

Kalem yerine çiviyle taşa oyulanları,
Dağlara kazınmış yazılarını da seviyorum.

Defterlere siyah mürekkeple yazılsa da olur,
Kamışla ya da kuş tüyüyle fark etmez, seviyorum.

Gümanlarını yakîn sayıyorum,
Ayan beyanlarını en büyük sır gibi seviyorum.

Hürmüz’e ve tüm ilahlarına tapıyorum,
İlahi ışığını ve yüceliğini seviyorum.

Canımdan çok kadim ve pak peygamberini,
Münevver bakışlı ihtiyarı seviyorum.

Yüce Zerdüşt’ü ben her peygamberden
Ve her pirden daha çok seviyorum.

Beşer ondan iyisini görmedi ve görmeyecek,
Ben beşerin en iyisini seviyorum.

Onun üç “iyisi” dünyada en iyi rehberdir,
Böyle özlü ve faydalı öğütleri seviyorum.

Yüceydi, yol göstericiydi ve İranlıydı.
Ben rehberimin İranlı olmasını seviyorum.

Öldürmedi ve kimseye öldürmeyi buyurmadı,
Bundan dolayı onu hassaten seviyorum.

Efsanelerin ötesine göçmüş olsa bile,
Ben o dosdoğru piri seviyorum.

Bâmdâd’ın temiz kalpli oğlunu,
Güneş gibi parlayan Nişaburlu’yu seviyorum.

Yüce Mezdek, çağların ölümsüz aklı,
Onu her yönüyle seviyorum.

Adaletsizlikle savaşırken cesurca can verdi,
Ben o adaletli aslan yürekliyi seviyorum.

Cihanşümul ve adaletliydi onun fikri,
Bu yüzden onu daha da çok seviyorum.

Hem peygamber hem ressam olarak,
Mani’yi övüyorum ve seviyorum.

Ruhları güzelleştiren o nakkaşı,
Ve onun kitabı Erjeng’i seviyorum.

Sulak olsun kurak olsun, bütün mezralarını,
Bütün çöllerini, bütün nehirlerini ve derelerini seviyorum.

Çölünle denizin, dağınla ormanın aynı bana,
Bütün topraklarını ıslak ya da kuru seviyorum.

Cesur ve ilim ehli şehitlerini,
Ki beşeriyetin iftiharıdırlar, seviyorum.

Nesim yeli gibi halim ruhlarını,
Ve demir gibi cesaretlerini seviyorum.

Onların çağları alt üst eden,
Coşkulu fikirlerini de seviyorum.

Onların eserlerini de ister öğüt ister haber,
Birkaç satır bile kalmış olsa seviyorum.

Her asır ancak birkaç tane çıkan,
O unutulmaz insanları seviyorum.

Senin bütün şairlerini ve onların eserlerini,
Seherde esen nesim yelinin saflığıyla seviyorum.

Firdevsî’nin iftihar ve zafer ufuklarına,
Diktiği o efsane sarayını seviyorum.

Hayyâm’ın yüreklere ebediyen tesir eden,
Öfke ve feryadını seviyorum.

Attâr’ın yürek yakan, dertli sevdasını,
Ki canlardan ateşler yükseltiyor, seviyorum.

Şems’in aşığının ruhu alevlendiren,
Coşkusunu ve ateşini seviyorum.

Sa‘dî, Hâfız ve Nîzâmî’nin,
Bütün şiir ve hikayelerini seviyorum.

Ne hoştur Rişt, Gürgan ve Mazenderan!
Onları Hazar Denizi gibi sonsuzcasına seviyorum.

Ne hoştur Kârûn Nehri ile Ahvaz!
Şekerden tatlıdırlar, onları seviyorum.

Büyük Azerbaycan ne uludur!
Azamette öncü olan o diyarı seviyorum.

Dünyanın yarısı olan Isfahan’ını,
Dünyanın öbür yarısından çok seviyorum.

Güzide insanların doğduğu toprak Horasan’ı,
Canımdan bile daha çok seviyorum.

Şiraz şehri güzellikler cennetidir.
O bediiyat ve sanat beşiğini seviyorum.

Kürt ve Belûc diyarlarını da senin,
Asil ağacının meyveleri olarak seviyorum.

Ne hoştur Kirman ve güney sahillerin,
Kuru ve ıslak, toprağını ve suyunu seviyorum.

Afganistan, bizimle aynı kökten bir bahçedir.
Şimdi Tatar’dan beter ellerde olsa da seviyorum.

Kadim Hârizm ve Soğd çölünü,
Kaçarlar kaybetti ama ben seviyorum.

Irak’ını ve Körfez’ini de Çin tarafındaki,
Mâverâünnehir gibi seviyorum.

Kadim Kafyasya’mız İran’ın yanında,
Babasının evindeki oğul gibidir.

Onu seviyorum. Dünün efsanesi, yarının rüyası,
Seni anlatan her şeyi ben seviyorum.

Dinlediğinde insanın kanat çıkarıp da
Uçası gelen tatlı efsanelerini seviyorum.

Ebediyen üzerinde uçsam doymayacağım,
Rüya ufuklarını da seviyorum.

Dün efsane ve yarın rüya ise,
Her ikisini de ayrı ayrı çok seviyorum.

Ama bunların her ikisinden çok,
Ey diri ve değerli memleket, senin bugününü seviyorum.

Sen hem mana hem surette zirvedeydin,
Ben o azamet ve kudret zirvesini seviyorum.

Tekrar çık o mana zirvesine ki ben,
Yeni rengini ve suretini seviyorum.

Ne Doğu ne Batı ne Arap!
Ben seni, ey memleket, olduğun gibi seviyorum.

Cihan kaldıkça sen de kutlu kalasın,
Mümbit ve âkil ve bahtiyar kalasın.

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

img_3404 Seni Seviyorum Ey Kadim Memleket

Yankesici

Bilir misin neden hapisteyim?
Bir gencin cebine el atmıştım,
Bir şey geçmeden elime,
Ansızın feci bir şamar yedim!

Bilmiyorum babam kim benim,
Nerde açtım gözümü dünyaya;
Beni kim doğurup yetiştirdi böyle,
Kimin memesini aldım ağzıma! (bilmiyorum)

Kimse benim için sabahlamadı
Hastayken başucumda!
Yalvarmadan ya da karşılıksız
Gelen olmadı yardımıma!

Kâh Ocak soğuğunda titredim,
Kâh inledim Temmuz sıcağında!
Ekmek hasretiyle aç uyudum
Hasır üstünde cami avlusunda! …

Tüm bu düzensiz hayatımla
Böyle bir sanat öğrendim
Sessiz ve sakince başkalarının cebinden
Para çalmayı öğrendim

İyice öğrendim yollardan
Sigara izmaritini nasıl alırım;
Bir duman çektikten sonra
Başkasının cebine nasıl koyarım.

Sîmîn Bihbehânî

img_3400 Yankesici

Kadersiz

O gidiyor gevşek ve titrek adımlarla
O gidiyor, elinde eski bir bavul
Kar başladı ve derin bir gece yeni başlıyor
O işin sonunu böyle bir başlangıca bağladı

O gidiyor, ama nereye? Bir dostun semtine mi?
Bir misafirhaneye mi? Ya da akrabalarının yanına mı?
Acaba kim hiçbir şey söylemeden kabul edecek
Onun böylesi karışıklığını, şaşkınlığını, perişanlığını?

Onun her adımındaki uzunluk bir cadde kadar
Tereddütler içinde yüz hikâye bırakıyor yere
Uyurgezer gibi istemeden yürüyen beden
Bir dükkânın tezgâhına geçiyor

Camlarda perişan görüntüsü beliriyor
Gece renkli saçlarına çöken karla birlikte
O tatlı düğün gününü akla getiriyor
Siyah saçlarında tül gibi duran kar

O gün, o çiçek, o tüy ve danteller arasında
Beyaz teni, şirin dudağı büyüleyiciydi
Coşku ve mutluluk içinde göz açıp kapayıncaya kadar
Adı deftere yazıldı eşinin adının yanına

Ertesi gün küçük aşk yuvasında
Yüksek arzularıyla bir kadın oldu
Çabaladı, koşturdu, emek verdi
Ve o yuva, aydınlık ve yüksek bir saray oldu

Onun dünkü eşi, bugün başka bir adamdır
Sermaye ve kar sayesinde yüzlerce gümüş tenlinin taptığıdır
Ama şunu kim bilir ki bu kadın
Onun yanı başında çalışmaktan bir an bile geri durmamıştır

O adam ve o yüksek (köşk) ev, o sıcak kalp
Bugün kapılarını onun yüzüne kapalı tutar
Yarın başka bir kadın dantelli elbiseyle
Onun dünkü evine adım atacak

Zengin adamın bu dul karısı
Kanunun kör gözünün önünde durmuş (beklemekte)
Servetinden, malından, nikâh ve nikâh akçesi olarak
Kanun onun eline birkaç metelik koymuş

Ey sıcak yuvalar ve sevgi dolu gönüller
Köşelerimizin birinde bile ona yer yok
Gözyaşlarıyla yıkanmış bu gözlerin temizliğinde
Yarının kirinden başka bir şey yok

Sîmîn Bihbehânî

img_3399 Kadersiz

Gökyüzü Boştur

Gökyüzü boş, bomboş, onun aydınlığını kim götürdü?
Ay’ın tacı olan Samanyolu’nu kim götürdü?
Gecenin saçları karışıklıktan perişandır
Nil Nehri’nin saçının süsünü kim götürdü?
Kavisli yıldızını kimse görmüyor
Onun karanlığını kim kırdı, onun yayını kim aldı
Bahçıvan yalnız, onun çevresinde dikenden başka bir şey yok
Söğüt ağacını, gülü, erguvan çiçeğini kim götürdü?
O çınar yıllarca beyhudelikten yorulmuş
Nağmeler söyleyen kuşların yuvasını kim götürdü?
Irmak hayat arkadaşlarının hazzıyla dolup taşmıyor
Yumuşak ve akışkan civanın kayganlığını kim götürdü?
Bunlardan önce yer gök yeşildi
Şimdi karanlıktan başka bir şey yok, onun gökyüzünü kim götürdü?

Sîmîn Bihbehânî

img_3398 Gökyüzü Boştur

Sabret, gelecek aya kadar…

Gücünü bitiren bu zor işin ücretini
Bir ayın sonunu elle geçirdim
Arzu dolu ve sıcak bir gönülle
Hemen eve yöneldim

Fakat, Ne yazık ki, azıcık ücretim
Biriktirdiklerimin hepsi alacaklılara gitti!
Gözüm açılınca gördüm, Ah
Neyim varsa gitmiş

Çocuğum geldi, şaşkınlıkla gözlerime baktı
Onun iki siyah elmas gibi gözleri vardı
Arzuyla yanan gönlünün kıvılcımları
Günahsız bakışlarıyla isyan ederek:

“Ah anne! Geçen ay demiştin
Bana elbise alacağını söylemiştin
Süreyi uzattın, şüphesiz
Şimdi ne istersem getirmelisin.

Elbiselerim paramparça oldu, peki ayın sonu nerede?
Yeni ve güzel elbiseler nerede?”
Utanarak ve yavaşça dedim:
“Sabret çocuğum, gelecek aya kadar.”

Sîmîn Bihbehânî

img_3397 Sabret, gelecek aya kadar…

Füruğ Ferruhzad’dan babasına mektup: Mezarında yatan biri gibi yalnızım

Çarşamba, 2 Ocak 1957

Sayın babacığım, umarım iyisinizdir. Muhakkak size uzun bir süredir mektup yazamadığım için incinmiş ve sizi sevmediğimi düşünmüşsünüzdür, ama bu doğru değil. Ben hep size mektup yazıp, sizinle dertleşmek istiyordum. Ama ne zaman mektup yazmağa niyetlensem, kendi kendime soruyorum ne yazayım, sizinle benim aramda oluşan bu arayı ne ile kapatabilirim diye. Ben iyiyim, sağlığım yerinde, siz nasılsınız, ne yapıyorsunuz diye yazmayı sevmiyordum. Tüm yaşamımı, duygularımı, acılarımı ve mutsuzluklarımı size yazmak istiyordum, yazamıyordum ve hâlâ da yazamıyorum, bizim düşünce yapılarımızın temelleri, tüm koşulları ile farklı olan iki değişik zaman ve toplumda olduğundan, nasıl aramızda uyuşup anlaşma havası yaratabiliriz ki? Söyleyeceklerimin hepsini söyleyecek olsam, bir kitap yazmam gerekir ve sözlerimin sizi üzeceğinden korkuyorum, size hoş gelmemesinden. Ancak, bu sözler içimde durduğu sürece ben de memnun ve rahat olmayacağım. Ve sizi gördüğümde kendim olmak istiyorum, gülmeyen, konuşmayan, bir köşeye sinip çöken biri değil. Benim büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır, hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçarı, ve aşk romanları ve Tahran Müsavvar dergisinin öykülerinden kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim, işte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans meclislerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla, kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım, bir ipekböceği gibi kendi kozamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranır büyürdüm ve hayatım sona ererdi. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş yüzünden başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. Ben, bir gün doğup bir gün de bu dünyadan çekip giden ve artlarında herhangi bir iz bırakmayan yüzbinlerce insan gibi yaşayamam. Bende bu duygu var, fakat şimdiye kadar yaptıklarımın tümü doğrudur ve kimse buna itiraz edemez demiyorum. Hayır, yaşamım boyunca birçok hatalar yaptığımı kendim de biliyorum. Ama kim tüm yaşamı boyunca yaptıklarının, düşündüklerinin ve davrandıklarının doğru olduğunu söyleyebilir? Şairin dediği gibi: Bu dünyada yaşam iki olmalı / biri deneyim kazanmak / diğeri deneyimleri kullanmak için. Ben kötü bir kız değilim ve asla ailemin utancına neden olmak istemedim.Şayet ben bu yola adım atmışsam, ailemin benimle gurur duyması içindi, hâlâ da Öyle ve eminim bir gün gayeme ulaşacağım. Ancak hiçbir zaman ve hiçbir yerde rahat edemediysem, sözlerimi söylemek için hiçbir zaman ağzımı açamadıysam, kendimi size ve başkalarına tanıtamadıysam ne yapabilirdim? Anımsıyorum da, ben evde felsefe kitapları okuduğumda ve edebiyat fakültesi felsefe hocası ile oturup saatlerce Doğu felsefesi üzerine tartıştığımda, siz benim hakkımda fikir yürütürdünüz; ben aptal bir kızmışım ve saçma sapan dergileri okuduğumdan kafam bozulmuşmuş. İşte o zamanlar ezilirdim, evde bu denli yabancı olduğumdan gözlerim dolardı, sesimi kesip susmağa ve kimse ile uğraşmamağa çalışırdım veya buna benzer binlerce başka olay ki kendi başına belki o denli önemli değildirler, fakat her biri bir insanı yıkıp dağıtmak için yeterlidir. Konuşmak istersem çok şeyleri anlatmalıyım. İlkin de sizden başlamalıyım, sevgisi ile bizi kendine doğru çekebilecek ve bize yol gösterebilecek biri. Ancak o, sertliği ile bizi korkutuyordu, bu ise bizim kendimize sığınmamıza, küçücük beyinlerimizle yaşamın büyük sorunlarını çözmeğe çalışmamıza neden oluyor, çok defa da hata yapmamıza yol açıyordu. Anımsıyorum, arada bir bize öğüt vermek isterdiniz, fakat siz konuşmaya gereksinim duyduğunuz zaman, biz dinlemeğe hazır olmazdık. Koşulların ve ondan daha önemli olan bizim moralimizin sizin öğütlerinizi anlayıp kabul edebilmek için elverişli olup olmadığına bakmazdınız. Birini yataktan, diğerini yemek masasından kaldırır, okumaya dalmış bir üçüncüsünü çağırır ve pat diye öğütlere başlardınız, her zaman çatık kaşlar ve öne eğilmiş bir kafa ile. Sanki siz korkardınız, bizim gözlerimize bakar ve bize gülümserseniz biz sizin sevginizi ve duygularınızın inceliğini anlarız da bu sizin için çok kötü olur diye, sonraları bizi artık sizden korkmaya, size uymaya mecbur edemezsiniz diye. Sizin söylediklerinizi ciddiye aldığımı hiç anımsamıyorum. Siz bize hararetli hararetli öğüt yağdırırken, eminim diğer çocukların da kafaları benimkisi gibi başka şeylere takılırdı ve ertesi gün uyandığımda sizin öğütlerinizin tümünü unutmuş olurdum; veya tam tersine, benim ruhumun bir hatadan dolayı pişmanlık ve suçluluk duygusu ile titrediği zamanlar size gelip ne yaptığımı söylemek ve sizden öğüt almak istediğimde, her zamanki gibi korkar ve sizinle bir yabancı olduğumuz duygusuna kapılırdım. Neden böyle olmalı? Siz ki bu kadar çok psikoloji kitapları okurdunuz, bunların nedenlerini bilmeliydiniz. Ne zaman geçmiş yaşantımı, sizin evinizde geçirdiğim son bir yılı hatırlasam ödüm kopar. Bir hırsız gibi, iyisi ve kötüsü ile her şeyim gizlice.

Neden beni adam yerine koymuyor ve neden evden kaçmaya zorluyordunuz, ben bir uyurgezer gibi nerede olduğumu, ne yaptığımı ve kiminle konuştuğumu bilmez hale geleyim diye mi? Neden arkadaşlarımı eve getirmekten ve iyi mi kötü mü oldukları konusunda beni ikaz edip bana yardım edesiniz diye sizinle tanıştırmaktan çekinirdim? Ama şimdi neden buraya geldim, ve neden açlık, avarelik, bin bir sıkıntıya katlanıyorum? Aslında ben evi seviyorum. Sabahtan akşama caddelerde aylak aylak dolaşmak ve her önüme gelenle konuşmanın verdiği ruhsal sıkıntıya katlanmak istemiyordum. Sırf evde yabancı olduğum için, kendimi tanıtamadığım ve rahat olamadığım için, kalkıp buraya geldim. Özgürüm, bana vermekten korktuğunuz işte bu özgürlüktü ve ben sizden gizli olarak onu elde etmek istiyordum, bu nedenle de hatalar yapıyordum. Halbuki bu özgürlüğü elde etmemde bana yardımcı olmalıydınız, doğru olan buydu. Şimdi buradayım. Ama kim benim bir gece olsun dışarıda yattığımı söyleyebilir? Hayır kimse. Ben sabahtan akşama odamdayım ve kendi işimle uğraşıyorum, dışarı çıkmayı da pek sevmiyorum… Masası başında oturup okuyan, şiir yazan ve düşünen bir kadınım. Neden? Çünkü kendime ait olduğumu biliyorum. Artık kimsenin nefret ve aşağılama dolu gözleri üzerimde değil. Artık kimse bana bunu yap veya bunu yapma demiyor. Kimse beni kafasız bir çocuk olarak görmüyor. Ve ben kendim için, kendi benliğim ve varlığım için sorumluluk duyuyorum, bundan sonra yapabileceğim hatalar için kendimi affetmem. Halbuki kendi kendime geçmiş hakkında düşündüğümde, asla kendimi suçlu hissetmiyorum, başkalarını benim hatalarımın nedeni olarak görüyorum. Ne yazık ki her şeyi söyleyemiyorum. Şayet bana izin verseydiniz ve incinmeyeceğinize dair söz verseydiniz, söyleyecek çok sözüm vardı. Yaşantımı başından ele almak, her anını size açıklamak ve düşüncelerimi yazmak isterdim. Ben, hayatım hakkında çok düşündüm, sizin hakkınızda da bizi eğitme ve düşünce biçiminiz hakkında da. Ama şimdi ne yapabilirim? İncinmeyeceğinizi bilsem, hep böyle suskun dudaklar ve sevginizi dileyen gözlerle size bakayım daha iyi ve kalbim dopdolu durakalsın ve laflarımız merhaba, nasılsınızdan öteye geçmesin. Ancak şu kadarını bilin ki ben de diğer çocuklar gibi sizi seviyorum ve sizi rahatsız edecek bir iş yapmak istemiyorum. Biliyorum ki anne babaların çocuklarını sevmemeleri olası değil. Belki de benim sizi sevdiğimden daha çok seviyorsunuz beni. Ben, Kami’yi düşündüğümde üzüntüden bağırasım ve hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Fakat anlayış olmadığı sürece her ikimiz de hatalar yapacağız.

Münih’e geleli 10 gün olmuş. Dün gece Emir ile sizin hakkınızda çok konuştuk. Uyumaya giderken artık mektup yazamadan edemeyeceğimi anladım. Kendi kendime, iki satırlık da olsa yazacağım dedim. Şu kadarcık da bana yeterli. Size bütün düşüncelerimi yazacağıma dair Emir’e söz verdim. Ama yapamıyorum, ne kadar bahtsızım, yapamıyorum. Ancak istiyorum ki benim kötü bir kız olmadığımı ve sizi sevdiğimi bilesiniz. Sizin durumunuzdan hep haberim olmuştur, ben arkadaşlık ve sevgi gösterisi yapacak biri değilim, neyim varsa kalbimdedir.

Ayda bir miktar para gönderdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Ne yapabilirdim ki, hayat koşullarım çok zordu. Ama bir iki aya kalmaz burada bana bir iş verirler ve artık bu paraya gereksinimim kalmaz. Tahran’a geldiğimde paralı olacağım ve size olan borcumu öderim. Mektubumu yanıtlarsanız sevinirim, çünkü şu sıralar çok acı ve zor günler geçirmekteyim ve mezarında yatan biri gibi yalnızım, bir sürü acı ve azap veren düşünce ve hiç bitmeyecek olan bir hüzünle. Şimdilik sizi memnun edemiyorum, belki bir gün gelir siz de bana hak verirsiniz ve bana küsmezsiniz, benimle de diğer çocuklarla olduğunuz gibi sevecen olursunuz. Uzaktan sizi öpüyorum.

Füruğ Ferruhzad
Çeviren: Hasim Hüsrevşahi

furug-ferruhzad-dan-babasina-mektup Füruğ Ferruhzad'dan babasına mektup: Mezarında yatan biri gibi yalnızım

Babacığım,

Sizlere uzun zamandır mektup yazmadım, yani yazdım da göndermedim. Şu an masamda üstüne adresinizi yazdığım iki zarf var ama sürekli mektupları değiştirmeliyim diye düşündüğümden masamın üzerinde öylece kaldılar. Size ne yazabilirim bilmiyorum? Ben, hayatta her ne kadar çok yoksul olsa da oldukça rahat bir insan gibiyim. Şimdilik kendimi hayattan fazla bir şey beklememeye alıştırdım, her zaman dediğim gibi, buna da şükür. Çokları var ki benim kadar da mutlu değiller ve bu nedenle daha az kafa yorup daha fazla yaşıyorum. Emir’in durumu da fena değil. Biz sık sık görüşüyoruz ve konuşmalarımız her zamanki gibi Tahran, çocuklar, anne ve babamız hakkında oluyor. Bu öyle bir konu ki günlerce bu konuda yorulmadan konuşabiliriz.

Birlikte olduğumuzda her ikimiz de annemizi, babamızı ve bu çocukları ne kadar çok sevdiğimizi anlıyor; onların her zaman hayatımızda var olmasını ve sevgilerini hissetmeyi arzuladığımızı fark ediyoruz. Ben ilkbaharda İran’a dönmeyi düşünüyorum ama Emir aynı görüşte değil, benim burada onun yanında kalacağımı sonra birlikte döneceğimizi sanıyor. Henüz bu konuda düşüncelerimi belirtmedim. Kami’yi özlüyorum ama öte yandan ruhsal durumumun iyi olmadığını düşünüyorum. Hâlâ güçlü ve normal değilim eğer oraya dönersem yeniden o cehennemi hayat başlayacak ve ben artık bazı şeylere tahammül edemeyeceğimden korkuyorum. İşimi ve okulumu sormuşsunuz. Siz benim hayattaki hedefimin ne olduğunu biliyorsunuz, belki biraz aptalca olacak ama ben burada bir başına olmaktan mutluluk duyuyorum. Şiiri seviyorum ve büyük bir şair olmak istiyorum. Hiçbir zaman bundan başka bir işim olmadı yani kendimi bildiğimden beri şiiri sevdiğimi hissettim. Ben bilinç ve anlayış kapasitemi geliştirmek için her işi yapıyorum. Asla diploma almak ya da yüksek öğrenim görmek için okumuyorum, belki de amacım bilgilerimi geliştirip ilgi duyduğum konunun yani şiirin peşine düşüp başarılı olabilmektir. İtalya’da bulunduğum yedi ay zarfında İtalyanca’yı iyi öğrendim ve İtalyanca’dan iki şiir kitabı tercüme ettim. Şimdi de Almanca bir kitabın çevirisi için Emir’e yardım ediyorum.

Çevirdiklerimden bir tanesini de basılması için Tahran’a gönderdim. Elbette bana bir gelir de sağlayacak. Avrupa’da bulunduğum bu on ay zarfında bir şiir kitabı yazdım ve yayınlatmayı düşünüyorum. Şiir benim Allah’ım yani ben şiiri bu derece seviyorum. Gecem gündüzüm hiç kimsenin şimdiye kadar söylemediği yeni ve güzel bir şiir söylemenin düşüncesiyle geçiyor. Kendimle baş başa kalamadığım ve şiir düşünmediğim gün, bana boşu boşuna geçen bir günmüş gibi geliyor. Belki şiir beni mutlu edemez gibi görünüyor olabilir ama ben mutluluğu başka bir şekilde algılıyorum. Benim için mutluluk güzel elbiseler, iyi yaşam ya da güzel yemekler değil, ben ruhen huzurlu olduğumda mutlu oluyorum ve şiir ruhumu huzurlu kılıyor, eğer insanı hırslandıran güzel şeylerin hepsini bana verip şiir söyleme kudretini benden alırlarsa kendimi öldürürüm. Siz bana bir zaman izin verin, bırakın ben diğerlerinin gözünde mutsuz ve derbeder olayım göreceksiniz asla hayatımdan sızlanmayacağım. Allah’a ve çocuğumun üzerine yemin ederim ki sizleri çok seviyorum; sizleri düşündükçe gözlerim doluyor. Bazı zamanlar Allah niçin beni böyle yarattı ve bu şeytanı niçin şiir adıyla vücudumda diriltti diye düşünüyorum.

Şimdiye kadar sizin sevginizi ve rızanızı kazanamadıysam hata bende değil. Ben diğer insanlar gibi normal bir yaşamı kabullenme ve tahammül etme gücünü kendimde göremiyorum. Evlenmeyi düşünmüyorum. Hayatımda ilerlemeyi, toplumumda kadının sıçrama yapmasını istiyorum ama söylediklerimi kabulleneceğinizi de sanmıyorum.

Bana mektup yazın çünkü mektuplarınızı seviyorum, size iyi bir şeyler alıp göndermek istiyorum ama nasıl bir şey sevdiğinizi bilmiyorum. Biraz param var eğer bana nasıl bir şey sevdiğinizi yazarsanız güzel babama ilk defa küçük bir hediye almak istiyorum, ama siz bana nasıl bir şey sevdiğinizi yazmalısınız. Sizi öpüyorum.

Füruğ Ferruhzad
Farsçadan Çeviren: Kenan Karabulut

furug-ferruhzad-ve-ailesi Füruğ Ferruhzad'dan babasına mektup: Mezarında yatan biri gibi yalnızım