Bir kadınla yapılan üç şey

Bazı yazarları özler insan, onların anlattıklarını, anlatma biçimlerini, kullandıkları dili, yalnızca onlara ait olan sözcük evliliklerini, onların yarattığı ve okurken bir parçası haline geldiğiniz dünyayı, o dünyanın kokularını, seslerini, renklerini özler; ben arada bir Lawrence Durrell’i özlerim.
Yazıyı, hattâ zaman zaman fazlaca, şiire çok yaklaştıran üslubu, bu üslubun içinde insanları bütün kırılganlıkları ve sertlikleriyle anlatabilmesi, limon kokuları arasından süzülen ışığı, hoş kokulu tuğla tozuyla dolu havayı’ odama taşıması, yazmaktan aldığı zevki her kelimesiyle bana hissettirmesi, bitkinleşip bedbinleştiğim, kızgın çakıllar üstünde unutulmuş bir deniz kestanesi gibi kuruduğum zamanlarda, aynen onun kadın kahramanlarından birinin yazara yaptığını söylediği gibi ‘burun deliklerime bir yaşam soluğu’ üfler.
O soluğu minnettarlıkla içime çekerim.
İçime çektiğim o solukta benzersiz cümleler, benzersiz anlatımlar vardır, ama cümlelerinden biri, birçok okurun başına geldiği gibi, kitabın parçası olmaktan çıkıp benim kendi hayatıma katılmış, benim parçam olmuştur.
O cümle, Justine’i okuyan herkesin hatırladığı cümledir:
— Bir kadınla üç şey yapabilirsin: Ya onu seversin, ya onun için acı çekersin ya da onu yazarsın.
Bu unutulmaz bir cümledir.
Ama o cümleyi benim için daha da unutulmaz kılan, çok çok uzun yıllar önce, bir kadının sabaha karşı, parlak mor bir gökyüzünün altında koyu yeşil şemsiyeler gibi açılan fıstık çamlarının dibinde sorduğu bir sorudur:
— Bu cümlede ‘ya’ mı olmalı, yoksa ‘ve’ mi?
Bu cümleyi yazarın yazdığı gibi ‘ya seversin ya acı çekersin ya yazarsın’ diye mi kurmalıydık, yoksa ‘bir kadını seversin ve onun için acı çekersin ve onu yazarsın’ diye mi?
Soru, kadınların birçok sorusu gibi çok sade, çok düz ve verilecek cevaba göre bir hayatı tümüyle değiştirecek kadar tehlikeliydi.
Bir kadına karşı olan duygumuzda bir sıralama var mıydı, onu seviyor, sonra acı çekiyor, sonra yazıyor muyduk?
Yoksa hepsi iç içe miydi, onu hem seviyor, hem onun için acı çekiyor, hem de onu yazıyor muyduk?
Bir kadını yazmak, artık onu sevmemek, onun için acı çekmemek, onu terk etmek manasına mı geliyordu?
Sanırım hepimiz, sevmenin ve acı çekmenin birbirinden kolay kolay kopmadığını, alt akıntıları olan bir nehre girer gibi, bu duygulardan herhangi birinden suya girip derinlere doğru daldığımızda diğer duyguya rastladığımızı biliyoruz; hayat bize bir duyguyu diğerinden ayıklamanın pek mümkün olmadığını, duyguların orman perileri gibi yalnız başlarına gezmediklerini, her perinin bir de zebanisi olduğunu öğretti.
Ama sevmekle yazmak arasındaki ilişkiyi hiçbirimiz tam olarak bilemiyoruz.
Belki de soruyu tersinden sormalıyız:
— Bir kadın sevilmeyi mi, kendisi için acı çekilmesini mi, yoksa yazılmayı mı ister?
Sevilmeyi ister, sevilmeyi sever.
Kendileri için acı çeken erkekleri anlatırken seslerine yansıyan o şefkatli, acı çeken erkek için üzülen, o erkeğin o acıdan kurtulmasını dileyen ve çektiği acı için o erkeği küçümseyen edanın hemen altındaki, o acıyı kendi çekiciliğinin bir kanıtı gibi gören kadınsı kibri ve memnuniyeti hissettiğimizde, kendisi için acı çekilmesini de istediğini sezebiliyoruz.
Peki bir kadın yazılmayı ister mi?
Bu soruyu bir kadına sorduğunuzda çoğu, belki de hepsi, ‘hayır’ diyecektir, ‘yazılmayı istemem’; ama bunu gerçekten yazılmak istemediklerinden değil, böyle bir isteği gereksiz ve alçaltıcı bir gösteriş olarak değerlendirdiklerinden böyle söyleyeceklerdir.
Bunu derken, kadınların yazılmak istemediklerini söylemek istemiyorum, yalnızca bu konudaki duygularının gösterdikleri kadar açık ve net olmadığını, çok daha belirsiz ve karmaşık olduğunu söylemek istiyorum.
Birisinin kendilerini yazmasını isterler ve birisinin kendilerini yazmasından korkarlar.
Bir kadın kendi kendini, bir erkeğin kendi kendini tanıdığından daha fazla tanır, bir kadının esas ilgi alanı kendisidir çünkü; erkekler kadınlarla ilgilenirken kadınlar kendileriyle ilgilenirler.
Bu yüzden kendileriyle ilgili neyi ya da neleri saklamak istediklerini çok iyi bilirler.
Birilerinin kendilerini anlatmasından sıkılmaz kadınlar, günlerce, hattâ yıllarca kendilerini bir erkekten dinleyebilirler, onları korkutan anlatılmak değildir, bunu severler; onları korkutan nasıl anlatılacaklarıdır, kendileriyle ilgili gerçekleri bildiklerinden, bu gerçeklerin ne kadarının karşılarındaki erkek tarafından sezildiği konusunda hep içlerinde bir kuşku taşırlar.
Bütün kadınlar anlatılmak isterler, biri kendilerini yazsın isterler, ama hiçbir kadın bütün gerçekleriyle anlatılıp yazılmak istemez.
Onların, bir romanın kahramanı olma konusunda duygularındaki muğlaklık, bu çelişkiden kaynaklanır.
Söyledikleri şudur:
— Beni anlat, beni yaz ama beni, benim kendimi anlattığım gibi anlat, kendimi gördüğüm gibi değil.
Ama ya onu anlatacak adam, onun kendini gördüğü gibi görüyorsa; onun vücudunda beğenmeyip türlü giyim hileleriyle sakladığı yerleri gibi ruhunda beğenmeyip çeşitli şakalarla, öfkelerle, gözyaşlarıyla saklamaya çalıştığı kusurlarını da fark ediyorsa…
Hiçbir erkeğin vücutlarındaki ya da ruhlarındaki kusurları görmesine, hele bunları dile getirmesine tahammül edebileceklerini sanmam.
Belki de bu yüzden Durrell’in romanındaki o kadınca soruda ‘sevmek’ ve ‘yazmak’ birbirinden ayrılıyordur, bir erkek seviyorsa her şeyi yazacak kadar ayrıntılı ve açık görmemelidir çünkü.
Belki de bu yüzden o kadın bana, “Bunların arasında ve mi var?” diye sorarken, bir erkeğin bir kadını, o kadının kendi kendini gördüğü gibi bütün kusurlarıyla görüp, gördüklerine rağmen sevmesinin mümkün olup olmadığını sormuştur.
Bir erkek, bir kadını, onu yazacak kadar keskin bir şekilde bütün kusurlarını açıkça görüp de sevebilir mi?
Kadınlar sanırım buna ‘hayır’ diyecekler, ‘bizi bütün gerçeğimizle gören birinin bizi sevmesi mümkün değildir.’
Bana sorarsanız, ben, kadını bütün kusurları ve eksiklikleriyle gören biri onları sever derim.
Ben kadınların, vücutları gibi ruhlarının da en çok saklamak istedikleri yerlerini severim çünkü.
Onların erdemlerinden çok kusurlarının çekici olduğuna inanırım.
Durrell’inki de dahil bütün iyi romanlarda en güzel anlatılan bölümlerin kadınların ‘kusurları’ olduğunu ve erkeklerin bu kusurlara bağlandığını görürsünüz.
Yazarların, kadınlardan daha iyi bildiği tek gerçek de budur herhalde.

Ahmet Altan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.