nerde
yok mu ölümleriniz
dininiz mezhebiniz aşkına
ölememekten döndüm şaşkına
rabbiniz taptığınız aşkına
bir yudum ölüm
bir yudum ölüm veriniz
endişeye mahal yok
daşraya hep sıyırtma geçtim
kabrimin birinden ötekinedir sürekli seyahatim
tuttuğum
mürşidlerimin değil
ölümlerimin eliydi
Eyyûb
bir adamın hiç annesinin olmaması demektir
çağırma
seni umursamıyorum bundan böyle
burdan ancak cenazem çıkar
beni bu hayata alıştırdın artık/
hayatın bu yüzü fahşaya dönük
hadi gidelim
gene gelmedi.
siz gidin diyorum
Anne’m gelmeden burayı terkedemem
(bütün şeamet anne’lerin birer et mamülü olduğunu kabulde gösteremediğim bir basit seyyaliyet meselesiyle başlamıştı oysa)
yine de
sağolsun dostlar
tekfin ve teçhizimi tamamladılar
şimdi gerçekten gömülebilirim
siz gidin
/Anne
nerdesin
gelmez misin
gelemez misin
diyeceğim çok amma
pek kalaba yerdesin
Anne
yok musun
yoksa gene mi yoksun/
anne
ben artık iyiyim
hem kendime iyi bakıyorum
müptezel figanlarla yalvardım
fazla kullanılmış
topuklarımdan kuleler sıraladım
kollarım ırmak
gül dedim
bülbül dedim gece gündüz
yalanlarla övdüm seni
inadına yanlış inadına uzak
sana niçin yandım
ne sana
ne şiirime söyledi
bıçağın açmadığı ağzım
ne sandılar bilmem ki ne sandın
her gün bir tabut
çıkıyor kapımdan
her gün bir ölü
seni bildim bileli
Sana şiirle gelmiş
bağışla
bilmemiş
gözyaşıyla
hiç gülmemiş
Sana gülle gelmişim
toprağın zehrini arıtarak nasıl gelişirse zakkum
öyle gelir kokusu anneleri
anne kokusu
/birdenbire gelir/
Eyyub mahvının mes’ud mealidir
Anne’m şahitli
bir sabah namazı vakti gibidir
/Anne
suçüstü hazırlıyorlar bana
işte gene/
mürşid
kendisine sürekli ihanet edilen adam demektir
Şiir iyi
acı ve üzerime göreydi
ben hep göz ucuyla bakıyor
ve hep sıyırtma geçiyordum
bu arada ekranda biriler
birdenbire yaşlanıyordu
lütfen biraz açılın başımdan
fenalaşabilirim
son defa söylüyorum bakın
hatırlamıyorum öncesini bu oyunun
senaryoyu önceden göstermediler
ne olacağını bilmiyorum sonunun
geri durun şöyle
alışmadığınız şeyler bunlar
ne ilk öldürülüşüm bu
ne ilk yıkılışı evimin
cesetleri yanyana koyun
büyüğümü küçüğümün yanına
ayrılmasınlar
- kabahat kendisinindi
hep yüksekten uçuyor
uçmuyor
düşmemeye çabalıyordu
hiç süzülmedi meselâ
bir çırpıntılar bütünüydü
kabahat kendisinindi
bana sorarsanız
uçmasını bilmiyordu
kalbimdeki burgaç kitabesi
bileklerimdeki şiiri
yine ben
yalnız ben sökebilirim
dağlar
denizler
ağaçlar
gül ölüyordu yaprağında
açıklıyorlardı
/bütün yaşamlar zaten şiirdi/
en münasebetsiz
en vakitsiz ölüyordum
kâfır oluyorlardı
senden gayri nem
kimim kimsem mi var
yeni/yeniden keşfediyorum perdelerini
seni en iyi ben icra ederdim
ey ölüm
bir ömür seni
yalnız seni sevdim
şimdi hicazkâr ölüyor
en neva ölüyorum
Yenildim
söylemedi deme
gidiyorum
geldiğim yere
‘zemheriden ötesi var’
kimseden ayrılmış
kimseye kavuşmuş
kimseye dönmüş olmayacağım
söylemedi deme
gidiyorum
geldiğim yere
aklım uçmuş
sensizliğimden anlıyorum
iki ayeti bir araya getiremiyorum
her mecnun bir gönül doğurmuş
akıl verip gönül almış
işte ben
ne aklım ne gönlüm kalmış
bekliyorum bu kabristanda
yalnızca bekliyorum
yarın senden beni soracaklar
önce mektuplarımı göster
beni ele veren gözlerim
ve sesimi
sonra konu eder
‘aslında orda herşey var’ dersin
…
/bu esnada
o denize düşmüştü
bizi onaylayıp
hoşça el mi sallıyor
boğulup çırpınıyor muydu
bunu hiçbir zaman anlayamadık/
sonra üstünde ateş yaktık
göğün mavileri
gecenin burçları
kız saçları
delikanlı parmakları
yedi iklim dört yönden
kördüğüm toplardı
de
işte bahar
kalktı yerden
kırk yıllık kar
kar kalkıp
ağınca kalbime buhar
var oldu hüznün
esti
bu rüzgâr bu rüzgâr
/neden ivedi okuyor
hele segâh
henüz ikindi olmalı
bu hangi ezan
kim bu müezzin/
içinde sen
bir tren ayrılıyor istasyonumdan Zîn
gitsem kusurlu
kalsam hasar görüyorum
benim sevgili
benim ilaç
benim anlamlı yenilgilerim
herkesin aklından geçen
bazan benim de aklımdan geçer
aklımdan çıkmayan
kimsenin aklına gelmiyor
/hayır hayır
yanlış anlaşıldı
onlar Tanrı’yı değil
sadece aşkı inkar ediyor/
onlara hiç
ama hiç bir zaman inanmadım
gül budur dediklerinde
yalnızca iç geçirdiğimi hatırlıyorum
ezelden beri sana geliyor
sonsuza kadar senden gidiyorum
kenetlenmek diye bir hurafeye takmışım kafamı
oysa en fazla sıyırtma geçiliyor
habire hasar görüyor
habire ufalanıyorum
sen miydin sıyırıp geçen
ben mi
bildiğim bir şey var
sermayem
kârım
kazancım
nâmurad ölmekmiş muradım
/sen pınardın Gürün’de
karpuz çatlatan
girecektim içine
anadan üryan
kuzey rüzgârıydın
oldum bittim
bağrıma esecektin
buz torbası
alnıma koyacaklardı
yoksul lügatım
doğrudur
fukara
harfler kendi imalâtım
becerdiğim bu
ifadem bu kadar
“Şiir Yusufun kanlı gömleği.
Şiir, şairi kana bulamalı. Şiir, şairi derin kuyulara atmalı, bir çocuk kadar masum ve suçsuz ve ne olup bittiğine akıl erdiremiyorken. Şiir, şairi pazara çıkarmalı; ucuza kapattırmalı. Şiir, şairi töhmet altına sokmalı, iftira ettirip ırzı-namusuyla oynatmalı. Şiir, şaire zindanları reva görmeli.
Bütün bu acıları yaşamış veya yaşatmış gömlek, artık görmeyen gözleri, basiretleri açabilir.
Şairin, kana bulanan, arkadan yırtılan gömleği, onun kirli çamaşırı basiretler açar. Korkunç bedeller ödenmiştir çünkü.
Şiir basiretler açmıyorsa, o şiirin şairinin gömleği kana bulanımamış, arkadan yırtılmamış, kuyular, zindanlar dolaşmamış demektir.”
Murat Kapkıner
Kimsenin Aklına Gelmeyen











