Uzun ömürlü, “muammerûn” şairlerden kabul edilen Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştüğü ve O’nun (s.a.s), şair için “Allah’ım! Beni onun şeytanından muhafaza et! ” diye dua ettiği, şairin de bu dua üzerine vefat edinceye dek artık hiç şiir söyleyemediği rivayet edilmiştir.
Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.
Ölüm, beklenen sevimli bir oğuldur onun için. Son nefesin belirsizliğinden duyduğu korku hariç ölüme hazırdır. Hiç ölmiyecek gibi ev işlerini görür kışlık zahiresini tedariklerken bir yandan da dört gözle ölümü bekler gibidir. İnancı o kadar samimidir ki küçük odasının duvarları öte dünyayı engellemez. Ruhunun büyük bölümü ahirete sarkmıştır. Sabırla ve hazır. Allahın takdirini beklemekte ve umulacak en büyük şeyi O’nun cemalini görmeyi ummaktadır. …
(Düşün bir kere, bir kaç ay ayrı kaldığımız kışlık evimize yeniden alışmamız kaç dakika sürebilir -Geliriz ve onların değiştirmeden sakladığı hatıralarımız ordadır. – Aylarca, hatta yıllarca yarı kaldığımız, özlediğimiz annelerde bu durum daha da parlak ortaya çıkar.
Anneyi görür görmez özlemimiz en şiddetli tonuna yükselir. Kısa net ve mübarek bir heyecan.
Fakat bu, hatıralarımızı en fazla muhafaza eden anne önünde ne kadar dayanabilir. Yarım saat sonra adeta onunla kaybedecek vaktimiz kalmamıştır. İkinci gün ise artık gurbete dönebiliriz. Fakat hiç olmazsa bir hafta kalmamız gerekir. Çünkü anne aynı durumda değildir. Onların yavrularına -çabucak bitmeyen bir özlemleri, yavrularını seyrederken doymadıkları bir şey vardır. Henüz kızken sahip olmadıkları, sonra birden içlerine alıp, ağır ağır sahip oldukları bu varlıkların yüzünde sanki bir türlü inanamadıkları bir şey vuku bulmaktadır da onu yakalamak için ellerine geçen fırsatı kaçırmak istememektedirler. Yavrunun bedeni, kişiliği ve fikirleri büyüdükçe (ve çocuk anneye sığamıyacak kadar büyüdükçe) çocuğun annenin içindeki karşılığı küçülmekte ve anne, buna karşılık varlığını dengede tutabilmek için ona karşı özlemini büyütmektedir. Çocuklar annenin bu durumundan müstakildir. Hatıralarını hiç değiştirmeden saklayan belki de yeniden karşılaştıklarında kendilerini hemen tanımaları için olduğu gibi muhafaza eden anneye şunu nasıl söyliyebilinler: “Sana hemen doymamızı istemiyorsan hatıralarımızı biraz değiştir!” Hiç bir çocuk bunu anneye söyliyememiştir. Bu söyliyebilmek için önce keşfetmek gerekir. Fakat ne fayda var. Buna inanacak bir kadın anne olmaya nasıl devam edebilir. Sevgilinin anneden, annenin sevgiliden kaydığı nokta burada olmalı. Sevgili bize ait hatıraları değiştirir. Biz de ona ait olanları durmadan değiştirmekte ve yorumlamaktayız. Böylece karşılıklı başkalaşmalar içinde gittikçe olgunlaşan bir özlem yontmaktayız. Birbirinden ayrı iki sevgilide titizlikle hazırlanan, kavuşma günü yaklaştıkça çabucak son pürüzleride giderilen iki ayrı özlem heykeli vardır. Kavuşmayla birlikte bu ikisini karşı karşıya koyup, konuşturmak aylarca sürebilir. İki heykeldir karşılıklı geçip konuşan, tartışan ve anlatan ve anlatan. İki heykeldir, uzun uzun birbirlerini tartacak ve tanımaya çalışacaklardır. Yabancıdırlar. Heey nasıl da uzuyor anne çocuk ve sevgili. Oysa ne tuhaf galiba leyleklerden söz ediyorduk.
21 ARALIK. öyle tütüyorsunuz ki gözümde Hamdolsun hasret çekiyorum. Eğer kavuşuyorsak, veya bu ihtimal varsa hasretimiz dünyadakinedir. Yüce şeyler iki türlü başlıyor. İlki dış şartlarla, adeta zaruretle, ikincisi içten, sen onu bilmeden. Birincisi ikinciye kapı açılması için bir fırsat.
Hasret.
Acaba diyorum ebedi olana, herşeyin mirascısı olana, kalbi dolu dolu hasret çekmek nicedir? Kavuşur gibi oldukça kavuşulamayan, ve kavuşulmadıkça hasret büyüyen, ve hasret büyüdükçe onu alabilmek için iç büyüyen ve bu yinelendikçe olanlar olanlar. Bunu anlatan kitaplar okudum. İnandım. Bense toprağınkilerle cebelleşiyorum. Duygularım bu yüzden şiddetli ve acı veriyor. Onları ancak uyumaya yakın zamanlarda rahatça taşıyabiliyorum. İşte o zamanlar bazı şeyleri saf şekilleriyle duyabiliyorum. Perdelediklerini sezer gibi oluyor ve onlardan emin oluyorum. Anlıyorum ki hiçlik yoktur. Elimizin altındakiler değişip duruyor. Dokunup sevdiklerimizi götürüp beş on kürek toprağın altına bırakıyoruz, geçirdiğimiz zamanlar bir elbise gibi sırtımızda duruyor.
TUZLA 1973, 21 ARALIK iki gündür bir kaç saatın dışında hep arazideyiz. Dinlenme anlarında denize, ve kıyıya yakın iki küçük adaya dönük ve kapişonu başına geçirerek oturuyor yine sigara içiyorum. Sıcak sevimli bir lokantada istekle buluşmuşuz. Yöremizde insanlar gelip gitmeler. Yalnız ikimizin arasında gelişen, ikimizlik bir masanın yamaçlarına alınıyoruz. Oturuyoruz, bakıyor ve kımıldıyoruz ve hayat bizi önemsemeye başlıyor. Varoluş, bize görünen bir kapı aralıyor. Varlığı kendi benliğimizi bilmekle algalıyorken, şimdi iki benliği birden, iki posta pulunu birbirine yapıştırıyor gibi, duyarak, ayrıcalığmız olduğuna kapılmaya başlıyoruz. Bu durumu kelimelerle anlatamayız. Burada işe yarar kelimeler mahduddur. Sıra çabucak, kullandığımız ilk kelimeye gelir. Kullanınız, o da eskir
–İnsan da dahil eşyaya duyulan sevgi kelimeyledir. Onunla başlar, “birden sevdim” deriz, ya da “çok seviyor” deriz, bakın kelimesiz anlıyamıyoruz bu sevgiyi, Ve bu sevgi, kelimeleri hangi terkip içinde kullanırsak kullanalım, yüksekliği kelimenin yüksekliği kadardır. Ve “sevgi öldü”, “artık sevmiyor” dediğimizde, sevgi kelimeyle çeker gider.
Fakat çocuğa duyulan bağlılık böyle değil. “Kızımı çok seviyorum” diyorsam, ona duyduğum bağlılığı anlatmak için elimde, bu iyice eskimiş, yetersiz sözcükten başka araç yok. Çocuğa olan bağlılık ölmez. İçerisine onarılmaz düşmanlıklar girmiş ailelerde bile, evlat bağlılığı, baba ve analarda, kalbe bağlı bir urgandır ve içinde kan deveran eder.
…
Kendime ilk kez ayrılmayı önerdiğim zaman bunları düşünmüyordum bile. Sadece gururumdu. “Erkekliği ve kadınlığı hükümet ettik” diye bir mısra yazdım. Ne güzeldi ama, bundan daha açık olabilir miydi ruhumun hapisleri – Dünya ilişkilerindeki aşk araştırmakla ilerler. Çok yakında bir menzil vardır. Her şey orada ne bulacağına bağlıdır. Kişiye ya yol verirler sahrasına varsın, ya da ipini bir taşa bağlarlar, önüne inci boncuk koyarlar. Oraya varıncaya dek en onarılmazı; Kalbin ucu, hesap yapmaya başlamışsadır. O zaman mutluluklar bir baş ağrısı gibi gelir ev yıkalması gibi de çeker gider.
Kalbin çıkarı yücelerden olur. Gelin bir zaman kollayalım. Kalbimizle halleşelim. Görelim nasıl çıkarlar peşinde.
Çocuğun çizdiği dünya ise saf ve sevimli. Ama bu saf dünyanın üzerine o çocuk diliyle serilen gülücükler dolu örtü azıcık aralandığı zaman orada ateş dolu çukurlar, kaçılacak hiç bir yeri olmayan dar bir dünya, gördüğü ışıkları tutmak için beceriksizce çırpınan ve hiç bir şeyi yakalıyamıyan bir hayat görülür. Ve o çocuk orada, tıpkı büyüdüğünde, bugün otuzdört yaşında olduğu gibi, öyle bir tek başınadır ki, zamanından çok önce, elinde olmadan sahip olduğu bu yanlızlığı koyacak yer bulamamış, ona çocukluğun bilgisizliği ve korkusuzluğu ile ellerini daldırmış, onu üstüne başına, yanaklarına gözlerine bulaştırmıştır. …
..tam objektifin camına bakarken, o, üç ayak üzerinde duran, arkasındaki kara torbanın içine bir adamın başını ve bir kolunu gizledigi kocaman fotoğraf kutusunun içindeki karanlığa, bir bakıma o andaki duyguya, ana baba çocuk olmanın hissine bakmaktadır. bu resimde büyük kardeş göründüğü yaşında ve fotoğrafın çekil diği zamandadır. Ama ötekinin yaşını idrak ederken içimizde bir karışıklık meydana geliyor. Zira o, resme baktığımız zamandaki bize, bizim de gözbebeklerimizden içeriye bizim de geleceğimizdeki bilinmeyenlere bakmaktadır. Bu şaşırtıcı oluş karşısında bocalıyoruz. Bu nasıl bir çocuk. Hem hiç büyümüyor, terketmiyor beni, hemde yaşamak arzumun önüne geçerek, varsa bütün geleceğimi açlıkla benden önce yaşıyor, bitiriyor. Ve ben ulaştığım zamanlarda bana yaşamak olarak yetecek bir nesne bulamıyorum. Onun bencillikle yaşayıp bitirdiği bir hayatla nasıl yapayım. Değersiz bulup sağa sola attığı kırıntıları bulup onararak (meselâ memurluk ederek) yaşıyorum. Ve şimdi yazarken, romanıma değer verdiğimi anlıyor. Elimden alıp o yazıyor, bir yazar olarak direttiğim zaman içimdeki bütün kapıları çarparak gitmeye kalkıyor. O zaman herşeyi bırakarak peşine düşüyorum. Neticede romanı devam ettireceğim diye bir davranışım daha yanına kalıyor, bakıyorum elimdekilere, sonundan başından bir kaç sahne. Ve haklı olarak düşünüyorum, böyle mi olmalıydı. Hata mı ediyorum acaba? İnsan bir katilin kalb seslerini kulağıyla duymadan onu nasıl anlatabilir.
Sevgili Hildacık Aleidacık Camilo Celia ve Ernesto
Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.
İyi bir devrimci olarak yetişin. Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığı hatırda tutun. Herşeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu bir devrimcinin en güzel niteliğidir. Sizi ufaklıklar hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.
Che’nin Fidel’e Veda Mektubu
Fidel
Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkan vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.
Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı halkımın devrimci ruhunu görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.
Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım örneğin için sana teşekkür ettiğimi Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı aksine sevindiğimi onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.
Her zaman zafere kadar!
Che’nin Ailesine Veda Mektubu
Sevgili Canlar
Bir kez daha bacaklarımın arasında Rocinante’nin kemikleri fırlamış sağrılarını hissetmeye başladım. Yine elde kalkan yollara düşüyorum.
Yaklaşık on yıl kadar önce size yine böyle bir veda mektubu yazmıştım. Hatırladığımca daha iyi bir asker daha iyi bir doktor olamamaktan yakınmıştım. Artık doktorlukla ilgilenmiyorum ama öyle kötü bir asker değilim artık.
Çok daha bilinçli olmanın dışında hiçbir şey değişmedi özünde; Marksizm anlayışım derinleşti ve netleşti. Özgürlük adına savaşanlar için tek çözüm yolunun silahlı mücadele olduğuna inanıyorum ve bu inanca uygun olarak davranıyorum.
Çokları bana maceracı diyecek evet öyleyim -ama farklı bir türden- inançlarını doğrulamak için postunu tehlikeye atan türden…
Belki de bu benim son mektubum olacak.
Ölmeye niyetim yok ama mantıklı ihtimaller arasında bu da var.
Öyle olursa son kez kucaklarım sizleri.
Sizleri çok sevdim yalnız bu sevgiyi nasıl ifade edeceğimi bilemedim; aşırı bir katılıkla kendi yöntemlerime bağlı kaldım ve bazı kereler beni anlayamadığınızı sanıyorum. Beni anlamak kolay değildi ama salt bugünlük olsun bana inanın.
Bir sanatçının dikkatiyle eksiklerini giderdiğim iradem taşıyacak artık sallanan bacaklarımı ve tükenmiş ciğerlerimi. Bunu yapacağım.
Arada bir düşünün yirminci yüzyılın şu fedaisini. Celia’yı Roberto’yu Juan Martin’i Pototin’i Beatriz’i herkesi öperim.
Bir çift sürmeli göz aşağıdaki kiraz dallarının, kırmızı kiremitlerin, horoz ve çocuk seslerinin, ihtiyar iniltilerin, genç adımların, İpragaz arabasının, patlıcan tavanın, veresiye defterlerinin, kiracıların, berberlerin, bulutların, kuşların, heveslerin, vaatlerin arasından sıyrılıp geçti.
Kambur Hafız’ın midesi bulandı, gözlerini sis bürüdü, boğazı kurudu, yumruklarını sıktı. Bunca yıl çektiğim acı yeter dedi içinden. Madem dönüp bir kez olsun bakmıyor, bundan geri bana yaşamak haram oldu.
Böyle söyleyip dinimizin yasakladığı bir işi işledi. Kendini minareden aşağıya bıraktı. Beyaz el örmesi takkesi uçup kiraz dalma takıldı; kamburu koynunda düştüğü yerde kaldı.
– İşte böyle Hafız Ali, hikâye böyle bitiyor, oku dedin okuduk. – Yani şimdi bu, bu hikâye beni mi anlatıyor? – Yok canım, nereden çıkardın? – Adam kambur, üstelik hafız, hemi de benim gibi müezzin. – Olsun. Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kimbilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey. Ali bir elini alnına dayadı, yüzü bulutlanmıştı, öteki elini yumruk yaparak kasıldı, tırnakları neredeyse avucunun içine gömülecekti.
Bir sessizlik oldu.
Kahveyi gölgeleyen çınar dalları arasında bir iki serçe cıvıldadı.
– Bu hikâyeyi kim yazmış? – Mustafa Kutlu diye biri. – Nerde eğleşir bu adam? – Bilmem, İstanbul’da galiba… Ali kalktı. Suratı iyice asılmış, sesi çatallanmıştı. Yarı buçuk bir “Eyvallah” çekti, kamburunu sırtlayıp yürüdü.
O gidince kahveyi geren teller gevşedi. Tavla şakırtısı, Kral TV, çay buğusu, sigara dumanı ve uğultu yerine yerleşti. Ötekiler kalkıp Orhan’ın yanına geldiler.
– Ne diyo? – Yok bir şey. – Hele anlat canım, sürmeli meselesi değil mi? Yahu bilmiyorum, şu kitapta bir hikâye var “Kambur Hafız” diye. Birileri seni yazmış, her bir sırrını bir bir anlatmış, şeklinde bunu fişteklemişler. Eh ne de olsa mahalleden arkadaş, ilk mektepte aynı sırada okumuştuk. Geldi, sordu, “Nedir?” diye. Ben de okudum.
– Bunun sonu kötü aga. Sürmeli bitirdi bunu.
– Yaaa!.. Kara sevda olacak fukara.
– Bırakın şu kamburu yav “İbooo, şuradan bi okey takımı ver.”
– Nesine oynuyoruz?..
Kambur Hafız öğle ezanı için minareye çıkınca bir tuhaf oldu. Aşağıda çiçek açmış kiraz ağaçları görüyordu. Bembeyaz çiçek bulutu. Ayrıca İpragaz arabası, patlıcan tava, kuş tüyü falan.
Silkinip gözlerini ovuşturdu, salavat getirdi. Ezana bir buçuk dakika vardı daha. Köstekli saatini yelek cebine yerleştirip bir daha baktı aşağıya.
İşte kuru çınar dalları, gelip geçenler, bir çocuk balonuyla oynuyor. Derken balonun mavisinden bir çift sürmeli göz bakmaya başlamasın mı? Gözler öyle manalı ve yakın geldi ki, elleriyle yüzünü kapadı. Sırtında ince bir ter, vücudunda bir karıncalanma… Neyse ki o uğursuz bir buçuk dakika geçtiğinden ezana başladı. Bir türlü sesini kontrol edemedi; kimi yerde ses çatladı, kimi yerde tiz, kimi yerde pes çıktı. Şadırvanın gölgesinde ezanı bekleyen ihtiyarlar Kambur Hafız grip olmuş sandı, kahvedeki gençler “Sürmelidendir, sürmeliden” diye kas kas güldüler.
O günden sonra Ali artık minareye çıkmak için üşenmeye başladı. Üşenmek değildi işin aslı haliyle endişeleniyordu. Her seferinde o sürmeli gözler gelip karşısına dikiliyor, genç ömrünü yiyip bitiren sevda ateşi şerefeye kadar yükselip, bütün benliğini kavuruyordu. Allah saklasın bir delilik yapar mıydı acaba? Tövbe üstüne tövbe ediyor, geceleri sabaha kadar kamburu ile konuşuyordu.
Gün günü kovaladı, sıkıntı canına tak etti. Ve bir gece kararını verdi. Gidip bu işi kökünden temizleyecekti. Senelik iznini aldı, ihtiyar anası ile vedalaştı.
Bir otobüse atlayıp İstanbul’a vardı.
– “Aramakla bulunmaz” diye bir söz var ama “Arayan belasını da Mevlâ’sını da bulur” diye bir başka söz daha var.
Hafız yazarın İlesam denilen bir yerde daha çok ikindi ile akşam arasında eğleştiğini öğrendi. Gidip buldu İlesam’ı, “Ya Allah” deyip girdi içeri. İsmi tuhaf lakin mekânı latif bir yer. Bir Osmanlı medresesi. İç avluyu çepeçevre saran revakların arasına sedirler konulmuş, halı, kilim, ot yastıklar ile süslenmiş. Sedirlere kurulup nargile fokurdatan, gazete, kitap okuyan, ha bire cigara içen gençler, orta yaşlılar… İçlerinde arpacı kumrusu gibi gözlerini sabit bir noktaya dikip düşünenler olduğu gibi, kızlı-erkekli şen şakrak konuşup gülenler de var.
Avlu ortasında bir şadırvan, başucunda bir elma ağacı, güller, yeşillikler, hatta aşı vakti gelip geçen bir dut fidanı bile var.
Hafız yazarı sordu, işaret edip gösterdiler, hatta bir genç onunla birlikte yanına kadar geldi. Adama adaçayı içiyor, birkaç edebiyatçı ahbabı ile edebiyatın artık bir kıymet-i harbiyesi kaldı mı diye tatlı tatlı konuşuyordu.
Hafız’ı getiren genç: “Hocam arkadaşın bir maruzatı varmış, taşradan gelmiş” şeklinde takdim etti onu. Mustafa Kutlu cigarasının külünü silkerken baktı şöyle bir “Al işte bir Molla Kasım daha” diye yüzünü buruşturdu. Ötekiler akrabası veya hemşerisidir diye oralı olmayıp, kendi âlemlerinde kaldı. Yazar onlara “Bir dakka” diyerek kalktı. Cigara paketini, çakmağı, cigaranın ucuna taktığı naylon süzgeci yanına aldı.
Bir köşeye çekildiler.
Kambur Hafız hal-hatır, tanışma faslından sonra olup biteni özetledi. Sesini sertleştirip:
– Benim yazımı yazmışsın, yakışıksız bir şey olmuş, dedi – O bir hikâye, diye cevapladı yazar, alın yazısı değil. – Her neyse dedi Hafız, tıpkı ben. Sonunda bir çift sürmeli göz uğruna kendini minareden atan bir müezzin olur mu? Haram bu, haram.. Yazar cigarasını tazeledi, sıkıntı ile etrafına baktı.
– Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de, olmayabilir de.. -Olur mu efendi, yazılmış, kayda geçmiş. Ben almasam biri alır üzerine, memlekette tonla Kambur Hafız var ve ortalık sürmeliden geçilmiyor. Yazarın alnı kırıştı, “Çattık” der gibi bir hâl aldı yüzü, bir elini bıyığına atıp çekiştirmeye başladı.
– Peki sen ne diyorsun şimdi, kaçtan aşağı olmaz… – Bu yazıyı değiştir. Adam kendine kıymasın. Bir derdi var ise kalbinde kalsın. Yazar içini çekti, nefesini boşalttı. Sanki onu başından savmak için, aslında bir başına kalıp ne haltlar karıştırdığını bir kez daha ölçüp tartmak için uzatmadı sözü.
-Peki, peki.. Yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini, dedi.
Hafız ferahlamıştı. Müsaade isteyip kalktı. Yazar onun ardından epeyce bir süre baktı, kafasını kaşıdı, “Vay be, bak şu Kambura” diyerek hikâye bahsine yeni bir sayfa açtı.
Ali medresenin kapısından caddeye çıkınca durdu bir an. Sağına soluna baktı. Ne çiçek açmış kiraz ağacı, ne ipragaz arabası, ne de patlıcan tava vardı oralarda. Gelip geçen insanlar, vasıtalar, bir çocuk balon satıyordu.
Balonların mavisine dikti gözlerini. Baktı, baktı, hiçbir şey olmadı. Sevindi, gerindi, “Şükür geçti” dedi, yürüdü. Adımlarına bir hafiflik sinmişti, neredeyse kamburunu unutup perende atacaktı oracıkta. İçinden “Neyin nasıl yazılacağını anladı teres” diyordu.
Camiler, evliya türbeleri, medreseler, gökteki sayısız minare ve minarelerden yükselip şehre inen ezan sesi yaşanılan beldenin manevi ve kültürel havasını arttıran nişanelerdir. Bu nişanelerin arasında yaşamak, günde beş vakit işitilen çağrıya gerçekten kulak vermek, kişiliğin ve kalemin inşasında etkili olduğu gibi yazılanı, bu hassas iklimlerden yükselen bir sese dönüştürecektir.
Hayatının büyük çoğunluğunda, dine ve kültürel birtakım değerlere dışardan bakan Yahya Kemal’in içerden baktığı bir sabah yaşadığı duygunun sesidir bu, “Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum / Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum / Bir zamanlar hendeseden bir abide zannettimdi / Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi / Senelerden beri rüya görüp özlediğim / Cedlerin, mağrifet iklimine girmiş gibiyim.” Ya da Müslüman saatini, minarelerin yüksekliğiyle yan yana getirerek anlatan Haşim’in kederli seslenişi, “Bütün mabedler içinde güneşten ilk ışık alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. Şimdi heyhat! Eski saatle beraber akşam da fecir de bitti.”
Elbette bu sesler, bizim edebiyatımıza özgü değildir. Batı anlatılarında da kelimelerin ardından çan sesleri yükselir. Ana rahminin verdiği o sonsuz güveni çağrıştıran cami avluları; Batılı metinlerde kilise bahçesine dönüşür. Notre Dame’in Kamburu’nda Quasimodo’nun kilise avlusundaki tahta kerevete bırakılması, mabetlerin mekân olarak kullanımına ve onlara duyulan güvene dikkat çekmesi bakımından gösterilebilecek örneklerden yalnızca biridir. Mustafa Kutlu’nun Kambur Hafız ve Minare isimli öyküsü, mabedleri mekân olarak kullanan iyi ve sıra dışı bir başka örnek. Öykünün girişinden itibaren postmodern anlatının ayak seslerini işitiriz. Modern sonrası dönemde sıklıkla kullanılan ve postmodernizmin uygulama alanlarından biri olarak kabul edilen üstkurmaca tekniği, hemen hikâyenin başlangıcında verilir. Yapısalcı kuramın yazarı öldürüp metni kutsayan yaklaşımına karşı, “Ben buradayım sevgili okur, okuduğun şey yalnızca metinsel bir gerçeklik ve sen şu an kurmaca bir evrenin içindesin,” diyen yazarın sesi öykü boyunca işitilir. Yazara yeni imkânlar tanıyan üstkurmaca, okuru klasik anlatıdan uzaklaştıran da bir ilk hamledir. Ancak postmodernizmin öyküdeki ayak sesleri yalnızca bununla sınırlı değildir. Kahramanın modern dünyadan kopuşunu simgeler şekilde kendini minareden aşağı bırakması, anlam ve değerlerin yitimi, öykünün geneline hâkim olan gizem ve fragmenter yapı ile bütüne dağılmış ironik tutum, öyküdeki postmodern anlatının izlerindendir.
Öykünün girişinde verilen çerçeve hikâyede, minareyi bir intihar aracı olarak kullanan Kambur Hafız ve onunla özdeşleşen Hafız Ali, hikâyedeki ilk kırılmadır. İntiharın haram olduğunu, derdin dillendirilmeyip kalpte kalması gerektiğini söyleyen Hafız Ali’nin sesi, hikâyedeki çatışmayı çoğaltan sestir. Bu sesler arasındaki geçiş ve fragmenter yapı, okura hissettirilmeyen bir ustalık ve yalınlıkla kurgulanmıştır. Öyküde fazlalık olarak nitelenecek bir kullanım yoktur, diyolaglar sade, ritim hızlıdır. Üstelik mekânlar arasındaki geçişler de yumuşak ve genel muhtevayı destekler niteliktedir. Kahve ahalisinin, Hafız Ali oradayken gerilmesi, olağan akışını sürdürememesi, din adamının hâlâ bir ağırlık merci olduğunu ifade eder. Dini toplumun dışında bırakan, din adamını yer yer alaya alan, onları ham sofu olarak niteleyen Cumhuriyet dönemi kurmacalarının aksine Kutlu’nun dindar kahramanı; toplumdaki saygınlığını koruyan, değerlerine sıkı sıkı tutunan biridir. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal ve Vurun Kahpeye, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanlarında din adamları belli kalıplar üzerinden ele alınmış; gerici, yobaz, ham sofu, güvenilmez tipler olarak nitelendirilmiştir. Değerlerin dejenerasyonunu ve ölümünü örnekleyen pek çok örneğin karşısında olumlu bir örnek olarak durur Kambur Hafız ve Minare.
Çerçeve hikâyeyi okuduktan sonra baktığı her yerde sürmeli bir çift göz gören Hafız Ali, “Yeryüzünde bir tek sen misin Kambur Hafız olan. Kim bilir kaç bin tane vardır. Hem sonu sonu bir hikâye bu, uyduruk bir şey,” ikazlarına rağmen kendi sonunun, okuduğu hikâyedekine benzeyeceği korkusunu üzerinden atamaz. Rahatı kaçar. Her vakit ezanı şehre dalga dalga yayan sesi, minarede asılı kalan hastalıklı, cılız bir sese dönüşür. Kambur Hafız ne gördüyse, minarenin tepesinde onu görmeye başlar Hafız Ali; çiçek açmış kiraz ağacı, patlıcan tava, bembeyaz çiçek bulutu, gelip geçenler, İpragaz arabası, kuş tüyü ve bir çift sürmeli göz! Okuduğu öykü, aslında kendi hikâyesindeki yarılmayı beslemiş, belki nicedir üzerini kapattığı yarayı kanatmıştır. Bu yarılmayı ve senelerdir sakladığı gençlik ateşini, kendini hikâye kahramana benzetmesinden ve ahalinin konuştuğu birkaç kırık cümleden anlarız. Belki de bu, benzetmeden de öte bir aynılık hâlidir. Hafız Ali, ilk gençliğinden bu yana herkesten sakladığı sırrını, okuduğu bir metnin açık etmiş olduğu düşüncesine gerçekten inanmış, sonunun okuduğuna benzemesinden ürkmüştür. Bu ürkme hâli, onu yaşayamaz duruma getirip baktığı her yerde sürmeli bir çift göz görünce de içinde kıpırdanıp duran itkinin peşinden gider. Buradan sonra öykü, normale dönme ve kurmacanın boyut değiştirmesine dönüşür.
Hafız Ali’nin Mustafa Kutlu’yla buluşması, hikâyedeki üstkurmacanın derinleştiği yerdir. Okunan şeyin bir kurgu olduğunu bu kez bizzat yazarın kendisinden işitiriz, “Yahu sen bunu ne üzerine alıyorsun arkadaş, bu bir kurgu, yani olabilir de olmayabilir de…” Ancak Hafız Ali buna da itiraz edecek ve yazılanın değiştirilmesini sert bir ikazla Kutlu’ya söyleyecektir. Kutlu’nun, “Peki peki, yeni baskıda değiştiririz, üzme kendini,” sözüyle birlikte bir anda hafifler müezzin. Dışarı çıktığında artık ne çiçek açmış kiraz ağacı görür, ne İpragaz arabası, ne de patlıcan tava. Geçip gitmiştir işte. Üstelik yazara da iyi bir ders vermiş, neyi nasıl yazması gerektiğini anlatmıştır. Yazar mı? O, kurmacanın kurmacasını yazmak için hikâye sayfasına yeni bir bahis açmıştır bile.
Feyza Kartopu
1990-2000 yılları Kutlu’nun öykücülüğündeki üçüncü dönemi oluşturur. Bu yıllarda, yazar, iki öykü kitabı neşreder. Görünüşe bakılırsa, Kutlu, 90-2000 arasını bir tür yazamama hâli içerisinde geçirmiş olmalıdır. Arkakapak Yazıları ve Hüzün ve Tesâdüf’te yer alan hikâyelerin önemli bir bölümü, (belki kurgusal damarı bilerek zayıflatıldığından, belki deneme/fıkra türüne yaklaştırıldığından dolayı) “hikâye” olarak tanımlanmasında zorluk çekilebilecek metinlerdir. Dergâh, bu dönemde yayımına başlamıştır. Editörlüğün, Kutlu’nun üretkenliğine engel olduğu yolunda kimi değiniler bile yazılmıştır. Kutlu, Sır’la doruğuna ulaştırdığı çizgisinde ısrar etmek yerine, bu çizgiyi orada kesmiş, gene kısa hikâyelerden oluşan, ancak daha “serbest” kitaplar kurgulamış ve ikinci dönemin ortak kahramanlı metinlerini geride bırakmışsa da, sâdece Kambur Hafız ve Minâre öyküsü bile, yazarın ülkenin değişen edebiyatına kayıtsız olmadığının kanıtı gibidir. O kadar ki, bu öykü, edebiyatımızdaki postmodern evrilmenin en olgun örneklerinden biridir. Gene bu dönem öykülerinden olan “Dürbünlü Çiçek”, anlatımındaki şiirsellik ve yoğunlukla modern öykümüzün unutulmaz bir “pastoral senfonisi”dir.
Ölmek, kamera karşısında ya da sahnede yürek parçalayıcı ve tercihen yavaş bir ölüm her oyuncunun hayalidir. Bahse girerim bir gün o son anları sahnede nasıl oynayacağını hayal etmemiş tek bir erkek ya da kadın oyuncu yoktur. Yaşam gücü yavaşça kayıp giderken ve biz varolmamanın sınırında tutunurken son nefesimizde o bilgelik ve zeka dolu sözleri nasıl söyleriz. Ölüm yaklaşınca olan şey bizce bu mudur? Ölüm kalanlardan söz vermelerini istemenizi mi sağlar? Günahlarını mı itiraf ederler? Ya da şakalaşırlar mı?
Düşünmenizi isteğim şey hayatın o son anlarında gerçekten olan şey. Şok edici şiddetli ölümlerden bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey yaklaştığını bilmek. Gerçekten kaybolduğumuz o en büyük sihirbazlık numarasına tamamen teslim olmak.
Dostlarım ve sevdiklerim son nefeslerini verirken baş uçlarında onların ellerini tuttum. Şu kadarını söyleyebilirim, hayatın sonundaki o dramatik konuşma anı koskoca bir saçmalıktan ibaret. Bir şey söylerlerse içlerinden söylerler ama neredeyse duyarsınız. İçlerinde süren o konuşmada hayatlarının sonuna gelmiş olduklarına inanamayış ve şaşkınlık vardır. Orada oturduğunuzu farketmezler bile. Ölen için yaşayanın hiç önemi yoktur.
Albine ve Serge çiçekliğe girdiler. Albine, keyifli bir ilgiyle seyrediyordu Serge’i, yorulmasından endişeleniyordu. Ama o belli belirsiz bir gülümsemeyle rahatlattı. Onu istediği yere götürecek kadar güçlü buluyordu kendini. Kendisini tekrar güneşte bulunca, sevinçle göğüs geçirdi. Yaşıyordu işte. Kışın koma haline bağlı bir bitki değildi artık. Bu nedenle son derece duygusal bir minnettarlık içindeydi. Albine’in küçücük ayaklarını, yolların sertliğinden korumak istiyordu. Kollarını, annesinin uyuttuğu bir çocuk gibi boynuna dolamasını düşlüyordu. Genç kızı, kıskanç bir muhafız gibi korumaya başlamıştıartık yoldaki taşları ve dikenleri kenara itiyor, yalnızca kendine ait olan okşamaları, onun o güzel saçlarından rüzgârın çalmamasına dikkat ediyordu. Albine, Serge’e sıkı sıkı sarılmış, son derece mutlu bir biçimde teslim ediyordu kendini.
Albine ve Serge, güneşin altında ilk kez böyle yürüdüler. Çift, hoş bir koku bırakıyordu arkasında. Patikaya bir ürperti veriyor; güneş ayaklarının altına altın rengi bir halı seriyordu. Serge ve Albine, çiçekli fundalıklar arasında, öylesine çekici bir büyüyle ilerliyorlardı ki uzak yollar onları çağırıyordu. Halkın, uzun zaman beklenmiş hükümdarları selamlaması gibi, bir hayranlık mırıltısıyla selamlıyordu onları, ikisi bir arada, harikulade güzel, tek bir yaratıktı. Albine’in beyaz teni, Serge’in esmer teninin beyazlığından başka bir şey değildi. Güneşle giyinmiş halde yavaş yavaş ilerliyorlardı. Güneş olmuşlardı artık. Eğilen çiçekler tapıyorlardı onlara.
Çiçeklikte uzun süreli bir heyecan oldu. Yaşlı çiçeklik eşlik ediyordu onlara. Burası yüz yıldır kendi haline bırakılmış geniş bir alan, rüzgârın en değerli ve az bulunan çiçekleri içine ektiği cennetten bir köşeydi. Bol güneşte uyuyan Paradou’nun mutlu suskunluğu, bitki türlerinin yozlaşmasını engelliyordu. Orada ılık bir hava, her bitkinin, kendi gücünün sessizliği içinde uyuması için sürekli beslediği bir toprak vardı. Orada yetişen bitkiler, son derece görkemli, muazzam, son derece bakımsız, çapa ve su kovası görmemiş dev çiçekler halinde açmış rastlantılarla doluydu. Doğal sınırların koruduğu bu ıssızlığın ortasında, utanmadan büyümekte özgür, kendi haline bırakılmış doğa, her bahar mevsiminde kendini daha fazla terk ediyor, olağanüstü taşkınlıklar yapıyor, her mevsimde, kendisine, hiçbir elin kesinlikle koparmayacağı tuhaf çiçek demetleri ikram ediyordu. Ayrıca insan çabasının başardığı işi alt üst etmek için çılgınca uğraşıyormuş gibi bir hali vardı. Başkaldırıyor, yollara karmakarışık çiçekler serpiyor, çakıllıkları yükselen yosun yığınıyla kaplıyor, mermerlerin boynuna sarılıyor, tırmanan bitkilerinin esneyen ipiyle yere seriyordu onları. Havuzların, merdivenlerin, taraçaların taşlarının altına fidanlar sokarak kırıyordu onları, sürüne sürüne gidip, ekilmiş en ufak köşeleri bile ele geçiriyor, oraları kendince yoğuruyor, yerden aldığı bir tohumu, oraya bir başkaldırı bayrağı gibi dikiyor, bu mütevazı yeşilliği, çok iddialı bir yeşillik yapıyordu. Bir zamanlar çiçek tutkunu bir efendi için bakılan çiçek bahçesinin tarhlarında, özenli kenarlarında, köşelerinde son derece seçkin bitkiler vardı. Bugün gene vardı aynı bitkiler ama öylesine sayısız familyalar halinde çoğalıyor, genişliyor, bahçenin dört bir yanına öyle bir sefahat düşkünlüğü içinde yayılıyorlardı ki bahçe bir gürültü patırtıdan, duvarları dolduran birkaç öğrenci kalabalığından, sarhoş doğanın, mine çiçekleri ve karanfillerin hıçkırıklarla doldurduğu kuşkulu bir yer haline gelmişti.
Albine, zayıf ve halsiz düşmüş, Serge’in omzuna kendini ona teslim olmuş gibi görünüyordu ama Serge’i yöneten gene de kendisiydi. Önce mağaraya götürdü onu. Kavaklardan ve söğütlerden oluşan bir ağaç topluluğunun arkasında, bir yıkıntı, bir yalağın içine düşmüş kayalardan oluşan taş bir kovuk açılıyor, taşların arasında su sızıntıları görülüyordu. Mağara dalların ve yaprakların saldırısıyla kaybolmuştu, gül hatmi sıraları, mağaranın girişini kırmızı, sarı, mor, beyaz çiçeklerden bir parmaklıkla örmüştü âdeta. Çiçek dalları, içindeki zehrin ateşini pervasızca püskürten tunç yeşili, dev ısırganlar içinde kaybolup gidiyordu. Daha sonra, birkaç sıçrayışla yukarı tırmanan, narin çiçekleri yıldız biçiminde açılmış yaseminlerin, ince dantelli mor salkımların, cilalı saç tabakaları andıran oymalı kalın sarmaşıkların, soluk mercan renkli dallarla dolu yumuşacık hanımellerinin, kollarını uzatmış, tepeleri sorguçlu, âşık filbahrilerin güçlü hamlesi görülüyordu. Sonra daha ince başka bitkiler de sarılıyordu bunlara, bu çiçekleri sıkı sıkı bağlıyor, kokulu bir örgü içinde hapsediyordu. Yeşilimtirak ve çıplak tenli latinçiçekleri kırmızı altın ağızlarını açıyorlardı. İncecik ipleri andıran güçlü İspanya fasulyeleri, yer yer keskin kıvılcımlarının ateşini tutuşturuyordu. Boru çiçekleri yapraklarının oymalı göbeğini açıyor, binlerce küçücük çıngıraklarıyla, zarif renklerinden sessiz bir melodi dinletiyorlardı. Kokulu nohut çiçekleri, bir yere konmuş kelebek sürüsü gibi esen ilk rüzgârda daha uzaklara gitmeye hazır durumda, kızıl ve pembe kanatlarını topluyorlardı. Bir çiçek yağmuruyla benek benek olmuş bu muazzam yeşillik gür saçlı bir başı andırıyordu ve bu saçın lüleleri her yandan taşıyor, çılgın diziler halinde dağılıyor, uzakta, sırtüstü uzanmış, rahat ve de bir tutku nöbeti içinde başını arkaya devirmiş, dev gibi bir kıza benziyordu.
Serge cesaret verdi kendisine, ısırganların üstünden geçirdi onu, mağaranın girişini kocaman bir taş tıkamış olduğundan, Albine birkaç adım ötede ağzını iyice açmış kovuğun üzerine iyice eğilebilmesi için kollarında ayakta tuttu bir an onu.
Alçak sesle konuştu Albine: “Akan suya düşmüş, boylu boyunca uzanmış mermer bir kadın var” dedi. “Su kemirmiş yüzünü.”
Serge de görmek istedi onu. Bileklerine dayanarak yükseldi. Serin bir hava vurdu yanaklarına. Sazların ve su mercimeklerinin arasında, kovuktan süzülen gün ışığında kadın yarı beline kadar çıplak, sırtüstü yatıyordu, bacaklarında bir örtü vardı. Yüz yıl kadar önce boğulmuş, muhtemelen çektiği sıkıntılar yüzünden bu pınarın dibine düşmüş, yavaş yavaş intihar etmiş bir heykeldi. Üstünden akan berrak su, yüzünü düz bir taş, yüzü olmayan bir beyazlık haline getirmişti; oysa âdeta ensenin harcadığı bir çabayla su yüzüne çıkmış gibi duran memeleri, hâlâ canlı ve eskiden kalmış bir şehvetle kabarmış gibi duruyordu.
“Boş ver, ölmemiş!” dedi tekrar aşağı inen Serge. “Bir gün gelip oradan çıkarmak lazım onu.”
Ama ürperti duyan Albine oradan uzaklaştırdı onu. Tekrar güneşe, tarhların ve çim yastıklarının sefahatına döndüler. Öylesine, üstünde belirgin bir yol olmayan bir çiçek yığını içinde yürüyorlardı. Ayaklarının altında, bir zamanlar bahçe yollarının kenarında dikili olan, şimdi ise sonu gelmeyen sergiler halinde yayılan zarif bitkiler, bodur bitkiler vardı. Ara sıra, pembe sinekkapanların oluşturduğu benekli ipek yığınına, küçücük karanfillerin alacalı atlasına, hüzünlü ve küçücük gözlerle dolu muhabbet çiçeklerinin mavili kadifesine gömülüyorlardı topuklarına kadar. Daha ötede mis kokuların oluşturduğu bir deniz gibi, dizlerine kadar yükselen dev muhabbet çiçek arasından geçiyorlardı. En küçük bir demeti bile berelemekten korktuklarından, yakındaki, çok hoş menekşelerle dolu bir bahçeyi çiğnememek için bir inci çiçeği bahçesinden, kestirmeden gidiyorlardı. Sonra dört tarafları da kapanıyor, her yanlarında yalnızca menekşeler kalıyor, sonra ilkbahar soluğunun içinde bu mis gibi kokan tazelik üstünde mahcup adımlarla yürümek zorunda kalıyorlardı. Menekşelerin ötesinde, lobelyaların yeşil halısı, açık mor lekelerle, biraz zorlukla uzayıp gidiyor, selaginoitlerin ufak inceliklerle birbirinden ayrı yıldızları, nemofilaların mavi kupaları, sabunotlarının sarı haçı, Mahon frenk menekşelerinin pembe ve beyaz haçları, zengin motifli halıları andıran köşeler çiziyor, çiftin, ilk gezintilerinin keyfi içinde yorulmadan yürümeleri için önlerine sonsuz, gösterişli, şahane bir örtü seriyordu. Sürekli menekşeler çıkıyordu karşılarına. Her yandan bir menekşe denizi akıyordu ve ayaklarına çok değerli kokular döküyor, yaprakların altındaki gizli çiçeklerin soluğunu, eşlik etmek için yanlarına veriyordu. Albine ve Serge yollarını şaşırıyordu. Daha yüksek binbir çeşit bitki çitler örüyor; çiftin, üstünde keyifli bir biçimde yürüdüğü dar patikalar meydana getiriyordu.
Patikalar ani dönemeçlerle içerilere doğru dalıyor, dolambaç yapıyor, göz mavisi renginde püsküllü herdemtazelerin, hafifçe misk kokan yapışkan yapışkanotlarının, kızıl benekli, bakır renkli boğazlarını gösteren nimülüslerin, rüzgârın eğirdiği çiçekten örekelerini diken görkemli, kızıl ve mor renkli otsu süs bitkilerinin, saç gibi ince elyaflı kırmızı ketenlerin, dolunaylara, altın renkli aylara benzeyen beyazımsı, mavimsi, pembemsi, soluk renkli, kısa ışınlar saçan krizantemlerin oluşturduğu, karmakarışık ve içinden çıkılması mümkün olma yan korulukların eteklerini birbirine karıştırıyordu. Serge ve Albine engelleri aşıyor, iki çit arasındaki yeşillikte keyifli yürüyüşlerini sürdürüyorlardı.
Sağ tarafta incecik geyikotları, bembeyaz kar gibi dökülen mahmuz çiçekleri, yapraklarının küçücük çukurlarında bir damla şebnem olan kül rengi köpek dilleri vardı. Sol tarafta hasekiküpeleri bulunan uzun bir yol vardı. Bütün hasekiküpesi türleri, beyazları, soluk pembeleri, koyu morları vardı. Özellikle de koyu mor renktekiler, siyah matem rengi kadar kasvet veriyor, yüksek dalların oluşturduğu bir demetten, matem tülü gibi katmerli ve işlemeli yapraklarını sarkıtıyorlardı. Onlar ileri doğru gittikçe, daha uzaklarda çitler değişiyor, yaprak kıvrımları arasında yitip giden çiçeklenmiş, sıra sıra, görkemli hazeran çiçeği dalları gözüküyor, kızıl renkli aslanağızlarının açık ağızları dışarıya doğru uzanıyor, hoş, kırmızı beneklerle süslü, kükürt rengi kanatlı çiçeklerle dolu şizantüslerin ince dalları yükseliyordu. Çan çiçekleri koşuşturup duruyor, çanlarını olabildiğince yükseltiyordu. Altın rengi dalları çan kulesi işlevi gören iri çirişotlarının üstüne kadar ulaşıyordu. Bir köşede, görkemli bir rezene, su yeşili renginde atlastan şemsiyesini eğmiş, ince dantel giysili bir kadına benziyordu. Serge ve Albine, daha sonra, birdenbire, kendilerini bir çıkmazın sonunda buldular, daha öteye gidemediler. Patikayı, bir çiçek yığını, müthiş bir bolluk içinde fışkıran bitkiler tıkıyordu ve oraya zafer sorgucu takmış bir yığın oturtuyordu sanki. Aşağı tarafta ayıyoncaları bir kaide oluşturuyor ve bu kaidenin üstünde lal renkli mubarekotları, kuru yapraklarında, duvar kâğıtları gibi çatlaklar bulunan rodantlar, ilkel bir tarikat mensubunun saçlarını andıran, işlemeli, beyaz, iri haçlı klarkiyalar çıkıyordu. Daha yukarılarda pembe renkli viskaryalar, sarı leptosifonlar, beyaz kolinsiyalar, cırtlak renkler arasına, yeşil güllü ponponlarını daldıran lagürüsler açılıyordu. Daha da yukarıda kırmızı renkli yüksükotları, mavi acıbaklalar, ince sütunlar halinde yükseliyor, erguvan ve lacivert renkli bir Bizans kubbesi oluşturuyor, en tepede de, kan rengi yapraklı, müthiş bir kene otu, kararmış bakırdan bir kubbeyi yayıyordu âdeta.
Serge, ellerini uzatarak geçmek isteyince Albine çiçekler tahrip etmemesi için yalvardı ona: “Dalları kırar, yaprakları ezersin” dedi. “Ben yıllardır buralarda yaşıyorum, kimseyi öldürmemeye dikkat ediyorum… Gel yabani menekşeleri göstereyim sana.”
Geri dönmek zorunda bıraktı onu, patikanın dışına çıkardı, eskiden içinde büyük havuzların bulunduğu çiçek bahçesinin ortasına kadar götürdü. Yaprak dolu havuzlar, artık dağılmış, kırılmış mermer kenarlı, geniş tarhlara dönüşmüştü. Esen bir rüzgar, bunların en geniş olanlarından birine olağanüstü görkemli bir yabani menekşe tarhı ekmişti. Kadife çiçekleri lacivert saçları, sarı gözleri, daha solgun dudakları, ten rengi ince, küçük çeneleriyle canlı gibi gözüküyordu.
“Küçükken korkuyordum bunlardan” dedi Albine. “Şunlara bak bir, hepsi yerden bitme, insana bakan binlerce yüz adeta… Yüzlerini de hep birlikte çeviriyorlar. Başları dışarıda, toprağa gömülü bebekler gibi bunlar.”
Serge’i sürüklemeye devam etti, öbür havuzların çevresini dolaştılar. Birinci havuzun yanındaki havuzda horoz ibikleri bitmişti, yukarı kalkmış bu acayip ibiklere Albine dokunmaya cesaret edemiyor, baktıkça, kan rengi kurtlara benzetiyordu onları. Saman rengi, şeftali çiçeği renginde, keten grisi, pembe renkle yıkanmış beyaz kınaçiçekleri de bir başka havuzu dolduruyor, tohumları, zayıf, kuru sesler çıkararak yay gibi fırlıyordu. Sonra, bir çeşme yakıntısı ortasında, görkemli bir karanfil yığını vardı. Beyaz karanfiller yosunlu yalaktan taşıyordu, taşların aralarında, tepelikli karanfillerin, işlemeli muslini andıran alaca bulaca katmerleri görülüyordu. Bir zamanlar su püskürten aslan ağzında şimdi iri, kırmızı bir karanfil, son derece canlı çiçekler halinde fışkırıyordu ve sakat, yaşlı aslan kan tükürmeye başlamıştı artık. Sonra, onun yanında, bir zamanlar içinde kuğu kuşlarının yüzdüğü büyük havuz bir leylak ormanına dönüşmüştü. Bu ormanın gölgesinde şebboylar, mine çiçekleri, gündüzsefaları, kokularla ıslanmış, yarı uykulu bir halde, kırılgan renklerini koruyordu.
Albine gururlu bir tavırla konuştu: “Yarısını bile dolaşmadık çiçek bahçesinin daha. Esas büyük çiçekler orada. O taraflarda, ben buğday tarlasındaki keklik gibi kaybolurum.”
Gittiler oraya. Devrilmiş saksıları hâlâ süsenlerin mor alevleriyle yanan geniş bir merdivenden indiler. Basamaklar boyunca, sıvı bir altın seline benzeyen bir şebboy şelalesi akıyordu. İki tarafta, tuhaf bir sanat yapıtı, bir Çin buhurdanı kadar ince, zarif, diken diken, acayip bir kuş gagası gibi kıvrık, yeşil bronzdan, kollu şamdanlarda devedikenleri görülüyordu. Kıvrık parmaklıklar arasında, damkoruklarından sarı örgüler, küf lekeleriyle dolu yeşilimsi saçlar sallanıyordu. Sonra, aşağıda, meşeler gibi iri şimşirler dikilmiş, ikinci bir çiçek bahçesi vardı. Bu şimşirler, bir zamanlar top top, ehram biçiminde, sekiz köşeli kuleler şeklinde kesilmiş, şimdi son derece çekici bir perişanlık içinde, aralıklarından mavi gökyüzü parçaları gözüken iri paçavralar gibi koyu yeşil renkli yapraklarla örtülü, eski düzgün şimşirlerdi.
Albine, Serge’i sağ tarafa, çiçek bahçesinin mezarlığı gibi görülen bir tarlaya götürdü. Kumlarda biten otlar kendi matem renkleriyle karartıyordu burasını. Bir yığın haşhaş, diziler halinde ölüm kokusu saçıyor, hummalı bir pırıltı içindeki ağır çiçeklerini açıyorlardı. Trajik şakayıklar, yüzleri harap ölmüş, salgın hastalık soluğuyla benzi kül rengini almış, hüzünlü kalabalıklar oluşturuyordu. Kısacık tatulalar, morumsu borularını açıyor, canlarından usanmış böcekler intihar zehri içiyordu orada. Aynısafalar, tıkızlaşmış yapraklarının altına çiçeklerini gömüyor, bu can çekişen yıldızlar, çürüdükçe koku yayıyorlardı çevreye. Daha kasvetli şeyler de vardı: Paslı maden renginde, dolgun düğünçiçekleri, zehir saçan, kendi kokularıyla ölen sümbüller ve sümbülteberler. Ama özellikle de ölü küllerinin konduğu vazoları andıran bitkiler çok boldu. Her tarafta bol bol rastlanıyordu bunlara ve çizgili kadifeden, düz kadifeden, görkemli bir sadelik içindeki morlu beyazlı görünüşlerinin yarı matemini dolaştırıyorlardı çevrede. Bu hüzünlü tarlanın ortasında, sakat bir mermer aşk heykeli henüz ayaktaydı. Bir yay tutan eli ısırganların arasına düşmüştü ve çıplak bedenini ürperten yosunların altından hâlâ gülümsüyordu.
Albine ve Serge, daha sonra, yarı bellerine kadar bir şakayık tarlasına daldılar. Beyaz çiçekler açılıyor, sağanak halindeki bir yağmurun iri taneleri gibi dökülen geniş taçyapraklar ellerine serinlik veriyordu. Kırmızı çiçekler müthiş gülümsemeleriyle onlara ürküntü veren felçli yüzleri andırıyordu. Sol taraftaki bir fuscihas tarlasına girdiler. Esnek, dağınık, bir milyon çıngırakla süslü fidanlardan meydana gelmiş bir fundalık Japon oyuncakları gibi hayran bıraktı onları. Sonra mor salkımlı dikenli otların bulunduğu tarlalardan, mirçiçeği, turmagagası tarlalarından geçtiler, bu çiçeklerin üstünde yanan bir ateşin, kırmızı, pembe, beyaz küçük alevleri koşturuyordu âdeta ve en hafif bir esinti sürekli canlandırıyordu bunları. Kamış kadar iri glayöl örtülerin yanından dolaştılar, bunların uzun çiçek sapları, aydınlık bir ortamda yanan meşaleler gibi güçlü alevlerle yarıyordu. Albine’in beli kadar kalın gövdelerden oluşmuş, içine bir çocuk yatırılabilecek kadar geniş ve sert yapraklarla karanlıklaşmış, iri yüzlerle, her biri bir güneş gibi parlayan yıldızlı yüzlerle dolu bir ay çiçeği ormanında yollarını şaşırdılar. Sonunda, başka bir ormana, katmerli zakkum ormanına vardılar. Buradaki bitkiler öylesine sıktı ki dallar ve çiçekler görünmüyordu artık. Dev gibi demetler çevreye yayılıyor, küfe dolusu ince çenetler ufka kadar kümeleniyordu.
“Dur hele, sonuna gelmedik daha. Yürüyelim, biraz daha yürüyelim” diye haykırdı.
Ama Serge durdurdu onu. O anda yıkıntı halindeki direklerin ortasında bulunuyorlardı. Sütun gövdeleri, herdemtaze ve Cezayir menekşesi yığınları arasında banklar gibi duruyorlardı. Uzakta, ayakta kalmış sütunlar arasında başka çiçek tarlaları, renkli fayansı andıran çarpıcı benekli leylak tarlaları, kan ve altın rengi benekli küçücük et kabarcıklarına benzeyen çanta çiçeği tarlaları, öfkeli, iri papatyaları andıran zinya tarlaları, cildin pembeliğini gösteren patiskadan bir kadın iç çamaşırı gibi yumuşak yapraklı petunya tarlaları, gene tarlalar, hangi çiçeklerin olduğu belli olmayan, zemini halı gibi süslü, solgun yeşil otlara gömülü, çarpıcı renkli yığınların karışık alacasıyla, güneşe serili uçsuz bucaksız tarlalar uzanıyordu.
“Asla her şeyi göremeyeceğiz” dedi Serge, elini öne doğru uzatarak ve gülümseyerek. “Burada yükselen kokuların içinde oturmak çok hoş olur herhalde.”
Hemen yanı başlarında bir siğilotu tarlası vardı. Buradan öylesine hoş bir vanilya kokusu yükseliyordu ki rüzgâra bir kadife yumuşaklığı veriyordu bu koku. Orada bitmiş şahane zambaklardan bir demetin ortasına devrilmiş sütunlardan birine oturdular. Yürümeye başlayalı bir saatten fazla olmuştu. Bütün çiçeklerin arasından geçip, güllerin ortasından, zambakların içine ulaşmışlardı.
İncecik hanımellerinin, misk kokulu menekşelerin, bir öpücüğün taze kokusunu salan mine çiçeklerinin, ölümcül bir şehvetin baygınlığını üfleyen çuha çiçeklerinin ateşli çağrıları arasındaki sevdalı gezintilerinden sonra, zambaklar onlara iffetli bir tavırla kollarını açıyorlardı. Fidan boylu dallarıyla zambaklar, onları yalnızca dişi organların hafif altın sarısı damlalarla süslü çeneklerinin kar gibi bembeyaz damı altında, beyaz bir çadırın altında barındırıyordu. Onlar göz kamaştırıcı bir iffet içinde, çocuk yaştaki nişanlılar gibi, henüz, yalnızca masumiyetlerinin çekiciliği içinde seviştikleri bir saflık kulesinin, bütün saldırılara karşı korunmalı bir kulenin ortasındaymışlar gibi oturuyorlardı.
Albine ve Serge, akşama kadar zambakların içinde kaldılar. Çok rahat ettiler orada. Doğumları tamamlanıyordu orada. Serge’in ellerinde kalmış son ateş de kayboluyordu orada. Albine bembeyaz oluyordu orada, hiçbir kırmızının pembeleştiremediği süt beyaz bir renge dönüşüyordu. Kollarının, boyunlarının, omuzlarının çıplaklığını fark etmez oldular. Saçları, saçılmış çıplaklıklar gibi şaşırtmadı onları. Birbirlerine iyice sokulmuşlardı ve birbirlerine iyice sokuldukça, serinlik hissederek kahkahalarla gülüyorlardı. Gözleri pınar suyu gibi berrak ve durgundu, bedenlerinden en küçük bir kirlilik çıkmıyor, o duruluğu soldurmuyordu. Yanakları daha yeni olgunlaşmış tüylü meyveler gibiydi. Onları ısırmayı düşünmüyorlardı. Zambakları bıraktıklarında on yaşında bile değildiler. Büyük bahçenin içinde, ebediyen dost kalarak ve ebediyen oynayarak yaşamak üzere yalnızca birbirlerine rastlamışlardı sanki. Alacakaranlıkta eve dönmek üzere, tekrar çiçek tarlasından geçerlerken, çiçekler, onları bu kadar genç bulmaktan hoşnuttular ve bu çocukları ayartmak istemeyerek, sindiler âdeta. Haşhaş ormanları, karanfil tarhları, sevda çiçeği halıları, filbahar örtüler, bu akşam vaktinde, önlerine, loşluk içinde, kendilerininki kadar saf bir çocukluk içinde uykuya dalmış bir aşk yatağı seriyorlardı. Yabani menekşeler, minik ve masum yüzleriyle dostça bakıyorlardı onlara. Albine’in beyaz eteğini sürttüğü tembel muhabbet çiçekleri, acıma duyguları içindeymişler gibi, onların ateşlerini bir solukla hızlandırmaktan çekiniyorlardı.
Emile Zola Rahip Mouret’nin Günahı Çeviren: İsmail Yerguz Kırmızı Yayınları
Binbir dilde konuşan şiir, arif olana Sadece tek bir dildir, sade tek bir lisandır.
***
Aciz gibi hem şair, hem filolog olanlar, Benim gibi sadece tercüme yapmalıdır… Şiirdeki suçumu filolojiye yükler, Dildeki noksanı da şairliğe verirsin.
***
Araplar bazan yemek yemez, oruç tutarmış, Başka zamanlar ise bol bol ziyafet varmış, Çorak çöllerden geçer, sonra dinlenmek için, Yeşil vahalıklara varıp konaklarlarmış, Yüklerini taşıyan, iş gören develermiş, Bindikleri atlarsa sanki birer rüzgârmış, Bunların hepsini ben, tefsirlerle beraber Hamasa’dan öğrendim okuyup karış karış.
***
Görünüşte maddiyat üstü şeyler söylerken, Bahseder büyük Hafız yalnız maddi şeylerden. Yahut o sade maddi şeylerden söz açınca, Bahsettiği hep madde üstü müdür acaba? Düşünceyle çözemez ondaki sırrı insan, Zira onun maddesi, madde üstü her zaman.
***
Okumaya başladım, Allah adın anarak, Yabancı bir dilden bir kitap ele alarak; Harfleri tanıyordum, yazı Tamil yazısı, Fakat sesler mânasız, yabancıydı yapısı, Biliyordum, gözlerim hep o adı arardı, Bu karışık harflerin içinde mutlak vardı; Yani Allah’ın adı! Onu bulduğum zaman, Aydınlığa kavuştum, kurtulup karanlıktan; Bu adın yardımiyle yazıyı incelerken, Muammayı hem çözmüş, hem de bağlamıştım ben.
***
Ey kalbim, pek yaşlandın ve akıllanmadın hâlâ Günden güne ümit etmektesin, Açan baharın getirmediğini sana, Sonbahar getiriversin.
***
Zavallı ben, tek şahsiyette filolog ve şair, Tercümeden daha iyisi gelmez elimden… Filolojik hatayı, şiirsel serbesti hatırına affedersin. Şiirsel borcu filolojiye hediye edersin.
***
İstemiyorum hayata veda etmeyi Bu şehre ettiğim gibi, Gözü arkamda kalanın olmadığı yer, Kimsenin [beni] anmadığı.
***
Kabirdeyken ona teşekkür etmeliyim, Ki şiirimi Hiçbir zaman anlamadı, yine de hiçbir zaman engeller koymadı onu yasaklamak için.
***
Ne yazıyor yüzlerce yaprağında Bir gülün? Ne duyulur binlerce feryadında Bülbülün? Hepsinde o, ne varsa tek bir yaprak Üstünde, Her şarkıda duyulan ilkindeki İlk nağme: Hüsn hep kendi içinde döner, çizer Bir halka, Aşk kimseyi bulamaz sevmeye Ondan başka. Onun için dönüyor yüz yaprağı Bir gülün, Ve onun etrafında bin feryadı Bülbülün.
***
Birbirinden ayrılmış olmak Birbirine yakın olduktan sonra Çok daha kötüdür kesinlikle Hiç yanyana gelmiş olmamaktan.
***
Gökten bir gözyaşı düştü Denizde kaybolduğu sanılıyordu Midye geldi ve onu içine aldı Artık sen benim incim olacaksın Dalgalardan korkma Seni aralarından sessizce taşıyacağım Sen benim acım sen benim sevincim Sen göğsümdeki göksel gözyaşı İzin ver gökyüzü, saf yüreğimde Saklayayım en saf damlacığını
***
Hangi kaba ayak bastı benim çiçek bahçeme, Hangi gizli dehşet girdi benim tatlı nağmeme; Ölüm birden ve habersiz çıktı hayat içinden, Meyve nasıl çıkıyorsa yaprakların süsünden; Ölüm hayatın tohumu, çiçekle meyve gibi, Önce içinde gizliydi meydana çıktı şimdi;
***
Kelime oyununa çatanlar da var ama, Gelişmesi tam olan bir dile uygun gelir. Dil ilkin sır dolu bir kelime oyunuymuş, O zamanlar bilmezmiş, şimdi bunu biliyor. Herkesin bilmeksizin yaptığını yapalım, Gelin, kelimelerle bizler de oynayalım!
***
Şunu iyi öğrenin! Dünya edebiyatı, Dünyanın anlaşması, dünyanın barışıdır.
***
Dünyadaki anlaşmayı dil bilgisi sağlayacak, Onun için sen hiç durma dile hâkim olmaya bak!
***
Terennüm etmediğimi yaşamış da değilim.
*** Kırk Yaşında
Kırk yıl engebeli dağa tırmandığımızda, Durup geriye bakarız; Çocukluğumuzun huzurlu pınarını hâlâ görüyoruz orada, Ve coşan gençlik başıboş geziyor.
Arkasına bir kez daha baktıktan sonra, yeni bir güç kazanarak, Asa kavradı, artık kalmadı; Bak, bir başka yokuş, uzun bir yokuş, hâlâ inen Ere yolu aşağı doğru çeviriyor!
Cesur, uzun bir nefes al ve zirveye doğru– Hedef seni çekecek; En azından düşündüğün zaman, kader sana yakındır– Aniden, yolculuk bitti!
***
Çocukluk Günlerimden
Çocukluk günlerimden, çocukluk günlerimden, Çınlıyor eski bir şarkının hüzünlü tonu– Ah, ne uzun yollar, ah, ne uzun yollar katettim o zamandan beri!
Kırlangıç ne şarkı söyledi, kırlangıç ne şarkı söyledi, İlkbaharda ya da sonbaharda ılık– Asılır mı yankıları, yankılanır mı çiftlik hakkında?
“Gittiğimde, gittiğimde, Dolu kasalar, sandıklar vardı; Bugün geldiğimde, bugün geldiğimde, Her şey bomboştu!”
Çocuksu dudaklar çok bilge, çocuksu dudaklar çok bilge, Altın kadar zengin bir irfanla, Tüm kuşların çığlıklarını bilmek, tüm kuşların çığlıklarını bilmek, Eski bilge gibi!
Ah, sevgili eski yer – ah, sevgili eski yer Tatlı teselli edici parıltısı Yüzümde parlasın, yüzümde parlasın, Bir kez rüyada!
Ben gittiğimde, ben gittiğimde, Dünya neşe içinde uzanıyordu orada; Bugün geldiğimde, bugün geldiğimde, Hepsi, hepsi çıplaktı.
Yine de gelir kırlangıçlar, yine gelir kırlangıçlar, Ve dolu boş sandık– Ama bu hasret dilsiz, ama bu hasret dilsiz Durdurulmayacak asla.
Hayır, hiçbir kırlangıç getirmez, hayır, hiçbir kırlangıç seni daha önce olduğun yere geri getirmez– Kırlangıç şarkı söylese de, kırlangıç şarkı söylese de, Hala eskisi gibi.
“Gittiğimde, gittiğimde, Dolu kasalar, sandıklar vardı; Bugün geldiğimde, bugün geldiğimde, Her şey bomboştu!”
***
Akşam Şarkısı
Dağın zirvesinde durdum, Güneşin battığı saatte; Ormanda nasıl asılı durduğuna dikkat çektim Akşamın altın ağı. Ve çiy inerken, Yeryüzüne bir barış geldi– Ve doğa sessizliğe büründü, Akşam çanının sesiyle. Dedim ki, “Ey gönül, düşün her şey nasıl bir sessizliğe bürünüyor, Ve çayırdaki her çocukla Hazırla kendini uykuya! “ Çünkü her çiçek sessizce kapanıyor küçük gözü; Ve deredeki her dalga Daha yumuşak bir şekilde mırıldanır. “Yorgun tırtıl Otların altına yuva yaptı; Çiyden ıslanmış, şimdi uyukluyor.
Sazlıktaki yusufçuk. “Altın böcek yatırdı onu Gül yaprağından bir beşikte kayaya; Şimdi gittiler gece barınaklarına Çoban ve sürüsü. “Yukarılardan gelen tarla kuşu nemli çimenlerde yuvasını arıyor; Geyik ve geyik onları ormanlık barınaklarına dinlenmeleri için yatırdı. “Kulübesi olan, uyumak için onu yatırmıştır; Ve rüyalarında yabancılar arasında dolaşan, kendisininkini görecektir.” Ve şimdi bir özlem sarıyor beni, Bu barış ve sevgi saatinde, Yukardaki meskene, Benim olan eve ulaşamayacağım.
***
Şark’ın Gülü deniyor Celâleddin’e, Benim şiirimse yansıtıyor onun bir suretini. Sabah seninle uyandım, ey Mevlâna Gözlerimin yaş yerine gök şarabıyla dolduğunu gördüm. Mevlâna Celaleddin! Senin ağzın öğretti bana bu kelimeyi, Ne zaman dostuna yalnız gitmek isterse kalbim yanılıyor Åh Celâleddin! Bu engin denizde erimiş ruhun senin. Sen sırdaşsın, sır veren değilsin. Kalbim, maden ocağı ve darphanedir Kalbime saf ve gerçek altınlar basıyorsun, ey Celâleddin! Bir tanrı adamı derinliklerde gizlidir; sen de Bir tanrı adamısın, Doğu’da, ey Celâleddin! Neysem, ne değilsem; ben oyum. Sen bilirsin ben neyim. Söyle Celaleddin, ben her şeyde ruhum! Eğer güzelliğine parlak bir ayna ararsan, Mevlâna Celâleddin! Bak buradaki parlak aynaya. Karşı gelemeyeceğin davet ey sevgili Celaleddin’in şiiridir, uzaklaşma, gel ondan uzaklaşma! Selamımı söyleyin Mevlana’ya, onu çok seviyorum. Acaba ne der bana, onu çok seviyorum. Biz baharın kurtarıcı nefesini bekler dururduk, Ey Celâleddin! Seninkisi Doğu’dan Batı’ya geliverdi. Ey Celaleddin, bunu sen gerçekleştirdin Bu sihirli oyundan daha sihirlisi nedir? Söyle! Ey Mevlâna, seni canlandıran, sana hayat veren Yüksek ruha şaşıyorum, hayretler içindeyim. Ey Mevlâna, seni neşidelerimde “Celâleddin” diye övdüm, Senin Ebû Talib’in oğlu Ali’yi övdüğün gibi. Ey Celaleddin! Eğer O’nu bulursan, Onu arıyorum, n’olur söyle! O nerededir? Ey Celaleddin, sen şarkın merhem tüccarısın, Ben de Batıda bir dükkân açtım, bilesin. Bütün bölgelerin azizleri arasında neredesin? Selam sana! Ey Mevlâna Celaleddin! Hatıran mübarek olsun bana
Friedrich Rückert, 16 Mayıs 1788’de Almanya’nın Schweinfurt şehrinde doğmuştur. Bu yıllar, Doğu ile Batı arasındaki münasebetlerin bir dönüm noktası sayılabilir. İslâm âlemi ile olan maddi ve manevî çatışma ve çarpışmalar, bir yandan harb ve diğer yandan da, polemik gayeler için ve gayrı kâfi vasıtalarla da olsa, İslâm dini ve arapça ile meşguliyet şeklinde aşağı yukarı 1000 yıldan beri devam edip gidiyordu. Bununla beraber Avrupa’da Doğu dünyasına karşı hakiki ve hattâ kısmen de objektif bir alâka ancak Aydınlanma Devrinden itibaren başlamıştır. 17 nci asırdan beri Doğu’yu ziyaret eden tüccar ve misyonerler yeni ve değerli bilgilerle geri dönmüşler ve âlimler Doğu kültürlerini, dünya tarihinin tasavvur edilemiyecek kadar genişliyen ufukları içine alırken sadece avrupal ve hıristiyanlığa ait bir görüş tarzı takip etmekten vazgeçmişlerdi. Bir yandan edebiyatta Doğu kisvesi seve seve kullanılırken, diğer yandan Hamann gibi bir mütefekkir, şiirin insanlığın anadili olduğuna dair coşkun fikirleri ile Herder’e, insanlığın felsefesini yapmak ve bütün milletlerin halk şarkılarımı bir araya toplamak hususunda ilham kaynağı oluyordu. Herder’in ideal düşüncelerini benimsiyen romantik cereyan, insanlığın beşiği, tekmil efsane, şiir ve dinlerin kaynağı olarak Doğu’yu görmüş, manevi bir (Maşrik)’da hasretinin hedefini bulmuştur. 1808’de Almanya’da Sanskrit dilini ilk defa olarak ilmi bir şekilde inceliyen Schlegel kardeşlerin bu gayretleri de romantik duygulardan ileri gelmiştir.
Aşağı yukarı aynı yıllarda Arapça incelemeler de İlâhiyat ve İbranicenin sadece bir yardımcısı olmaktan kurtulmuşlardır. “Arap edebiyatının fedaisi” diye anılan ve 1774’de ölen dahi J. J. Reiske ile Avrupa’da Arapçanın ve hattâ bütün şarkiyat ilimlerinin babası sayılan ve 1801’de Paris’de ilk defa olarak ilmi bir Arap grameri yayımlayan Sylvestre de Sacy müstakil bir arap filolojisinin temellerini daha o zamanlar atmış bulunuyorlardı. Yine bu yıllarda, daha ziyade siyasi hizmetlerde kullanılan pratik bir dil öğretimine önem veren Viyana’daki Tercümanlık Akademisinin eski talebelerinden Joseph von Hammer-Purgstall eline geçen bütün Arapça, Farsça ve Türkçe metinleri Almanca’ya çevirmekte ve aynı zamanda İslâm milletlerinin siyasi ve edebi tarihlerini yazmak için yorulmak bilmez bir gayret sarf etmekte idi”. Hammer’in tercümelerine her ne kadar ne dil ve ne de edebiyat bakımından şaheser unvanı vermek kabil değilse de, bu âlimin Doğu tarihçiliğinde ve bilhassa Alman edebiyatında oynamış olduğu rolü küçümsemek de doğru olmaz. Zira, kaba da olsa, onun Hafız tercümeleri Goethe’nin Batı-Doğu Divanı’ndaki ölmez şiirler için birer ilham kaynağı olmuşlardır. Nasıl ki Goethe bu ahenksiz mısraları içinde Hafız’ın ruhundaki parlaklık ve güzelliği sezebilmişse, Friedrich Rückert de Mevlânâ Celaleddin Rumi’yi yine Hammer’in “İranın hitabet tarihi” isimli eseri sayesinde tanımış ve onun ateşi ile coşmuştur. O zamana kadar ayrı ayrı mecralar takip eden dil ve şiir cereyanları bu Alman âliminin eserinde büyük bir başarı ile birleşmişlerdir.
Genç ilim adamı Rückert daha 1811 yılında Jena Üniversitesinde savunduğu doktora tezinde, Doğu dillerinin Yunanca’dan üstün olduklarını, Almanca’nın, bütün dillerin özelliklerini benimsemek şartiyle ideal bir dil haline gelebileceğini iddia etmiş ve bu iddiasını hayatı boyunca saymaz eserlerinde desteklemiye çalışmıştır. Burada bile, Rückert’in “dilden sadece dil olarak” zevk aldığı belli oluyor. “Dünyanın en eski dillerinin kök yapısına” nüfuz edebilmek kabiliyeti şairi en uzak dillerin en zor şiirlerini bile erişilmez bir şekilde tercüme edebilecek bir duruma yükseltmiştir. Benfey’in “Bugün dil hâlâ mevcut olmasaydı, onun teşekkülünde Rückert’in hiç şüphesiz büyük hizmetleri dokunurdu” demesi çok yerinde bir sözdür”.
Jena’da geçen kısa doçentlik devresinden sonra ateşli şiirleri ile Alman İstiklâl harblerine katılmış, aşk şiirleri yazmış ve konularını Doğu illerinden alan henüz yayımlanmamış piyes denemeleri yapmıştır. Fakat hayatının en mühim anlarından biri, 1818 yılında Viyana’ya gidip Hammer-Purgstail’den Farsça öğrenmesi olmuştur. Bir yazısında: “Kendimi tamamiyle şarkiyat tahsiline vermiştim” diyor”. Bu şekilde başlıyan Doğu ilimleri alanındaki araştırmaları her yıl biraz daha genişlemiştir; meşhur bir beyitinde okuduğu kitapları şöyle sıralıyor: “Yunanca, Almanca, Latince, Islavca, Roman dilleri, Sanskrit ile beraber Farsça, Türkçe ve bir de Arapça kitaplar.”
Halbuki hakikatle karşılaştıracak olursak bu uzun listede de birçok noksanlar olduğu görülür; bizler buraya hiç çekinmeden İbranice, Kürtçe, Ermenice, Posto, Gliney Hindistan lehçeleri, Malayaca, Kiptica, Suryânice, Fin dili ve saireyi de ilave edebiliriz”. Bir dil öğrenirken gösterdiği çabukluğa şaşmamak elden gelmez; kendisini sadece 6 hafta belli bir dile verdiği takdirde o dili, tercümeler yapabilecek kadar iyi öğreniyordu. Şu hikâye meşhurdur: Temmuz ayında kendisine Tamil dilini öğrenmek isteyen bir misyoner gelmiş; Rückert bu talebeye bu dili kendisinin de henüz bilmediğini, Ekim ayında geldiği takdirde öğretebileceğini söylemiş ve gerçekten söz verdiği zamanda, İncil’in ve misyoner Ziegenbalg’in bazı notlarının yardımiyle kendisine mükemmelen ders verebilmiştir. Bu işi nasıl yaptığını bir manzumesinde zarif bir şekilde anlatıyor:
Okumaya başladım, Allah adın anarak,
Yabancı bir dilden bir kitap ele alarak;
Harfleri tanıyordum, yazı Tamil yazısı,
Fakat sesler manasız, yabancıydı yapısı,
Biliyordum, gözlerim hep o adı arardı,
Bu karışık harflerin içinde mutlak vardı;
Yani Allah’ın adı! Onu bulduğum zaman,
Aydınlığa kavuştum, kurtulup karanlıktan;
Bu adın yardımiyle yazıyı incelerken,
Muammayı hem çözmüş, hem de bağlamıştım ben.
O böylece, “bütün milletlerin şiirlerinde uçuşan çiçek, kuş ve kelebekleri” yakalayıp bir araya toplamış ve Alman edebiyatını bunlarla zenginleştirmiştir. İlk önce, Farsça şiirler yazan iki meşhur şahsiyet, yani Mevlânâ ile Hafız, Rückert’in ilgisini çekmiş ve Hammer’in Mevlânâ’nın eserinden yaptığı tercümeleri Almanya’da ilk defa gazel şekline sokan kendisi olmuştur. Avusturyalı şarkiyatçının kuru ve hantal tercümeleri içinde Mevlânâ’nın kâinatı aydınlatan aşk nurunu duyup sezebilmesi âdeta bir harikadır. Çok kereler bu tercümelerin tek bir satırından yepyeni bir şiir çıkaran Rückert, Divanı Kebir’in orijinal nüshasını tanımamasına rağmen bu büyük mutasavvıfın ruhunu tam beş buçuk asır sonra bütün parlaklığı ile aksettiren bir ayna olmuştur. Mevlânâ’yı tanımak istiyen bir Alman’ın bu şiirleri okuması mutlak lâzımdır.
Burada Rückert ‘in şahsiyetindeki çok mühim bir noktaya temas etmiş oluyoruz: Orijinal hangi dilde ve hangi kültür seviyesinde olursa olsun, Rückert’in tercümelerinde aynı ruh tamamen aksetmektedir. Bu mütevazı şair ve şarkiyat âlimi dünya edebiyatında sanki nesri bir yana bırakıp yalnız şiiriyet ve ahengi aksettiren bir dağ gibidir.
Mevlânâ’nın gazelleri gibi, Hafız tercümeleri hakkında da aynı şeyleri söyliyebiliriz. Yalnız şu var ki, Rückert ‘in Hafız’la teması iki şekilde olmuştur: Birisinde şiirlerini aynen çevirmiş, diğerinde ise serbest olarak sadece ruhu aksettiren mısralar yazmıştır. Bu metodu başka şairlerin eserleri için de kullanmış ve mesela Firdevsi’nin Şahnâme’sinden Rüstem ve Sohrab hikâyesini önce oldukça serbest tercüme etmiş, sonra bütün eseri tam bir şekilde nazmen çevirmiştir. (Ancak bu eser ölümünden 30 yıl sonra yayımlanabilmiştir)”.
Goethe’ye ithaf edilen “Şark Gülleri” adlı serbest şiirlerde Hafız’ın ruhu sezilmektedir. Rückert, “Goethe’nin ruhu ile bendeki şekli birleştiren ve bunlara Hammer’in Hafız tercümelerindeki konkre malzemeyi katan bir kimse, Farsça bilmese de, Fars şiiri hakkında aşağı yukarı bir fikir elde edebilir” diyor”. Bu eserin birinci kısmında, Rückert’in en derin duygularını dile getiren gayet güzel bazı şiirler vardır; ikinci kısımdaki gazellerde ise yüksek bir sanat başarısı göze çarpar. Gül ile Bülbül hikâyesi gibi bu şiirler de sonsuz bir şekilde devam edip gitmektedir. Esasen Goethe de Hâfız hakkında şöyle dememiş miydi:
Senin şiirin de yıldızlı sema gibi döner;
Başı ve sonu hep aynı kalır…
Doğu edebiyatının pek sevdiği “Hüsn-ü Aşk” motifini Rückert ölmez bir şekilde şöyle ifade ediyor:
Ne yazıyor yüzlerce yaprağında
Bir gülün?
Ne duyulur binlerce feryadında
Bülbülün?
Hepsinde o, ne varsa tek bir yaprak
Üstünde,
Her şarkıda duyulan ilkindeki
İlk nağme:
Hüsn hep kendi içinde döner, çizer
Bir halka,
Aşk kimseyi bulamaz sevmeye
Ondan başka.
Onun için dönüyor yüz yaprağı
Bir gülün,
Ve onun etrafında bin feryadı
Bülbülün.
“Şark Gülleri”, sonraki büyük eserler için bir giriş telâkki edilmiş ve çok geçmeden şairin nişanlısına ithaf ettiği sayısız şiirlerden mürekkep “Aşk Baharı” isimli eser Alman edebiyatında yer almıştır. Fakat büyük ve orijinal bir başarı olmamasına rağmen bir çok Alman okuyucusunun takdirini kazanan bu eserciğe nisbetle Rückert’in Hâfız’dan yaptığı ve ölümünden çok sonra yayımlanan gazel tercümeleri çok daha önemlidirler. Bunlar bugün dahi eşine rastlanmayan en doğru Hafız tercümeleridirler. Hafız’ın romantik olmayan ve daha ziyade Almanlar’ın Barok liriği ile İngilizlerin metafizik şiirini hatırlatan sanatını Rückert mükemmel bir şekilde aksettirmektedir. Rosenzweig Schwannau’un biraz avamî olan tercümesi ve hele Daumer ile mukallitlerinin üstünkörü ve aslından çok uzak olan serbest şiirleri Rückert’in pek tanınmayan tercümeleri yanında çok sönük kalmaktadırlar.
Rückert’in bütün ömrü boyunca Hafız’a karşı beslediği derin sevginin izlerini, şiir defterindeki sevgi dolu, candan satırlarda sezmemek kabil değildir. Büyük Şirazlı’nın şiirlerindeki aşkın dünyevî veya ilâhî mi olduğu sorusuna şair, dahiyâne bir kelime oyunu ile şöyle cevap veriyor:
Görünüşte maddiyat üstü şeyler söylerken,
Bahseder büyük Hâfız yalnız maddi şeylerden.
Yahut o sade maddi şeylerden söz açınca,
Bahsettiği hep madde üstü müdür acaba?
Düşünceyle çözemez ondaki sırrı insan,
Zira onun maddesi, madde üstü her zaman,
Mevlâná ve Hâfız’dan sonra Firdevsî’nin kahramanlık efsaneleri, Sadî’nin didaktik bir karakter taşıyan Gülistan ve Bostan’ı ile yüksek bir sanat eseri olan divani”, Camî’nin hassas ve sanatkârâne şiirlerle dolup taşan divani”, Rückert’in, büyük bir kısmı ancak ölümünden sonra yayımlanan sayısız manzum tercümeleri için parlak birer ilham kaynağı olmuşlardır. Şair bu arada Fars halk edebiyatından bazı parçaları da şiir defterine not etmeyi ihmal etmemiştir”. Şair yalnız Farsça’dan değil, belki daha çok sayıda bütün Sami dil ve edebiyatından sayısız tercümeler yaratmıştır. 1824 yılında Rückert, doğup büyüdüğü Frank illerinde küçük bir üniversite şehri olan Erlangen’da Doğu Dilleri profesörlüğüne getirilmiş ve 1841’den 1848’e kadar Berlin üniversitesinde aynı vazifeyi yapmıştır. Fakat ders vermekten pek hoşlanmadığı için öğrencileri ile kuru gramer dersleri, yerine çeşitli dillerden edebî tercümeler yapmakta ve dili öğretmekten ziyade duyurmaya çalışmakta idi. Asıl gayesi her şeyden önce kendi özel çalışmaları için mümkün olduğu kadar çok vakit kazanmaktı.
Rückert’in bu arzusuna hak vermemek kabil değildir. Zira Erlangen’e geldiğinin daha ilk yıllarında Harîrî’nin Makamatı’nı aslındaki gibi seci’ ve kafiyeli ve kısmen de metin içine dağılmış mısralar şeklinde Almanca’ya çevirerek yayımlamıştır. Arapça okuyan bir kimse bu eserdeki üslubun ne kadar güç olduğunu, konu diyebileceğimiz bir şeyin bulunmadığını ve tekmil konunun sadece parlak kelime çelenklerinden, coşan şiir fiskiyelerinden ve nükte pırıltılarından ibaret olduğunu bilir. Mübalağaya kaçmadan diyebiliriz ki, bu eserin Almancası da aslı kadar kelime oyunları ile dolu, parıl parıl parlayan ve göz kamaştıran bir üslupla yazılmıştır. Hariri’nin eseri esasen daha 1667’de ölen Hollandalı şarkiyatcı Colius zamanından beri Avrupa’nın ilgisini çekmiş ve 18 inci asırda da Schultens ve Reiske birkaç makamı tercüme ederek yayımlamışlardı. Fakat asıl edisyon kritik 1822 yılında ilk olarak Shylvestre de Sacy tarafından yapılarak yayımlanmıştı. Bundan dolayı bu âlimin Rückert’in çalışmalarına karşı beslediği takdir duygusu bilhassa önemlidir: “Almanca bilen ve bu nevi Doğu eserlerinin muhteviyatı hakkında doğru bir fikir elde etmek isteyen bir kimse sizin sayenizde artık Arapça öğrenmek ihtiyacını duymayacak”.
Rückert’in kendisi Hariri tercümeleri hakkında aşağıdaki hükmü vermiştir ki, bu hüküm onun bütün edebi başarıları için muteber olsa gerektir:
Aciz gibi hem şair, hem filolog olanlar,
Benim gibi sadece tercüme yapmalıdır…
Şiirdeki suçumu filolojiye yükler,
Dildeki noksanı da şairliğe verirsin.
Rückert aşağı yukarı aynı yıllarda ilk olarak Kuran’ın metni üzerinde çalışmalara başlamış ve birkaç sureyi aslındaki mehabeti yakından aksettirir bir şekilde Almanca’ya çevirmiştir”. Keza Eski Ahid’den ve Mezmur’lardan yaptığı bazı tercümeler de gerçekten mükemmeldirler.
Klasik Arap edebiyatından İmrulkays ile başlayan tercümeleri arasında bilhassa Hamasa tercümesi gerçekten dikkate değer”. Bedevîlerin tekmil hayat ve faaliyetini, düşünce ve gayelerini gösteren bu muazzam şiir külliyatı, tefsirleri ile beraber, Alman şairinin Araplar hakkındaki bilgilerini yıllar boyunca arttıran değerli bir kaynak olmuştur:
Araplar bazan yemek yemez, oruç tutarmış,
Başka zamanlar ise bol bol ziyafet varmış,
Çorak çöllerden geçer, sonra dinlenmek için,
Yeşil vahalıklara varıp konaklarlarmış,
Yüklerini taşıyan, iş gören develermiş,
Bindikleri atlarsa sanki birer rüzgârmış,
Bunların hepsini ben, tefsirlerle beraber
Hamasa’dan öğrendim okuyup karış karış…
Bin kadar manzumeden meydana gelen Hamasa tercümesini baştanbaşa okuyan bir Alman, Rückert’in sözlerine hak verir ama bunu okumak kolay bir iş değildir. Nitekim Hammer’in, “şarklı gayreti ile Alman şiir perisinin birleşmesinden doğan dev çocuk” diye adlandırdığı bu eser ne yazık ki lâyık olduğu takdiri görememiştir. Zira gerek konunun yabancılığı ve gerekse Arapça aslına mümkün olduğu kadar yaklaşan vezin ve kafiye özellikleri yanında bir batılı için anlaşılması çok zor olan sayısız cinaslar bu eserin okunmasını güçleştirmektedirler.
Rückert, gerek bundan ve gerekse diğer doğu eserlerinden aldığı ilhamla iki manzum esercik daha yazmıştır ki, bunların okunması ve anlaşılması daha kolaydır. Bunlardan birincisi: Sicben Bücher morgenlaendischer Sagen und Gaschichten” ve diğeri ise: “Erbauliches und Beschauliches aus dem Morgenlande”dir. Okuyucu bu hikâyelerde Arap tarihinin bütün safhalarını yaşar; İslâm’dan önceki devirleri, Halifeler zamanını, Emevi ve Abbasi’lerin hâkimiyetini yakından görür. Şair ve filosofların sözleri, hakimane cümle ve misaller bu çok taraflı tasvirlere özel bir hava vermektedirler. Denilebilir ki, bu iki esercik, Doğu tarihini incelemek isteyenler için faydalı birer başlangıç teşkil etmektedirler.
Hamasa tercümesi, Rücker t’in Arapça’dan yaptığı tercümelerin en uzunudur. Bunun yanında daha küçük yüzlerce tercümesi vardır ki, bunlardan meselâ 1600 Arap Atasözünü ihtiva eden bir eser henüz basılmamıştır.
1846’da yayımlanan Hamasa tercümesi için Rückert daha 1828’de, yani bu alandaki çalışmalarının başlangıcında güzel bir önsöz yazmıştı; bu önsöz şu meşhur beyitlerle başlar:
Binbir dilde konuşan şiir, ârif olana
Sadece tek bir dildir, sade tek bir lisandır.
Rückert’in kendisi de gerçekten böyle ârif bir kimseydi. Arabistan’ın yakıcı çöllerini, İran’ın bahar kokan bahçelerini Almanya’ya tanıttığı gibi, Hindistan’ın bâkir şiir ormanlarına da dalmaktan çekinmemiş ve her daldan devşirdiği en nefis çiçekleri ve en olgun yemişleri vatanına getirmekten geri kalmamıştır. Hind edebiyatı Almanya’da bir asra yakın bir zamandan beri çok canlı bir ilgi uyandırmıştı. Goethe ve Schiller’in Şakuntala dramına ithaf ettikleri coşkun methiyeleri hatırlamak; Wilhem von Humboldt’un Bhagavadgita’ya dünyadaki şiirlerin en güzeli ve ulusu gözüyle bakarak söylediği takdir dolu sözleri düşünmek kâfidir. Rückert de Şakuntal’yı Almancaya çevirmiş, büyük milli destan Mahabharata’daki en meşhur hikâyeleri kısmen serbest ve kısmen de aynen tercüme etmiştir. Aynı zamanda Herder tarafından da çok takdir edilen şair ve filosof Bhartrihari’nın aşk ve hikmet dolu misralarını” ve nihayet Hinduizm’in mukaddes kitapları olan Veda’lardaki karanlık ve esrar dolu ilâhileri ve efsun dualarını yakın bir anlayış ve ilgi ile Almanca’ya nakledebilmek, bunlardaki derin mânayı Alman şiirinde aksettirebilmek için yıllarca çalışmıştır”. Fakat Hind edebiyatından yaptığı bütün bu tercümeler arasında en hoş ve en cazibi, 12 nci asırda yazılmış lirik ve dramatik bir şiir olan Gitagovinda’dır. Bu eserde Hind teslisinin ikinci şahsi Vişnu’nun bir tecellisi olan Krisna’nın maceraları, çoban kıyafetinde yeryüzüne inişi ve çoban kızları ile sevişip oynaşması hikâye edilmektedir. İtiraf etmek lazımdır ki bu eser, tercüme sanatı alanında en yüksek başarılardan birini teşkil ediyor. Şiirdeki dinî ve mistik hava Rückert’in tercümesinde her ne kadar ikinci plânda kalırsa da, sanat görüşü, yani vezin, kafiye ve ahenk bakımından bundan daha mükemmel bir tercüme tasavvur edilemez. Beyitlerin değişen şekilleri, kulağı okşayan musikisi, imaj ve sembollerdeki pırıldayan ve ışıldayan renkler tamamen muhafaza edilmiştir.
Rückert’in Farsça ve Arapça alanında yaptığı incelemelerden serbest hikâyeler vücuda geldiği gibi, Hindçe çalışmaların mahsulü de “Brahmân’ın Hikmeti” isimli eser olmuştur. Fakat burada Hindli olan şey muhteviyattan ziyade isimdir. Şair, elindeki tekmil malzemeyi, felsefi problemleri ve hikmet dolu atasözlerini kullanarak insana, Allah ve kâinat karşısındaki en doğru davranışı öğretmektedir. Eserin Aleksandriner vezninde yazılmış olması kendisine barok didaktik şiirler geleneğinde yer vermektedir.
Fakat Hindistan’ın dahi Rückert için son durak olmadığını, Çin edebiyatının en eski şiir kitabı olan Şi-Kink’i tercüme ederek 1832’de yayımlanmış olmasından anlıyoruz. Fakat bu tercüme Çince aslından değil, Lâtince bir tercümesinden yapılmıştı. Alman okuyucusu bu kitabı gayet soğuk karşılamış ve bu yorulmak bilmez âlimin bu eseri ile, en uzak diyarlarda daima aynı insanî his ve ihtirasların mevcut olduğunu göstermek istediğini anlayamamıştı:
Şunu iyi öğrenin! Dünya edebiyatı,
Dünyanın anlaşması, dünyanın barışıdır.
Bu beyit Rückert’in hakiki hedef ve gayesini belirtiyor. Nitekim kendisi gerek şiirlerinde ve gerekse dillerin mukayesesine dair henüz yayımlanmamış incelemelerinde”, aslında bir olan ruhun çeşitli dillerde nasıl tecelli ettiğini ve dil bilgisinin aynı zamanda bütün ilimlerin, dini toleransın ve hatta siyasî barışın da temeli olduğunu ispat etmek istemiştir:
Dünyadaki anlaşmayı dil bilgisi sağlayacak,
Onun için sen hiç durma dile hâkim olmaya bak!
Rückert için dil ve şiir aslında birdir. Nitekim maceralarını, his ve arzularını yalnız şiir şeklinde ifade edebiliyordu:
Terennüm etmediğimi yaşamış da değilim,
Tercüme de, yine Rückert’e göre, “sözlerdeki göze görünmez periciklerin elbise değişmelerini duyabilmektir”. Şiir ise, kâinatın tecellisi demektir: Kâinatın en büyük zevki, şiirin billûrdan aynasında kendi aksini seyretmektir”… Şiir, bu billûr ayna vazifesini görebilmek için cilalanmalı, billûr gibi traş edilmelidir. Şairin vazifesi, her muhtevaya uygun ayrı bir dış şekil bulmaktır. Rückert, hangi şiir nevinin ve hangi muhtevanın kendi sanat ve istidadına uygun olduğunu çok iyi biliyordu. Onun alanı, Sone hariç, klasik ölçülerin ahenk ve tevazunla yükselen yapısı değil, halı gibi dokunan gazel nevi idi. Kafiye tekniği ve kelime zenginliği bakımından büyük bir maharete lüzum gösteren bu şiir nevini Alman edebiyatına tamamiyle mal eden Rückert olmuş ve önceleri Mevlânâ Celaleddin Rumi ve Şark Gülleri’indeki gazeller gibi klasik kaide ve şekillere tamamen uygun gazeller yazmıştır. Sonraları, Aşk Baharı ve Panteon gibi çeşitli eserlere serpiştirilmiş olan gazellerde ise zamanla gelişen ve bütün hayat çevrelerini içine alan daha yumuşak bir şekil göze çarpmaktadır. Bu gazellerde artık Şiraz’ın gülleri değil, bir Alman mezarlığında açan çiçekler terennüm edilmektedirler. Küçük yaş ta ölen iki çocuğu için yazdığı ağıtlar gösteriyor ki, bu şiir nevi şairin en içi, en hazin ve en sübjektif duygularını ifade edebilecek bir kudret kazanmıştır
Hangi kaba ayak bastı benim çiçek bahçeme,
Hangi gizli dehşet girdi benim tatlı nağmeme;
Ölüm birden ve habersiz çıktı hayat içinden,
Meyve nasıl çıkıyorsa yaprakların süsünden;
Ölüm hayatın tohumu, çiçekle meyve gibi,
Önce içinde gizliydi meydana çıktı şimdi;
Rückert’in gazellerindeki sanat başarısına Alman edebiyatında ikinci bir defa rastlamak zordur; Platen’in belki daha parlak ve sanatkârâne gibi görünen gazellerinde bile Rückert’teki sıcaklık bulunmaz.
En zor kafiyeleri ve vezin şekillerini seçmiş olması da, bu şair ve müşteşrikin yüksek kabiliyetine bir delildir; nitekim kendisine haklı olarak “canlı kafiye lûgatı” ismi verilmiştir. Bilhassa kelime oyunlarına meraklı idi”; bu bakımdan doğu şairlerini çok andırır. “İranlılar’da gramer, şiir ve hitabet sanatı” isimli Farsça bir eseri bütün özellik ve incelikleri ile Almanca’ya çeviren Rückert, kelime oyunlarına karşı gösterdiği derin ilgiyi, Arapça köklerin sonsuz irtibat ve iştikak imkânlarına işaret ederek, şöyle savunuyor:
Kelime oyununa çatanlar da var ama,
Gelişmesi tam olan bir dile uygun gelir.
Dil ilkin sır dolu bir kelime oyunuymuş,
O zamanlar bilmezmiş, şimdi bunu biliyor.
Herkesin bilmeksizin yaptığını yapalım,
Gelin, kelimelerle bizler de oynayalım!
Rückert’in tabiatının sun’ilikten hoşlandığını söyliyenler olmuştur. Gerçekten sayısız manzumelerinde ihtirasla coşan, kendinden geçen mısralara hiç rastlanmaz; çok kereler Doğuya has imaj ve sembollerle…
(Not: Metnin bundan sonraki bölümü google translate ile çevrilmiştir.)
Yapay olanın Rückert’in doğası olduğu söylendi. Gerçekten de, sayısız şiirinde tutkulu, kendinden geçmiş bir biçimde belirsiz dizeler yoktur; Aşk şiirlerinde bile, imgelerin bazen doğulu taşkınlığına karşın, sakin bir duygulanım, yas şiirlerinde ölçülü bir acı vardır. Rückert kendi ifadesine göre “sarhoşken asla tek bir kelime yazmadı”. Duygu ve şiir değil, düşünce ve şiir birbirine akar; düşündüğü şey hemen bir şiir olur.
“Dünya benim için şiir malzemesinden başka bir şey değil” diye itiraf ediyor. Ve amacı, yabancı ülkelerden gelen hikayelere yeni bir şeyler eklemek değil, dili bu şekilde zenginleştirmektir. Almanya’da veya diğer ülkelerde, tüm hayatı şiire bu şekilde girmiş başka bir şair muhtemelen yoktur; hiçbir olay onun için bir şiire dönüşmeyecek kadar küçük ve anlamsız değildi (Nisan ayında yağan bir kar ona 38 şiir yazma ilhamı verdi!)
Gündelik cümleler bile melodik kadansların gümüş şelalesinde zarifleşiyor!
Rückert için en büyük tehlike burada yatıyor: onun gibi şarkı söyleyen adam nefes aldı, paramparça oldu. “Alman şarkı otu” dil bahçesini tekrar tekrar kapladı (şiir üretiminin genellikle aşırı büyümüş bir bahçeyle veya bin bir dallı orman)”. Sonunda artık ne yazdığını, ne çevirdiğini bilmiyordu ve bir şiir yazmak yerine yeni bir şiir yazmayı tercih etti”. Zaman zaman gerçek cevherlerin de bulunduğu taşan şiir bolluğu böyle ortaya çıktı. Şakacı, virtüöz “aylaklık”, ara sıra derinden hissedilen, son derece sanatsal şiirin ortaya çıkmasının koşuludur. Rückert, eserlerinin etkisini zayıflattığı için bu parçalanmadan muzdaripti (kim birkaç değerli inci bulmak için binlerce şiir okurdu ve yine de bu özelliğini eleştirenlere şöyle cevap verdi: Göller yaratmaktan, denizleri hareketlendirmektense, yüzlerce damlada kendini yansıtmak ona daha yakışırdı.
Hayat bana bir halı gibi geliyor,
Ve elim hep kayıyor;
Üstte veya altta
Sonunda, en küçük birçok şeyin
sessizce birbirine bağlandığı her yerde,
Büyük, çok genel bir şey meydana geldi.
Rückert, duvar halısını andıran bu şiiriyle doğu şiirinin özünü yakalıyor. Bu nedenle şiirlerinde Alman ve Doğu motifleri ve sembolleri arasında keskin bir sınır çizilemez. Şiirsel eserinin ana fikrini oluşturan sevgiyi, faniliği, Tanrı’ya güveni, bilgeliği öğretmeyi, Doğu şiirinde daha da büyük ölçüde yeniden buldu.
Friedrich Rückert 31 Ocak 1866’da öldüğünde, meslektaşları bile onun doğu dillerinden yaptığı çeviriler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu ve bugüne kadar Arapça ve Sanskritçe’den yapılan kapsamlı çeviriler hâlâ basılmamıştı. Şair ve bilim adamı haklı olarak şikayet etti:
Bana ilham veren müzik zihinlere nadiren dokundu,
dillerde yaptığım şey bilim adamlarını neredeyse hiç etkilemedi.
Yine de şiirsel ve bilimsel çalışmaları çok az bilinen mütevazı Rückert, Goethe’nin dünya edebiyatı talebine en önemli hizmetleri sunmuş, Herder’in dünya şiiri hayallerini gerçekleştirmesine yardım etmiş ve en yüksek çeviri sanatını anlamıştır: