Friedrich Rückert : Bir şairin ve dil dehasının dünyası 

friedrich-ruckert-poem-1 Friedrich Rückert : Bir şairin ve dil dehasının dünyası 

Rückert, Tanrı’nın, yaratığı her varlığa bir ses verdiğinden, bu ses ve dilde onları dinleyip anladığından emindir. Dillerin ve dinlerin farklı biçim ve kurallarının arkasında saklı bir şarkıyı aramış, Doğu’da ve Batı’da bu melodiyi müşterek bir bestede buluşturma arzusuyla yanmıştır.

“İnsanların ilk ve asli lisanı şiirdir.”

“Şimdinin benden çaldığı ismimi, gelecek teslim edecek bana” diyen Friedrich Rückert hakkında, 150. ölüm yıl dönümünde, “Goethe’yi bırakın Rückert okuyun” başlığıyla Süddeutsche Zeitung’ta yayımlanan makale, Prusyalı şairi haklı çıkartmıştır.

1788’de doğan ünlü şair, “İnsanların ilk ve asli lisanı şiirdir” der. Bir milleti tanımak ve sevmek, ne o ülkeyle yapılan savaş ve siyasetle ne de o ülkeyi kitaplardan öğrenmekle mümkündür. Zira bir milleti anlamak, o milletin şiirini ve kelimelerini anlamakla olur. Bireyler gibi milletlerin de bir his ve ruh dünyaları olduğuna inanan Rückert, bu dünyalara ancak şiir yoluyla temas edilebileceğine inanmış ve ömrünü de bu yola vakfetmiştir.

Sadece milletleri değil, insanın kendisini anlamasının yolu da evren, eşya, insan ve dildeki birliği kavramakla mümkündür. Şair ömrü boyunca varlığına inandığı ve tüm ses, tını, harf ve kelimelerin ait olduğunu düşündüğü bir ilahi lisanı yakalamanın peşinde koşmuştur.

Mevlana, Sadi, Hafız

Onun vahdet arzusundaki şair ruhu, Hıristiyan dogmasının dar sınırlarına sığamaz ve dil sofuluğunun (Sprachfrömmigkeit) verdiği ilhamla, Allah’ın birliğinin en güzel izlerini Doğu’nun şiirinde ve inancında bulur

Parçalanmış bir Almanya’ya doğan Prusyalı ünlü şair, Mevlana’dan etkilenerek tevhid ilkesinden ve vahdet-i vücud prensibinden etkilenmiş bir hayat ve sanat anlayışı geliştirmiştir. Onun vahdet arzusundaki şair ruhu, Hıristiyan dogmasının dar sınırlarına sığamaz ve dil sofuluğunun (Sprachfrömmigkeit) verdiği ilhamla, Allah’ın birliğinin en güzel izlerini Doğu’nun şiirinde ve inancında bulur. Araplar, Farisiler, ve Hintliler onun hiç tanışmadığı hususi ruh arkadaşlarıdır.

Kendi yazdığı gazellerini Freimund Raimar (Özgür Avaz) adıyla yayınlayan Rückert, hayatını, Doğu ve Batı nazmının en nadide iplerinden ilmek ilmek örülmüş ipekten bir halıya benzetir. O zaten kendine kurduğu bir rüya ülkesinde, Sadi’nin yüz yapraklı güllerinin açtığı, bin nameli bülbüllerin şakıdığı, Hafız’la şarapların içildiği, dervişlerin meşk ettiği bir bahçede yaşamaktadır. Tüm insanların asli lisanını arayan Rückert, o kadim ortak dili, tereddütsüz şiirde bulmuştur. Dünyayı açıklayan temel prensiptir şiir; ölçülerin ölçüsü.

  • Rückert, bir dilden başka bir dile kelime ve anlam çevirisi yapmaktan ziyade, o şiiri yeniden söylemiştir. Tercüme ve şiir söylemede o kadar mahirdir ki orijinal gazellerde yer alan kelime oyunlarının neredeyse aynısını Almanca tercümelerde de yansıtabilmiştir. Rückert’te şiir ve hayat o kadar iç içe geçmiştir ki büyük şair, “Yaşadıysam şiir gibi söyleyim, şiir gibi söyleyemezsem yaşamışım neyleyim” demiştir.

44 Dil Biliyordu

  • Rückert hakkında şöyle denmiştir: Dil diye bir şey yaratılmamış olsaydı, Rückert onu yapacak derecede dil ve üslup dehasına sahipti. Avrupa dillerinin yanı sıra Farsça, Arapça, Türkçe, Kıptice, İbranice, Tatarca gibi 44 dil bilen Rückert, Sanskiritçeyi de sadece 3 ayda öğrenmiştir. Pahalı olduğu için satın alamadığı Sanskritçe sözlüğünü kendi el yazısıyla kopya etmesi bile şairin dile ne derece yüksek bir tutku ile bağlı olduğunu göstermektedir. Şiirin yanı sıra 1600 Arapça deyiş ve atasözünü derlemiş, Hamasa isimli Arap halk türkülerinden oluşan bir eseri ve öğretici hikâyelerin yer aldığı Harîrî’nin Makamat’ını Almancaya kazandırmıştır. Bununla da kalmamış İslam öncesi Arap şiiri tercümelerinin yanı sıra Kâ’b İbn Züheyr’in Hz. Muhammed’den(sav) af dilediği şiiri de başarıyla tercüme etmiştir.

Kur’an’ı Şiirsel Bir Üslupla Çevirdi

1823 yılında Kur’an’ı dikkatle okuyup incelediğini ifade eden Rückert, ilk kez, Kur’an’ı şiir üslubu ile kısa ve uzun mısralar şeklinde tercüme etmiştir. Tamamlanmamış bu çalışmanın bazı bölümleri ilk kez 1888 yılında yayımlanmıştır. Annemarie Schimmel’in ifadesine göre bu çalışma, Kur’an’ın orijinal üslup ve ruhuna en yakın Almanca tercüme niteliğindedir.

Özellikle Duha ve İhlas surelerinin çevirisi, Arapça ve Almancaya aşina kulakların teslim ettiği üzere orijinalindeki duygu ve melodiyi neredeyse aynıyla vermektedir. O dönemde tercüme için yardımcı sözlük, gramer kitapları ve diğer teknik malzemenin yokluğu düşünüldüğünde, Rückert’in tercüme çalışmalarının ancak yüksek bir edebî deha ve istidatla mümkün olabileceği görülecektir.

  • Firdevsî’nin Şahname’sini önce el yazısı ile kopya eden ve Almancaya kazandıran şairin asıl yoldaşı ise Almancada gazel yazma ilhamını aldığı Hafız’dır. Hafız’la meşgul olduğu dönemde (Östliche Rosen) Şark Gülleri isimli çalışma ortaya çıkmıştır. Ölümüne kadar Hafız okuyan ve tercümesiyle meşgul olan Rückert Farsçanın Almancadaki hoş sadası olmuştur.

Rückert, öğrenmenin ve anlamanın rasyonel değil sezgisel olmasından yanadır. Ona göre tercüme sanatı, kelime anlamlarını tam olarak bilmediğin bir metni, tam ve doğru olarak ifade etme sanatıdır ve gerçek tercüme eserler de böyle ortaya çıkar. Bu seziş kabiliyetini edinmenin yegâne yolu ise, tercüme edilecek dilin yahut öğrenilecek “şey”in dünyasına girmek yani onu sevmektir. Rückert öğrendiği her dille, inandığı ilahi ortak lisana daha çok yaklaştığını düşünür ve ruhunu esir eden zincirin halkalarından tek tek kurtularak özgürleştiğini hisseder.

Kindertotenlieder – Çocuk Ağıtları

Eşine ve çocuklarına vefa ve aşk ile bağlı bir aile babası olan Rückert’in henüz 3 yaşında kaybettiği kızı ve oğlunun hatırası için kaleme aldığı 400 çocuk ağıtını içeren Kindertotenlieder şiirlerinden bazı parçalar Gustav Mahler, Shubert, Schumann ve Loewe tarafından da bestelenmiş ve büyük ün kazanmıştır.

Bu derlemede yer alan şiirler evlatlarını kaybetmiş bir babanın çaresizliğinden çok kaderin cilveleri ve hayatın manası ile ilgili bir arayışın ifadesidirler. Çocuk ağıtlarında acıdan teselliye geçişin nağmeleri okunur.

  • Gündüzüme gölge geceme ay ışığısın
  • Ölümün hükmü geçmez kalpte olana
  • Sen benim ahımda yaşayanımsın

İlkbaharda Şair, Sonbaharda Bilgin

Rückert iki iklimli bir hayat sürmüştür. Kısa sürede, anlamanın da ötesinde o dilde şiirler tercüme edecek ve yazacak seviyede dil öğrenen bu büyük deha, Erlangen’da ve Berlin’de filoloji öğreten bir üniversite hocası ve sınırsız bir duygu ve hayal dünyasına sahip bir şairdir.

Rückert, şair ve filolog kimliğini birbirinden ayırır. Nitekim kendisine üç semitik dilde tercüme yapması için gönderilen metinleri bekletmiş ve şöyle demiştir: “Şimdi kuşlarla, çiçeklerle ve yeni gelen baharla söyleşmekteyim, bekleyin, sonbaharda sisin gün ışığını örtmesi gibi şairin ilhamını gölgeleyecek Bilgin’i bekleyin.” Baharda çiçeklerle söyleşmek ve çiçek tozlarını koklamak varken, kitap tozları arasına kendilerini gömen insanları hayretle karşılamıştır.

Ona göre yalnızca insanların, kuşların, çiçeklerin değil, dillerin ve kelimelerin de ruhları vardır ve o, bu ruhlarla söyleşip durmaktadır.

Rückert, Tanrı’nın, yaratığı her varlığa bir ses verdiğinden, bu ses ve dilde onları dinleyip anladığından emindir. Dillerin ve dinlerin farklı biçim ve kurallarının arkasında harf harf, kelime kelime, vezin vezin saklı bir şarkıyı aramış, Doğu’da ve Batı’da bu melodiyi müşterek bir bestede buluşturma arzusuyla yanmıştır.

Ayna ve Sema: Zikir Motifleri

Yabancı dil öğrenmek ne demektir?

Mevlana’nın şiirinde sıklıkla kullandığı ayna metaforu Rückert’in de en çok kullandığı sembollerden biridir. Dünya ve evren Allah’ın, şiir ve sözcükler insan ruhunun, seven iki kalp ise birbirlerinin aynasıdır. Sevgililer birbirlerinin penceresinden dünyayı temaşa ederler. Her bir sevgili diğerinin dünyaya açılan penceresidir ve o aşk penceresinden yaşamın türlü manzaralarını izlemekte, iklimlerini yaşamaktadırlar.

  • Rückert’e göre kelime ruhun aynasıdır; İnsanın Tanrı’ya sunabileceği neyi vardır ki ödünç aldığı kelimelerinden başka; dualarından, şarkılarından ve şiirlerinden başka. Tanrı da varlığının aksini bu kelimelerde seyreder çünkü bilinmek istemiştir. Şiirin ruhu, (Geist der Poesie) varlığın arkasında ve önünde, içinde ve dışında gezinir durur. Arayanlar oradan belki açık bir kapı bulur ve dünyanın hakikatine doğru yol alırlar.

Hayatı boyunca şairi meşgul eden temalardan birisi de Mevlana şiirlerinden aşina olduğu sema ve zikirdir. Mevlana’nın gazellerinden ilhamla yazdığı ve “Def söylesin ney inlesin Allah hu!” diye başlayan ve “Yalnızca Semada aşk ile dönen erenler/ Aşk uğruna tatlı canın verenler/ Allah’ta yaşar ve Allah’ta ölürler/ Allah hu!” diye biten kısa gazelinde, semadan duyduğu coşkuyu dile getirmiştir.

Dönen bir dervişin varlığında tevhidi gördüğü gibi, doğum ve ölümle birbirine eklenen halkalarda varlığın devridaimini izler. Sema edenler bu dansta kimi zaman yer değiştirseler de şarkı susmaz, ritim durmaz aslolan semadır. Sema sonsuza kadar döner ve ölüm

Yüce Allah’ım! Kardeşime iyi bakıyor musun?

Yüce Allah’ım

Allah’ım sana sormak istediğim bir çok soru var.
İlk sorumla başlıyorum cennet nasıl bir yer?

2. Soruma geçelim cennette çikolata selalesi var mı?

3. Soruma gelelim orada
Ay, Güneş vb. gezegenler var mı?

4. Soruma geldik bu son soru
Kardeşime iyi bakıyor musun?

Sevgilerle Miranur

20230612_134108-1 Yüce Allah'ım! Kardeşime iyi bakıyor musun?

Ne İle Oyalanır?

Ne ile oyalanır ailesi ve yurdundan uzak olan
Dostu, kadehi ve meskeninden ayrı kalan

Zamanımdan istediğim beni eriştirmesidir
Zamanın kendisinin dahi erişemediğine (değişmezliğe)

Kaderin musibetlerini kaygısızca karşıla
Bedenin ruhuna eşlik ettiği müddetçe

Ki ne seni sevindiren şeyin mutluluğu süregelir
Ne de hüzün sana yitirdiğini geri verir

Aşk ehline en büyük zararı veren de;
Dünyayı tanımadan gönüllerini kaptırmalarıdır

Ondandır gözleri söner ağlamaktan
Ruhları ise yok olur her yüzü güzel gönlü çirkinin ardından

Gidin, bütün hızlı develer sizi taşısın
Hiç bir ayrılık bana zarar vermez bugün

Zaten hevdeçlerinizde ne ruhumun bir bedeli bulunur
Ne de değerinin bir mukâbili; hasretlerinden ölecek olsam

Ey ben uzaktayken meclisine ölüm haberimin geldiği kimse
Bil ki; herkesin canı ölüm fermanına rehindir

Kaç defa öldüm kaç defa öldürüldüm sizin nezdinizde
Sonra silkeledim toprağımı da kabrim ve kefenim kayboldu

Ölümümü duyuranlardan önce birileri izlemiş (güya) defnimi
Sonra ölmüşler daha beni gömmeden halbuki

İnsan her temenni ettiğini elde edemez
Zîrâ rüzgar gemilerin istemediği yönden de eser kimi kez

Ben ne komşunuzun şerefini dilinizden koruyabildiğini bilirim
Ne de meranızda bolca süt bulunduğunu

Size her yakın olanın mükâfâtı bıkkınlık
Sizi her sevenin kısmeti ise kindarlıktır

Kezâ hediyenizi elde edeni zarara uğratırsınız
Hayatını zehir ederek ve başa kakarak cezalandırırsınız

Ayrılık sizinle aramda uçsuz bucaksız bir çöl yarattı
Orada gözler gördüğünü kulaklar işittiğini yalanlar

Develer emeklemeye başlar çokça yürümekten
Dizleri kızgın çöle (aşınan) toynaklarının halini sorar

Ben, beni cömert kılacaksa hoşgörümü korurum
Namert kılacaksa şayet onu tanımam bırakırım

Beni zelil edecek mala el uzatmam
Şerefime leke sürecek bir şeyi asla hoş bulmam

Sizden ayrıldıktan sonra yalnızlıktan uyuyamadım
Nihayet (yokluğunuza) sabrettim de uykularım geri döndü

Olur da sizin dostluğunuz gibisiyle bir daha sınanırsam
Onlardan ayrılmayı da kendime hak görürüm

Atım koşumunu yıprattı sizden uzaklarda
Gemi ve dizgini değiştirildi Fustat’ta

Yiğit Ebu’l-Misk’in diyarında
Onun cömertliğinde boğulur Yemen ve Mudaru’l-Hamrâ

Bana olan bazı vaatlerini her ne kadar geciktirmiş olsa da
Ne ona olan umudum azalır ne de gücünü yitirir

O esasen sözünün eridir ancak
Benim ona olan muhabbetimi imtihan etmektedir

Mütenebbî
Çeviren: Hüsna Tosun


“Ben şiirle kehanette bulunan ilk kişiyim” (أَنَا أَوَّلُ مَنْ تَنَبَّأَ بِالشِّعْر) mısrasının şairi Mütenebbî, Şîraz’dan Bağdat’a geçerken bir grup bedevî tarafından yolu kesildi, meydana gelen çarpışma sonunda oğlu ve kölesiyle birlikte öldürüldü, divanının kendi yazdığı nüshası dahil bütün malı ve eşyası yağmalandı.

20230610_193655 Ne İle Oyalanır?

Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?

20230612_134108-1-1 Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?
20230612_134111 Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?
20230612_134114-1 Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?
20230612_134117-1 Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?
20230612_134143 Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?
20230612_134157 Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?
20230612_134209 Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?
20230612_134225-1 Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?
20230612_134234-1 Yüce Allahım Kardeşime İyi Bakıyor musun?

Önce yalnızlığınızı kabullenin, sonra aşkı yaşamak kolay

Alain de Botton: ‘Önce yalnızlığınızı kabullenin, sonra aşkı yaşamak kolay’

Birbirine ölesiye âşık olanlar nasıl oluyor da iki aya kalmadan kanlı bıçaklı iki düşmana dönüşüyor? Hayatta herkesin bir ruh eşi var mı? Yalnızlık nasıl paylaşılır? Evlilik yeminleri neden baştan yazılmalı? Modern ilişkilere, aşklara dair kafadaki tüm soruları bu kez bir aşk romanı yazan ‘modern filozof’ Alain de Botton’a sorduk, yeni kitabı ‘Aşk Dersleri’nden yola çıkarak yeni nesil ilişkileri konuştuk.

Yanlış insanla evlenmek, romanınızın ana damar konularından. Bir yandan da son araştırmalar, boşanma sayılarının katlanarak arttığını gösteriyor. Neden boşanmak, evlenmekten daha popüler oldu?

– Etrafına bir bak, herkes birlikte olmak isteyeceği kişiyi tanımlarken ‘nazik’, ‘eğlenceli’, ‘maceraya açık’, ‘etkileyici’ gibi laflar sayar. Bunları arzulamakta bir sakınca yok. Fakat mutluluğu yakalamak için biraz gerçekdışı niyetler bunlar. Modern insan hiç olmadığı kadar defolu. Bu yüzyılda, modern hayatın içinde yaşıyorsan nevrotik ve dengesiz olmaman mucize. Herkes az biraz deli, herkes belli bir seviyede ruh hastası.

Daha sağlıklı bir ilişkinin temelleri nasıl atılır?

– Birbirinizi tanıma evresinde “En sevmediğim özelliğim mükemmeliyetçi olmam” gibi cümleler kurmaktan vazgeçin. Huysuz, deli, ruh hastası taraflarınızı aylarca halının altına süpürüp saklamanın faydası yok. O halı, elbet bir gün havalanacak. Birbirinizi tanıma faslında, arıza taraflarınızı olabildiği kadar karşılıklı dökmeye bakın. İyi gelecek.

AŞK İÇİN EVLENEN KALMADI

Günümüzde romantik ilişkilerin, evliliklerin geçmişte kaldığına dair bir kanı var. Sizce de mutlu evlilik dönemi bitti mi?

– Evliliği, geri kafalı bir müessese olarak düşünmek kulağa çok cazip geliyor tabii. İnsan sevdiğiyle birlikte mutlu mutlu yaşayıp giderken neden bunu ele güne karşı tescil etme ihtiyacı hissetsin? Hayattaki tüm yakınlarını bir odada toplayıp “Bakın, ne kadar sevdiğime siz şahitsiniz” demek kadar saçma bir şey olabilir mi? Dünyada her beş kişiden dördü yapması gereken bir şey olduğu için evleniyor. Düzen böyle işliyor. Tanrı bizden bunu istiyor.

Evliliğe artık inanmıyor musunuz?

– ‘Evlilik’ten ne kastettiğimize bağlı… Günümüz evliliklerinin çoğu dayatma ürünü. Ya da başka başka sebeplerin sonucu: Anne-babanı memnun etmek, rahata ermek, sosyal baskıdan kurtulmak, çocuk sahibi olmak diye uzar gider liste. Âşık olmak, maalesef sıralamanın en altında. Sırf aşk için evlenen kalmadı ki evliliğe olan inancımız kalsın.

Bir yandan bir anda âşık olmak sanki hiç olmadığı kadar kolay. Fakat günümüzde bir ilişki yürütebilmek aynı derecede zor. Neden?

-Modern aşk fikri, birini sevmekten çok birine hayranlık duymakla güçlü bir şekilde ilintili. Birinin zihnine ve/veya fiziğine hayranlık duymakla başlar aşk. Karşımızdakini her geçen gün daha zeki, cesur ve güzel bulmaya başlarız. İnsan doğası bu; hayatı boyunca sürekli hayranlık duyacak, yörüngesinde dolanacak bir ışık arar durur. Aslında insana değil, ‘âşık olma’ haline âşık olur dururuz.

Âşk sandığımız şey aşk değil o zaman.

– Alakası yok. Ancak kendinden vazgeçebilince başlar aşk. Modern hayatta başkasının mutluluğunu, kendi mutluluğundan önce düşünebilir misin? Geçmiş yüzyıllarda bu çok mümkündü. İnsan hayatının kapladığı alan sınırlı, dünyası daha küçüktü. Hayattaki seçeneklerinin sonsuz olduğu bir düzende, kendinden vazgeçebilmek hiç de kolay değil.

HEPİMİZ YALNIZ ÖLMEK ZORUNDAYIZ

‘Ruh eşi’ne inanır mısınız? Herkesin bir ruh eşi var mıdır?       

– Yok, asla olamaz. Hayatta bizi gerçekten anlayan birinin olması teknik olarak mümkün değil.

Neden?

– Sevgilinizle istediğiniz kadar aynı görüşe, zevklere, ilkelere sahip olun; şiddetli ölçüde bir uyumsuzluk her zaman baş gösterir. Sebebi basit: Dünyaya farklı zamanlarda gelmişsiniz, başka ailelerin ürünüsünüz, deneyimleriniz farklı. Bir manzaraya karşı aynı şeyi düşünmek mümkün değil. Mavi gökyüzüne karşı biri yanındakinden son derece romantik ve büyüleyici cümleler duymayı beklerken, öteki belki de bu kareyi azap verici derece banal buluyor. Hayatımızdaki insan bizi bir noktaya kadar anlayabilir, gerisi hep yalnızlık. İstediğimiz kadar evlenelim, âşık olalım, biriyle aynı evi, hayatı paylaşalım; bu, günün sonunda yalnız olduğumuz ve yalnız öleceğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Hepimiz yalnız ölmek zorundayız. Doğa böyle işliyor.

Tuhaf bir ikilem yok mu bu durumda?

– Şu hayatta yaşayacağımız en utanç verici yüzleşme de bu zaten: Yalnızlığı kabullenmek. Gerisi kolay. Bununla barışmadan başlayacağınız her ilişki sakat doğar, sancılı geçer, saf mutluluk getirmez.

Bir yandan yaşı ilerleyen her bekâr insan, “Yalnız yaşlanacağım” korkusuyla ilişki peşinde.

– Yapılan en büyük hata da bu zaten. İnsanların çoğu gerçekten âşık olduğu için değil, yalnız kalmak istemediği için bir ilişkiye başlıyor, hatta evleniyor.

Mutlu bir hayat, sağlıklı bir ilişki için önce yalnızlığımızı kabullenmemiz gerekiyor yani…

-Kesinlikle. Hayatı boyunca aslında yalnız olduğunu, idrak eden, hayatı daha hafif, daha sorunsuz yaşar. Rahatlar bir kere. Daha yaratıcı olur. Şarkılar söyler, şiirler yazar, kitaplar üretir. Bambaşka bir mertebede yaşar, üretir. O seviyeye anacak kendi kendine yetebildiğini fark eden insan erişebilir.

Yalnızlığına alışan biri ilişkiden, evlilikten hepten uzaklaşmaz mı?

– Tam aksine, asıl kendi kendine yetebilen bir insan sağlıklı, mutlu bir ilişki kurabilir, bir başkasını gönülden sevebilir. Başkasının düşündüklerini tekrar edip durmaz, kendine ait bir görüşü vardır çünkü. Daha dikkatli dinler, kendini dinlemekten antrenmanlıdır çünkü.

VÜCUT EVRİMİNİ TAMAMLASA DA KAFA DEĞİŞMİYOR!

Tamam, ruh eşi yok. Peki ya ‘ideal eş’?

– İşte, orada tamamen şans devreye giriyor. Dünya üzerindeki 7 küsur milyar insan arasında elbet sizi en iyi anlayacak, ruhunuzu tamamlayacak bir avuç insan var. Kim bunlar, neredeler, en ufak fikrimiz yok. Belki az önce sokakta yürürken yanımızdan geçti gitti, belki iki hafta önce Sydney’de hayatını kaybetti, kim bilir… ‘Big Data’, hepimizi kodlayıp etiketleyerek dev bir bilgi havuzuna atmadan kiminle nasıl kusursuz bir uyum sağlayacağımız bilinemez.

Etrafına, yakınlarına son derece anlayışlı ve yumuşak olan biri, neden sevgilisine dünyayı dar etsin?

– Çocuklarla kurduğumuz ilişkiyi düşün… Ufak yaştakilere karşı sonsuz bir toleransımız vardır. İster durduk yere çığlık atsınlar, ister elindeki oyuncağı garip bir şekilde yerden yere vurmaya başlasınlar; ‘çocuk’ der geçeriz, huysuzluğunu uykusuz olmalarına ya da acıkmalarına veririz. Oysa bir de yetişkinlerin ilişkilerdeki davranışlarına bak… Eşiniz, annenizin doğum günü partisine işi yüzünden geç kaldıysa gününüzü mahvetmek istiyordur. Eve gelirken diş macunu almasını birkaç kez hatırlatmasına rağmen unuttuysa kesin yapmak istemediğiniz bir şeyin öcünü alıyordur. Kulağa başta garip gelse de bilimin de kanıtladığı bir gerçek var: Yaşımız kaç olursa olsun, hepimiz, az biraz çocuk kalıyoruz. Dışardan koca yetişkin bireyler olarak gözükebiliriz. Vücut, fiziksel değişimini, evresini tamamlasa da kafa değişmiyor.

BOŞANMAK DA EVLİLİK KADAR KUTLAMAYA DEĞER OLMALI

Bir müessese olarak evlilik nasıl kurtulur?

– Ancak ve ancak evlilik öncesi söylenen yemin metnini yırtıp baştan, yeniden yazarak…

Eşini, sağlıkta hastalıkta, iyilikte kötülükte yalnız bırakmayacağına ve hep yanında olacağına dair yemin etmenin, söz vermenin neresi yanlış?

– Yanlış değil, gerçeklikten uzak. Fazla optimistik, aşırı iyimser. Maalesef hayat her zaman aynı iyimserlikte ilerlemiyor. “Evet” demeden önce sarf etttiğimiz büyük laflar, farkında olmadan bizde ağırlık yapıyor. Bu yüzden, sözünü yerine getirmediğinde yenilmiş hissediyorsun, boşanma eşiğine geldiğinde insan karşısına çıkamayacak kadar utanç içinde buluyorsun kendini. Oysa boşanmak da evlilik kadar kutsal ve kutlamaya değer olmalı. Evlilik öncesi verilen yeminler yüzünden boşanmak bir insanın başına gelip gelebilecek en kötü şeymiş gibi gözüküyor.

Nasıl olmalı ideal evlilik yemini?

– Çoğu zaman kavga edeceğiz, mutsuz olacağız, acı çekeceğiz, bu deliliği yaptığımız için pişman olacağız. Seks hayatımızın yavaş yavaş ölmesine tanıklık etmeyi de kabul ediyor, ilk gün heyecanının kaybolacağına baştan razı oluyorum. Yıllar sonra, evlenmenin hayatta aldığımız en kötü karar olduğunu fark ettiğimde paniklemeyeceğimi kabul ediyorum. Amin.

DERİN SOHBET HER ZAMAN İYİ SEKSİ DÖVER

Sizden bir felsefe yazarı, aşk düşünürü gözüyle birkaç ‘ilk buluşma’ tavsiyesi vermenizi istesem..

– Karşınızdaki kişiyi bir an önce soymayı değil uzun ve güzel sohbet etmeyi hayal edin. Burnu, gözleri ne kadar ilgi çekici olursa olsun bir süreden sonra gözünüz alışacak, sıradan gelecek. Birbirinizi, saatlerce sıkılmadan konuşacak kadar enteresan bulmuyorsanız, o ilişkiden hayır gelmez. Çoğumuz farkında değiliz ama günün sonunda derin ve ilginç bir sohbet, her zaman iyi seksi döver. Tercihimiz, başta seks gibi gözükür. Ama asıl kazanan, sohbeti güzel olan olur. 

Alain de Botton

Ali Tufan KOÇ / Hürriyet 

images28229-3 Önce yalnızlığınızı kabullenin, sonra aşkı yaşamak kolay

Hatırlamayı Unutmak

ali şiir yazıyor mu sevgilim
ali de ayşe gibi
salondaki peteği kapatıp
kendi çapında şiir karalıyor mu

ilaç alıp bunu düşünüyorum
her şey ben tam uyumak üzereyken olmuş gibi
net hatırlamıyorum ama kesin biliyorum
seni sevmek bir suya götürdü beni
bir suya gittim
dönemiyorum

insan bazen dönemiyor sevgilim
her sabah dilinin altına bir sözcük daha bırakıp dönemiyor
ben bir ilk
tam uyumak üzereyken nerelerden
ben bir ilk
uyanır uyanmaz nerelerden

dönemedim

bir dağın belindeki ağaçları hınçla sallamak diye bir ilaç
ambulanstan yol istemek adlı bir atak
ve bir ay kadar koşmak bana iyi geldi

bana iyi geldi ne demek
sabahları bana içimdeki deşik
etimdeki işaret
sabahları bana son anda ölmemiş olmanın öfkesi
sabahları bana sert sessiz harfler

sabahları içimin en güzel yeri

senden bana dökülen incilerim sevgilim

dökülüyor
kaşıma sabahları içimi

dünyada çok önemli şeyler oldu
ama ben de sizin eve baktım
bir tayın bir taya baktığı
bir tayın bir taya uzun uzun baktığı
bir tayın bir tayı bıraktığı gibi
dünyada çok önemli şeyler oldu

atlar yalnız kalmamak için bu kadar koşarlar diyen o at
yalnızlar koşarken de yalnızdır diyen o at
yalnızlar öperken de yalnız
ben sana sımsıkı sarılırken de
o at buramdaydı

bu ses nereden geliyor dediğim o gün
göğsümdeki at kardeşlerim
göğsümdeki at yere uzandı

dünyada çok önemli şeyler oldu
hem ölmedim yüzükoyun
hem alnımda yeryüzü

ölürüm dediğim yerde ev yaptım

hatırlamayı unutma sevgilim
kırılmasın diye yükseklere bıraktığın o şeyleri
hatırlamayı unutma

dağların belindeki ağaçlardan çıkardığım hışırtıyı
bu ses nereden geliyor dediğin zamanı
o sesin sadece sana gelmesindeki rüzgârı
unutma

bazı sesleri sadece atların duyduğunu
ve bu yüzden yalnız olduklarını atların
yalnızlıktan koştuklarını

görmek ve duymakla düştüğün ovayı
yediğin kırbacı
edindiğin vebayı unutma
insan bazen unutup ölemiyor

dünyanın sonunu görüp
unutup
ölemiyor

nefis bir hevesle
başka neresine gider
başka nereme gidebilirim ki deyip
göğsümdeki kazı alanına gittiğim o gün
yerdeydi her şey
yerdeydi herkes
üzerini örtüp sen uyu dedim
sen uyu

ben bu yerde biraz daha bağdaş kurup

sen uyu

ben biraz artık hiç uyumayacağım

ancak yükseklerde unutabilirim diyerek çıktığım ağaçlar
yerleştiğim ilaçlar
indiğim ovalar
seni bir ormanda bulup
bütün yokuşlardan sonra
dümdüz bir yerde kaybetmiş olmak da marifet sevgilim

şimdi uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında
bana ne iyi gelir
bana ne iyi gelir
uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında

sevgilim
yatağın kırışmamış düzlüğü
yastığın olmayan çukuru
her şey neden bu kadar pırıl
her şey neden bu kadar aklımda
göğsündeki çöl
sırtımdaki vaha
reçinenin ağaca yapıştığı gibi
hiddetle yapışıyordun bana

senden sonra
dünyada çok önemli şeyler oldu
uçtum

birine bakmıştım deyip içine girdiğim yüzlerden
biri yokmuş içinizde diyerek çıktım
biri yokmuş her sabah
biri yokmuş her masa
biri yokmuş her çarşı

çalışmayan bir aleti kapatıp açmak gibi
beni de her gece kapatıp kapatıp
her sabah açan yeryüzü
sanki dünyaya gelmedim de
olmayan bir yerde
olmayan birine bakıp bakıp çıktım ben

düşersem kendim düşerim diye
hem güzel uçtum
hem muazzam düştüm

sağ
salim
sensiz ve ayaküstü

artık insan bana iyi gelmiyor
artık insan bize iyi gelmiyor diyerek
beraber havalandığımız göğü
tek başına ve hiçbir yere değmeden düşmek
düşmek nefisti sevgilim

yere ilk indiğimde
bir ağacı sallar gibi salladılar beni
yere ilk indiğimde
şimdi ben neyin yanındayım dedim
ne benim yanımda

boğazımdaki yumruyu
boğazımdaki yumruyu
göğüs kafesimi
eklem yerlerimi
seni ve bunu yerde anlatmamı benden bekleme

“düşen şeylerin gürültüsü”nü
konusu olmayan bir mutsuzluğu
anlatmamı benden bekleme

insanı çok aşağıya yapmışlar sevgilim

insanı çok aşağıya

içine çok yeryüzü
içine çok dünya

biliyorsun
yükseldiğimiz gökte
bu da olsa yer yarılır
bu da olsa dünya durur dediğimiz her şey oldu
dünya durmadı

biliyorsun
bir kere saçlarını çok
bir kere sımsıkı
bir kere tutam tutam
üç yıl arkaya doğru tarayıp
üç yıl bir muska gibi yanımda sakladım

biliyorsun
senin saçlarınla başlayıp
nasıl oluyorsa
benimle devam etmiş
insan sevmeyen
insan sevmeyen ama kırlara katkı sunan bir yüzün kapkaranlık bir ormanın vardı

ormanımız

düşsem ölürüm
düşsek ölürüz dediğimiz o ormanda
sana edilmiş bir yemin gibi
başında beklemediğim cümle
dalını budamadığım ağaç
eğilmediğim yüz kalmadı

sevgilim
bir şey var
artık kuramadığım kurmalı bir saat
başımda çın çın öten bir demir
dönemediğim bir yer
fırlatmak için bir odaya koyup
her gece salladığım bir cümle
durup dururken başına geldiğim
başıma gelen bir heves
bir serinlik
gittikçe kalbimi gagalayan bir kuş

sevdiği şeye dokunmadan etrafını döndüğüm
içimde sessizce büyüyen bir yer
düşmek değil
çakılmak isteği

beni artık çağırma sevgilim
kırınla
ovanla
etinle
saçınla
beni artık çağırma
başından beri içimde birbirine bakan
birbirine değmemiş iki tay var
ben bir yere batayım
bir yer bana batsın arzusu
ben bir yere çarpayım
bir yer bana çarpsın hevesi

beni delinme
beni parçalanma isteği
beni taylarını saldığı gün cam yiyen bir at
beni kardeşlerini çiğneyen genlerim
beni tam ortasında kaldığım dünya
beni Allah
günde beş defa
olmamışım diye geri çağırıyor

sen beni çağırma

yeryüzünde bazı konular yok
bazıları da hiç kapanmıyor diye
seni ateş ve suyla değil
toz ve demirle değil
künçle
hınçla
utançla icat ettim

başkasın sen
başkadır ağzın
başka bir ağaca benziyorsun
yüzünde başka bir orman var diye diye
seni ben
hem ormanına girip
hem hiçbir dalına değmeyerek
dokunmayarak hiçbir ağacına
içimi taşlara
sırtımı duvarlara süre süre

seni ben
gövdemse tir tir titreyen bir kuş
ters dönmüş bir kaplumbağa
seni ben
durup dururken değil
içinde sıkıldığım bir yeryüzü
içimde sıkılan bir yeryüzü var
diye diye icat ettim sevgilim

ben
hevesim kursağımda burada
buralarda

sen
mucidini öldüren her icat gibi
ne işe yaradığını bilmeyen bir alet gibi
orada oralarda

herkes durmuş birbirine bakıyor
herkes durmuş birbirine neden bakıyor
sürekli beni aşağıdan çağıran biri
bir hırıltı olarak iniyorum çarşılara
çarşılar renkli
çarşılar
dağılmışım
beni yanlış toplamışlar gibi

sevgilim
artık başım tam gövdemin üstünde değil
rüzgâr alan yerlerim
su geçiren yerlerim
karın boşluğumda tayını salan atın sesi
kulaklarımda göğe fırlatılmış
hep birbirine çarpan iki taşın sesi
ağacıma salıncak kuranların sesi

sorduğum herkes seni uzaktan tanıyor
gittiğim her yerden az önce çıkmışsın
kime baksam
kim bana baksa
içimde incinmiş bir atın o son cümlesi
ölmek değil
asılmak istiyordum
dünyaya tayımı saldığım günden beri

şimdi
kim bilir nerede değilim diyerek
günler yanımdan
günler önümden
günler içimden
etinle geçiyor sevgilim
etinle

seni göğsüme takıp çıktığım rüzgârlar ne güzel
ne güzel vurulduğum yerlerde yürüyebilmen
evine rüzgâr götürebilmen
aşağı bakabilmen ne güzel

ağzınla kuş tutman
kılı kırk yarman
derini yüzmeden
yeni bir deriye değdirebilmen ne güzel

içimde bir yer bir yere değiyor
kenarları kalkıyor aklımın
kime değsem
kim bana değse
o tören

düşerken biçim almış bir gövdeydim
beni ancak düşerken sevebilirlerdi

düşmek yapraklıdır sevgilim
önce dökülüyorum zannediyor insan
yana eğilmiş bir ağaç gibi
dizlerimin orada başlayan harp
omuzlarımda titremeye dönüştüğü zaman
vakti gelen bir yaprak
nasıl hem döküldüğünü zannedip
hem düşüyorsa ağaçtan
nasıl iniyorsa öyle yere
öyle görkemli
öyle yavaş
öyle un gibi
bakıp teni cam olan birinin boynuna
şahdamarına

seni tamamen unuttum
ama etinin içini görüyorum
saçlarının dibini
razı bir rüzgâr gibi
azar azar da olsa
senden artık uyurken dökülüyorum kendi etrafıma

kendi etrafıma sevgilim
dal dal
yaprak yaprak
günde birkaç defa
hafif sıyırıklarla

çünkü yapraklar sevgilim
düştükten çok sonra inanırlarmış
artık ağaçta olmadıklarına
çünkü yaprağın daldaki boşluğu
yine o yaprağın kendisi kadar

süzüle süzüle sevgilim
süzüle süzüle

döküldükten sonra da ağacını anlatan yapraklar gibi
şimdi günlerim hiç geçmiyor olabilir
ama geçmişim çok güzel gidiyor

geçmişim
bir yere gitmiş de gelecekmiş gibi

geçmişim
anlamadım ki
nereden geçmiş

düşmek yapraklıdır sevgilim
unutmak çiçekli

Seyyidhan Kömürcü

screenshot_20230605_120327_youtube-1-1 Hatırlamayı Unutmak

Sonsöz

Boş eller yere bakan gözlerle duruyorum yaşamın ve 

          ölümün eşiğinde
Ve sesini duyduğum deniz boğulanları geri vermeyen
          bir denizdir zaman
Ve benden sonra dağıtacaklar ruhumu ezik düşlerim
          kurtulamayacak açık arttırmadan
Sözlerim şimdiden ıslak dudağımda bir yaprak gibi 

          kuruyor işte

Bu dizeleri kollarım sonuna kadar açıkken yazacağım
          duyulsun kalbimin orda dört kez çarptığı
Geçeceğim boğazımı ve sesimi nefesimi ve şarkımı ölümü
          göze alarak
Biçmekten sarhoş olan orakçıyım ben yaşamını ve tarlasını
          yıkarak
Ve kaybedince de nefes nefese tozunu silkeler gibi vurur da
          vurur tırpanını

Bendim seçen bu çarmıha germe boyutunu vermeyi
          dizelerime
Ve şans nasıl isterse öyle düşsün üstüme dizelerin
          durağındaki bıçak
En sonunda gerekecek ölçüsüzlüğüme uygun bir ölçüye
          ulaşmak
Düşlerimle bir manto yapmak için gerçeğin boyutlarına
          göre

Yaşam rüzgârların katettiği kocaman hüzünlü bir şato gibi
          geçmiş olacak
Kapılar çarpar hava akımlarından ama hiçbir oda kapalı
          değil işte
Tanınmamış zavallı ve yorgun kişiler oturur kimi silahlı
          nedense
Otlar bürümüş hendekleri parmaklık hep yukarıda kalacak

Bu evde kim ne derse desin eskiler veya yeniler kendi
          evimizde değiliz
Yolu niye buraya düşmüştür kimse bilmez belki her şey 

          bir düştür
Kimi açtır kimi üşümüş çoğu onları kemiren bir sırra
          gömülmüştür
Arada sırada yüzü olmayan krallar geçer önlerinde 

          çökülür diz

Gençken meleklerin zaferi yakındır diye söz edilirdi bana
Ah nasıl inanmışım nasıl da kanmışım sonra yaşlandım işte
Gençlik çağı düşen bir perçemdir hep onların gözlerine
Ve ihtiyarlara kalan çok ağır ve çok kısa öyle ki rüzgâr
          başka türlü eser onlara

Öze değgin olan’la ilgili sorular sorarlar kendi kendilerine
Ne kadar da azdır yapıp ettikleri görürler geçerken bu
          terkettikleri şantiyeden
Kurbana tercih edilen gölge ey zavallılar kimse medet
          ummasın gelecekten
Sokakta oynayan küçük çocuklar sonsuz acıyorum sizlere

Görüyorum önünüzdeki her şeyi mutsuzluğu kanı ve usancı
Hatalarımızdan hiçbir şey anlamamış olacaksınız
          düşlerimizden hiçbir şey öğrenemeyeceksiniz
Hiçbir işinize yaramamış olacağız bedelini kendiniz
          ödeyeceksiniz
Omzunuzun çöktüğünü görüyorum Alnınızdaki
          alışkanlıkların kırışıklıklarını

Elbette elbette diyeceksiniz bana durum hep böyle ama bu
          yüzden
Düşünün hele bir kez canlı parmaklarını etten ellerini çarka
          sokanları
Durum değişsin diye ve düşünün işte kafeslerini bile
          tartışmayanları
İnsanın hakkı olabilir umutsuzluğa bir anlık duraklama
          hakkı yokken

Ve bir gün gelir de zaferin anlamsız güneşi üstünüzde
          olursa
Hatırlayın biz de biliyorduk bunu kölelik bayrağını
          indirmek için
Başkalarının Akropol’e çıkışını ve hâlâ nefes alan kendileri
          ile ünlerinin
Atılışını tarihin toplu mezarına

Düşünün hiç bitmeyeceğini savaşın ve değersizliğini
          yenginin
Ve her şey altüst olabilir insan insandan sorumlu ise
Büyük olaylar yaratıldı gördük ama korkunç olanları da
          vardı içlerinde
Zira her zaman kolay değildir ayırdedilmesi kötü ile iyinin

Siz de geçtiğimiz yerden geçeceksiniz açık bir kitap gibi
          okuyorum içinizi
İçinizde çarpan bu kalbi duyuyorum bir kalp nasıl
          çarpıyorsa benim içimde
Onu nasıl eskiteceğinizi biliyorum ve nasıl sönüp sustuğunu
          içinizde
Sonbaharın makyajını nasıl sildiğini ve bir kış gülünün
          çevresindeki sessizliği

Moral bozmak için söylemiyorum bunu hiç’e bakmak
          gerekir
Yüzyüze onu yenebilmek için Şarkı yitirmedi güzelliğini
          eksilse de
Bir başka yerde dinlemeli ki bir yankı gibi tekrar doğar
          tepelerde
Yalnız değiliz dünyada şarkı söylemek için ve oyunsa
          şarkıların tümü demektir

Oyunda rol yapmasını bilmeli ve bir sesin susmasını bile
Bilin bunu derin koro tekrarlar hep yarım kalan cümleyi
Şarkıcı yapsın sonuna kadar ne varsa elinden geleni
Ne önemi var bir varsayım gibi beni yanyolda terketseniz de

Ben de terkediyorum sizi son kez ayağa kalkan bir oyuncu
          gibi
Sitem etmeyin ona gözlerinde taşıdığı gölgeden bir şeyler
          yansırsa dışarıya
Artık bir armağan veremem size bu karanlık ışıktan başka
Yarının insanları üfleyin mangaldaki kömürü
Siz söyleyin görüp geçirdiklerimi

Louis Aragon

images28129-1 Sonsöz

Browning Şair Olmaya Karar Veriyor

Londra’nın bu kızıl labirentlerinde
bakıyorum en garibini seçmişim insan
uğraşlarının, bir bakıma hepsi de,
kendine göre, öyle olsalar bile.
Ele geçmez cıvada
felsefe taşını arayan
simyacılar gibi
sıradan sözcükler yapacağım
-hileli kumarbaz kâğıtları,
halkın uydurduğu sözler-
Thor esin ve patlama,
gök gürlemesi ve tapınmayken
onları büyülerinden vazgeçireceğim.
Bugünün deyişiyle,
sırası gelince ben de
ölümsüz sözler söyleyeceğim;
daha değersiz olmamaya çalışacağım
Byron’un yüce yankısından.
Yaralanmaz olacak ben olan bu toz.
Bir kadın aşkımı paylaşırsa,
şiirim onuncu katına değecek eşmerkezli göklerin;
bir kadın omuz silkerse aşkıma,
ezgiler yaratacağım hüznümden,
zamanın içinde yankılanan koca bir nehir.
Kendimi unutarak yaşayacağım.
Görür gibi olup unuttuğum o yüz olacağım
Hainliğin kutsal yazgısını
kabul eden Yehuda,
bataklıktaki Caliban,
korkusuz ve inançsız ölen
paralı asker olacağım,
yazgının geri çevirdiği yüzüğü
görmekten korkan Polycrates,
benden nefret eden o dost olacağım.
İran bülbülü sunacak bana, Roma kılıcı..
Maskeler, derin acılar, dirilişler
örüp sökecek alın yazımı
ve ben bir yerde Robert Browning olacağım.

Jorge Luis Borges

borges Browning Şair Olmaya Karar Veriyor

Ben

O kafatası, o gizli yürek, kanın
Hiç görmediğim o yolları,
Düşlerin o yeraltı dehlizleri, o Protheus,
O iç organlar, o ense, o iskelet.
Onların hepsiyim ben. Garip ama,
Bir kılıcın, önce altına, sonra külrengine,
Sonra da hiçliğe dönüşerek batan
Yapayalnız bir güneşin de anısıyım ben.
Limanda yavaş yavaş yaklaşan gemileri
Seyreden biriyim. O az bulunur kitaplar,
Zamanla aşınan gravürler de;
Göçüp gitmiş ölüleri kıskanan da ben.
İşin daha garibi bir evin bir köşesinde
Bu sözcükleri ağ gibi ören o adam olmam.

Jorge Luis Borges

images28329-1 Ben

Pars

Güçlü parmaklıkların ardında pars
Tekdüze yürüyüşünü sürdürecek
Kara bir kuyum, hüzün ve tutsaklık
Olan yazgısına (kendisi habersiz).
Binlercesi gelir geçer ve binlercesi
Geri döner, ancak tek ve sonsuzdur
Ölümcül Pars, Yunanlının düşüne giren
Ölümsüz Akhilleos’un tasarladığı
yolu tasarlarken, ininde.
Çayırlardan ve dağlardan habersiz,
Titreşen iç organları
Kör boğazını doyuracak geyikleriyle.
Gökyüzü boşa değişir durur. Herkesin
Payına düşen yolculuk önceden belirlenmiştir.

Jorge Luis Borges

images28129 Pars