Uzun ömürlü, “muammerûn” şairlerden kabul edilen Züheyr’in Hz. Peygamber (s.a.s.) ile görüştüğü ve O’nun (s.a.s), şair için “Allah’ım! Beni onun şeytanından muhafaza et! ” diye dua ettiği, şairin de bu dua üzerine vefat edinceye dek artık hiç şiir söyleyemediği rivayet edilmiştir.
Aşkın türleri, hükümleri, ona ilintili şeyler, doğrusu ve yanlışı, afetleri ve felaketleri, sebepleri ve engelleri gibi konular; münasip âyet-i kerîmeler, nebevî hadisler, fıkhî meseleler, selefin sözleri, şiirlerden örnekler ve gerçek hikâyelerle süslenerek, okuyucuyu doyuracak, değerlendireni rahatlatacak bir tarzda kitapta yer almaktadır.
TIR şoförleri eskiden çok garip gelirdi bana. Git git bitmez yollarda aylar yıllar boyunca varamadan insan nasıl yol alır? Şaşardım hep, nasıl sabreder, nasıl dayanır sonsuz yollara? Biliyorum ki şimdi oysa (yaklaşırken yolun sonuna) uzun yol dayanılmaz değilmiş, yanlış düşünmüşüm onca zaman: Hiç bitmemesi değil yolun, bitmesiymiş korkutucu olan.
Tutunmuş ucuna uzun bir dalın sorunsuz sandığı bir dünyada usul usul salınırken rüzgârda hafifçe sararmış bir yaprağın kopup düşmesi gibi yere birden, evlere yakın uçmayı seven kıvrak, oynak bir güvercinin hızla çarparak şeffaf camına dışa doğru açılan bir pencerenin baygın düşmesi gibi yere birden, bana da bir şey oldu birden. Nasıl oldu? Ne zaman oldu? Anlayamadım. Hiç beklemiyordum. Yaşlandım birden.
Hafriyat kamyonları geçti dün önümden yine, arka arkaya üç tane, dopdolu, tepeleme, harf taşıyorlar bir yerinden kentin bir yerine. Önde gidene g’ler yüklenmiş, e’ler ikincisine, arkadakinde karışmış harfler birbirine. Kim ısmarlar bunları? Kim ne yapar bu kadar çok harfle? Kamyon dolusu karmakarmaşık olasılık. Teslim alıp birileri bu harfleri bir yerlerde dönüştürebiliyor mu acaba anlamlı bir bütünlüğe? Çok denedim, çok istedim, beceremedim ben. Hep harf kaldı harfler elimde, ne bir kelime oluşturabildim, ne de bir cümle.
(16 Aralık 2022)
Roni Margulies
[Alper Görmüş] Yukarıda (25.11 tarihinde) “Kamyonlar” başlıklı ve hafriyat kamyonlarıyla ilgili bir şiir göndermiştim sana. Bu onun küçük oğlu:
Ö ve ü
Harfler döküldü hızla giden kamyonun kasasından, uçuştular soğuk rüzgârda yerlerini arar gibi bir süre, yol kenarına yığıldılar sonra. Bir ö çarptı gözüme, ardından bir de ü gördüm. Dönüp sırtımı yürüdüm. Bildiğim bir şeyin gerek yoktu altının çizilmesine.
Bekledim. Tüm kış üzerine basılıp duran, başını topraktan çıkarmak için bir işaret bekleyen, beklemekten başka yapacak hiçbir şeyi olmayan arpa filizleri gibi hissizce beklemeye devam ettim.
O sorunsuz geçen 8 yıldan sonra birbirimizden saklayacak hiçbir şey olmaması gerekirken, eğer bu sargılardan da kalın bir ifadesizliğin duvarları arasına hapsolmuşsam, artık senden bir şey istemeye de hakkım yoktu. Kimsenin kaybedilmemiş olanı geri istemeye hakkı yok. Yoksa, ilk baştaki asıl yüzümün de sonuçta bir çeşit kamuflaj olduğu fikriyle barışıp, daha fazla çabalamadan, durumu kabullenmek miydi doğru olan?
İşte bu şekilde, seninle aramızdaki yolu yeniden inşa etme arzusuyla, tam tersine seni yok etmeyi isteyen bir intikam hissi içimde durmaksızın birbirleriyle savaşıyorlardı. Sonunda ikisini birbirinden ayıramayacak duruma gelmiştim. Okumu sürekli sana doğrultuyor olmam benim için günlük bir alışkanlık halini almış ve aniden kalbimde bir avcının yüzü nakşolmuştu.
Yaralanmadan önceki yüzünüz şimdilik yakınlarınızın hatıralarında bir şekilde yaşamaya devam edecektir. Fakat zaman beklemez. Gitgide o hatıralar solacak.
Görünüşe göre bu yenilgi işinde giderek ustalaşmaya başlamıştım.
Bu da demek oluyor ki istesen beni hemen bırakıp gidebilirdin. Bunun benim için ne kadar korkunç bir şey olduğunu anlayabilir misin? Senin binlerce ifaden var fakat benim tek bir yüzüm bile yok.
Sana yaklaşmak ama aynı zamanda da senden uzaklaşmak istiyordum. Seni bilmeyi istiyor, aynı zamanda bilmeye karşı içimde bir direnç hissediyordum. Sana bakmayı istiyor, aynı zamanda bakmaktan utanç duyuyordum. Böylesi bir parçalanmışlık içinde, aramızdaki çatlak gitgide derinleşiyordu; bense kırık bir bardağı Avuçlarımın arasında tutup, dağılıp gitmesine engel olmaktan başka bir şey yapamıyordum.
Başkalarının nezaketi bazen sadece acı veren bir kendini borçlu hissetme duygusu yaratır.
Yüz denen şey son tahlilde ifade demektir. İfade ise… nasıl anlatmalı? Kısaca, başkalarıyla olan ilişkilerinizi gösteren bir denklem gibidir. Sizinle başkalarını bağlayan bir yol gibi düşünün. Bir heyelan olur da yolunuzun önü kapanırsa, ana yoldakiler, sizi metruk bir bina sanıp geçip gidebilirler.
Ben nasıl suya batıp çıkıyorsam, sen de tutunacak bir şeyler arayarak dalgalarla mücadele ediyordun belki de.
Plakların üzerindeki kanalları düşün. Bu kadar basit bir düzenekten bile onlarca tonda farklı ses aynı anda çıkabiliyorsa, insanın kalbinden iki farklı tonda ses çıkmış, çok mu? Elbette, bu beni şaşırtmamalıydı. Çünkü sen de pek çok parçaya bölünmüştün. Tıpkı benim gibi senin de varlığın çift taraflıydı. Eğer ben bir yabancının maskesini takmış bir başkasıysam, sen de kendi maskeni takmış bir başkasıydın. Kendi maskesini takmış bir başkası.
Kadınların, pergellerinin bir ayağını aşka sabitlediklerini söylerler. Doğruluğu biraz şüpheli olsa da, görünen o ki, kadınlar yalnızca aşık olduklarında mutlu oluyorlar.
Seni kaybetmek, sembolik olarak tüm dünyayı kaybetmek anlamına geliyor.
Muhtemelen kızgınsın, kendini aşağılanmış da hissediyorsun ama lütfen kendine hâkim ol ve gözlerini ayırmadan okumaya devam et. Bu ânı yara almadan atlatıp, bana doğru bir adım atmanı, nasıl çaresizce istediğimi bir bilebilsen. O mu beni yendi, yoksa ben mi onu? Her hâlükârda maskeli oyunun perdesi artık kapandı. Onu öldürdüm ve kendimi suçlu ilan ettim…
Ve çok iyi biliyordum. Artık senin üzerinde hiçbir hakkım olmadığı hâlde, bana zincirle bağlı bir kurban olduğun fikri, işime geldiği için uydurduğum koca bir yalandan ibaretti. Sen bu kaderi bir an olsun bocalamadan kendi isteğinle kabul etmiştin. Gülümsemeye geçerkenki o parıltın belki de en çok senin kendin üzerinde etkiliydi. Bu da demek oluyor ki istesen beni hemen bırakıp gidebilirdin. Bunun benim için ne kadar korkunç bir şey olduğunu anlayabilir misin? Senin binlerce ifaden var fakat benim tek bir yüzüm bile yok.
Başkasının Yüzü / Kobo Abe Çevirmen: Barış Bayıksel / Monokl
Bozkırın orta yerinde diz çöküp toprağa tren geliyor mu diye kulak dayamış gibiyim uzayıp giden raylara… Gelen kapkara bir tren hızla önümden geçerken atlayıp ben de giderim diye düşünürdüm eskiden, her neresiyse gittiği yer. Ses vermiyor şimdiyse raylar. Sallanan son eller sallanmış, uçup dağılmış son duman, ne gelen var, ne giden, kapanmış bütün garlar, kalkıp gitmiş son tren.
(28 Ekim 2022)
Roni Margulies
Bozkırın orta yerinde diz çöküp toprağa tren geliyor mu diye kulak dayamış gibiyim uzayıp giden raylara…
İnsanları tanıdığımızda, izler kalır belleğimizde. Zayıf şişman, esmer sarışın, güzel çirkin gibi. Fiziksel özelliklerinden sonra gelir beyinsel veriler. Çünkü, fizik özelliklerin gözle görülür, elle tutulur kolaycılığı vardır.
Arkadaş’ı tanıdığım gün, sarı, soluk, kırılgan bir yaprakla tanıştığımı hemen anladım. Benzerler birbirini iter diye bir kanı geliştirilmiştir. Biz birbirimizi itmedik.
Tarih önemli mi? Belki yüzyıllar önce, belki dün, Arkadaş ile İzmir’de tanıştık. Birbirimizi sevdik. Hatta birbirimize “muhtaç” olduğumuz, biçim, öz ve gelecek umudu olduk. Aylarca mektuplaştık. O’nu ısrarla İzmir’e çağırıyordum.
“Gel, birlikte gidelim, bir deniz kenarı olalım” diyordum.
O, yaşamı boyunca hiç denize girmediğini, güneşte gövdesini yakmadığını yazıyordu.
“Gel” diyordum. “Bizi bir deniz bilir. Bir deniz bizi olduğumuz gibiliğimizle sarar, bağrına basar.”
Gelmedi…
Son mektupları, alınganlıklar ve haketmediğim suçlamalarla doluydu. Kendimi savunmadım. Suçlamalarında, elbette haklılık payı vardı. Ama, hangimiz yanlış yapmadık ki? Hala, neden yapıyoruz?
Birden kesildi arkadaşlığımız. Onu uzaktan izledim hep. Geçen günler, ona duyduğum sevgiyi azaltmadı. Ama, bir gün, ölümü mü, öldürülüşü mü, ne olduğunu bilemediğim bir kendime gelişle sarsıldım.
Yanlışlarımın en acı ve bağışlanması olanaksız olanıyla, deniz kıyılarında dolaşmaya çıkalı yıllar oldu.
Bir gün, onunla yeniden karşılaşacağımı umuyorum. Yanlışlığı, bir umut çiçeği gibi, tekdüze geçen günlerimle suluyorum. Mektuplarından küçük özetler çıkardım. Yüreğinin özsularıdır bu özetler.
Cavit Kürnek
Mart 1969
– ben başkası için önemli bir insan olabilir miyim diyorum, ve artık başkası benim için önemli bir insan olabilir mi diyorum, ve artık ben kendim için bile önemli biri olabilir miyim diyorum.
– burnumda o hep kahrolası bordo kokusu, bir haftalık alkolik olmuştum, bir hafta her gece içiyordum, her gece içiyor ve her gece ağlıyordum.
– korkuyordum, kime yazsam kötü şeyler, çirkin şeyler yazıcaktım. kırıcı şeyler, oysa suçlu bile değildi onlar, suçlu ben miydim, neydi suçum, ne yapmıştım, günlerce bunu düşündüm, günlerce içtim ve bunu düşündüm, hayır ama. suçlu ben değildim, belki doğanın kötü bir oyununun değişmez oyuncularından biriydim, ben koymamıştım bu oyunu sahneye, bana yalnızca oynamam buyrulmuştu ve de iyi oynuyordum galiba ki rolüm yirmibir yıldır hiç değişmemişti, hep yuh sesleri ve kötülük çiçekleri ile bezeli renksiz/ölü renginde ya da/buketlerle donalı o gala gecesinin hala bitmiyen oyununu oynuyordum, kalabalık korkunçtu, kalabalık korkunçtu ve iğrençti, ‘niye bu denli güzel oynuyorsun’ diyerek tükürüğe boğuyorlardı beni, biliyordum korkunç kıskançtılar ve benim oyunumu çekemiyorlardı, hepsi elimden almak istiyorlardı rolümü, ‘en az sencileyin başarılı oynarız’ diye bağırıyorlardı, bırakmak istiyordum rolümü, istekliydim de buna, sahneden her çıkışımda kulise, rejisör o hep tiz ve kadınsı sesiyle ‘git’ diye bağırıyordu, ‘git, bu rol senin, bu oyun senin üstüne kurulu, sen başoyuncusun, git ve o berbat, bayağ rolünü sürdür, kimse sencileyin başarılı ve kötü oynıyamaz bu rolü’ diyordu, şaşırıyordum, hem başarılıymışım çok, hem kötü oynuyormuşum. böyle işte, suç benim de değildi, oynamam buyrulmuştu bana, oynuyordum.
– ama kalabalığı, o korkunç kıskanç, çirkin ve iğrenç kalabalığı hiç suçlamıyorum.
– deprem, burda her gün. bastığım her yer sallanıyor. /yoksa ben mi.
– aslında ben iyi değilim biliyor musun, kötüyüm, çirkinim, dost tutmıyan bir yüzüm var. benim yüzüm, korkutan hep. ve içimde hep o korku, ‘acaba’ diyorum… ‘beni bir daha görse…’
– bak. dürüstçe söylemeliyim, senin her şeyini bölüşmeye hazırım, ve aldığım her payı bir giz gibi tutarım içimde, ama seninle her şeyimi bölüşebilir miyim./biriyle her şeyimi bölüşebilir miyim./elbette böyle güçlü bir dayanışmaya gereksinmem vardır benim de. ama insanlardan umutsuzum, bıktım yıpranmaktan, eskimekten, yorgunum, şimdilerde dinlenmeliyim biraz, yeni serüvenlerin olasılığına atılamam. biraz toparlamalıyım kendimi.
– elimde değil, böyleyim ben. acılarla geçen çocukluğum, yaşıyamadığım. ve o hep yaşıyamadıklarımla yoğrulu geçmişim, yeniyetmeliğim. gençliğimi eskiten rüzgar.
– herkesten ayrı şeyler bekleme benden, ah. ben herkesten biriyim./biri miyim./
– yazdığımız her tümce bir yüreğin bir yüreğe birşeyler sunması değil mi. sindirebilmeliyiz bunları.
– bursa’da doğmuşum, çocukluğum ve yeniyetmeliğimin ilk yılları bu kalleş kentte geçti, ben hiç çocuk olmadım diyebilirim, ya da bir çocuğun yaşıyabileceği hayatı hiç yaşamadım./ çocukluğum acılarla, yoksullukla ve hastalıklarla geçti./ benim hiç oyuncaklarım olmadı, anımsadığım tek oyuncak, babamın hastaneden çıktığı gün bana aldığı onbeş liralık bir bisikletti, sonra o da eskiciye satıldı, dingin, ağırbaşlı bir çocukmuşum o zamanlar da. hiç ağlamazmışım./ve galiba bu yüzden şimdi çok ağlıyorum./
– anlatıcak bir güzelliği olmadı çocukluğumun.
– lise üçteyken ailem ayrıldı bursadan. lisedeki son yılımı evli olan büyük ablamın yanında geçirdim./ablam ve eniştem cahildirler, yoksuldurlar ama bir işçi yüreği gibi temiz yürekleri vardır, üç kız çocukları var. ablam hep ’bir erkecik olsun’ der. son umutları yeni doğumda.
– /çocukluğumda ve yeniyetmeliğimde hiç arkadaşım olmadı, (şimdi) ankarada üç yıldır korkunç bir yalnızlık içindeyim, intiharı (o hep bordo kokusu) düşündüğüm geceler çok oldu, ama bunu beceremiyecek denli güçsüzdüm./
– arkadaşlıklarımı eskitmem ben./sürekli arkadaşlıklarım hiç olmadı./
– her insan bir umuttur, ama her umut bir olasılıktır.
– artık yeni insanlar tanıma isteğim yok./hiç değilse şimdilerde yok./ üçgenin üç köşesi dolu./sahi benim bir üçgenim var. köşelerini hiç boş bırakmam, bazen kendileri düşerler, yenilerini buluncaya değin boş kalırlar o zaman, bu benim, “sevgi üçgenim” bana en çok yakın olan/yakın olduğum ya da/en çok sevdiğim üç insanla doldururum köşelerini üçgenimin./ şimdilerde bir köşesinde sen de varsın./
– yarın bolu’ya gidiyorum, boykot süresince evdeyim, artık güzel yemekler yiycem ve anneme ıhlamur ısıttırıcam.
13 Mart 1969
– kimseyi başkalarından duyduğum gibi tanımam, çünki kimse başkasını kendi tanıdığı gibi tanıyamaz./herkes kendini zor tanıyorken./
– kim ki kendini açığa komaktan korkmaz, o saygın bir insandır./ herkes kendi yorumunun cellatıdır biraz da./
– sevmek bir ince iş sonra.
sevgi, işte trajedinin kaynağı, yaşamın kökeni, insanı varkılan umut:
beni izimir’e çılgın gibi koşturan, bir güle baktıkça yürek kanatan, bir kuşa bakarken hüzünlendiren, bir kadınla yatarken çocuk gibi ağlatan, umudu dalında çürüten, acıyı dayanılır kılan, aşka merhem sürdüren, bir çıbanı irinle onduran, uyuz bir kediye baktıkça kanı kudurtan, ‘hayır’lara ‘evet’lerle direten, bir mektubu ısrarla bekleten, anneyi üreten, babayı coşturan, çocuğu güldüren, bir vagon penceresinden şaşkın baktıran, karı yüz derece sıcaklıkta donduran, güneşsiz bir gök gördükçe öldüren, öldüren, öldüren.
– sevgi, işte trajedinin ta kendisi.
– ah. kimler bilir bir yüreğin bir yüreği sevmesini.
– niye yeni insanlar tanımanın bana sevinç verdiğini anlatmaya çalışıyorum.
– ben çabuk severim insanı belki bundandır çabuk yıkılışım.
– alıştırdım kendimi ama. tanıdığım her insandaki o son’a. /o hep nasılsa gelecek olan son’un yenilgisine./alıştırdım kendimi, tanıdığım her insanda nasılsa geleceğini beklediğim o hep alıştığım, o hep beni yeni yeni yerlerimden yaralıyan son’un acılarına hazırladım kendimi.
– ben hedef tahtasıyım nasılsa bir kurşun da senden ne çıkar.
– bazı şeyler farkında olmadan alınır, vericinin güçsüzlüğünden çok alıcının antenlerine bağlıdır bu. ben herkeslerden birşey alırım, onların (kendimce) iyi, güzel yanlarını seçerim, yoksa da yakıştırırım, var gibi görürüm, küçük yanlarını yüceltirim, kendimde başkalaştırırım onları, yoksa nasıl dayanılır bu insanlara.
– o başaramadığın şeyin karşıtını dene bende, yani hiç istemediğin biçimde tanıt ilkin kendine./belki biraz öyleyimdir./sonra istediklerin gibi, ya da istediklerine yakın gibi durumlar bulursan sevin./ve sonra sev istersen./lütfen dene bunu, tanıdığın –hatta tanımadığın– bütün insanlar (eskiler de) iyi, doğru, dürüst, ince… değil, biliyorsun bunu sen de./böylece beni sana karşı daha özgür bırakmış olucaksın./
– ben de hayatımda bir kişiyi sevmiştim, sevgimin yüceliğinde bir yanılgıymış o./sevgili yanılgım benim./
29 Mart 1969
– her insan bir umuttur, ama her umut bir olasılıktır.
– sevgi öksüz bir çocuktur.
– aşkı iyi kullanmak gerek.
– yürek bayağ bir organ değildir./bazılarında bile olsa./yürekLER yoktur, yürek vardır, tek yürek, iyi, güzel, ama onu çirkinleştiren, kötüleştiren içinde taşıdığı kandır, kanın dolaşım biçimidir, kanın yürekten/duygudan/beyine/düşünceye/beyinden yüreğe vuruş biçimidir, ola ki bu yanlıştır, bir zorlamadır./herkesin damarları aynı genişlikte değildir.
Nisan 1969
– sahi bizim yüreklerimiz var bir de.
– böyleyimdir ben işte, üç mektupluk güzelliğimi, bir mektupta yitirtirim, sonra da büzülür, küfürler ederim kendi kendime, ilençlerim kendimi. – ince ve duyguluyumdur ben. öyle severim kendimi, birini anlıyabilmek için yeter mi bunlar, birine arkadaşlığı -dostluğu- o kutsal bakireyi verebilmek için yeter mi bunlar.
– mektubunu beklerken bir sevinci bekliyorum sanki, sanki küçücük gagalı, küçücük pençeli, kanatları beyaz bir kuşu bekliyorum, o kuş gelicek, avuçlarıma konucak, o küçücük gagasından birşeyler bırakıverecek, o hep beklediğim, o hep yıllardır beklediğim birşeyler. ah, biliyorum, sonra yine kaçıp gidecek ama kuş.
– Gittikçe zayıflıyorum, iskeletimin şiirini yazmalıyım.
– anneme söylemeliyim, beni yeniden doğursun.
– yok mu benim gözlerim.
– intihar eden adamın namazı da kılınmazmış.
7 Mayıs 1969
– ve görenlerin durmadan ağlıyor sandığı, grip gazisi gözlerim.
– uzat hadi yüreğini, sıkışalım, oldu mu.
– bu dünyadan arkadaş z. özger geçmedi.
Mayıs 1969
– ben her şeye neden gecikiyorum.
– hiç kimsenin soluğunu bu kadar yanımda duymamıştım.
– hiçbir şey olmadı, ve her şey başlangıç kadar güzel.
– bak bu yaz oraya, senin istediğin zaman gelebilirim, seninle, gider, bir deniz kıyısına çadır kurarız, iyi. olabilir gelirim. seninle peynir ekmek yer yaşarız. (peynir, kavun, ve rakı, seninle içeriz de.) Ama bunların hiçbirisi olmıyacak.
BEN yüzmeyi bilmem. denizi sevmem, çünkü yüzmeyi bilmem. bacaklarımı hiç mayo giyip güneşte yakmadım. ben mayo giymedim hiç. sağ bacağım topaldır benim ve incelmiştir. dokuz yaşındayken geçirdiğim hastalık. OSTOMYOLİT.
– off. ne zaman dinicek bu yağmur, ayakkabılarım da su alıyor.
– yazlık gömleklerimden birini/iki taneydi zaten/oda arkadaşım aşağı düşürdü, gecekondu çocuklarından biri aldı, evine kaçırdı, dün üstünde gördüm, bir de yelek giymiş, yakışmış kerataya, hoşuma gitti. iki mendilimi, dört çift çorabımı yıkamaktan bıktım.
– ben çok deniz oluştum, çok sandallar yüzdü bende, ama benim bana özgü, üstünde ‘sarı kuş’ yazılı sandalım olmadı, ve ben hiç, bir denizde yüzmedim.
– aslında hiçbirşey olağan değil, ne sen, ne ben olağanız, ne de sana ve bana benziyenler olağan, her şey olağanın dışında./öyle mi gerçekten/
– bu gece sana ihtiyacım vardı, sen yoksun, oysa yanıltıdasın belki de. kim bilir.
– evet bekle, benden bazı şeyler bekle, sana beklediklerini verebilmem için ömrümün 1/3 ünü verirdim./1/3 ü bana, 1/3 ü benim insanıma gerekiyor, (sahi ne demek ‘benim insanım’)/ – ‘sarı kuş’ yazılı sandala binmeliyiz./seni sandalda öpebilirim./ geceleri birlikte gezmeliyiz denizde, yıldızları saymalıyız, /yıldızlar sayılmaz, hasret uzakta./
– gece balıklar uyur mu. ben bilmem.
4 Temmuz 1969
– kurbanlar keseyim, kanlar akıtayım kara sineklerden, kara kedime bayram diye.
– hiç avunmadım ‘yalnızlığımın tan rengi bilinci’ ne.
– çok oldu, uyuştum, kaskatı kesildim.
– bi türlü beceremedim ‘veda töreni’ hazırlamayı, yapamadım.
– zaman neleri yitirmez ki. öpülesi bir ağzı nasıl da erkenden kırıştırır zaman, neler yaşar biran’ın içinde, neler döner, neler, nasıl da biçimlenir, ne yüzyıllar değişir, ne çağ aşınır.
– çok çabuk geçti an. oysa ne yüzyıllar değişti, ne çağlar aşında bende, her şey yaşadığım, her şey alıştığım, bildiğim, her şey benimle.
– bu kimin an’ı böyle.
– hani birşey vardı, biryerlerde duracak olan, hani artık hep o yerlerde duracak olan ve onu ordan alıp yere çalmak istesek de ne sen, ne ben başaramıyacaz bunu diye birşey. işte o şeyi, yeniden, saygıyla öpüyorum ben.
– onbir temmuzdan sonra yeniden ankara’da kimsesizliğimle umudumu tokuşturacağım, ve artık hiçbir yabancıdan mektuplar beklemiycem ve kendikendime mektuplar yazıcam.
bedenini bir dünya haritası gibi dizlerime serip de, yollar aradım yürümek için
içime çekmek için hava, koklamak için çiçek ve bir kadın, yaşamı benimle bölüşecek
sevdiğim şeyleri sevecek, bir incir ağacından damlayan süt dolarken memelerine
çocuklar doğuracak, kara gözleri dünyaya bıkıp usanmadan sorular soran
kendiyle yüzleşmekten çekinmeyen, doğayla ve insanla sonuna dek barışkın…
yüzünü ak bir kitap gibi ellerimde açıp da, umutlar aradım yaşama ilişkin
uçurumların yamacında kök salacak ağaçlar boğulanlara uzanacak bir kol belki
bunun için sevgilim, seninle başlattım bu şiiri.
şiir 1
sen bir deniz kızısın, saçları düşlerimin erimince uzayan yağmurda kıpırtılı, güneşte gümüşsün bir yakamoz ağı, geceyle atılan
sen bir deniz kızısın, doğanın yüzgörümlüğü olsun diye bana sunduğu allayıp pulladığı ayışığının yelin, terkisine atıp kapıma koyduğu
sen bir deniz kızısın, yaşamla ölümü iki kaşının arasında öpüşür buldum yaşamı seçtiysem sensin nedeni ölümdeki sonsuzluğa seninle erdim…
şiir 2
sen yollara yürürsen, çiçekler de yürür şaşarım gülüşünün ardından güneş doğmazsa bir çocuk, kapıları kırıp kırlara koşmazsa o ufuk çizgisinin düşüncesiyle özgür
bedeni ışık olup da yüzüme akan düş eğninde samanyolu, ülker, çobanyıldızı o uzak kıyıların, mersinlerin kızı deyin ki, şairin yüreğinde açan bir gülmüş…
şiir 3
günlerce gözlerinin aylasında dağılıp, devindi bütün biçimler kimi bir çocuk sevinci buldum orada kimi de uçsuz bucaksız keder
günlerce gözlerinin aylasında dönüp durdum bir gece kelebeği gibi kanına sinmek için, o ipek soluğuna işığına gömüldüm de yaktım kendimi…
şiir 4
seviyorum, ırmaklar gibi boşanıyor bu sözcükler yüreğimden deniz oluyor da sonra, köpürüp inleyen bütün kıyılarımda saçların uzanıyor
seviyorum, hiç solmayan bir çiçeğe dal olmanın sevincini duyar gibi uçsuz bucaksız gökyüzü belki senin kanatlandığın bir mavilikte
seviyorum, bu sevdanın seninle bitmeyeceğine inanacak kadar yüreğimi dolamadım ki ben telörgülerle sen gidersen, sana benzeyenler var…
şiir 5
ellerini tutarken kanın sızıyor damarlarıma gözlerinle gözlerim arasında incecik bir köprü kuruluyor ve üstünde iki yürek düşe kalka yürüyor, kirpiklerinin kıvrımlarına düğümlü
usuldan bir yağmur başlıyor sonra bir damla düşüyor aramıza ve giderek bir ırmak oluyor da, biz iki ayrı kıyıda bakışıp duruyoruz el sallayarak…
şiir 6
bedeninin her noktasından söz alıyorum öpmek için, uğurlarken seni ayrılığa boğazımdaki taş güle dönüşüyor öyle görünüyor, dudaklarımın ucunda
beni böyle anımsa, böyle düşün istiyorum gülümseyen bir adam, ağlar gibi, sarsak anla ki, yitik bir ülkeyi korumaya benzer bir şairin sevgilisi olmak…
şiir 7
okyanusun taşması bile bir damlanın günahıdır ki sen bir ırmaktın yaşamımda bütün çelişkilerin barıştığı bir alan aykırı bir düş, bütün karabasanlara
bir çiçeği sıkıştırıp dudağımın ucuna tek bir söz söylemeden insanlara seni soruyorum şimdi: o ki, yürek gönderlerine her sabah çektiğim bayraktır ölümden sonra inandığım tek dünya… görmediniz mi?
şiir 8
seni gülüşü gül olup da açan kız uzandığım her kapıda yüzümü saran esinti seni, yürüyüşü yağmur, kokusu nergis seni, turuncu düş, seni deniz mavisi…
eksik kalmış tek sözcüğü uzun bir şiirin bir dalın açmamış o son tomurcuğu yüreğime selamsız sabahsız girdiğin belli, geçerek o dikensiz yolu
seni, yaz günleri topraktan tüten buğu o bir anlık, bir solukluk yağmurlardan sonra seni, sevincin yangını, acının külü gittin artık, bu şiirler kaldı bana
gittin artık, ardında mavi bir tütsü saçarak, geniş ufuklarından sonsuzluğun ey kara sevdalarımın göçmen kuşu diyemem istesem de, seni unuttum…
şiir 9
gene şiirlere dönmeliyim, dargın ve uzak bir gülüşü parçalayarak içimde yaşamım hep böyle sürüp gidecek karşılıksız soruların bildik seyrinde
gene şiirlere dönmeliyim, yenilmiş binlerce kez taşlanmış bir adam olarak şiirde kazanan aşkta yitirirmiş zar tutanlar gülebilirmiş ancak
gene şiirlere dönmeliyim, öyle kırgın öyle yalnızım ki, sığmıyorum sözcüklere gene şiirlere, şiirlere sevgilim burgaçlar yaratarak yorgun beynimde…
şiir 10
yazıya dökülmemiş masallar, saza vurulmamış türküler gibisin içimde unutulmaya yakın, bir köşede saklanan uyanılmış düşler gibisin gecenin bir yerinde sabah olunca kopuk kopuk anımsanan
yüreğime oyalar işledi sevdan, turuncu, mavi ipekten portakallar, deniz köpükleri, ama bütün turuncular donuk kırmızıya ve bütün maviler mora dönüşüyor şimdi..
şiir 11
yardım et bana, çıkayım bu uçurumdan biraz da senin ellerinle kurtulur dünya sen beni seversen çocuklar büyür karşılık bularak bütün sorularına
yardım et bana, çok acı çekiyorum bu şiir her sözcüğüyle bir yara bende nasıl ki, yayından fırlayan ok yatağına gerisin geri dönerse
sensin, sevgilimsin, beni bilirsin usandım artık dünyayı sorgulamaktan yardım et bana, kendimle barışayım kanıtlar devşirerek taştan, topraktan..
şiir 12
şair, sevmedi seni o esmer çiçek bu sevdada konuşacak şimdi ne kaldı? o havva ki, adem’i kaburga kemiğinden bir kez olsun yaratmadı
şair, sevmedi seni o esmer çiçek bedeni bir taş gibi gömülse de sularına boğuldu bütün denizlerinde, bunaldı ve birdenbire çekip gitti sonra
şair, sevmedi seni o esmer çiçek o aykırı düşlerin senin, soruların gelini yitirdi rengini, yadsıdı anlamını artık hep kendine bakan bir ayna gibi..
şiir 13
burada bitiyor bir sevda, yenisi nerde? başlar; ya da başlar mı bilmem? kendi derinliğiyle dolan bir kuyu mu yüreğim; kendi boşluğuyla yetinen?
burada bitiyor bir sevda, ele avuca sığmayan kederle, kimi gülüşler ve bir o kadar da unutulmaya yatkın anılar bırakarak geride; belki de birkaç şiir..
sürüp gidecek yaşamım, kimi yerlerde sanki yeniden okur gibi bir romanı ve gülümser gibi yine aynı şeylere sıkıntılı, dalgın; çoğunlukla acılı.
burada bitiyor bir sevda, kaldım işte yine dağlar, uçurumlar arasında bir başıma. burada bitiyor bir sevda, önsöz gibiydi bir çağrıydı, daha nice yeni sevdaya…
şiir 14
onun dolaştığı yollara yağmur yağmasın yıllar sonra bulayım ayak izlerini onun saçlarını yel savurmasın dursun kıvrımları öyle, öptüğüm gibi
nasıl unuturum ki gülüşü gül olanı sevgilimdi, ya da ben öyle sanırdım o gitti, elimde bir çiçek dağınıklığı bütün yolların ucunda kalakaldım.
deniz, ona çok sevdiğimi söyle bir gün gelir de kıyına böyle durursa sularını kollarım bil, o ak köpüklerinle onu bir de benim için okşa…
sonu
ben dünyanın yitiği, yaşamın üveyoğluyum acıyım, acıdan da öte bir şeyim belki
bir kız sevdim gülüşü düşlere akan benim dışımdaki her yerden gelirdi sesi
Mutfağa girdim üçüncü sabah, açık kalmış o günden indirdim perdeleri, yansıyıp durdu bir kaşığın üstünde aralıktan sızan güneş. Çayı demledim, kurdum sofrayı, pembe çiçekli fincan, tuzsuz beyaz peynir, zeytin ve gül reçeli. Tarifini kimden almıştın hiç sormadım. Biraz gürültü ettim ekmeği keserken, “dur kalktım, dağıtma ortalığı” diye seslenmedin içerden.
Anladım sessizliğin dilini öğreneceğim. Bardağı, iskemleyi, saati dinlemeyi, “Sözcükler gerek bana” dedim birden “gecemsi, zamanlardan süzülmüş bazaltsı yeni sözcükler”; bağırıyor muydum, mırıldanıyor muydum?
Usulca topladım sofrayı, fincanını çatal bıçağını sakladım mutfak dolabının en alt gözüne. Yatak Odasına geçtim. Yastığını, yakası oyalı geceliğini dolaba kaldırdım, elinle işlediğin örtülerden birini yaydım üstüne, kilitledim kapağı. Bilmem açar mıyım bir daha?
Çalışma evime yöneldim: Üç dört adım, Elpenor’u dinleyerek geçtim avluyu; bunca yıl hangi sılayı özledim ben hangi çehreyi? Torunum yok bilmem yaşadım mı oğlumla? Kitaplardan doğdum ben, sayısız sayfadan edindim kederlerimi, aşklarımı devşirdim dizelerden, öykülerden; bir pelür kâğıdıyım artık yürürken görünüyor içimin harfleri; sonunda döneceğim yer zamanla tozlanacak bir raf.
Sözcüklere tapındım. Anlam kendisiydi imgenin, yaşadıklarım değil yazdıklarımdı gerçek; öyle sandım kururken ırmak yatakları. Üzünçle bakarken kışa yürüyen bahçeye Anladım; Ipıssız kaldım artık; bir sözcük değil sadece çürüyecek bir gövdesi var ölümün.
İnsan çekmecelerini de temizlemeli zaman zaman, Kalbini de! Çürüme içerdendir çünkü: Zarf ve Kabir, sararsa da kunt görünür. Mürekkep ve Beden kayıptır.
Sevinçli bir gündü ve hazırdım her türünden cenaze törenine. Daha dün birinden dönmüştüm ve mazî kadar uzaktım ölüden. Kimden duymuştum anımsamıyorum; ama şöyle bir özdeyiş yazmak istiyordum yatak odamın duvarına: Anılardan Kurtulun!
Ama anılarım neydi benim? Babamdan, amirlerimden, karımdan, polislerden ve komutanlardan kurtarabildiğim ne kalmıştı?
Nive erkeklerin de bir çeyiz sandığı yok acaba? Niye gömülmüyoruz onunla ve sevdiklerimizle? Ah! Mansur’u kiminle gömeceksiniz? Nesimi’yi kiminle gömeceksiniz? Kendi fetvasını veren Bedrettin’i kiminle? Onlar hâlâ kıyamdalar ve gül kokuyorlar.
Ben de tek hazinemi açtım: üç çekmece. Kurtulmak için. Mutad yıllık temizlik. Herkesin pisliğinden, kendi pisliğimden. İnsan etrafıdır elbet. Mansur uğulduyor işte
Gitti son leylekler. Az kaldı kışa; bir ayin sesiyle indi pancurlar; içimde bir sızı, çöktüm bir taşa, dönüyordu tepemde aç martılar: Ürktüm de kumsaldaki tenhalıktan: medet umdum aşkların anısından, ne yazık, ne yazık! Siyahtı aşklar.
Sessiz, önünden geçtiğim bahçeler; poyrazla kımıldıyor bir salıncak; gidiyordum hayallerle beraber; neyin imiydi birden düşen yaprak? Dedeevini özledim içimden, karaduta uzanmak pencereden; çalarken komşuda eski taş plak.
Sırrın dibine bak! Igvadan ürkme, diri ve ölü gör Eurydike’yi; Gömülecek kendi efsanesinde her insan, olgunlaştıkça ezgisi. Ayna açıldı artık. su damıtık. birikirken bellekte kalabalık; anladım, kederdir her kalbin içi.
Gördüm kırık bir ayna parçasında solgun yüzümü. Karaduygulu bir suret: Zamanın kadranında mıhlı, uyuyor eski bir uykuyu. Baktım kalıntısına yanık köşkün, küller parçası dantel bir örtünün: sezdim varoluşa sinmiş korkuyu.
Lüksler yanan köy kahvelerinde demiryolcularla rakılar içtim; kendimi dinlerken kederlerinde, yanayım, külüm kalmasın istedim. Gövdeler gördüm han odalarında, sallanıyorlardı ipin ucunda; “yalnızlıktır en büyük dehşet” dedim.
Şimdi dinlerken bu tenha kıyıda denizin iniltisini, kavradım; insanın özü, çekilen kaygıda; ben de düş üretmek için yaşadım. Gördüm karabasansı olsalar da, yıkımdan geçiyor çünkü kurtuluş da; kitaplarda en çok bunu anladım.
Yaşadık: hem iyiydi tarih hem kötü; bir bilgelik damıttık acılardan, ordan kalma gözlerdeki ürküntü. Ama mutluluk da sızdı yazlardan; Kınalı’nın oralardayız işte, gülüyor Oktay Bey. Edip dümende; özgürdük, kurtulmuştuk yasaklardan.
Güzeldir bazan, anlık her aldanış! Oysa tanklarla tutuluydu yollar; kuşkuyla, veda doluydu her bakış, “cemse”lere yüklenmişti kitaplar: Nerde bulacaktık doğadan başka özgürlüğü, yaşarken gözaltında? Ve yazdık, akkor kesildi sayfalar:
Tuhaf: Bu kasvetli günde farkettim: “yaşlanıyorum” diye geçirirken: tutmuş çelik. ön bahçeye diktiğin. Bir tebessüm kalsın sana benden: bir güle değmiş gibi ol masamda, her sabah o ciltlere dokundukça: tozlarım evrende kımıldanırken.
Üşüdüm, lodosa çevirdi rüzgâr: kumdu sanki, ayetler akıp gitti: gönlümde açıyorken uçurumlar. bilemedim en çok kimi sevdimdi. Hazırım gelecek olan kargışa: son leylekler gitti. Az kaldı kışa: