beni alıkoymak istersen

Yine de sözlerine ve hafızana ihtiyacım var. Beni hatırla, tamam mı? Belki daha az korkarım, belki daha sakin uyurum.

halina-poswiatowska-olumun-golgesindeki-siirlerin-sairi-baeme-1 beni alıkoymak istersen

Ben öldüğümde bebeğim
güneşle ayrıldığımda
uzun ve oldukça üzücü bir konu olacağım
beni alır mısın o zaman
kollarınla kucaklayacaksın
zalim bir kaderin kırdığını düzelteceksin

&&&

Ne zaman yaşamak istesem,
haykırırım daima
benden uzaklaştığında yaşam
ona sokulur
derim ki
– yaşam
benden henüz uzaklaşma
yaşam sanki bir sevgili
çekip gitmek isteyen –
boynuna sarılır
haykırırım ona
ölürüm gidersen.

&&&

Halina Poświatowska’nın bir insan olması gerekiyordu
ve güya ondan önceki kadar insan ölecek
Halina Poświatowska şu anda mücadele ediyor
kendi ölümü üzerine

&&&

bir kesinlik yok
varoluş varolmayıştır
ya ölüm?
biyolojik döngü
ya kesinliği?
yalan söylüyoruz,
kesinliği var derken
emin değiliz biz
yoksa nasıl yaşayabilirdik
her gün nasıl uyanırdık
şafak vakti nasıl öperdik
alıp yuvalarından düşmüş kuş yavrularını
henüz tüylenmemiş
nasıl bakardık güneşe
gözlerimizi nasıl kısardık
emin miyiz, değil miyiz yoksa?
emin olduğumuz ne
neye eminiz biz

&&&

o bizimle
yaban arısının vızıltısını dinliyor
saçlarımla oynuyor
senin parmaklarına dolaşmış

güneşi
seriyor başının altına hafifçe
sonra biraz çimeni
sonra bir afyon çiçeğini
bir ünlem işareti gibi
kırmızı

karşı çıkıyor canlılığımıza
eğiyor bizi toprağa doğru
kokuyla
sıcakla

ebedi biçimde alıkoyuyor
pürüzlü yüzeyinde toprağın
aşkla uyuşmuşları – ölüm.

&&&

kaç zamandır uçtu sözcüklerimden kuşlar
ve söndü yıldızlar
bilmiyorum nasıl adlandırmalı
korkuyu, ölümü ve aşkı
bakıyorum avuçlarıma
çaresizler
sarıyor biri diğerini
ve susuyor dudaklarım

isimsiz
gökyüzü büyüyor üzerimde
ve gitgide daha yakın olan
isimsiz
toprak çiçekleniyor.

&&&

beni alıkoymak istersen eğer (bak gidiyorum) bana elini ver
elinin sıcaklığı da alıkoyabilir beni
mıknatıslı özelliği vardır bir gülüşün de,
bir sözcüğün de
beni alıkoymak istersen eğer, adımı söyle

keskince çizilmiş sınırları vardır bir işitişin
ve bir kol çok daha kısadır gün ışığından
beni alıkoymak istersen eğer, acele etmelisin
haykır, başka türlü ulaşmaz bana sesin

lütfen, acele et, lütfen, alıkoyulmamış biçimde gidiyorum ve ne çıkar lanet etsen de bu toprağa ben gittikten sonra ne çıkar intikamcı ellerle bu toprağı ezsen de yazıp solmuş adımı savrulan kuma

beni alıkoymak istersen eğer (bak gidiyorum), elini ver
soluğunu üfle dudaklarıma (böyle kurtarılır boğulanlar)
büyük bir umudum yok, yalnızdım uzunca süre
ama yine de, bunu yap lütfen, benim için değil, kendin için

Halina Poświatowska

halina-poswiatowska-olumun-golgesindeki-siirlerin-sairi-oatsj-1 beni alıkoymak istersen

Aftersun: İnsan Zihnine Atılan Duygu Tohumları

“Film ağır ağır ilerledi ve bitti. Hiç düşünmedim/düşünemedim üzerine… Aradan zaman geçti ve başladı karın ağrılarım.”

Filmi izlememin üzerinden iki gün kadar geçmişken kafamda dönüp durmaya başlayan sahnelerden, birinden diğerine savrulduğum duygulardan sonra kurdum bu cümleyi ve bu filmi daha iyi tanımlayabileceğimi düşünemiyorum. Çünkü filmi izlerken sıradanlığı öyle bir seyrettim ki o an için bakışım, düşüncelerim, yorumlarım da donuklaştı. Film biter bitmez film için “iyi filmmiş” ya da “kötü filmmiş” gibi bir yorum yapmadım. Hani bazen bir yere dalarsınız da gözünüzün önünden öylesine görüntüler geçer gider ya… Çok dikkatlice izlememe rağmen tam olarak öyle bir hissiyat oluştu içimde. Ağır ağır bir şeyler aktı ve tam anlamıyla içinde değildim, o akışı kenarında durup izleyen kişiydim sanki. Aradan geçen iki gün filmin aslında parça parça birçok tohumu zihnime attığını gösterdi. Aftersun filmi hiç melankolik olmadan melankoliyi, hiç arabeske savrulmadan, duyguyu ajite etmeden özlem ve acıyı öyle bir işlemiş ki şimdi zihnime düşen tohumlar filizlendikçe filmdeki sahnelerle duygu geçişleri arasındaki mesafeler an be an ortadan kalkıyor ve öyle geçmişe dalmış gibi izlediğim filmin her sahnesi kafamda canlanmaya başlıyor. Bu noktadan bakıldığında Aftersun filmini özgün yapan şey Tarkovsky filmlerine benzer şekilde bittikten sonra kendini zihinde her an yeniden canlandırması. Bu anlamda rahatlıkla belirtebilir ki Aftersun filminin insanda yarattığı o güçlü hissin yıllarca insan zihninden silinme şansı yok gibi duruyor…

Buradan sonrası bol bol spoiler içerecek…

Aydınlık ve karanlığın ikileminde bir kız çocuğu; Sophie

2022 yılında izleyiciye sunulan, senaryosu ve yönetmenliği Charlotte Wells tarafından üstlenilen Aftersun filmi aslında çok basit bir metne sahip. Yetişkin bir kadın yıllar önce babası ile yapmış olduğu bir tatilin kamera kayıtlarını izleyerek o tatili anımsıyor ve o andan itibaren bizleri Küçük İskoç kızı Sophie’nin gözünden gerçek ve rüyanın harmanlandığı sürece, doksanların sonu, iki binlerin başı Türkiye tatil yörelerinden biri olan Muğla’ya götürüyor. Renklerinden kullanılan müziklere, insanların giyim kuşamından, hal hareketlerine kadar Türkiye’nin o muhteşem doksanları çok iyi işlenmiş ve filmin konusunu anlamaya gerek duymadan dahi doksanlar Türkiye’sini yaşamış biri için dikkat çekici görüntüler mevcut. Bu anlamda Charlotte Wells’in doksanlı yılları iyi gözlemleyip sinemaya da büyük bir başarıyla aktardığını belirtmek gerekir.

Film tam olarak hafızanın yarattığı boşluğa dolan duygu kırıntıları gibi… Fakat bunu hiçbir şekilde yılışık bir duygusallıkla izleyicinin gözünün içerisine sokmuyor. Hatta film akarken çok fazla duygusal bir sahneye de rastlanmıyor fakat bilinçte açığa çıkardığı şeyler o kadar güçlü ki, düşünmeye başladığı andan itibaren filmin sertliği insanın aklından geçirdiği her şeye sirayet ediyor. Bu anlamda film o kadar başarılı ki, filmi izledikten sonra çocukken yaşamış olduğunuz anıların içerisine gizlenmiş olan duyguları da anımsamaya başlıyorsunuz.

Yönetmen Charlotte Wells bu filme dair vermiş olduğu röportajda filmin kurgu olmasına rağmen oldukça kişisel bir film olduğunu vurgulamıştı. Esasen filmi izlerken aynı zamanda Wells’in babası ile olan ilişkilerine dair ipuçları da veriyor. Ancak Wells kesinlikle bunu izleyicinin gözünün içine sokmamış. Bu basit bir konu olmasına rağmen insanda sürekli olarak bulmaca çözüyormuş gibi bir hissi de yaratıyor. Filmin bir başarısı da şurada yatıyor; bu filmi algılayabilmek için analitik zekâ tek başına çaresiz kalıyor. Hatta aksine, hislerin zihindeki yansımalarını iyi takip edebilmek gerekiyor ki tüm o akan durgunluk ete kemiğe bürünebilsin. Esasen Wells öyle bir film yaratmış ki, filmi anlayabilmek için öncelikli olarak hafızayla unutmaya yüz tutmuş duygu kırıntılarının yeniden bir araya gelmesi gerekiyor. Bunu senaryonun akışında da görebiliyorsunuz. Çekilen video kasetleri aslında bir araç temsiliyetine kavuşuyor ve Sophie’nin babasıyla tatil yaparken hangi görüntüleri gördüğünü anımsamasına destek oluyor ancak video öylesine soğuk ki, açığa çıkan sert duygularla bağını kurmadan bir anlama kavuşamıyor. Yönetmen Wells işte bu duyguları o görüntülerin içerisine büyük bir ustalıkla serpiştirmiş. Bir şekilde yakalıyorsunuz fakat buna rağmen filmde her şey öylesine muğlak ki, bu görüntülerde esas yaşananların ne olduğunu anlayabilmeniz için üzerine uzun uzun düşünmeniz gerekiyor. Çünkü bütün bu görüntüler bize Sophie’nin 11 yaşındaki halinden birer yansıma yalnızca. Dikkat ederseniz film içerisinde çok fazla yansıma görüntü var. Masadan yansıyan insan suretleri, aynadan yansıyan melankoli, sudan yansıyan paraşüt görüntüleri, kapalı, tüplü televizyonun ekranında akıp giden Sophie ve Babası Calum’un diyalogları ve daha sayısız benzer sahne. Filmin tamamı aslında belirli olayların Sophie’nin zihnindeki yansımasından ibaret ve yönetmen film içerisinde bu kadar çok yansıma görüntü kullanarak izleyiciye bunu hissettirmiş zaten. Fakat her ne kadar yansıma görüntüler, duygu geçişleri olsa da Sophie’nin duyguları o an yaşarken ki haliyle, aradan yıllar geçtikten sonra video üzerinden izlerken yaşadığı kırılma arasında ciddi bir çelişki var ve işte bu film tam anlamıyla o çelişkinin içinde doğmuş gibi.

Filmde küçük Sophie yavaş yavaş ergenliğe doğru ilerlerken, karakteri olgun olmasına rağmen bir arayışın içerisinde ve bunu film boyunca babasına sorduğu sorulardan anlayabiliyoruz. Henüz kafasında birçok şey muğlakken yaşadığı huzur da gözden kaçmıyor. Babasının içinde bulunduğu melankolik ruh hali, dönem dönem gitgelleri, karaoke yapılan sahnede olduğu gibi bazı sahnelerde çok güçlü verilmiş ancak küçük Sophie’nin algıları bunu halen çocuksu olarak aldığı için gelip geçici bir şeyler olarak değerlendiriyor ve yaşadığı geçici huzursuzluk ertesi gün güneş doğunca yerini yeniden huzura bırakıyor. Fakat aradan yıllar geçtikten sonra babasının yaşlarına geldiğinde yaşadığı o görüntüleri izlerken yüzünde oluşan keder zamanın tahrip ettiği noktada oluşan bütün boşlukları dolduruyor. Yıllar önce dünyayı henüz tüm gerçekliğiyle algılayamadığından yüzündeki o güzel gülümseme ve huzur, aynı görüntüleri izleyip o anı yaşadığında oluşan keder ile çelişik halde. Buradan duyguların zamana ve koşullara bağlı olarak değişkenlik gösterdiğini anlayabiliyoruz. Birçoğumuzda olmuştur bu durum. Yıllar önce büyük bir huzur yaşadığımız bir anının tüm çerçevesini görmeye başladığımız andan itibaren nasıl ters istikamete doğru bizi sürüklediğine şahit olmuşuzdur. Bu, hayatta algısal sorunlarla ilgili olarak doğan boşluklarla ilgilidir ve belirttiğim gibi bu film o boşluğun filmidir…

Biz filmi izlerken açılış sahnesinde yetişkin Sophie’nin gözünden izleriz aslında. O anlamda bütün filmin akışı yetişkin Sophie’nin zihninin bize açılmasıdır fakat yetişkin Sophie’nin bluğ çağındaki Sophie ile kurduğu bağ takdire şayandır. Çünkü aradan geçen onca yıllık zaman ister istemez insanın içinde bir şeyleri zedeler ve empati duyusu zayıflar. En çok kendi geçmişine duyduğu empati zayıflar. Yönetmen bu konuda empatiyi zayıflatmayarak, bu durumun nerede durması gerektiğini de güçlü bir şekilde vermiş. Yetişkin Sophie ile bluğ çağındaki Sophie arasında kurulan dengenin her ikisinde yarattığı ruh halleri bunun somut bir göstergesi…

Karanlıkta bir baba; Calum

Film boyunca kızıyla güçlü bir ilişki kurmak adına çaba sarf eden iyi bir baba görürüz… Film tamamen Sophie’nin zihninden yansıyanların bize gösterilmesi olduğundan babasının tatil boyunca ondaki yansımasını izleriz. Kuşkusuz muğlaklığın ortadan tamamen kalkması bu filmi babasının bakış açısından yeniden çekilmesiyle mümkün olur fakat filmde Calum’un yaşadığı çalkantı, Sophie’ye yansıdığı kadarıyla dahi güçlü verilmiştir. Film bütün vermek istediğiyle değerlendirildiğinde Calum’un karakterini güçlendirmemiş, yetişkinlikle çocukluk arasına sıkışıp kalmış ve toplumsal bir bakış açısıyla “bir baltaya sap olamamış” bir hali vardır. 19 yaşında henüz çok gençken yaptığı evlilik, 20 yaşındayken baba olması bunu değiştirmeyecektir. Calum işsiz, parasız kalmış, yaşama ‘doğru’ yerlerinden tutunamamış birisidirVe bunun sonucu olarak eşinden de ayrılmıştır fakat bir biçimde çocuksu bir dürtüyle onunla da iletişimini sürdürmektedir. Film boyunca Sophie’ye olan ilgisi ve yaklaşımını ‘vicdan azabı’ olarak okumamak gerekir. Çünkü Filmin ilerleyen sahnelerinde Sophie’nin kapıda kalması aslında imgesel yolla aynı zamanda Calum’un sorumsuzluğuna, hayatı boş vermişliğine ve hatta umursamazlığına yorumlanabilir. Bu anlamda Calum aslında hayatın ne kadar zor olduğunu kendi karakterinde çok güçlü bir şekilde yansıtmaktadır. Oysa yapılması gereken şey basittir; toplumsal düzleme ayak uydurmak ve toplumun iteklediği yöne doğru sürüklenmek. Bunu yapmayan iki tür insan vardır. Birincisi mevcut düzeni benimsemeyen, toplumun dahi yaklaşımlarını sorgulayan ‘aykırı’ kişilik. İkincisi ise bu basit kurallara dahi uyabilecek kadar potansiyel açığa çıkaramayan ve bunun sonuncunda savrulma yaşayan insanlar. Her ikisinin de intihara meyili vardır. Birincisi var olan sorunları görür ve o düzenin bir çarkı olmayı kendine yediremez ve hayat yaşanmaz hale gelir, ikincisinin ise düzene bir karşıtlığı olmamasına rağmen o düzende yaşamayı dahi beceremez.

Calum’un direngen tavrına dair filmde bir anlatıya denk gelmedim fakat ikinci karakter olabileceğine dair de yönetmenin açık bıraktığı bazı hususlar vardı. Bilinçli mi yapılmıştı yoksa yoğunlaşma eksikliğinden mi kaynaklanıyordu bilemiyorum. Karanlığa doğru emin adımlarla yürümek de bir yönüyle kararlılık ve direngenlik belirtisidir. Bilinçaltında bir yan insanın sürekli olarak korkmasını sağlar ve bu korku aynı zamanda yaşam dürtüsünü de belirler. Ancak filmin bir sahnesinde denizin bilinmez karanlığına doğru emin adımlarla yürüyen Calum’u görürüz. İmgesel yolla orada ulaşmak istediği hedef Calum’un bilinçaltındaki karanlıktır. Yol ise duyguları. Buradan Calum’un yaşamdan el etek çekme hissine kavuştuğunu da çıkarabiliriz. Çünkü gün içerisinde kızıyla yaşadığı aydınlık saatlerde dahi Calum’da insanları rahatsız eden bir ruh hali aslında sürekli vardır. Gözlüğün denizin dibine sürüklendiği sahnede, doğum günü kutladığında ve benzeri sahnelerde Calum’un git-gelleri izleyiciye yansır ve bu yansıma karaoke sahnesinde doruğa tırmanır. O kadar güçlü bir hal almıştır ki henüz yaşamı çocuksu hayalleriyle, gerçeklerin soğukluğu arasında sıkışmış olan Sophie’de bile tepkiye neden olur.

Paran olmadığı halde bir şeyler ödemeyi teklif etme.”

Bu söylem Sophie’nin bilinçaltında yaşadığı patlamanın dışavurumudur. Ve aynı gece Calum’u karanlığın ortasında denize doğru emin adımlarla, sendelemeden yürürken görürüz. Deniz’in imgesel olarak anlamı çok fazladır. Birincisi sudur, rüzgâr olmayan havalarda berraktır ve görüntüsü bile insanın ruhunu dinlendirir fakat gece olunca, yani güneşin sonrasında deniz de karanlığa gömülür. İnsan açısından artık berrak da değildir. Dibini göremez ve dibini göremediği her şey insan açısından ‘belirsizlik’ demektir. Belirsizlik korkunçtur! Tam da bu yüzden belirsizliğe yürürken insanın sendelemesi, tereddüt etmesi gerekir ancak Calum öylesine yaralıdır ki güneşin sonrasında, karanlık her yere çökmüşken, hiçbir şekilde berraklığı olmayan, bilinmezliği çağrıştıran o karartıya doğru emin adımlarla yürür. Kuşkusuz bahsini etmiş olduğum şeylerin tamamı aynı zamanda ‘ölüm’ denen şeyin de tanımıdır. Calum ne kadar süre sonra olduğu bilinmese de kızıyla geçirdiği bu tatilin ardından yaşamına son vermiştir ve biz o an o tatilin Calum ile Sophie’nin birbirlerini son görüşleri olduğunu anlarız. Ve film hiçbir acı sahneyi göstermeden acının tohumunu da zihnimize atmıştır, orada kök saldıkça rahatsız eder bizi…

Calum’un karanlık yoğunluğa, yani aslında imgesel yordamla ölüme yürüdüğü sahnenin ardından filmin başındaki sahnelerin tamamı ete kemiğe bürünür. Kızıyla ilk buluştuğunda Calum’un balkonda ciğerlerini sigara dumanıyla doldururken karanlığa karşı sergilediği dans figürleri bir neşe belirtisinden ziyade yalnızlığa saygı duruşudur esasen. Muğlaktır kafasındaki düşünceler, tıpkı balkonda dans ederken kullandığı belli belirsiz figürlere yansıdığı gibi. Sigara dumanı öyle bir yürür ki ciğerlerine, dans figürüne eşlik edercesine, Calum’un aldığı haz burada tam anlamıyla hayattan bıkmışlığıyla ilgilidir. Yönetmen burada hiçbir ses kullanmamıştır. Ne bir hışırtı, ne bir rüzgar sesi, ne odada uyuyan Sophie’nin nefes sesi, ne bir ağaç yaprağı hışırtısı, ne komşu odalardan gelen televizyon sesi, ne yazlık olmasına rağmen mekanda dışardan gelen insan sesleri ne de sigaranın cızırtılı sesi… Mutlak bir sessizlik vardır bu görüntüde. Calum hayatın seslerinden o kadar bıkmıştır ki, depresyon seviyesi doruklardadır. Sessizliğin dansını yapmaktadır ve bu sahne yine sessiz bir gecede karanlığın denizine doğru yürürken tamamlanır.

Kuşkusuz film “Aftersun” yani güneş sonrası karanlığından ibaret değildir. Mutlak bir karanlığa saplanmış halde olan Calum’un aydınlıkla Tai-Chi üzerinden kurmuş olduğu bir bağ vardır. Muhtemelen yönetmen bu argümanı ying yang felsefesinde olduğu gibi karanlığın içindeki küçük beyaz nokta -yani umut- olarak kullanmıştır. Filmin birçok sahnesinde Tai-Chi’ye dair görüntüler vardır. Bunun birisinde Sophie annesiyle telefonla konuşurken annesi Calum’un ne yaptığını sorduğunda son derece çocuksu bir saflıkla “ağır çekimde tuhaf ninja hareketleri yapıyor” dediği sahne. Bir diğeri önlerinde uzanan pırıl pırıl bir doğa karşısında Sophie ile yaptıkları Tai-Chi hareketleri sahnesi ve kapalı tüplü tv ekranında zaman ve yaş üzerine konuştukları görüntülerin yansıdığı zaman televizyonun hemen yanında üst üste dizili bir şekilde duran Tai-Chi kitapları. Calum’u filmin ilerleyen kısımlarında öylesine büyük bir kararlılıkla bilinmeze doğru yürürken görünce Tai-Chi’nin Calum için bir arayış olup olamayacağına karar veremedim fakat bir şekilde yaşama tutunmasına olanak sağladığına kanaat getirdim. Tai-Chi nefes, can ve yaşam enerjisini evrensel döngüye katma sanatının adı oluyor. Calum’un bu denli Tai-Chi’ye yönelmesinde var olan dengeyle arasında oluşan kopukluğun ilgisi var. Calum Tai-Chi üzerinden yeniden yaşama karışma amacı gütmekten ziyade yaşamdan ne kadar kopmuş olduğunu anlatıyor. Evrensel döngüden -insan açısından bunu toplum ile kurduğu bağ olarak da tanımlayabiliriz- bu denli uzaklaşıp kendi karanlığına gömülen birinin bunu en iyi ifade edebileceği alanın yeniden evrendeki akışa dahil olma felsefesini taşıyan Tai-Chi olmasında bir sakınca yoktur. Calum içindeki devasa boşluklar ve plazma halinde orada duran karanlıkla kavga halinde değildir fakat onunla uzlaşmış da değildir. Calum aslında bu karanlığı aslında yeterince umursamıyor ve bu yüzden akışı yeniden hissetme konusunda ona yol gösterecek olan Tai-Chi ile haşır neşir olmakta da bir beis görmüyor. Çünkü Calum onu da umursamıyor… Bu umursamama durumu depresyonla beraber kendinden nefret etmesini de getiriyor. Bu yüzden Calum artık net bir şeylerin arayışında değil, bulanıklık onu giderek daha çok girdabına çekiyor. Bir sahnede, dışarı çıkma hazırlığı yaparken aynadaki görüntüsüne bakıyor ve görüntüdeki netlik dahi onu rahatsız ediyor. Çünkü Calum kendisinden dışarı yansıyan her şeyden nefret ediyor. Aynaya tükürerek hem kendinden yansıyanları bulanıklaştırıyor hem de kendine olan tepkisini kusmuş oluyor…

Filmde Calum’un hasta ruhunu tanımlayan çok fazla imge taşıyan görüntü var. Bulanık su, derin dalış, denizin dibi… Hepsi bize Calum’a dair ayrı ayrı özellikleri anlatıyor fakat bütün bunlar video kasetlerini izleyen ve babasının beraber tatil yaptıkları yaşında olan Sophie’nin bilincine yansımış olanlar. Çünkü Sophie kasetleri izlemeye başladığı andan itibaren bir yanda gözünün önündeki buz gibi gerçekleri görüyor, diğer yandan da bilinçaltı ve dolayısıyla rüyaları ve hayalleri devreye giriyor. Biz de Calum’un içinde bulunduğu ruh halini tamamen Sophie’ye yansıdığı, dahası Sophie’nin kendi algılarıyla yorumladığı haliyle izliyoruz. Bu da zaman kavramının felsefi yönlerini de devreye koyuyor. Zamanın göreceliği filmin hemen her yerine serpilmiş halde karşımızda duruyor. Daha filmin başında Sophie’nin kamera kayıtlarında 31 yaşında olan babasına 131 yaşındasın demesi aslında zamanın onu yorumlayan bilincin algılayış biçimine tesirini gösteriyor. Hepimizde vardır bu. Küçük birer çocukken bizden 10 yaş büyük birine bakıp o yaşın hiçbir zaman gelmeyeceğini düşünürdük. Fakat o zaman dilimi geçip gittikten sonra geriye bakınca her şeyin bir çırpıda tükenebildiğine, 10 yılın çabucak geçip gittiğine şahitlik ettik. Bu yüzden tükenenlerin başında da zaman geliyor…

Sophie’nin bir sahnede babasına “sen 11 yaşındayken şu anda ne yapacağını düşünüyordun?” diye sorması ve bunun karşısında Calum’un ani duygu durum değişikliği de zamansal kırılmanın algılarla belirlendiğini gösteriyor. Çünkü Sophie bunu acı bir tecrübeyle yaşamın içerisinde zaten görecekti ve bunu görmüş olduğunun mesajı da son sahnede yine Sophie’nin yetişkin bir kadın olmuş halinde verildi. Bir yandan o tatilin görüntülerini izlerken yüzünde beliren derin keder, bu görüntüyü izlerken aşağı yukarı babasının en son gördüğü yaşında olması ve diğer yandan içerden gelen çocuk sesi babasıyla aynı kaderi taşıyıp taşımadığını göstermese de algıların dönemsel olarak nasıl değişebildiğini oldukça güçlü bir şekilde ortaya koydu.

Filmin görüntü yönetmeni Gregory Oke’ye ayrıca parantez açmak gerekiyor. Çünkü her anlamda çok başarılı. Film boyunca gözümüzün önünde akıp giden görüntülerden kullanılan renklere kadar birbirini çok iyi tamamlıyor. Filmde bu anlamda sırıtan hiçbir şey yok. Gregory Oke dersine çok iyi çalışmış olmalı. Eğer bu filmi izlerken Türkiye olduğunu ve zamanını bilmesek bile özellikle doksanlar Türkiye’sinde yaşayan insanlar filmin doksanlar Türkiye’sinin bir sahil kasabası olduğunu rahatlıkla anlayabilirdi. Bunu bu kadar güçlü şekilde başarabilmiş çok az sayıda Türk filmi vardır. Gregory Oke bir yabacı olmasına rağmen atmosferi çok iyi yakalayıp sinemaya da çok güçlü aktarmış. Yine müzik seçimlerinden kullanılan seslere kadar her şey birbirini tamamlıyor gibi. Filmde gereksiz, eklektik duran tek bir sahne, tek bir söz yok. Örneğin karaoke sahnesinde sahneye çıkan Sophie’nin R.E.M’in Losing My Religion (inancımı kaybediyorum) şarkısını söylerken takındığı tavır ve mimiklerine bakalım… Babasının onunla birlikte sahneye çıkmamasının da bir tesiri mutlaka var ancak 11 yaşındaki hayat dolu bir kız çocuğunun Losing My Religion şarkısının sözlerini büyük bir coşkuyla söylemesi hayatın olağan akışına aykırı olur. Belki babası sahneye çıkıp söylese o şarkının hakkını daha iyi verebilirdi çünkü babası için anlaşılır bir durumdur “Losing My Religion”… Yine dinleyince birçoğumuzu geçmişe götüren Candan Erçetin’in “Gamsız Hayat” sözleri filme çok güzel kaynaştırılmıştı. “Çok mu dertsiz duruyorum, uzaktan bakınca” diye uzanıp gidiyordu Calum’un bulanık karanlığına… Queen’in efsanevi şarkılarından ‘Under Pressure’ da öyle… Sözleriyle filmin akışı arasındaki bağı kurmak hiç zor olmuyor.

Kısacası… Aftersun muhteşem bir ‘sıradanlığa övgü’ filmi. Her saniyesi en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş muazzam bir film. Uzun zamandır alt metni böylesine güçlü olan bir film izlediğimi anımsamıyorum!

Onur Dorpec

bubisanat.com

image-w1280 Aftersun: İnsan Zihnine Atılan Duygu Tohumları

Kalp Dersleri

Kalp, insanın âlemi, kâinatıdır. İnsanın yeri yurdu, içyüzüdür. Duygu ve düşüncelerin bağlı olduğu mihraktır. Hislerin uyandığı, serpildiği, olgunlaştığı makamdır. İnsanın hâl ve tavırlarına yön veren, onları biçimlendiren ve kişiyi kendisi kılan, kendine has güzelliklerini aşikâr eden, yüzüne, bakışına, sözüne bir ifade olarak yerleşendir.

Kalp, fiil olarak bir şeyi değiştirmektir. Bir insana/nesneye etki ederek onu bulunduğu durumdan başka bir hâle/yöne doğru değiştirmektir. Bu nedenle “kalbetmek” yani değiştirmek, çevirmek, dönüştürmek diye bir fiil türemiştir. Gün değişirken kalbeder, gece gündüze, gündüz geceye döner. İnsan yolun başında başka, ortasında başka, sonunda bambaşkadır. İnsanın yüzü, karakteri ve dünyası da kalbeder, değişir, dönüşür. Değişmeyenlerin kalbi pas tutar, katılaşır, taşlaşır.

DAİMİ BİR DEĞİŞİM

Kalp, insana âczini bildirir. İnsanlığın en güzeli, “Yâ mukallibe’l-kulûb” diye aman dilemiştir çünkü her yaratılan âcizdir, muhtaçtır. Kalp sürekli değişim içindedir, hâlden hâle geçer. Kalp ışıldar, yeşerir, perdelenir, mühürlenir, kilitlenir, marazlanır, körleşir, kurur, çürür. Hiç kimse olduğu hâl üzere kâim değildir. Kalpleri evirip çeviren, onu değiştiren ve dönüştüren yegâne güç onu yaratandır. Kimi kalpler vardır, değişirken bozulur. Kimi kalpler vardır, aslına rücu eder, tabiatına döner. Kimi kalpler de mühürlüdür; hayata, yağmura, berekete, tohuma, toprağa, güneşe, ırmağa rağmen etkilenmezler, onlara ne güzellikler tesir eder ne de dikenler onları gafletten uyandırır.

Kalbi karşılayan birçok kelime kullanırız. Hissettiğimiz duyguya ve acıya göre kalbimizde olan biteni anlatmak için bu kelimelerden birini seçeriz. Bazen gönül deriz ona, bazen tahammül mülkü deriz, bazen yürek, bazen sîne, bazen can evi deriz. Bir insanın kalbindeki sezgi kuvvetini ifade etmek için onun, gönül gözünden baktığını, basiret sahibi olduğunu söyleriz.

KUR’AN’IN KELİMELERİ

Kur’an’a göre kalbin çok geniş ve başka kelimelerle ifade edilen anlamları vardır. “Sadr”, kalbin yeri/mahalli anlamına gelir. Elmalılı, sadr kelimesinin kalpten kinaye olduğunu belirtir. Sadr, insanın ruh hâline göre genişler ve daralır. Müfredat’ında Ragıp El-İsfahanî, Kur’an’da her nerede kalp kelimesi geçiyorsa orada muhakkak akla ve ilme işaret edildiğini ve ancak kalbi olanlara bir öğüt olduğunu söyler.

Sevgi, ıstırap ve acıdan yanıp tutuşan kalbe “fuâd” denir. Fuâd, kalbin samimiyeti ve içtenliğidir. “Dost yüzünü görmesem şu gözlerim nemdir benim” diyen Yunus, hasretle yanıp tutuşan bir kalbin dosta bakışını anlatır. Kur’an’da fuâd, kalbin gördüğünü yalanlamaması, ihlâsla onu anlamasıdır. Her şeyin özünü, en iyisi ve seçkin olanını ifade eden “lübb” kelimesi de Kur’an’daki kalp kavramını karşılayan başka bir kelimedir. Lübb olarak nitelenen kalp, insanın özüdür. Akletme, doğru düşünebilme ve idrak edebilme kabiliyetidir. Kur’an akletme ve kavrama yetisi yüksek olan insanları “Ulu’l elbâb” olarak niteler. Ulu’l elbab, akleden, fikreden, idrak eden şahsiyetlerdir. Onların kalp işleri tefehhüm, tefekkür, tezekkür ve tedebbürledir. Hisleri düşüncelerinden, düşünceleri hislerinden ayrı değildir.

Kalbin hududu ne kadar da geniş… Kalp, aklı da kuşatacak denli “akletme” marifetine sahip. Çünkü kalp, Rahman’ın hiçbir yere sığmam ama oraya, kulumun kalbine “sığarım” dediği yerdir. Bir işi kalp ile kalpten gelerek yaptığını söylemek, o işe ruhunu vererek, bütün içtenliğiyle yaptığının beyanıdır. Birine kalp ile yönelmek, Tanpınar’ın ifadesiyle bütün kâinatınla ona taşınmaktır. Onunla hemhâl olmaktır. İnsan görüşmediği ama kalbinde yer ayırdığı, kalben hemhâl olduğu, onun da kalbinde yerinin olduğundan şüphe etmediği kimseyi ne zaman görse sevinç duyar, onu uzun bir zaman sonra da görse ona soğukluk hissetmez ama kalp selâmı kesmişse onu her gün de görse artık bir önemi kalmaz.

ŞAHSİYETİN ESAS GÖSTERGESİ

Gerçekte “kör” olan gözler değil, sînelerdeki kalplerdir. Kalp bir kez çürümeye, kurumaya ve bozulmaya yüz tutsun, insanın gözünün feri gider, hayatının ışığı söner. Nuri Pakdil “İnsanın en çok kalbi temiz olmalıdır. Ne emek ne ekmek, önce kalbimiz bozuluyor çünkü” diyerek kalbin merkezi önemine ve insana şahsiyet kazandırmasına işaret eder. İnsan hata eder, yanılır, yanlış yapar, kötü düşüncelere kapılır. Kalp temizliği insanın kötülüğe ve yanlışa hiç bulaşmamış olması değil, gidişatını düzeltme gayreti içinde olmasıdır.

Gazali “Kalp, şahsiyetin esas göstergesidir” der. Kalp manevi açısını yitirirse insanın şirazesi dağılır, yoluna sis çöker, görüş açısı bozulur, ruhu karanlıklarda kalır. Gazali’ye göre kalbin maddi yönü hayvanda da vardır insanda da. Bu nedenle Gazali, kalbi ruh ile eş anlamlı kullanır. Mühim olan kalbin mahiyetine yaraşır şekilde davranmaktır yani insanın kalbine/manevi yönüne eğilmeyi ihmal etmemesidir. İnsan ruhunun ihtiyaçlarını karşılayabildiği ölçüde hakikate yürür. Emaneti yüklenen insanın anlam arayışı, varlığını ilim ve marifetle çiçeklendirerek, ilimle yolunu bulmaya çalışarak, kalbine eğilerek cevaplanabilir.

HERKESLE HEMRÂH OLUNMAZ

Ataullah İskenderî Tasavvufî Hikmetler’de, faydalı ilmin ışıklarının, insanın göğüs ve gönlünde yayılıp kalbinin üzerindeki madde ve masiva örtüsünü kaldırdığını söyler. İlmi artan insan, küstahlaşmaz, kalbi incelir, kavrayışı yükselir, içi haşyetle dolar. Haşyet, insanın âcizliğini ve yaratılmışlığını bilmesi, yaratan karşısında kalbinin titremesi, ürpermesidir. İlim, kalp derslerini talim eden ve kendini bilenlerin yolculuğudur. İskenderî’ye göre bir eşyadan diğer eşyaya koşan, maddede takılıp kalan yüzeysel insan, bir yol katedemez ve kısır bir döngüde sıkışıp kalır. Kalp, maddi olanın esaretinden kurtuldukça, eşya ile ünsiyetini de mana üzerine kurdukça anlama ve idrak kabiliyeti bakımından da gelişir.

İnsanın kendisiyle, başkalarıyla, sevdikleriyle, yaratanla kurduğu bağın mekânı kalptir. Kalp bazen ansızın bir şeye ısınır veya bir şeyden soğur, niye öyle olduğunun esas sebebi de çoğu zaman bilinmez. Kalp sezgiyle ısınır, sezgiyle soğur. Kalbin kendine göre akıl almaz, açıklanamaz, izah edilemez gerekçeleri vardır. Kalp bazen neyi neden seçtiğini, onu niçin istediğini bilmez. İnsan belki de en çok kalbinden yanılır ve gariptir ki insan, birine güvenmeyi, ona itimat etmeyi, ondan emin olmayı kalbiyle bilir, hisseder. İnsan kalbî yakınlık kurduklarıyla yürümek, yol almak, kendini değiştirmek ister. Hemrâh aynı yol, istikamet ve niyet üzere olunan kişidir. Herkesle hemrâh olunmaz. Her yoldaş aynı izi bırakmaz, herkesle aynı mesafe yürünmez. Yalnız kalp bağı sağlam olanlar birbirinin gönlündedir, onlara ayrılık olmaz.

Hatice Ebrar Akbulut 

hasanaycin-1 Kalp Dersleri

İnsanlığımı Yitirirken

Kadınlar bana erkeklerden katbekat daha anlaşılmaz geliyordu. Ailemde, kadınların sayısı erkeklerden fazlaydı. Akrabalarımın da kız çocukları çoktu, ayrıca şu “suçlu” hizmetçi kadınlar da vardı, yani küçüklüğümden beri kadınlar arasında oynayarak büyüdüm desem abartmış olmam. Fakat o kadınlarla gerçekten ince bir buza basıyormuşum gibi duygular içinde iletişim kurmuştum. Neredeyse hiç anlam veremiyorum. Bu benim için sislerin ardında, kuyruğunu yakalayamayan bir kaplan gibi hissettiren ve erkeklerin kamçılarının açtıklarından farklı, iç kanama geçirirmişçesine sancıyan, iyileşmesi zor bir yaraydı.

Kadınlar kendine çeker ve fırlatıp atarlar, kendilerini diğer insanlardan daha aşağı konumda ve silikmiş gibi gösterir, el ayak çekildiğinde sımsıkı sarmalarlar, ölmüş gibi derin uyurlar, belki de uyumak için yaşıyorlardır. Bunlar haricinde de çocukluğumdan beri kadınlarla ilgili pek çok gözlemim olmuştu, aynı insan türü olmakla birlikte, erkeklerle tamamen farklı canlılar gibiydiler, anlaşılmaz, açık vermeye gelmez bu canlılardan kendimi tuhaf bir şekilde sakınıyordum. “Hoşlanılmak”, hatta “sevilmek” sözcüğü de bana hiç uygun değildi. “İlgilenilmek” sözcüğü, içinde bulunduğum duruma daha uygun düşüyordu sanki.

Kadınlar, şaklabanlıklarla erkeklerden çok daha fazla rahatlıyor gibiydiler. Şaklaban rolü yaptığımda, nihayetinde erkekler pek uzun gülmüyorlardı; üstelik havaya girerek uzun uzadıya devam edersem benimle aynı yapıdaki erkeklere karşı açık vereceğimi bildiğimden, bunu mutlaka uygun bir yerde kesmeye dikkat ediyordum. Kadınlar, bu durumun farkına varmadıklarından, sonu gelmez şaklabanlıklarımı sürdürmemi arzuluyor, ben de bu sınırsız “bir daha”lara uyarak, güçten düşene kadar sürdürüyordum. Gerçekten çok gülüyorlardı. Kadınlar eğlenmek için çok daha fazla çaba sarfediyordu sanırım. 

….

Zayıf insanlar mutluluktan bile korkar. İplikle bile yaralanırlar. Bazen mutluluk da insanları yaralayabilir. Yaralanmadan önce çabucak o halden sıyrılmak için her zamanki şaklabanlık perdemi açmıştım.

“Para kesildiğinde, bağlar da kopar” sözü esasında tersine yorumlanmalı. Para bitince kadınların terk edip gideceği sanılmamalı. Erkeğin parası bitince, hevesini kendiliğinden kaybeder, gülerken bile güçsüzleşir. Sonra tuhaf bir şekilde kıskançlaşır, dengesizleşir ve nihayet adam kadını terk eder. Yarı çıldırmış gibi uzaklaşıp terk eder anlamına geliyormuş Kanazava Yayınları’ndan çıkan Daicirin sözlüğüne göre. Çok yazık. Bu durumu anlayabiliyorum.

Evet, böyle aptalca bir şeyler söyleyerek Tsuneko’yu kahkahalara boğduğumu anımsıyorum. Daha fazla kalmama gerek yok, kusura bakma, diyerek yüzümü bile yıkamaksızın yanından çabucak ayrılmıştım. Ancak o zaman, “para kesildiğinde, bağlar da kopar” gibi gelişigüzel söylediğim söz, daha sonra en büyük engellerimden biri haline gelecekti.

Sonraki bir ay boyunca, o gece bana o iyiliği yapan insanla karşılaşmadım. Aradan günler geçtikçe sevincim silikleşmiş, öylece geçiştirilebilecek bir yardım aksine korkunçlaşmış, elim kolum bağlanmış gibi hissetmiştim. O kafedeki hesabı o gün tamamen Tsuneko’ya yüklemiş olmam gibi sıradan bir durum bile aklımı gitgide daha sık kurcalamaya başlamıştı. Tsuneko’nun da o pansiyoncunun kızı ve kız lisesi öğretmeni gibi beni tehdit etmekten başka işe yaramayan kadınlardan biri olduğunu hissetmeye, ayrıldığımız günden bu yana geçen zamana rağmen, sürekli Tsuneko korkusu yaşamaya başlamıştım. Üstüne birlikte bir gece geçirdiğim kadınlarla karşılaşınca, aniden müthiş bir kızgınlıkla saldırıya geçeceklerine dair kuşkulu bir hal ve karşılaşma korkusu baş göstermiş, nihayetinde Ginza’dan uzak durma kararı almıştım. Fakat korkaklığım, kurnazlığımdan ileri gelmiyordu. Kadın denen canlının gece yatmadan öncekiyle sabah kalktıktan sonraki hali arasında arasında dağlar kadar fark olduğunu ve mutlak bir unutkanlık gibi mükemmelen bir yöntemle iki dünyayı birbirinden ayırarak yaşadıklarını henüz idrak edememiştim.

&&&

…katlanamıyorum. Üstelik o erkânlar, o seçkin beyefendiler benim sakil karakterim karşısında dehşete düşerek beni toplumdan aforoz ederler. Terk ettiğim dünyaya geri dönemem. İnsanların o fesatlık dolu aptalca kibarlıklarıyla bana layık gördüğü tek şey ise bekleme odasında bir sandalye.

Bütün toplumlarda benim gibi zayıf ve kusurlu canlılar yok olmaya mahkûmdur. Bunun herhangi bir ideolojiyle veya başka bir şeyle alakası yok; bu dünyadan kendiliğinden silinip gitmek benim kaderim. Buna itiraz olarak öne sürebileceğim pek az şey var elimde. Yaşamamı zorlaştıran şartların ayırdındayım.

Yaşamayı sürdürmek isteyenler, engeller ne olursa olsun, yaşayabilirler. Bu onlar için harika bir şey ve insanlığın zaferi denilen şeyin bu olduğunu söyleyebilirim. Ama kendini öldürmenin günah olmadığında da eminim. Benim gibi bir bitkinin, bu dünyanın havasında ve ışığında yeşermesi çok zor. Devam etmek için bir şey eksik işte! Başka bir şey gerek bana. Şimdiye kadar, hayatta kalmak için elimden geleni yaptım.

Her toplumda, benim gibi yoz, uyuşuk insanlar, düşündüklerinden ötürü değil ama doğuşlarından ötürü yok olmaya mahkumdur. Ama yine de mazeretim var. Yaşamımı zorlaştıran koşulların baskısı altında eziliyorum.

***

Naoji’nin intihar mektubu:

Abla;

Yapılacak bir şey yok. Gidiyorum. Yaşamak için bir sebep bulamıyorum.

Sadece yaşamak isteyenler yaşamalı.

Bir insanın yaşama hakkı olduğu kadar ölme hakkı da olmalı.

Düşündüklerim kimsenin aklına gelmemiş şeyler değil. İnsanlar bu basit ve ilkel düşüncelerden öylesine korkuyor ki açıkça dile getiremiyorlar sadece.

Gerçekten yaşamak isteyenler kendilerinde gereken kuvveti bulup bir şekilde hayatta kalmayı başarıyorlar ki bu insanlığın şanı dedikleri muhteşem bir şey. Ancak ölmenin günah olduğuna inanmıyorum.

Benim gibi bir canlının bu dünyanın havasını soluyarak, güneşini hissederek hayatta kalması çok zor. Yaşamam için bir şeyler eksik. Yetmiyor. Bu zamana kadar yaşamak için elimden gelen her şeyi yaptım.

***

İnsanlarla bir araya geldiğimde ne kadar da itaatkâr oluyorum. Söylemek istediklerimi, duygularımdan tamamen farklı şeyleri uydurup çene çalıyorum. Ama aslında bu hoşuma gitmiyor.

***

Ne yolla olursa olsun, güldürmeliyim; öyle yaparsam, onların dediği ‘yaşantı’nın dışında kalsam bile önemsemezler; her durumda, o insanların gözüne batmamalıyım; ben hiçim, rüzgarım, havayım” gibi düşünceler içimde birikirdi. Şaklabanlıklarımla ailemi hep güldürmüş, ailemden daha çok, daha anlaşılmaz ve korkutucu gelen hizmetçilerimize bile var gücümle şaklabanlık hizmeti sunmuştum.

***

“Para kesildiğinde, bağlar da kopar, deyince şaka yaptığını düşünmüştüm, ciddi miydin? Gelmedin. Bu nasıl ayrılık böyle? Parayı ben kazansam olmaz mı?”

“Olmaz.”

Sonra o da yattı, sabaha karşı da ağzından ilk kez “ölüm” sözcüğü çıktı. Kadın da yaşamaktan yorulmuş gibiydi. Ben de öyleydim, dünyaya karşı korkularım, kaygılarım var; para, tavırlar, kadınlar, dersler… Düşündükçe daha fazla sabredip yaşayabileceğimi sanmıyordum, kadının önerisine kolayca uydum.

Bocaladığımı gören kadın da kalkıp keseme göz atarak, “Aa, sadece o kadar mı var?” dedi.

Bu sözler öylesinde söylendiyse de iliklerime kadar işleyen bir acı vermişti. İlk aşkım tarafından söylenmişti ama acı vermişti. O kadarı, bu kadarı yok. Üç bakır para işe yaramazdı. O âna kadar tatmadığım bir eziklik duygusuydu. Yüküyle yaşayamayacağım bir eziklik duygusu. O sıralarda, henüz zengin çocuğu olmanın kompleksinden kurtulabilmiş değildim sanırım. O an, kendiliğinden, gerçekten isteyerek ölmeye karar verdim.

O gece, Kamakura’da denize atladık. Kadın, kuşağını, kafede birlikte çalıştığı bir arkadaşının olduğunu söyleyerek, güzelce katlayıp kayaların üstüne koydu. Ben de paltomu çıkarıp aynı yere koydum ve birlikte denize girdik. Kadın öldü, ben kurtuldum.

Henüz lise öğrencisiydim, öte yandan babamın namı da hâlâ haber değeri taşıyordu ki, gazetelerde manşet oldu.

Beni sahildeki bir hastaneye kaldırmışlardı. Akrabalarımdan biri gelip sorunlarla işlemleri halletti ve babam başta olmak üzere memleketteki ailemin feci kızdığını, bu olaydan dolayı evlatlıktan reddedilebileceğimi söyledikten sonra geri döndü. Fakat ben bundan ziyade, ölen Tsuneko’ya sevgimle sessiz sessiz ağlıyordum. Gerçekten hayatıma giren insanlar içinde, sadece o fukara duruşlu Tsuneko’yu sevebilmiştim.

***

Yine de durum buysa buna nasıl tahammül ediyorlar? Her günü pes etmeden, umutsuzluğa kapılmadan, intihar etmeden hatta siyaset tartışmaya devam ederek nasıl atlatıyorlar. Bu kadar katı egoist olabilirler mi? İşlerin böyle olması gerektiğinden öyle eminler ki kendilerinden bir kez bile şüphe duymuyorlar mı? Eğer öyleyse sanırım katlanmak daha kolay olabilir.

***

Horiki, beni tam anlamıyla bir insan olarak görmüyordu içten içe. Onun gözünde aslında ölmüş olması gereken, utanmaz, şapşal bir hayalet, yani “canlı cenaze”den ibarettim.

Mutluluk fikrimin diğer herkesin mutluluk fikriyle çelişmesinden korkuyorum. Bu korku beni tüketiyor, bazen geceleri kıvranmama, acı içinde inlememe, deliliğin eşine gelmeme neden oluyor. Mutlu muyum? 

Buna nasıl tahammül ediyorlar? Her gün pes etmeden, umutsuzluğa kapılmadan, intihar etmeden, hatta siyaset tartışmaya devam ederek nasıl atlatıyorlar? Bu kadar katı egoist olabilirler mi? İşlerin böyle olması gerektiğinden o kadar eminler ki kendilerinden bir kez bile şüphe duymuyorlar mı? Eğer öyleyse, sanırım katlanmak daha kolay olabilir. Merak ediyorum, insanların böyle olup olmadığını ve onları mutlu eden şeyin bu olup olmadığını merak ediyorum.

Görünürde her zaman gülümsüyor olsam da içeride çaresiz bir mücadeleyle debeleniyordum, bir ipte yürüyordum, ter içindeyim, onları eğlendirdikçe felaket ihtimali her an yaklaşıyordu.

images28729 İnsanlığımı Yitirirken

İnsan hayatı karşılıklı olarak kandırılıp hiçbir şeyin farkına varmadan birbirlerini incittiği ve bu tuhaflığın bariz bir şekilde ortada olduğu örneklerle dolu. Ancak benim karşılıklı kandırılmaya bir ilgim yok.

Hayatım boyunca, birinin beni öldürebilmesini hatırlayabildiğimden daha çok defa diledim ama asla başka birini öldürmeyi düşünmedim. Bunu yapmanın, o korkunç insanlara bir nebze mutluluk verebileceğini düşündüm. 

Hiçbir zaman başım ağrıyacak kadar ders çalıştığımı da hatırlamıyorum. Okuldan nefret ederdim ben. Bir kere bile oturup uslu uslu kitabımı açıp da ders çalışmışlığım yoktu. Sadece eğlenceli kitaplar okuyordum o kadar. Evdekiler kitap okuduğum müddetçe ders çalıştığımı düşünürdü nasıl olsa. Ne zaman gerçekleri kaleme alsam başıma kötü şeyler gelirdi. Annemle babamın beni sevmediğini yazdığımda rehberlik öğretmeni beni öğretmenler odasına çağırıp azarlamıştı. Öğretmen kompozisyon için ‘Eğer Savaş Patlak Verirse’ konusunu verdiğinde ‘Savaş bildiğiniz üzere hepimizin korktuğu deprem, yıldırım, yangın ve tabii ki babamızdan bile daha korkunçtur. Bu yüzden eğer savaş patlak verirse derhal dağlara kaçacağım. Yanımda siz de gelin bence öğretmenim. Ben de insanım siz de insansınız, hepimiz korkarız öyle bir durumda’ yazmıştım. Bu sefer hem okul müdürü hem de rehberlik öğretmeni sorguya çekmişti beni.

Eziyet çekiyordum. İşimin… yazarlığın eziyetinden öte… yok, aksine, yazarlık bana keyif veriyordu; yazarlık değil de benim dünya görüşüm, sanat denilen şey, yarınların edebiyatı, yani başka bir deyişle yenilik denen şey, işte bunlarla ilgili henüz kafama oturmamış şeyler canımı sıkıyor, hiç abartısız beni acıyla kıvrandırıyordu. (…) Edebiyatımı aptalca bir saçmalık veya abartı olarak yorumlamayanlar arasında benim nihai tutarlılığa ulaşmak için ne kadar acı bir hayat sürdürdüğümün farkında olan kaç kişi vardır acaba? Ama yazar, edebiyatı hakkında tek bir kelime dahi dayatmamalı okurlarına. Yazarın yapabileceği tek şey, okurlarının samimiyetini beklemektir.

Bugünlere hep kendi savaşımı vererek gelmişimdir ama ne hikmetse bu savaşı hiçbir zaman kazanamamış, yalnızlığıma ve çaresizliğime hep yenik düşmüşümdür.

Aradan on iki yıl geçti… Bütün bu zaman içinde ne yaptım? Devrim beni hiç çekmedi. Aşkı da hiç tatmadım. Yeryüzünün en akıllı ve en yaşlı beyinleri bize devrimi ve aşkı en budalaca ve en iğrenç işleri olarak tanıttılar. Savaştan önce ve hatta savaş sırasında bundan emindik. Oysa bozgundan sonra yaşlı ve akıllı beyinlere inanmıyoruz ve yaşam hakkında söylediklerinin tam tersi gerçeğin ta kendisidir, diye inanıyoruz. Devrim ve aşk, aslında yeryüzünün en iyi ve en hoş nimetidir ve değerli oldukları için yaşlı ve akıllı beyinlerin yalanın keskin üzümlerini üzerimizde çiğnediklerini düşünüyoruz. Ben tüm varlığımla şuna inanmak istiyorum: İnsan, Aşk ve Devrim için yaratılmıştır.

Canımı sıkan bir şey olursa genelde içime atıyorum onu. Eğer bu can sıkıcı olay normalden de fazla acı veriyorsa onu gülümsemeyle saklıyorum.

Hiçbir şeyden tatmin olmaksızın, sürekli boş bir çaba içerisindeydim. Gerçek yüzümü o kadar çok maskeyle gizlemiştim ki o katmanlardan hangisi ne kadar üzgündü ayırt edemez hale gelmiştim. Bunun sonucu olarak acınası bir kaçış yöntemi buldum kendime: Yazar olacaktım. Artık başkaları da benim gibi bu tasvir edilmez huzursuzluğu hisseden insanlar olacaktı. Başkalarına bahsetmeden “Yazar olacağım, yazar olmalıyım,” diye kendime telkin ediyordum. 

Yalnızım.

Kendiyle ilgili anlattıklarından çok o tek sözcüğün tınısına yakınlık duyacağıma kesin gözüyle bakıyordum. Ama şu dünyadaki hiçbir kadından, bir kez bile o sözcüğü duymamış olmamı çok tuhaf buluyordum. Bu kadın da “yalnız” olduğunu söze dökmemişti. Ama suskun, vahim yalnızlığı bir karış kalınlığında bir zar gibi vücudunun çevresinde taşıyordu ve yaklaştıkça zar beni de sarmalayıp, taşıdığım nispeten Batılı havayla çok iyi kaynaşıyordu. “Suyun dibindeki kayanın üstüne yapışan, dalından kopmuş bir yaprak” gibi, benliğimi korkudan ve tedirginlikten uzaklaştırmayı başarabilmiştim.

Bir şekilde Şizuko’dan kaçıp kendi başıma yaşamak istiyor, çareler arıyordum ama tersine ona iyice bağlanıyordum. Evden kaçtığımda doğan sorunlara varana dek birçok konu bu Kai’li erkeksi kadının çabalarıyla hallolmuş, sonuçta Şizuko’ya iyice “boyun eğmek” durumunda kalmıştım.

Şizuko’nun girişimiyle, Dil Balığı, Horiki ve Şizuko görüşmüş; memleketimle bağlarım tamamen kopmuştu. Böylece “aydınlık günler” de Şizuko’yla birlikte yaşamaya başlamıştım. Ayrıca, Şizuko’nun çabaları sayesinde karikatürlerim de para etmeye başlamış, o parayla içkimi ve sigaramı kendim alabilir hale gelmiştim. Ancak melankolik, sıkıntılı halim katlanarak azıyordu. Çöktükçe çöküp, Şizuko’nun dergisi için aylık olarak yayınlanan karikatür dizisi “Kinta ve Ota’nın Maceraları”nı çizerken; aniden memleketimdeki evim aklıma geliyor, yalnızlığımdan kalemim kıpırdamıyor ve bazen yüzüstü kapanıp ağlıyordum. O anlarda beni kurtaran tek şey Şigeko’ydu. Şigeko, artıkk beni istemsizce “baba” diye çağırmaya başlamıştı. “Babacığım. Dua edince Tanrı’nın her şeyi vereceği doğru mu?”

Esas ben, o duayı etmek isterdim.

Tanrım bana güç ver! İnsanların özünü anlamama yardım et. İnsanlar diğer insanların üzerine bassalar da cezası yok. Bana bir öfke maskesi ver!

“Evet, öyle. Sana her şeyi verecektir ama bana vermez herhalde.”

Tanrı’dan bile korkuyordum. Tanrı sevgisine değil, sadece cezalandıracağına inanıyordum. İnanç. Bu, sadece Tanrı’nın kamçısını yemek için boyun eğerek mahkeme kürsüsüne ilerlemek için gerekiyor gibiydi. Cehenneme inansam bile, cennetin varlığına bir türlü inanamıyordum.

Osamu Dazai

images28329-1-2 İnsanlığımı Yitirirken

Sual

Zincirlerle çekiyor işçiler
Güneşi, yatağımın başına.
Ben nasıl çıkarım bu kirli yüzle
Güneşin karşısına?

Kuşlar başucuma toplanmış,
Perdeleri açılıyor, sabahın.
Ben nasıl sokarım bu tembel vücudu
Bahçesine Allah’ın?

Kim gönderir satıcıları,
Kapımın eşiğine salar?
Ben nasıl alırım mallarını,
Ancak kendilerine yetecek kadar.

Gece örtülüyor üstüme
Uyutmak için zannederim,
Kim yaşatıyor beni hâlâ,
Cevap isterim.

Celâl Sılay

images281329-1-1 Sual

İçimdeki O Korkunç Boşluktan Sesleniyorum

İçimdeki o korkunç boşluktan sesleniyorum
İşte o boşluktan-haydi beni anlayın biraz –
Yani bir adım daha atsam düşeceğim uçurumdan

Ben işte oradan oraya ölümle oynayaraktan
Hayatı, yaşanmış onca anıyı, boşa sayaraktan
Bakmayın öyle ilk defa görüyormuşçasına Bakmayın-oradan bakılınca biraz deliyim-
Başka bir yerden başka bir şekille
Başka bir dünyadan başka bir biçimde
Olmadı işte olmadı
Her şeyin anlamını çözeyim derken
Kendi anlamımı kaybettim bir köprü altında
Uzakta bir şehrin ışıklarında
Kapıda, kapıların sonsuza açılışında
Anlatımsız ve çağrışımsız kırmızı dudaklarında bir güzelin
Bakmayın siz, ben çoktan yitirdim tüm umutlarımı
Yaşamak olsun diye yaşıyorum zaten
Herkes beni yaşıyor sansın diye soluk alıyorum
Anlatıyorum, yoruluyorum, bunalıyorum… acıkıyorum
Biraz da…
Hani ben unuttum da her şeyi! Bir günü
Defalarca aynı günü, yaşar gibiyim..
Bir günde durmuş sanki hayatım da
Bilinmeyen bir adaya sürüklenir gibiyim
Adını koymalı bunun da her şeyin adını koyuyoruz ya
Boş verin koymasak da olur aslında
Her şey böyledir
Bilirim neden
Neden mi? Olmaz anlatamam
Kesiliverecektir…
Tek söz etsem dünya, ortasından bir elma gibi Kafamda binlerce anı, insan, gözyaşı
Düşündükçe ben bunları anlıyorum
Anlıyorum bir zamanlar yaşadığımı.
Yalnız bile kalamıyorum artık.

Ziya Alpay

20230804_033813-1 İçimdeki O Korkunç Boşluktan Sesleniyorum

Dua

kırkı doldu ömrümün
ve hâlâ
yerini yadırgıyor kalbim

rabbim
kış dalında karı incitmeden
semana dalıp gitmiş
serçenin gözlerine götür beni
dervişlerin hırka giyen sözlerine

beton bloklar arasında mütebessim
sarı çiçeğin cevaplarını işitip
yunus’tan sonra okumayan dedemin
takvim yapraklarından tahsilli babaannemin
bildiği sırlara götür

seherleri alarmla meşgule atan
her åminden sonra
yüzümde gideceği yeri ezberleyen
dünyayla selfi çeken
parmaklarımdan şikayetçiyim
uçlarına mahcubiyet üflemeni dilerim

gökte asılı ay, şaşmayan güneş
cömert toprak ve alâk
hayretimi düşürdüm rabbim
kaç kez silkeledin oysa
arzını artık bulmak isterim

Aziz Kağan Güneş

images281329-1-1 Dua

Mehmed Ali’ye

Bir nüsha-i kübrâ idin, oğlum, elimizde:
Sen benden okurdun seni, ben senden okurdum.
Yüksekliğin idrâkimi yorgun bırakınca,
Kalbimle yetişsem diye, şâirliğe vurdum.
Şi’rin başı hilkatteki âheng-i ezelmiş…
Lâkin, ben o âhengi ne duydum, ne duyurdum!
Yıktım koca bir ömrü de, baykuş gibi, geçtim,
Kırk beş yılın eyyâm-ı harâbında oturdum.
Sen, başka ufuklar bularak, yükseledurdun;
Ben, kendi harâbemde kalıp, çırpınadurdum!
Mağmûm iki üç nevha işittiyse işitti;
Bir hoşça sadâ duymadı benden hele yurdum.

İstanbul, 4 Temmuz 1334 (1918)

Mehmet Akif Ersoy

images28929-1 Mehmed Ali'ye

Mısır’da Kur’an tercümesine başladıktan sonra, muntazam namaz kılıyordu: Kur’an’ı vak’alaştırmak istiyor gibi.
Bu tercüme onun Kur’an hifzını kuvvetlendirdi. “Tercümeye başladıktan sonra ‘demir hafız’ oldum” diyordu.
Mısır’da bazen bütün Ramazan bütün Kur’an’la teravih kıldırdı. Fakat bu teravih namazlarına her zaman cemaat bulamıyor, bazen oğlu Tahir’in cemaat diye önüne geçip imam oluyordu. Fakat hatimle kıldırılan bu teravih namazları uzayınca, Akif, “Bazen arkama dönüp bakıyordum, o da kaçmış” diyordu.

Akife, “Tahir’in kaçacağını daha sen söylemeden ben tahmin ettim, çünkü hem hatim, hem teravih… İnsan hikâyesini dinlerken yoruluyor” diyordum, gülüyordu.

Mehmet Akif
Mithat Cemal Kuntay

Roni Margulies’in Ardından

Babam daha yaşıyordu. Telefonla arayıp konuşuyorduk, gün aşırı. Gün geçtikçe yürüyüş mesafesi hedefini küçültüyordu. Bunu anlattım Roni’ye, “İp” şiirini yazdı:

İp

Artin’in babası doksan beşinde

rakıyı bıraktığında,

“Dokunuyor oğlum” demiş,

içmemiş sonra bir daha.

Tepenin ötesindeki kahveye

yürüyerek gidermiş her gün.

Arayıp Artin’e haber verirmiş,

“Soluklanmadım bile” dermiş.

Bir zaman sonra geç kalmış,

aramamış. Aradığında, “Oğlum,” demiş,

“ulaşamadım dün kahveye,

ipe varıp ancak, geri döndüm.”

Geçen trafiği yavaşlatmak için

bir halat çekmiş köylüler asfalta.

“İpi geçemedim oğlum, kaldım.

Moralim bozuldu, dokundu bana.”

Yıllar geçtikçe çoğalmış sonra

dokunan şeyler. Canı sıkılmış.

Ve doksan dokuz yaşında

sessizce bir ikindi vakti

bırakmış dokunulmayı Avedis Efendi.

Ben bu yazıyı tamamlayamadım. Roni hastaneden çıkamadı. Sabah atölyemin önünde bir motosikletli kuryenin sürüklenişinin sesini duydum. Düştüğünü gördüm. Koştum bir bardak su verdim. Ayağım kırıldı galiba, dedi. Ambulans çağırdık. Kaldırıp hastaneye götürdüler. Roni’nin ölüm haberini bildirdiler dostları. Telefonumdaki fotoğrafları aktarıyordum bilgisayara, elinde kızıla boyanmış bir resmimle beraber ağız dolusu gülüşü geldi…

Artin Demirci

AVvXsEhreBTuTl30q5osisxZ9Smpyquiy0oNTVP2X_HYCNvTND2ts2OqXLhqmTu-0D4WCKEzaT5tlXfgaEYLR24Wp8IGryCWeObrsMzIeQQNNyiBiZtOrvrk-aXL6Q8LqNcrL6-_xPk90pJ9hOj1Y3dYajWCujUT86LfIXJd-G5Fy5-cOU5f5bTGX4OeGILgSL8 Roni Margulies'in Ardından

&&&
Gemilerime
japon fenerleri asan
Cellatların hepsini öldürdüm

Yola devam

Geriye kalan

Saman çöpüyle havalanıp, kaya gibi yere çakılan

Umudun çıkardığı toz duman

Bir gün anılarımı yazabilirsem, bu satırlar ile başlayacaktım. Roni’nin yasına uygun düşüyor gibi geldi, ona hediyem olsun.

Çok eskilerden tanışıyoruz. Çok anlaşamaz, çok anlaşırdık. Çok kavga eder, barışmaya gerek duymazdık.

Çok huysuz, çok geçimsiz, çok düşünceli, çok nazikti. Son günlerinde, ‘senin gibi huysuz bir adamı ne kadar çok seven varmış’ diye nazlattım. Ne zaman huysuzsun desem, keyiflenir, ‘kiiim? Ben mi?’ derdi. Artık sesi zor çıkıyordu, aynı yüz ifadesi ile aynı şeyi söyledi.

O uğursuz dönemde, ilk ziyaretimde ‘senin burda ne işin var, sen de hastasın?’ dedi. Benim de yıllık muayene, tahlil, vs. zamanım olduğunu biliyordu. İki yıl kadar önce, uzun bir zaman sonra, ‘bir kahve içelim’ demiştik, o gün ilk teşhis konulduğu güne denk geldi. Komşuyduk, hemen her gün kahve içmeye gittik. Sonra toparlandı, Beşiktaş’ta sahaf gezilerine, mahallemizin en ilginç insanı  Ruhi Bey’in eskici dükkanını didiklemeye başladık. Sürekli bir programı olduğu için, tabii Roni’nin uygun olduğu zamanlarda. Hep komşuluk yapacak, hep gezecek, hemen her konuda hep kavga edecektik, bu konuda anlaşmış gibiydik.  Böyle biteceğini hiç hesaba katmamıştık. Onu şimdiden çok özledim. 

Anneciğinin, Loren’in, Nubar’ın, onu tüm sevenlerin başı sağolsun, nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun. 

Nuray Mert

&&&

Zihninin genç ve kıvrak kalmasını sağlayan bir diğer kişilik çizgisi, adalet duygusunu bir vicdan meselesi olmanın ötesine taşıyıp bir düşünme ilkesine dönüştürmesiydi. Vicdan üzerinden akıl yürütmeyi yersiz görür, kişinin sadece karşılaştığı durumlarda işleyen bir dürtüyü kısıtlı bulurdu. Kimseden daha vicdanlı, daha adaletli değildi, öyle olduğunu da düşünmezdi. Ama eşitlik ve adalet duygusunu düşünce sistematiğinin merkezine yerleştirmesi açısından eşi az bulunurdu. Son derece kitabına uygun Marksist sınıf mücadelesi kavramlarıyla düşünmesine rağmen, düşünce kalıplarını zorlayan farklı, yeni hak arama mücadeleleri ve çeşitli toplumsal hareketler ortaya çıktığında daima eşitlik ve adalet talep edenlerden yana, daima egemenin, düzenin ve devletin karşısında oldu.

Hep bir genç devrimci sosyalist olarak kalmasını sağlayan bir özelliği de aklının hep eylem, “bir şeyler yapma” doğrultusunda çalışmasıydı. O çok sözü edilen huysuzluğuna, aksiliğine rağmen hep hayatın içinde, hep insanlarla birlikteydi. Bir hareket inşa etmek, bir protesto örgütlemek, anlamlı bir tartışma yürütmek ya da hoş bir sohbet sürdürmek, birlikte yapılabilecek şey ne olursa olsun, bu imkânı gördüğü kişilere olağanüstü bir nezaket ve anlayışla yaklaşır, sözünü hiç sakınmasa da birlikte çalışmayı sağlayacak esnekliği ve uzlaşmacılığı göstermeyi becerirdi. Tahammül etmekte zorlandığı kişilere, beraber yapılacaklar adına gösterdiği sıradışı sabra şahidim. Varoluşunu anlamak ve anlatmak üzerine kurmuş bir entelektüel olsa da, o müthiş yaşama iştahına denk bir dünyaya müdahale iradesi, eylemciliği vardı.

Bunlar sayesinde şair 50 yıl boyunca bir genç devrimci sosyalist olarak kaldı.

Anladığını anlatmak ise neredeyse bir tutkuydu onun için. Sohbetle, siyasi makale, öykü, anı ya da şiirle anlatmak. Anlattıklarının kimin ilgisini çekeceğini, ne işe yarayacağını da hesaba katardı nasıl anlatacağına karar verirken. Anladığı ama ne işe yarayacağını kestiremediği ve herkesle paylaşmak istediği şeyleri anlatmanın yoluydu şiir.

50 yılın ardından tekrar baktığımda yorulmuş ama durulmamış, kalemini bırakıp defterini kapayana kadar gençliğine sadık kalmış bir şair görüyorum. Kendini “önce sosyalist” diye tanımlayan 50 yıldır örgütlü bir devrimci. Genç, devrimci sosyalist, şair.

Cemal Yardımcı 

&&&

Bilirim niye yanık öter ney.

Roni Margulies ölmüş!

O da hastaydı ya, altmış sekiz yaş, hele günümüzde erken değil miydi ölmek için? Anılar üşüştü başıma. Okuruydum onun. Kitaplarından başka anım yoktu, anıların en güzeli. Bir tek on yıl önce, 2013 sonbaharında, iki çift laflamıştık Ya Seyahat! kitabı vesilesiyle. Sağ olsun –ürperdim!–, “Orçun için, sevgilerle” diyerek imzalamış, altına da “18 Ekim 2013” yazmıştı. Oysa o gün 19 Ekim’di. Düzeltmedim. Ne fark eder? (Niye ürperiyorsun? Tüm yazarlarla şairler, üstelik tüm iyi yazarlarla şairler gibi hep sağ değil mi Roni?)

Bilirim niye yanık öter ney.

2004’te çıktı. Eski dergilerde kalmış yazılar. Unutuşa, “ey unutuş!”a terk edilmedi. (Edilmedi mi? Hangi kitabı kolayından bulunuyor Roni’nin?) İlkin 2014’te, ikinci kez 2021’de okuduğum Şiir, Yahudilik Vesaire kitabı, bu ikinci okuyuşta daha bir sardı beni. Diliyle, yaklaşımıyla, yazışıyla. Fethi Naci’den kendi kendime el alarak başladığım Eleştiri Günlükleri’nde de yayımladım oradan bir eleştiriyi. Parça(lı) şiir, bütün(cül) şiir ikilemine oturtmaya çalıştım – varsa böyle ikilem. Bütünün şiirini yazdı Roni Margulies, tahkiye etti, hikâyet etti, ayrılıklardan şikâyet eden neyin niye yanık öttüğünü bildi: Her rind gibi…

Ben yine anılara döneceğim. Çekileceğim. Aileme ve diğer Yahudilere, ardımdan gülen çocukluğuma, telgrafçiçeğinde tütüp duran şiirlere, kuşlara… (Yıllardır okuduğumu söyledim Roni Margulies’i. Günlüğüme yazdım bu okumalarımdan kimini. Birkaçını da Facebook’ta paylaştım. Eleştiri Günlüğü’nde andım. Yine de onun için sözde başlı sonlu bir yazıyı ölümü nedeniyle yayımlamak dokunuyor.)

Bu yazı bir Kadiş değil.

Kalpsiz dünyanın kalbini arayış hiç değil.

Ya şefaat!

Orçun Üçer

&&&

O beni sağcı olmakla itham ediyor, “Ulan Uçak…” diye başladığı cümlelerinde benim sağcılıktan ne bulduğumu bir türlü anlayamadığını söylüyordu.

Bir gün, Burgaz’ın kayalık plajlarından birindeyiz, içecek bir şey almaya giderken arkamdan bir ses: “Ulan Uçak, amma uçmuşsun ha! Uça uça buraya kadar gelmişsin!”

Meğer o da oradaymış, kucaklaştık, son yazılarımdan birini okuduktan sonra kesin kararını vermişti; ben onun gözünde artık tescilli bir sağcı olmuştum.

Ama hiçbir şey bizim Beşiktaş meyhanelerinde buluşmamıza engel teşkil etmiyordu, “hadi gel,” dedi, “senin sağcılığını masaya yatıralım.”

Biz ara ara hep konuşsak da o son yemeği hiç yemedik, ben Roni’nin böyle apansız hayatımdan çekip gidebileceğini hiç düşünmemiştim ve o haberi aldığımdan beri içimde bunun acısı biriktikçe birikiyor.

İtiraf edeyim, Roni’nin şairliği benim için en sonda gelirdi.

O önce komünistti, sonra siyaset yazılarıydı, sonra meyhane arkadaşımdı.

Ornitoloji adlı şiir kitabı yayımlandığında, şair Roni Margulies’i daha yakın tanıyabilmek için Birikim dergisine uzun bir inceleme yazmaya karar vermiştim.

“Ulan Uçak, her şeyi anladım da bana ihtiyar demene bozuldum!”

Peki, nasıl affettireceğim kendimi?

“Akşam Beşiktaş’a gel, bir şeyler içeriz.”

Ölçülüydü; üç kadeh içerdi mesela, dördüncüyü içmezdi çünkü o zaman sağlıksız olurmuş.

Bilgehan Uçak

&&&

Roni’nin 23 yıllık dostu Atilla’nın onu anmak için hazırladığı “Üretmekten bir an bile vazgeçmeyen bir kalem: Roni Margulies” yazısı şu alıntıyla başlıyor:

“Benim vatanım İstanbul, anadilim Türkçedir. Dolayısıyla, ben kendimi İstanbul’da yabancı hissetmem elbet. İstanbul da değişti, ben de değiştim, ama birlikte yaşadığımız günler değişmez. Ben İstanbul’da kendimi yabancı hissedemem. Ama yabancı olarak görüldüğümü biliyorum.”

Roni’yi kaybettiğimiz gün hastane kapısındaki bankta oturmuş beklerken orada tedavi gören yakını olan iki kadın yanıma oturdu. Bir tanesi aniden bana doğru dönüp: “Başınız sağ olsun canım. Mekanı cennet olsun.” dedi.

Ve sordu: “Dünden beri burada çok kalabalık gördüm. Hep okumuş, yazmış insanlara benziyor gelenler. Rahmetli ne iş yapıyordu?”

“Yazardı.” dedim.

“Tahmin etmiştim. Adı neydi?”

“Roni Margulies.”

“Yabancı mıydı?”

“Hayır dedim. Türkiyeli bir Yahudiydi.”

“Aaa yabancı değil o zaman. Ben biliyorum Yahudileri Büyükada’da, Cihangir’de falan otururlar. Allah gani gani rahmet eylesin.”

“Sağ olun. Sizin de yakınınıza acil şifalar.” dileyerek bitti sohbet.

Nadiren de olsa yabancı görülmediği oluyormuş demek ki. 

Şimdi bu satırları sonlandırırken onun çok sevdiği dilde -Yunanca- bir şarkı dinliyorum. Şişli’den Kilyos’a yolluyorum bu şarkıyı. Acıları alevlendiren dünyanın yalancı ve adaletsiz olduğunu, iç çekişin büyüklüğü karşısında o dünyanın küçücük kaldığını anlatan bir şarkı. Sevenlerinin iç çekişlerine tercüman olsun. Devrin daim olsun Roni.

Veda yok. Sen bizimlesin.

Melike Karaosmanoğlu

&&&

Birkaç gün arayla Roni Margulies ve Senead O’connor ayrıldı aramızdan. İki yakıcı kayıp!

Filistin Günleri’ni organize ederken, büyük bütçeler kullandık. Başlangıçta sadece bir misafirin uçak parasını karşılayabilecek kadar paramız varken bir araya gelmiş bir sürü deliyle birlikte cebimizde beş para yokken çok büyük bir organizasyon gerçekleştirdik.

Her şeyi organize ettik bolca borçlanıp paramızı ucu ucuna yetirdik. Tanıdık abilerimizden ablalarımızdan nazımızın geçtiklerine otobüs yolculuğu teklif ettik, kimisi kendi karşıladı biletini bir de üzerine para gönderdi. Ama bir kişiye otelde konaklama için paramız yetmiyor. Bütün nazımızı, niyazımızı bitirmişiz, kimseye ne bir şey söyleyebiliyoruz, ne bir teklifte bulunabiliyoruz. O misafir Roni. Nasıl olduysa açıkta kalmış, unutulmuş. Aradım Roni’yi. ‘Roni’ dedim, ‘Seni evimde misafir etmek istiyorum.’ Bir an bile düşünmeden ‘Tamam’, dedi. ‘Benim içinde bir değişiklik olur. Bugüne kadar hiçbir müslüman arkadaşımın evinde kalmadım.’ Kuyruğu dik tutmak için söze girdim. ‘Paramız yok o yüzden’ diyemedim. ‘Ben de seninle vakit geçirmek istiyorum, o yüzden sana teklif ettim, geri çevirmeyeceğini biliyordum’ dedim. Söylediklerimin ikisi doğruydu. Roni’yle vakit geçirmek istiyordum ve geri çevirmeyeceğini biliyordum.

Müzik endüstrisine attığı çalım inanılmazdı. İrlanda’nın bağımsızlığını savunuyordu, işgalci İngilizlere kafa tutuyordu. Katolik kilisesinin, katolik papazların çocuk istismarcılığına yüksek sesle itiraz ediyor, konserinde Papa’nın fotoğrafını yırtacak kadar cesaret gösteriyordu.

2018 yılında Müslüman olduğunu duyduğumda ‘Herhalde! Başka ne olacaktı?’ diye geçirmiştim içimden. Müslüman olmadan önce de hem müziğini hem duruşunu seviyordum. Müslüman olduktan sonra daha başka sevdim. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Şüheda Davitt’in ruhuna Fatiha okuyalım.

Ve Roni! Adam gibi bir ateistti Roni. Gerçekten devrimci bir sosyalist görmek istiyorsanız ona bakabilirdiniz. Kemalizmle kirlenmemişti. Solcular gibi muhafazakar değildi. Hemen hemen hiçbir konuda önceden defansı yoktu. Konuşabilir ama anlaşamayabilirdiniz. Anlaşamadığımız ve asla anlaşamayacağımız bir çok konu vardı. Bu dostluğumuzu engellemezdi. Allah’a ya da başka bir dine inanmazdı. Toprağı bol olsun. Aradığına ama bulamadığına şahitlik ederim.

Üstün Bol

&&&

Roni’nin vefatından sonra yazılanlara bakarken, bir okurunun şöyle yazmış olması beni üzdü: “Roni Margulies göçmüş buralardan. Göçmendi zaten.” Bunu söyleyen kişinin Roni ile tanışıyor olduğunu söylemesi ayrıca üzücü.

Herhalde hayat boyu kendisini en çok yaralayan şey tam da buydu. Yazılarında sık sık bu konuya değinir, kitaplarının “çeviri/yabancı yazarlar” bölümüne konmasından ne denli rahatsız olduğunu anlatıp durur, her seferinde kitaplarını alıp ‘doğru yere’ koyuşundan bahsederdi.

O gün kendisine anlattığım ve çok güldüğü bir anekdotu bir de buradan paylaşmak istiyorum. Bilirim Niye Yanık Öter Ney’i (1996) kütüphaneden ödünç alırken, ders için yardımcı kitaplar dışında bir şeyler okuyan öğrencilere karşı takdirini esirgemeyen yaşlıca bir görevli kadın, “Aa ney, hmmm, üflüyor musunuz?” demişti, bir an ne diyeceğimi bilemeyip, “hayır şimdilik sadece okuyorum” demiştim.

böyle günlerde dank eder yine insanın kafasına:

tüm hayatlar eksik, tüm ölümler vakitsizdir. 

(Telefon, Bilirim Niye Yanık Öter Ney [Telgrafçiçeği içinde, s. 97.])

Roni bir şair ve bir komitacıydı. Eşit oranda! Komitacılığında da şairliğinde de demokrattı. İki tarafta birden, sözünü sakınmadan yaşadı, yazdı. Politik yazılarının yanında, 1994 yılında Sombahar dergisi için yazdığı ve anlam’ın yadsınması üzerinden İlhan Berk’e, İkinci Yeni’ye yönelik eleştirisi ile hâlâ zihinlerdedir. Yine aynı yıl yayımlanan Mağrur Olma Padişahım tarihe yönelik esaslı bir yakınlaşma, anlama ve hesaplaşma girişimiydi. Yalnızca bu kitap bile Margulies’in Türk şiirinin en özgün imzalarından biri olmasına yeter de artar.

Roni Margulies için söylenebilecek çok şey var. Benimki küçük bir tanıklık ve birkaç yazışmadan ibaret yalnızca. Bana, edebiyatın derin sularında yüzmek arzusundaki genç bir taşralı şair adayına gösterdiği yakınlığı, arkadaşlığı unutamam. Gidişiyle bana ait bir şeyleri de yanında götürdüğü ve farkında olmadan bende bıraktığı bir şeyler olduğu hissine kapıldım.

“Mutlu Bitmiş Bir Göç Öyküsü” başlıklı son yazısını şu sözlerle bitirmişti:

Göç, “gitmek” değil “kaçmak” anlamına gelir: Nazilerden, savaştan, yoksulluktan, işsizlikten, açlıktan kaçmak. Kaçarak hayata tutunmaya çalışan insanlara nefret ve düşmanlıkla bakanlara ömrüm boyunca nefret ve düşmanlıkla baktım. Ve hep öyle bakacağım. 

Milât Özçelik

&&&

Bugüne dek sayıları çok olmasa da yakın arkadaşlarım oldu. Yakın arkadaşların sayısı çok olmaz. Elli beş yıl boyunca bir gün bile birbirimizden uzaklaşmadığımız, her gün konuştuğumuz arkadaşımı bir gece ansızın kaybettiğimi haber verdiler. Boşluğu acısıyla aynı duruyor. Arada buluştuğumuz, uzun zaman görüşmemiş olsak da yeniden bir araya geldiğimizde birbirimize daha dün ayrılmış gibi davrandığımız arkadaşlarım da var. Roni de arkadaşlarımdan. Bizim arkadaşlarımızın kişiliklerinin, kimliklerinin birbirinden hep çok farklı oluşu sanırım özel bir durum. Zenginlik bu. Çünkü kendilerini apayrı alanlarda, özene bezene yarattıkları kimlikleriyle varoluyorlar. Değerli olan bu.

Roni benim için hep çok değerli oldu. Ben de iradeciyimdir, özgüvenim olduğunu da düşünürüm. Ama onun sonsuz özgüvenine yetişemem. Arkadaşlarına karşı nasıl apaçıksa, karşıtlarına karşı da sözünü sakınmazdır o. Karşıtları derken yanlış söz etmeyeyim. Birincisi hasımlarımız, bu ülkeyi yönetenler, gericiler, ırkçılar, namussuzlar. Onlara karşı sözünü gizlemez Roni, meydan okuyucudur.

Roni için insanların ülke sorunları karşısında duyarlı olması, o da yetmez, bir tutumu, düşüncesi olması önemliydi. Entelektüel olmak bu değil mi? Roni hep öyledir. Yalnız son birkaç yıldır bir ümitsizliği de var mıydı? Bunu doğrudan konuşmadık ama konuştuklarımızdan öyle olduğunu çıkarıyorum, yanılıyor muyum bilmiyorum. Ondaki duyguların aynısı bende de vardı aslında. Ama bendeki artık dağılmışken ondaki kırık döküklük hâlâ sürüyordu. Uzaktan öyle hissediyorum. Bizim kuşağımız işte. Neyi varsa kendinde, bir elli yıl hiçbir şey beklemeden verdi ve doğru dürüst yaşanacak bir hayatın ışığını görmeden bugünlere geldik. Eduardo Galeano, “Dünya yolculuk ediyor” diyor. “Yolcudan ziyade kazazede taşıyor üzerinde.” Bizim de yolculuğumuzun kazazedeleri olarak yaşadığımız zor zamanlar oldu, genç ölümlerin kuşağı bizimki ama hep ayakta kaldık.

Ben arada sözünü ettiğim arkadaşımı kaybettiğim zaman onunla konuştuklarımı konuşacak kimsem kalmamıştı. Roni ile konuştuklarımız o kadar çok olmamıştır, artık uzun süredir uzak yerlerde yaşadığımız için ama Roni ile konuştuklarımızı da konuşacak başka kimsem var mı, sanki yok. Konuşmaktan en çok hoşlandığım arkadaşlarımdan biriydi o.

İngilizce yazılmış şiirin, anlamı ötelemeyen, bazen anlatımcı, bazen hikâyesi olan özelliklerini kendime yakın bulmuşumdur. Roni de öyle bir şiir yazıyordu. Nasıl bir şiir yazacağı konusunda kafası hep net olmuştu. Başlangıcını hatırlamıyorum ama eminim: Çabuk bulmuştur şiirini. Anlama verdiği değer elbette her şiirinde görülür. Bir şey anlatmak ister o. Ama onunki yalnızca anlatımcı bir şiir olarak görülemez. Onda yer yer dizeci bir tutum da var. Bazen son yazdığı şiiri okumak isterdi bize.

Roni ne düşünüyor acaba? Polisiye öyküler ne oldu, tamamlanmadı mı? Yolun ne zaman buralara düşer, gelip bizde kalabilirsin. Arıyorum, bunları gene söyleyeceğim, telefonu kapalı. Birdenbire kayboldu. Bazen ulaşılmaz ona. Toplantıdadır ya da hattın çekmediği uzaklarda bir yerde. Sonra art arda gene aradım, sonra gene. Ulaşılamıyor. Ona ulaşmanın bir yolunu bulurum nasıl olsa.

Semih Gümüş

&&&

Bu yazıyı yazarken, Roni için yazılmış iki şiir tespit ettim. Biri, 25 yıl kadar öncesinden bir dostlar sofrasına dair, İnci Asena imzalı “Belirsiz Ünlem”. İnci Hanım’ın arşivinden o akşamın fotoğrafını da sunuyorum.

BELİRSİZ ÜNLEMBeş kişilerdi bir masaya oturmuşlardı
aç susuz bir masaya

Korkaktılar
ellerinde uzanıp uzanıp tutamadıkları bir düş
Hem yalnız onlardı dünyayı taşıyabilen
yüreklerinde
kimse bilmese de
Kimse bilmese de umutluydular
ağlıyorlardı hem
Ağlamaları yaşama sevincinden

Gecikmiş âşıktılar hepsi birbirlerine
bütün kızlara bir de
bir de bütün erkeklere
Aşk mıydı kirli havada boğulan
Akılları mı karışmıştı
havada bir cinsellik kokusu
üstü örtülü

Beş kişiydiler bir masaya oturmuşlardı
yuvarlak
Dünyanın hâli ve aşk hâli
belirsiz ünlem

AVvXsEhYhRgGh5XlW2iTNq0GqhBPVcXQUF5ib4kycfWGlsa_Ybd5YBCLlSBBvbCJdq9W-HXf6ylTKwWGQsgNCgZaGFmm1hYAf7UFu-_criYgZybo098AsgyMikpiNoinCTKv5kcf0JR7RjlRVS9_wenaXzlZj3F52WaGbqp485s_UNuoIYw0X7YGlI3CQY1ss38 Roni Margulies'in Ardından

Fotoğraf: (Soldan sağa) Roni Margulies, Semih Gümüş, İnci Asena, Turgay Fişekçi. 1998/1999, Cavit, Asmalımescit. İnci Asena Arşivi.

Margulieslerin tek ve son erkek torunu olduğunun ve çocuk sahibi olmadan bu dünyadan göçeceğinin farkındaydı.

‘68’li değildi ama hep bir ‘68 ruhuyla yaşadı, ne hikmetse 68 yaşında aramızdan ayrıldı… Bir ufak kalabalığın en özel, önemli, “aktif” isimlerinden biriydi. Giderek azaldığımız duygusu Roni’yle birlikte bir tür “alarm” haline geldi. Memlekette “ya beceremiyoruz biz bu işi, / ya da becerecek bir şey yok zaten” duygusu “zaten” sarmışken içimizi üstelik…

Sararmış, yırtılmış bazı belgeler kaldı bize. “Zaten” başka ne kalabilirdi ki! Güle güle Roni, bir gün kulağına devrim olduğu haberi gelene kadar rahat uyumayacaksın, haklısın, etrafına da rahat vermeyeceksin, orası kesin, ama o güne dek, yattığın yer incitmesin delikanlı…

Mesut Varlık

&&&

Teşvikiye’de oturduğum yıllarda komşuyduk. Bir akşam bana gelmişti. Edebiyat dünyasının tozunu attırdıktan sonra gecenin ikisinde çıktı, merdivenleri inerken kapıda o saatte evine dönmekte olan apartman yöneticisiyle karşılaştı. Yukardan konuşmalarını duydum.

Roni’den kuşkulanan yönetici sertçe, nereden geliyorsun diye sordu. Roni, Turgay’dan dedikten sonra, “Madem tanıştık, ben de size sorayım, siz nerden geliyorsunuz?” dedi. Epey güldüm yukarıda kendi kendime.

Belki de gülünecek şeyleri kolayca bulmasıdır Roni’yi bu kadar sevdiren. Evet, eğlenceli bir insandır Roni. Kendine güveni, girişkenliği, her alanda hızlı hareket edebilmesi de imrenilecek özelliklerinden.

Türk şiirinde yalınlığı onun kadar ustaca kullanabilen başkaları vardır elbet ama onun şiirinin yalınlığı şiiri sanki önemsizleştirme düzeyindedir. Bu da onun şiirine benzersiz bir özellik katar.

Benim şiirlerim için de bir eleştirisi vardı: “Mutluluğu anlatan şiir olamaz, şiir mutsuzluktan doğan bir şeydir” der, sonra da mutlulukla yazılmış aşk şiirlerimi beğenmediğini söylerdi.

Bir dönem de kalabalık bir Türk şairler topluluğu Hollanda’ya bir şiir festivaline çağrılmıştı: İlhan Berk, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Roni Margulies, Bejan Matur, küçük İskender. Bu seçimin şifreleri düşünülürken konuyu Roni, “Bir yaşlı, bir solcu, bir sağcı, bir Yahudi, bir Kürt, bir de genç şair” diye açıklığa kavuşturmuştu.

Turgay Fişekçi

&&&

Roni Margulies şiirimize tepeden indi, paraşütle. Sürpriz gibiydi. Şiirini de sürprizden icat ediyordu ya da sürpriz anlarına odaklanıyordu. Sevimli ve şaşırtıcıydı daima. Bu iki karakter özellik bir taktik, bir persona olarak değil, kendiliğindenliğinin sonucu olarak vücuda geliyordu onda. Doğallık Margulies’in ayırıcı özelliğiydi ve çevresinde bıraktığı etkinin kökeni buradan geliyordu. 

Roni Margulies, İstanbul Yahudisidir. Şiirini, Cumhuriyet dönemi şiirimizde, Türkçe olmayan adıyla imzalayan ilk şairdir. İstanbul Yahudilerinin yaşamı şiirimize daha önce girmişti; sözgelimi Edip Cansever’le. Ama gözlemlenen, dışardan görülen, burada-dışarda yaşanan, olup biten bir şey olarak. Margulies ile birlikte bu yaşamın sahibi kendi adına konuşmaya başlar. İçsel ve özel olan dilsel imkân bulur. Ama Margulies’in şiirinde içsel ve özel olan geçmiş olanın bilgisini dile getirir.

Yenilgi, yenilmiş olmak Margulies’in bütün şiirlerinin ortak sorunsalıdır. Yenilgi, yenilmiş olmak neredeyse her kitabında tekrar dönen, kendisini hatırlatan bir sorunsaldır. Margulies yenilgi durumunun ya da yenilmiş olma duygusunun şairidir. Ama bu yenilgi sorunsalı siyasal ya da ideolojik bir sorunsal değildir onun şiirinde. Yenilgi imgesi ya da sorunsalı, Margulies’in şiirinde büyük meseleleri dile getirmez. Margulies’in şiirinde yenilgi durumu varoluşun oluş sürecinde antropolojik ve ontolojik bir mesele olarak ortaya çıkar; insanın doğasının başka insanlarla yüz yüze gelmesinde yaşanan bir durum olarak. İçsel bir sorun da değildir. Bir iki örnek:
Çoktan kaybolmuş bir şeyi
arayan biri gibi
mekik dokuyorum kaç yıldır
Londra’yla İstanbul arasında.

(Londra’ya Dönüş)

Yavaşça, denizin derinliklerinden
volkanik bir ada yükselircesine,
Elsa geliyor yine aklıma.
Nasıl yenilebildim koşullara!

(Mendirek)

Düşünce ve duyguyu ifade eden yargı cümlesiyle değil, betimleme cümlesiyle kuruyordu şiiri Margulies. Şiirin bu biçimi bilindiği gibi çok başarılı değildir ama Margulies başarılı oldu. Buradaki başarı, betimlemenin sürpriz anlarına ya da kaderi belirleyici anlara odaklanmasından gelir. Düşünce yargısını dile getirmez ama ben yine de Margulies’in şiirini düşünce şiiri olarak değerlendireceğim. Yaşanırken “değeri anlaşılmayan” ile sürekli hesaplaşma içinde oluşun şiiri. Onun Larkin’in şiiri için kurduğu cümleden el alarak denebilir ki tipik bir Roni Margulies şiiri, hep kaçırılmış fırsatlarla, yaşanmamış mutluluklarla ve yaşanıp yetersiz bulunmuş deneylerle ilgilidir. Ama Ziya-Cahit-Külebi’nin kurduğu sesin devamı olarak.

Yücel Kayıran

&&&

İsim benzerliği olmadığını zannediyorum, “Paralellikler” öyküsü, “Fikret’in ölümüne anlam verebildiğim gün, bağlantılarını, paralelliklerini kurabildiğim gün uzun uzun anlatacağım babasını Barış’a,” cümlesiyle sona erer. 2006’da yayımlanan TK 1980’de yer alan ve Fikret Sılay’a adanmış olan “Düello” şiirinin sonu da şöyledir.
Duyar gibiyim yanında olsam
fısıldayacaklarını kulağıma:
Anlamı her neyse
Yaşam boyu yaptıklarımızın,
o kadar anlamlı olacak
aşağı yukarı, giderayak, ölüm de.

(Telgrafçiçeği[5], s. 233)

Ya Seyahat’teki bazı öykülerde tuhaf, saçma durumlarla, olaylarla ilerliyor anlatılanlar, dedim ama öbürlerinde yok mu sanki? Hangisi daha saçma, kim bilebilir? “Doğumgünü” öyküsündeki gibi sabah yeni uyanmış bir insanın alnında silinmeyecek, çıkarılamayacak şekilde birtakım mesajlar yazılı olması mı, yoksa “Gam” ya da “Paralellikler” öykülerindeki gibi bir arkadaşın ölüvermesi mi?

Behçet Çelik

&&&

Yıllar önce bir tatilde akşam vakti elinde şarap kadehi, balkondan bir dereye bakarak bana “ulusalcı sosyalistler yenilmeden işçi sınıfının başının kaldırması bana çok zor görünüyor” demişti. Ben ise elimde çay bardağı, işçi hareketi gerçekleşeceğinden asla şüphe duymadığımız patlamasını gerçekleştirdiğinde ulusalcı dar kafalılığı da aşacağını söylemiştim. 

Roni Margulies açısından milliyetçilik, zengin bir tarihin işçi sınıfının zihninde yer edinmesini engelleyen hurafeler bütünü anlamına geldiği için çok tehlikelidir. İşçi sınıfı, milliyetçilikten arındığı oranda kendisini egemen sınıfa bağlayan tüm halatları kesip atma şansına sahip olabilir.

Roni Margulies, Kürt halkının özgürlüğünü 32. Gün programında bir eski generale karşı savunurken, ya da 24 Nisan anmalarına katılıp Ermenilerden özür dilenmesi kampanyalarına omuz verirken, başörtüsü özgürlüğü mücadelesinin yanında tavizsiz dururken devletin ezdiklerinin yanında, milliyetçiliği teşhir ederek sadece bir yüzleşme/hesaplaşma mücadelesinin içinde yer almıyordu; bunu aynı zamanda bugün sosyalizm mücadelesinin asli öğesi olarak ele alıyordu.

Şenol Karataş

&&&

Sosyal medyadan saniyeler içinde cümlelerin dağılmadığı zamanlardan itibaren, Sayın cemaatimiz kendisine Musevi mi dese Yahudi mi dese daha tam seçememişken; Roni uluorta yerde Türkiye Hahambaşı ile ortak ve farklı noktalarını anlatır, Aşkenaz tarafını överken Sefarad tarafını yerer, unutmazsa mutlaka çok sevdiği için ezberlediği Ladino sözü de söylerdi: “Se levantar los pipinos para harvar el bahçevan!” Yani; salatalıklar ayaklanmış bahçıvanı dövüyor.

Rita Ender

&&&

Roni’nin var olmadığı bir dünya nasıl bir şey, bilmiyorum, tasavvur bile edemiyorum. Yokluğu hâlâ bana gerçekdışı gibi geliyor. Nasıl yani, bir daha meyhaneye gidemeyecek, müstehcen fiyatlara kalkan paylaşamayacak, o yarım şişe ben bir duble içemeyecek, ben ciddi takılırken o garsonlarla sululuk etmeyecek, hemfikir olmadığımız konularda anlamsız tartışmaların tadını çıkaramayacak mıyız? Olur mu öyle şey? Hem sonra Londra’ya gittiğimde kimin evinde kalacağım ben?

Roni birçok kişinin hayatına dokunmuştur, siyasi yazılarını, anılarını, şiirlerini beğenip okuyanlar çoktur. Onlar sanırım önümüzdeki günlerde ayakları daha fazla yere basan şeyler yazacaktır. Benim şu anda söyleyebileceklerim bunlar sadece.

Bir ömürlük dostluk nasıl kelimelere dökülebilir? Ya düşülen kocaman bir boşluk?

İrvin Cemil Schick

&&&

Cehennemde bir kartopu

“Hayatlarımızın esiri değil efendisi olmak istiyorduk ve bu amaçla başvurduğumuz yöntemler –içinde bulunduğumuz durumlardan elimizden geldiğince geriye çekilmek, duygusallıktan titizlikle, gerçek duygulardan da daha büyük bir titizlikle kaçmak, her şeyde her zaman bir ironi öğesi yakalamaya çalışmak– temelde aynıydı.”

Roni Margulies

Roni’yi ilk ne zaman gördüğümü tam olarak biliyorum. “İlk” ve “görmek” kelimeleri tabii sözlük anlamlarında alınmamalı. Aynı semtte büyüdüğümüze göre kim olduğunu öğrenmeden önce onu farkına varmadan defalarca sokaklarda görmüş olmam gerek. Bunu izleyen, aynı okullara devam ettiğimiz dönemde de yollarımızın kesişmesi tabii gündelik bir olaydı. Ama, ayrı şubelerde olduğumuzdan, artık kim olduğunu bilsem de nasıl birisi olduğunu bildiğim pek söylenemez. Benim için taşıdığı belirsizlikten sıyrılıp birçoğunu paylaştığım duyarlılıkları, eğilimleri, güçlü ve zayıf yanları, zevkleri, değerleri, inançları, istekleri olan somut birisine dönüşmeye başladığı nokta bir kış tatilinde çıktığımız Göreme yolculuğu.

Bir yerden bir yere, gezmek amacıyla değil gerekli olduğu için gidildiği o günlerin Türkiye’sinde bu geziyi iki okul arkadaşımız kendileri için planlamış, ama son anda biri beni, öteki de Roni’yi onlara katılmaya davet etmişti. Ankara üzerinden Kayseri’ye, oradan da Nevşehir’e gittik, daha öteye taşıt bulamayınca da, eşyalarımızı handan bozma bir otele bırakıp yüzümüzü zonklatan soğuğa ve yukarıdaki kül rengi bulutlara aldırmadan şehirlerarası asfalta çıkıp yürümeye başladık. Neredeyse beş kilometre gittikten sonra Peri Bacalarının başka bir gezegenden çıkmış gibi duran dev çıplak taş gövdelerinin ileride belirdiği ânı hiç unutmayacağım.

Tek unutmayacağım bu da değil. Dönüşte, Nevşehir’e giden bir minibüs durup bizi alana kadar gene uzun süre yürümek zorunda kaldığımız için yarı donmuş halde vardığımız köhne otelimizde tanık olduğum sahnenin üzerimde eşit derecede iz bıraktığı açık. Dördümüz, karyolalarımızın üzerine oturmuş, ısınmak için çay içerek, gençlerin her fırsatta yaptığı, hayatla ilgili o alabildiğine ciddi konuşmalardan birini yaparken Roni’nin, bir süredir şiir yazdığını söyleyip çantasının dibinden bu ilk ürünlerini kaydettiği defteri çıkartışı hatırladıklarımızın yaşadıklarımızı aşabilen o şaşırtıcı canlılığıyla kafamda duruyor.

Ama, garip bir şekilde, en net olarak geriye kalan da, akşam yemeğinde, yasal olarak gereken yaşın altında olmamıza rağmen kimsenin ısmarlamamıza itiraz etmediği dublelerin oluşturduğu sis perdesinin içinden gördüğüm birkaç sokak ötedeki lokanta. Duvarda asılı siyah beyaz fotoğrafında bir tren penceresinden bakan Atatürk, yaldız kapaklı su şişeleriyle küçük tabaklara konulmuş salata ve tatlı porsiyonlarının durduğu soğutmalı vitrinin tepesini yazı masası olarak kullanarak Sportoto kuponunu dolduran garson, boş olmayan tek öteki masada oturan, Ziraat Müdürü, Hükümet Tabibi ve Odalar Birliği Başkanı olarak etiketlediğim gürültülü üçlü ve yemeğin ortasında dışarıda gökten inmeye başlayan kar hâlâ benimle.

Başka bir yaşta olsaydım o akşam orada otururken bütün bunlar bana Çehov’un kaleminden çıkmış bir taşra dekorunun parçaları gibi görünebilirdi. Ama onyedimdeyken Marlowe çok daha sık aklıma geldiğinden, şiirle ilgilendiğini yeni öğrendiğim Roni’ye doğru eğilip İngilizce “Cehennemdeyiz, sevgili Faustus” dedim ve yüzünden geçen ifadeden cesaret alıp gene İngilizce bir deyime başvurarak daha alaycı bir tonla ekledim: “Ve Cehennemde bir kartopundan fazla şansımız yok.”

Bunları söylerken ilk kez gerçek karmaşıklığıyla gördüğüme inandığım, özgüven sahibi, kültürlü, duyarlı, zeki, esprili insanla yarım yüzyıl dost kaldık. Ortak yanımız Cehennemde Bir Kartopu gibi yaşamaya razı olmamamızdı. Hayatlarımızın esiri değil efendisi olmak istiyorduk ve bu amaçla başvurduğumuz yöntemler –içinde bulunduğumuz durumlardan elimizden geldiğince geriye çekilmek, duygusallıktan titizlikle, gerçek duygulardan da daha büyük bir titizlikle kaçmak, her şeyde her zaman bir ironi öğesi yakalamaya çalışmak– temelde aynıydı. Ama ben böylelikle bir tür bilgeliğe sığınırken, Roni belli bir uzaklıktan baktığı için yapısını kavradığını düşündüğü dünyaya çok daha elle tutulabilir bir şekilde hâkim olmanın peşindeydi. Söz konusu olan yalnız kendi hayatını etkileyen koşullar da değildi; bütün tarihe gem vurup başını doğru yöne çevirmeye çabalamadıkça rahat etmeyeceği belliydi. Siyasi mücadeleye atılıp devrimciliği benimsemesine yol açan bence bu oldu.

Dünyaya hâkim olmak isteyen birisinin elbette her şeyden önce onun şimdiki durumu ve istenen geleceği hakkında kesin bir fikrinin olması gerekir. Böyle bir konuda kararsızlığa düşmek ya da ciddi görüş ayrılıklarının oluşmasına izin vermek nasıl hareket edilmesi gerektiğini görmeyi imkânsız hale getirerek dünyayı ancak hâkim olunamaz kılabilir. Roni’nin yalnız siyasette değil, başka alanlarda da zaman zaman sergilediği kestirip atıcılık ve dediğim dedikliğin böyle bir korkuya bağlanabileceğini düşünüyorum. Onun dillere destan hırçınlığından ben de oldukça sık payımı aldım (“Zırvalamayı kes, Şavkar”, “Saçmaladığının farkındasın değil mi, Şavkar?”, “Aptal, aptal konuşma, Şavkar”) ama görünürdeki zorbalığının ardında yatan gerginlik ve endişelerin farkında olduğumdan her seferinde beni azarlamayı bitirmesini bekleyip, “Krizin geçtiyse, devam edebilir miyim?” demekle yetindim. Gülüşüp kaldığımız yere döndük. Başka bazı arkadaşlarımla yaşadığım dargınlıkları onunla hiç yaşamadım.

Ve tabii o öfkeli, kırıcı, şiddetin eşiğindeki Roni tanıdığım tek Roni değil. Dünyaya hâkim olma çabasının bir parçası olarak önündeki bütün engellere rağmen gençliğinin değer ve inançlarından ve sürdüğü bohem hayattan vazgeçmemekte direnen, kelimeleri seven, üç dil bilen, her an bir şiir okumaya ya da espri yapmaya hazır insan benim için çok daha önemli. Bir öğlen Londra’da gittiğimiz küçük Polonya lokantasında sofradan kalkarken, çok geldiği için kadehimin dibinde bıraktığım bir parmak şarabı fark edince, böyle bir şeyden gerçekten korkuyormuş gibi “Bitir şunu lütfen; birisi görür filan, rezil oluruz” diye fısıldayan, evde başka bir şey olmadığı için rom içtiğimiz bir gece aklına gelen “zayıflatmasa da mutlu edeceğini” düşündüğü “Korsan” diyetini “Sabah kahvaltısında bir maşrapa rom, öğle yemeğinde rom çorbası, akşama rom flambé” olarak özetleyen, başka bir gece saat ikiyi geçmişken hâlâ oturduğumuz meyhanenin sahibine “Siz gidin, biz kapatırız,” diyen hep aynı yarı ayyaş-yarı ermiş, zeki ve saf, sert ve kırılgan çocuk-adam.

Ama tabii sonuçta dünyaya hâkim olmak boş bir düş. Nasıl insanlar olursak olalım ve nasıl davranırsak davranalım, hayatlarımızla artık baş edemediğimiz kötü günler er geç gelip bizi buluyor. Yıllarca ertelemeyi becerdiği bu dönem Roni için, ellisini geçtikten sonra geldi. İlkin, birkaç defa ayrılıp barıştığı Yunanlı sevgilisi Elsa’yla ilişkisi kesin olarak sona erdi, ardından uğruna Londra’daki hayatını bırakıp Türkiye’ye taşınacak kadar önemsediği Taraf’taki köşe yazarlığından gazetedeki gelişmeleri onaylamadığı için istifa etmek zorunda kaldı, o tarihlerde o da Türkiye’de bir üniversitede ders veren, bebeklik günlerinden beri tanıştıkları İrvin’in Amerika’ya dönmeye karar vermesiyle de ancak böylesine yakın bir dostun sağlayabileceği desteği kaybetti.

Bütün bunlara, yenilgi kabul etmeyen tipik meydan okuyuculuğuyla karşılık vermesi ne kadar yıpranıp örselendiğini o noktada görememiş olmamın tek nedeni değil. Seyahat etmemi güçleştiren sağlık sorunları yüzünden Türkiye’ye artık çok seyrek gittiğim, Roni de sadece Londra’da hâlâ duran eviyle ilgilenmesi gerektiğinde İngiltere’ye geldiği için çok az görüşebilir hale gelmiştik. Bir arada olduğumuzda onda gördüğüm değişiklikleri, ağır ağır oluşurken tanık olsaydım farkına varmayacağım ayrıntılar olarak geçiştirebiliyordum. Ama sonunda bunu yapamadığım gün geldi.

Hesapta olmayan bürokratik bir işlem İstanbul’a uçmamı gerektirince Roni’yi aradım, arada bir, elli yıl önce onu “ilk gördüğüm” meyhanede otururken başlayan karı aşan yağışların olduğu soğuk bir Şubat haftasında buluşup gideceğimiz son meyhaneye gittik. Burada neden tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğum duygusuna kapıldığımı anlamam biraz zaman aldı: Normalde yerine oturur oturmaz masanın üstündeki tabakları ve diğer sofra eşyalarını tam istediği şekilde yeniden yerleştiren, sonra da garsonları çağırıp su, buz ve rakının, belirlediği noktalara bırakıldıktan sonra bir daha asla ellenmemesi konusunda uyaran Roni bu defa da bu işlemleri tamamlamış, ama sanki gerekliliğine bütünüyle inanmadığı bir formaliteyi yerine getiriyormuş gibi, bunu biraz mekanik ve isteksiz bir şekilde yapmıştı. Düzensiz bir dünyaya hâkim olup düzene sokmanın artık onun için eski önemi kalmamışa benziyordu.

Meyhaneden çıkınca bindiğimiz taksi kardeşimin yaşadığı apartmanın kapısında durunca Roni yukarı gelip bir şey içme davetimi kabul etti, ama gene biraz mekanik ve isteksiz bir havası vardı. İkinci bir viski teklif ettiğimde geri çevirdi, gece burada kalması ya da hiç olmazsa kar dinene kadar beklemesi konusunda dediklerimi ise dinlemeye bile gerek görmeden dönüp gitti. Merdiven boşluğundan asansörün aşağıda kapanan kapısını duyunca pencereye gidip baktım ve gene biraz geç olsa da, buraya kadar viski içmek için değil, sağlık sorunlarım zaman zaman denge kaybını da içerebildiğinden sokaklarda düşmemi önlemek için geldiğini anladım. Çoktan, seslenilse duymayacak kadar uzaklaşmış, başında kendi kardeşinin hediyesi mor kukuleta, üstünde kısa siyah paltosu, ayak izlerini hızla örten kara aldırmadan, kimsenin yaşamak isteyemeyeceği, hâkim olunması imkânsız bir dünyanın karanlık yüreğine doğru ilerliyordu. Bir işe yaramayacağını bilmeme rağmen, gittikçe ufalıp gözden silindikten sonra bile ardından bakmaya devam ettim.

Şavkar Altınel

&&&

Hoşça kal Ronicim; seni yazılarının eşliğinde bana gönderdiğin yaşlılık/yaşlanma şiirlerinle uğurluyorum

Cumartesi sabahları yayımlanan yazılarını Cuma günleri gönderdiğinde Roni’yle mutlaka bir mini WhatsApp sohbeti olurdu aramızda. Şimdi dönüp onları tek tek okuyorum yüzümde bir gülümsemeyle. Sanıyorum zaman zaman yapacağım bu işi… 30 Eylül 2022’de “bunlar benim yaşlılık/yaşlanma şiirlerim” diye iki şiir göndermiş, sonrasında da bunu itiyat haline getirmişti. Sorduğumda, “Evet” demişti, “kitaplaştıracağım…”

Alper Görmüş

20 Temmuz 2023

Roni’nin biçime ve kurala önem vermeyen dağınık bir adam olduğu önyargısını nereden peydahlamış olabilirim? Rintmeşrep hallerinden olabilir mi? Olabilir. Çok olmasa bile ara ara oturduğumuz meyhane masalarındaki hali de katalizör rolü oynamış olabilir bu önyargıda; gözümün önüne izmarit dolu küllüğe bir sigara daha bastıran dumanlar içinde bir Roni görüntüsü geliyor.

Yani nedeni muğlak olsa da yargım kesindi: Roni öyle biriydi.

Serbestiyet’te yazması için aradığımda çok sevindiğini söyledi, tabii biz daha çok sevinmiştik. Bu arada önyargı sürüyordu: Kimbilir neler olacaktı? (Roni, yazılarının düzenli olarak Cumartesi sabahları yayımlanmasını istemiş sonra da eklemişti: “Her Cuma, karanlık basmadan yazılar elinde!..” Dış sesim: “Peki”, iç sesim: “Hay allah, keşke daha ‘gevşek’ bir anlaşma yapsaydık.”)

Sonrası şaşkınlık ve mahcubiyet. Roni hiçbir Cuma günü geceye kalmadı. Benim ona verdiğim “21:00’e kadar” sınırını hiç zorlamadı. Yazılara gelince… Beni orada da mahcubiyet bekliyormuş. ‘Dağınık’ yazılar beklerken ben, şaşkınlık içinde tek bir cümlesine, tek bir kelimesine dokun(a)madığım yazılarla karşılaştım.

(10 Aralık 2021)

Seni en disiplinli Serbestiyet yazarı ilan ediyorum Roni, bu terbiyen daim olsun:)

Cuma günleri yazılarını gönderdiğinde mutlaka bir mini WhatsApp sohbeti olurdu aramızda. Şimdi dönüp onları tek tek okuyorum yüzümde bir gülümsemeyle. Sanıyorum zaman zaman yapacağım bu işi.

30 Eylül 2022’de “bunlar benim yaşlılık/yaşlanma şiirlerim” diye iki şiir göndermiş, ardından bunu itiyat haline getirmişti. Böylece sohbet için yeni bir bahis de açılmıştı.

Yaprak Gölgeleri

Karşı evin duvarında,

parlayan camlar arasında

dantelli yaprak gölgeleri

siyah beyaz bir film sanki,

sürekli hareket halinde;

kıpır kıpır, koşar adım,

yetişecek gibi bir yere,

aceleymiş gibi işleri.

Uzatıp kafamı penceremden

bağırmak gelir sabahları içimden:

“Hem gidemeyeceksiniz bir yere

hem de geçicisiniz benden bile.”

Son Tren

Bozkırın orta yerinde

diz çöküp toprağa

tren geliyor mu diye

kulak dayamış gibiyim

uzayıp giden raylara…

Gelen kapkara bir tren

hızla önümden geçerken

atlayıp ben de giderim

diye düşünürdüm eskiden,

her neresiyse gittiği yer.

Ses vermiyor şimdiyse raylar.

Sallanan son eller sallanmış,

uçup dağılmış son duman,

ne gelen var, ne giden,

kapanmış bütün garlar,

kalkıp gitmiş son tren.

(28 Ekim 2022)

Hüzünlü müsünüz?

Çıkıp uçaktan Heathrow’da

doğru yeraltına indim.

Metroya bindim, oturdum,

yüz yüze geldim bir reklamla:

Bir gözyaşının altında,

“Hüzünlü müsünüz,

sürekli ve nedensiz?

Yardımcı olabiliriz.”

Bir psikoloji kliniği.

Yol boyunca düşündüm:

İlk bindiğimde bu metroya,

18 yokken yaşım daha,

ilgilenmez, güler geçerdim

çıksa bu reklam karşıma.

Niye gülemiyorum şimdi?

Niye cevabım evet?

(28 Ekim 2022)

Güzel şiir ama sen şu yaşlılık işlerine fazla sardırma.

(4 Kasım 2022)

Bu hafta yok mu yaşlılık şiiri?

Yazı bittikten sonra 😁

İğne İplik

Yağmurlu havalarda vapurda olunca

yol alınca damlalarla dalgalar arasında,

bir şey tamamlanır sanki insanın içinde

akar gibi dolanınca adaların kenarından:

İplik iğnenin gözünden geçmiş de,

her şey her şeye teyellenmiş gibi,

bir eksik nihayet giderilmiş gibi.

Bilir ama için için insan yine de:

her şeyden olduğu gibi

gelecektir eninde sonunda

bu vapurdan da inme vakti.

(4 Kasım 2022)

Çok güzel şiir. Adada yaşadığım iki yıl geldi gözümün önüne (2000-2002). Bilgi Üniversitesi yılları. Sabah 05:55 vapuruyla Kabataş’a, Akşam 15:40’la Kabataş’tan Büyükada’ya…

Teşekkür. Ama bu da yaşlılık şiiri. ‘Vapurdan inmek’ bir metafor…

Ya Roni tamam şair değiliz de o kadarını da anlıyoruz yahu. [Peki] Neden “ama?”

“yaşlılık işlerine fazla sardırma” demiştin ya. Yine sardırdığım için “ama”.

Ha, ok. Onu laf olsun diye dedim. Boşver, devam. Duygun neyse aktar gitsin.

Tam dediğin gibi. İyi şiir sahici olmak zorunda, yoksa iyi şiir olmaz. Gerçek duygunu aktarmazsan sahte olur.

(18 Kasım 2022)

Kapılar

Hafif yağmurlu bir sonbahar akşamı

rüzgârın kapıyı çarparak kapamasında

simgesel bir anlam aranmamalı.

Ne bir işaret bu, ne de kehanet.

Yer değiştiren havanın basıncıyla

kapının basitçe hareketlenmesi sadece.

Bu arada, evet, artık kapanmış kapılar,

çok daralan yollar da olabilir hayatımda.

O başka.

(25 Kasım 2022)

Ve yepyeni, birkaç gün önce tamamlanmış bir şiir:

Kamyonlar

Hafriyat kamyonları geçti dün önümden yine,

arka arkaya üç tane, dopdolu, tepeleme,

harf taşıyorlar bir yerinden kentin bir yerine.

Önde gidene g’ler yüklenmiş, e’ler ikincisine,

arkadakinde karışmış harfler birbirine.

Kim ısmarlar bunları?

Kim ne yapar bu kadar çok harfle?

Kamyon dolusu karmakarmaşık olasılık.

Teslim alıp birileri bu harfleri bir yerlerde

dönüştürebiliyor mu acaba anlamlı bir bütünlüğe?

Çok denedim, çok istedim,

beceremedim ben. Hep harf kaldı harfler elimde,

ne bir kelime oluşturabildim, ne de bir cümle.

(16 Aralık 2022)

Sadece

Ilık bir odanın penceresinden

uçtuğu anda dışarı

sineğin bir kanadı kopuverse rüzgârda;

kazan dairesinde bir tekir kedi,

kalorifer dumanlarının arasında

sabaha kör uyansa,

orta yaşlı bir bakkal

bacaklarını kaybetse,

ikisini de, araba kazasında;

iki çocuklu emekli bir kilimci

sağır olsa yanı başında

bir tüpün patlaması sonucunda;

kilimci ve bakkal, kedi ve sinek,

devam eder hiçbir şey olmamış gibi.

Ne yürümek önemli çünkü, ne işitmek,

ne görmek, ne uçmak herhangi bir yere,

öyle ya da böyle,

yaşamak sadece.

Yaşamak sadece.

(16 Aralık 2022)

O gün ilk açtığımda okumayınca sonra dalgaya geldim. Şimdi okudum. Valla Roni (genç Roni kızmasın), bunlar ‘gençlik şiirleri’nden daha güzel bence.

Eksik olma. Yaşlılık biraz da ustalık demek belki de.

(27 Ocak 2023)

Birden

Tutunmuş ucuna uzun bir dalın

sorunsuz sandığı bir dünyada

usul usul salınırken rüzgârda

hafifçe sararmış bir yaprağın

kopup düşmesi gibi yere birden,

evlere yakın uçmayı seven

kıvrak, oynak bir güvercinin

hızla çarparak şeffaf camına

dışa doğru açılan bir pencerenin

baygın düşmesi gibi yere birden,

bana da bir şey oldu birden.

Nasıl oldu?

Ne zaman oldu?

Anlayamadım.

Hiç beklemiyordum.

Yaşlandım birden.

(27 Ocak 2023)

Ya Roni, şiir çok güzel ama üzüyorsun beni. O kadar da dertlenme. Senden daha ‘abi’ler var bu fasılda.

(20 Mart 2023)

Yolun Sonu

Uzun yol kaptanlarıyla

TIR şoförleri eskiden

çok garip gelirdi bana.

Git git bitmez yollarda

aylar yıllar boyunca

varamadan insan nasıl yol alır?

Şaşardım hep, nasıl sabreder,

nasıl dayanır sonsuz yollara?

Biliyorum ki şimdi oysa

(yaklaşırken yolun sonuna)

uzun yol dayanılmaz değilmiş,

yanlış düşünmüşüm onca zaman:

Hiç bitmemesi değil yolun,

bitmesiymiş korkutucu olan.

(30 Mart 2023, Perşembe)

Editör Kardeş, yarın hastanede bir işim var, ne olur ne olmaz, iş uzar kaygısıyla, C’tesi yazımı bugünden yazdım. gönderiyorum. Ama biz yine C’tesi yayına sokalım tabii.

(14 Nisan 2023)

Bugüne kadar yazı gönderdiğim en geç saat!

Hay allah, ben de 19:57’de gruba “Roni de cıvıttı” diye yazmıştım, keşke bir dk daha bekleseymişim. Şaka şaka. Bu diyarın en disiplinli Roni’sisin:)

(14 Nisan 2023)

Sebep

Karanlık bir koridorda,

kalabalık bir yol kenarında,

sahilde, tatilde, bakkalda,

bir korku düşerdi bazen

gençken içime durduk yere,

anlamsız, soyut, aptalca…

Geçer giderdi hızla sonra,

anlaşılmazdı ne olduğu

neden olduğu.

Arada bir şimdilerde

yine düşüyor içime

birden midemi tırmalayan,

kalbimi bir el gibi sıkan,

beklemediğim bir korku.

İşin kötüsü artık şimdi

ne soyut ne de aptalca,

anlamlı ve gerçekçi.

Ve çıkmıyor aklımdan sebebi.

(14 Nisan 2023)

Tenks. Bunlar kitap olacak di mi?

Elbette. Seneye olur herhal.

(9 Mayıs 2023)

Ronicim nedir vaziyet? Oldun mu ameliyat?

Ameliyat yok, bugün kemoterapi başladı. Ölmeyi düşünmüyorum 😄

Roniler ölmez proletarya bölünmez!

İlk kemoterapim tamamlandı, eve döndüm, hiçbir yan etki yok, şimdilik zımba gibiyim!

(9 Mayıs 2023)

Yukarıda (25.11 tarihinde) “Kamyonlar” başlıklı ve hafriyat kamyonlarıyla ilgili bir şiir göndermiştim sana. Bu onun küçük oğlu:

Ö ve ü

Harfler döküldü hızla giden kamyonun kasasından,

uçuştular soğuk rüzgârda yerlerini arar gibi bir süre,

yol kenarına yığıldılar sonra. Bir ö çarptı gözüme,

ardından bir de ü gördüm. Dönüp sırtımı yürüdüm.

Bildiğim bir şeyin gerek yoktu altının çizilmesine.

***

Roni, Serbestiyet’e gönderdiği son yazısına “ö” ve “ü”ye dair bu şiiri iliştirmişti.

Hoşça kal Ronicim.

Alper Görmüş

roni-margulies-hayatini-kaybetti Roni Margulies'in Ardından

AKP’ye Nasıl Muhalefet Edilmez – Roni Margulies

Türkiye’nin sorunu İslam mıdır?

Yoksa Kemalizm midir?

Gündelik anlamda sormuyorum. Şu veya bu partiye oy vermek, şu veya bu somut politikayı savumak anlamında değil, çok daha genel, uzun vadeli, tarihsel anlamda soruyorum.

Geleceğin toplumunu tasavvur edebilmek açısından, daha adil, daha eşitlikçi, sömürüsüz, baskısız bir toplumun önündeki engelleri kaldırabilmek açısından soruyorum.

Türkiye’de son 15 yıldır yaşanan tüm siyasî gelişmelerin temelinde bu sorunun yattığını düşünüyorum da, o nedenle soruyorum.

“Yok yahu!” diyeceksiniz. Binlerce başka önemli konu sayacaksınız, ayrıntılı şeyler anlatacaksınız, meselelerin çok daha karmaşık ve çokyönlü olduğunu söyleyeceksiniz.

Elbette öyledir.

Ama sayacağınız konuların hepsinin temelinde, kökünde bu soru ve toplumun bu soruya verdiği cevap yatıyor.

Örneğin, AK Parti’nin üç kez seçim kazanmasının ve Başbakan’ın 2023’e kadar iktidarda olmayı planlamasının kökünde bu soruya toplumun çoğunluğunun verdiği cevap var.

CHP’nin çok uzun zaman iktidara gelemeyecek olmasının ve küçük ulusalcı “sol” partilerin silinip gitmiş olmasının kökünde bu cevap var.

On beş yıldır Türkiye’de yaşanan tüm keskin saflaşmalarda safları tayin eden, bu soruya verilen cevap.

Şeriat geliyor mu, gelmiyor mu? Necmettin Erbakan’ın başbakan olma hakkı var mıdır, yok mudur? Abdullah Gül cumhurbaşkanı olabilir mi, olamaz mı? Başörtülü bir kadın Çankaya’da oturabilir mi, oturamaz mı, Tapu Kadastro dairelerine girebilir mi, giremez mi? Tehlikenin farkında mısınız, değil misiniz? Ergenekon var mıdır, yok mudur? Genelkurmay’da darbe planları yapılmış mıdır, yapılmamış mıdır? Lav silahı lav silahı mıdır, boru mudur? Islak imza ıslak mıdır, kuru mudur? Silivri’de yatanlar vatan kahramanı mıdır, suçlu mudur? Anayasa, az da olsa çok da olsa, değiştirilmeli midir, değiştirilmemeli midir? 19 Mayıs törenleri tank, top ve tüfeklerle yapılmalı mıdır, yapılmamalı mıdır? Orhan Pamuk vatan haini midir, romancı mıdır? Azınlık vakıflarının devlet tarafından gasp edilen mülkleri iade edilmeli midir, edilmemeli midir? Yalçın Küçük zır deli midir, dünya çapında bir aydın mıdır? Soner Yalçın ırkçı ve Ergenekoncu bir ideolog mudur, Türk gazeteciliğinin onuru mudur? Suriye’de Esed emperyalizme karşı savaşan bir kahraman mıdır, eli kanlı bir diktatör müdür? Mısır’da devrim olmuş mudur? Darbe olmuş mudur? İyi mi olmuştur, kötü mü olmuştur?

Daha sayfalarca devam edebilirim. Ama gerek yok herhalde.

Hemen hemen hiç kimse bu soruların cevabını düşünürken, “Dur bakalım, Türkiye’nin sorunu İslam mıdır, yoksa Kemalizm midir? Ona göre karar vereyim” dememiştir elbet.

Ama insanlar aptal olmadığı için, bu toplumun büyük çoğunluğu, ayrıntılı ve değişken görüşleri ne olursa olsun, doksan yıldır nasıl yaşadığını, ceberrut ve silahlı bir devlet tarafından nasıl yaşattırıldığını biliyor. Ve belli ki bundan hoşlanmıyor.

Bu büyük çoğunluğun İslam’la, dinle, dindarlıkla, başörtüsüyle hiçbir sorunu yok. Ama kendisine Kemalizm adı altında dayatılan yaşam ve düşünce tarzıyla, bunların dayatılma tarzıyla, sopa kullanılması ve aba altından sopa gösterilmesiyle sorunu var. Yani Kemalist devletle sorunu var.

Önce Refah Partisi’nin, sonra da AK Parti’nin ortaya çıkışı ve yükselişi, işte bu sorunun cisimleşmiş ifadesi, siyasî yansıması. Toplum bu partilere İslamcı oldukları için değil, ama Kemalist olmadıkları için oy verdi. Doksan yıldır sırtında taşıdığı Kemalist devlet yükünün biraz hafifleyeceğini umduğu için verdi.

Ve yukarıda sıraladığım bütün saflaşma noktalarında aynı sağduyuyla davrandı. Resmî ideolojinin değil, onu eleştirenlerin yanında saf tuttu.

Bu saflaşmada Kemalist devleti, bu devletin derin ve sığ yapılarını, resmî ideolojisini eleştirmeyenler, başka hiçbir şeyi eleştirme hakkını kazanamaz. Başka eleştirilerini, örneğin AK Parti eleştirisini, geniş kitlelere dinletme şansını kazanamaz.

Bu nedenledir ki, CHP hem sayısal hem sınıfsal hem coğrafî anlamda dar bir yere sıkışıp kaldı, dar bir kitle dışında kimseye hitap etmiyor, kimseyi ikna edemiyor.

Aynı nedenledir ki, ulusalcı “sol”, halkın gözünde anlamsız bir hâle geldi, çaktırmadan CHP’yi desteklemek dışında yaptığı, yapabildiği hiçbir şey kalmadı.

Oysa sosyalist bir bakış açısı çok basittir: Başta AK Parti olmak üzere, parlamenter siyasette her şey gelip geçicidir; Kemalizm ise bu devletin temelidir. Hükümet politikalarına karşı mücadele etmek gerekir, elbette, ama aynı zamanda devletle mücadele etmeyene de sosyalist denmez.

Halkın gözünde, sorun İslam değil Kemalizm.

CHP’nin ve ulusalcı solun gözünde, sorun Kemalizm değil İslam ve dolayısıyla AK Parti.

Devletle, devletin resmî ideolojisi ve kalıcı kurumlarıyla sorunu olmayanlar, tek düşmanın hayalî bir “gerici İslam” olduğuna inananlar, kısmen çaresiz oldukları, halk desteği bulamadıkları için, kısmen de zaten Kemalist devlete inandıkları için, AK Parti’ye karşı muhalefeti bu devletin değerleri üzerinden, Kemalizm ve milliyetçilik temelinde yapıyor.

Bir iki örneğe bakalım. Andımız ve 19 Mayıs törenleriyle ilgili yaptırımlarına ve muhalefetin tepkisine bakalım.

Türk bayraklarıyla kültür fizik hareketleri

Bir zaman önce, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik şöyle dedi “Türkiye’de yaşayan yabancılar vardır. Mesela Bodrum’da yaşayan İngilizler var. Alanya’da oturan Almanlar var. Yabancılar bana mektuplar yazdılar, bakanlığımın ilk aylarında. ‘Biz Türk değiliz, biz Türkiye’de yaşıyoruz ve çocuklarımız Türk okullarına gidiyor. Her sabah çocuklarınızı sıraya geçiriyorsunuz ve onlara and içiriyorsunuz.’ dediler. İnsanî mi bu peki, doğru bir şey mi?”

Durum  vahimdi.

Hem ‘Andımız’ tehlike altındaydı, hem de Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi.

Şeriat düzenine doğru adım adım ilerliyorduk.

Türk, Kürt, Ermeni, Rum, İngiliz ve Alman çocukların her sabah “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” diye bağırmadığı bir ülkede şeriatın gelmesine ramak kalmıştır, değil mi?

Bilimsel olarak da kanıtlanmıştır bu. Yapılan araştırmalara göre, bir çocuk, kökeni ne olursa olsun, haftada en az beş kez “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” demez ve en az iki kez “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözlerini duymazsa, sık sık “Allah, Allah, Allah” diye bağırmaya başlar ve damarlarındaki kan asaletini kaybedip Suudi Arap kanına dönüşür.

Bu dönüşümün kimyasal temeli henüz tam olarak anlaşılamamış olmakla birlikte, kanı dönüşen çocukların durup dururken namaz kılmaya başladığı belgelenmiş.

Daha bir yıl kadar önce, 19 Mayıs törenlerinin futbol sahalarında değil sadece okullarda yapılacağı ilan edilmişti.

Düşünebiliyor musunuz?

Zaten varlığını Türk varlığına armağan etmeyi artık düşünmeyen çocuklar, bir de ellerinde Türk bayraklarıyla kültür fizik hareketleri yapmazsa, o çocuklar ne olur!

Şeriatçı olur tabii. Her yıl en az bir kez birbirlerinin omuzuna çıkıp insan piramidi oluşturmayan çocuklar başka ne olabilir ki? Elbet şeriatçı olacaklar.

Tam da bu nedenledir ki, dünyada dindarlığın yaygın olduğu ülkelerde 19 Mayıs Bayramı kutlanmamaktadır.

Allah’tan, tehlikenin farkında olanlar, halkımızı ikaz edenler var.

CHP’li Muharrem İnce, “AKP iktidarı bizleri bütünleştiren değil, ayrıştıran, ortak geçmiş ve ideallerden uzaklaştıran, ulus bilinci ve vatan sevgisinden yoksun bırakmak isteyen bir iktidar olduğunu göstermiştir” demiş.

MHP’li Oktay Vural, Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’e “Adama bak, sen kimsin? İnsanın tüyleri diken diken oluyor” demiş.

Özgürlükçü, kitlesel bir muhalefet

CHP ile MHP’nin yanı sıra, sendikaların da tehlike karşısında uyanık olması insanın içini rahatlatıyor.

KESK’e bağlı Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız’ın “Milli Eğitim Bakanlığı Neyin Peşinde?” başlıklı açıklaması özellikle güzel.

“19 Mayıs’ın hedef alınmış olması, akıllara başka sorular getirmektedir” diyor Yıldız. “AKP’nin politikaları rejimle hesaplaşmasının bir ürünüdür. Bu hesaplaşma toplumun dinsel referanslarla yeniden inşa edilmesini amaçlamaktadır… AKP, Türk-İslam sentezi doğrultusunda İslamî vurgunun daha öne çıkarıldığı bir sistem ve yaşam biçimi yaratmayı hedeflemektedir.”

Anlaşılıyor ki, Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız “toplumun dinsel referanslarla yeniden inşa edilmesine” karşıdır.

Çok güzel. Ben de karşıyım.

Ama buna karşı çıkmak için, CHP ve MHP ile birlikte 19 Mayıs törenlerini, Andımız’ı, Gençliğe Hitabe’yi ve Mustafa Kemal kültünü savunmak mı gerekir?

AK Parti’ye muhalefet etmek için, sırtını Türk bayrağına ve mevcut devlete dayamak mı gerekir? Atatürk büst, heykel ve anıtlarının önünde poz vermek, ikide bir Silivri’ye gitmek mi gerekir?

Ne yapmak gerektiğini Gezi direnişi gösterdi: Ne Mustafa Kemal’in askeri ne de AK Parti’nin ahlak ve namus bekçisi olan, ne CHP’nin milliyetçiliğini ne de AK Parti’nin neoliberalizmini kabul eden, özgürlükçü, kitlesel bir muhalefet inşa etmek.

Oysa bu memlekette “sol” olduğunu iddia eden muhalefet, temel mücadelenin “İslamî vurgunun daha öne çıkarılmasına” karşı olduğuna ve bu mücadelede temel gücümüzün Kemalist devlete sarılmaktan geldiğine inanıyor. Hâlâ.

Muhalefet böyle olduğu sürece, ne CHP kalır, ne sendika kalır, ne de Ünsal Yıldız’ın üye olduğu türden bir “sol” kalır.

Ve AK Parti ilelebet başımızda kalır.
Roni Margulies
3 Ocak 2014
altust.org

roni-marguliez-akp-ye-nasil-muhalefet-edilmez AKP’ye Nasıl Muhalefet Edilmez – Roni Margulies