Sevaplar, yol arkadaşlarımız
Hayat yolunda yan yana yürürüz
Vicdan azapları başımızın belası,
Çıkış kapısı yolunda bu âlemin
Bizden hızlı yürürler önümüzde;
Ve ah! Kalbin o çarpıntısı, o vuruşları
Nelere mal olur bize!
Nedeni ve etkisi ne olursa olsun tatlı
Bir şeydir bu ya ve Akıl nasıl da
Bekler, çalmak için Sevinç’in büyüsünü
Ve yinelemek için ince gerçekleri, Vicdan da
Yüklenmiştir güç bir görevi, yani “kıssadan hisse çıkarmayı”
Hiraeth geçmez. Ama insan onunla yürümeyi öğrenir. Onu bastırdıkça ağırlaşır, kabul ettikçe yerini bulur. Çünkü her adlandırılmış duygu, biraz daha taşınabilir olur.
İnsanlar HİSSETTİKLERİ GİBİ davranırlar. Ne olduğumuzun anlaşılmasını sağlayan şey DAVRANIŞLARIMIZDIR, atik mi, ikircimli mi olduğumuz olduğumuzdur -dostça olsun ya da olmasın, dudaklarımızdan dökülen şeyler değil.
Ölmek, kamera karşısında ya da sahnede yürek parçalayıcı ve tercihen yavaş bir ölüm her oyuncunun hayalidir. Bahse girerim bir gün o son anları sahnede nasıl oynayacağını hayal etmemiş tek bir erkek ya da kadın oyuncu yoktur. Yaşam gücü yavaşça kayıp giderken ve biz varolmamanın sınırında tutunurken son nefesimizde o bilgelik ve zeka dolu sözleri nasıl söyleriz. Ölüm yaklaşınca olan şey bizce bu mudur? Ölüm kalanlardan söz vermelerini istemenizi mi sağlar? Günahlarını mı itiraf ederler? Ya da şakalaşırlar mı?
Düşünmenizi isteğim şey hayatın o son anlarında gerçekten olan şey. Şok edici şiddetli ölümlerden bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey yaklaştığını bilmek. Gerçekten kaybolduğumuz o en büyük sihirbazlık numarasına tamamen teslim olmak.
Dostlarım ve sevdiklerim son nefeslerini verirken baş uçlarında onların ellerini tuttum. Şu kadarını söyleyebilirim, hayatın sonundaki o dramatik konuşma anı koskoca bir saçmalıktan ibaret. Bir şey söylerlerse içlerinden söylerler ama neredeyse duyarsınız. İçlerinde süren o konuşmada hayatlarının sonuna gelmiş olduklarına inanamayış ve şaşkınlık vardır. Orada oturduğunuzu farketmezler bile. Ölen için yaşayanın hiç önemi yoktur.
Albine ve Serge çiçekliğe girdiler. Albine, keyifli bir ilgiyle seyrediyordu Serge’i, yorulmasından endişeleniyordu. Ama o belli belirsiz bir gülümsemeyle rahatlattı. Onu istediği yere götürecek kadar güçlü buluyordu kendini. Kendisini tekrar güneşte bulunca, sevinçle göğüs geçirdi. Yaşıyordu işte. Kışın koma haline bağlı bir bitki değildi artık. Bu nedenle son derece duygusal bir minnettarlık içindeydi. Albine’in küçücük ayaklarını, yolların sertliğinden korumak istiyordu. Kollarını, annesinin uyuttuğu bir çocuk gibi boynuna dolamasını düşlüyordu. Genç kızı, kıskanç bir muhafız gibi korumaya başlamıştıartık yoldaki taşları ve dikenleri kenara itiyor, yalnızca kendine ait olan okşamaları, onun o güzel saçlarından rüzgârın çalmamasına dikkat ediyordu. Albine, Serge’e sıkı sıkı sarılmış, son derece mutlu bir biçimde teslim ediyordu kendini.
Albine ve Serge, güneşin altında ilk kez böyle yürüdüler. Çift, hoş bir koku bırakıyordu arkasında. Patikaya bir ürperti veriyor; güneş ayaklarının altına altın rengi bir halı seriyordu. Serge ve Albine, çiçekli fundalıklar arasında, öylesine çekici bir büyüyle ilerliyorlardı ki uzak yollar onları çağırıyordu. Halkın, uzun zaman beklenmiş hükümdarları selamlaması gibi, bir hayranlık mırıltısıyla selamlıyordu onları, ikisi bir arada, harikulade güzel, tek bir yaratıktı. Albine’in beyaz teni, Serge’in esmer teninin beyazlığından başka bir şey değildi. Güneşle giyinmiş halde yavaş yavaş ilerliyorlardı. Güneş olmuşlardı artık. Eğilen çiçekler tapıyorlardı onlara.
Çiçeklikte uzun süreli bir heyecan oldu. Yaşlı çiçeklik eşlik ediyordu onlara. Burası yüz yıldır kendi haline bırakılmış geniş bir alan, rüzgârın en değerli ve az bulunan çiçekleri içine ektiği cennetten bir köşeydi. Bol güneşte uyuyan Paradou’nun mutlu suskunluğu, bitki türlerinin yozlaşmasını engelliyordu. Orada ılık bir hava, her bitkinin, kendi gücünün sessizliği içinde uyuması için sürekli beslediği bir toprak vardı. Orada yetişen bitkiler, son derece görkemli, muazzam, son derece bakımsız, çapa ve su kovası görmemiş dev çiçekler halinde açmış rastlantılarla doluydu. Doğal sınırların koruduğu bu ıssızlığın ortasında, utanmadan büyümekte özgür, kendi haline bırakılmış doğa, her bahar mevsiminde kendini daha fazla terk ediyor, olağanüstü taşkınlıklar yapıyor, her mevsimde, kendisine, hiçbir elin kesinlikle koparmayacağı tuhaf çiçek demetleri ikram ediyordu. Ayrıca insan çabasının başardığı işi alt üst etmek için çılgınca uğraşıyormuş gibi bir hali vardı. Başkaldırıyor, yollara karmakarışık çiçekler serpiyor, çakıllıkları yükselen yosun yığınıyla kaplıyor, mermerlerin boynuna sarılıyor, tırmanan bitkilerinin esneyen ipiyle yere seriyordu onları. Havuzların, merdivenlerin, taraçaların taşlarının altına fidanlar sokarak kırıyordu onları, sürüne sürüne gidip, ekilmiş en ufak köşeleri bile ele geçiriyor, oraları kendince yoğuruyor, yerden aldığı bir tohumu, oraya bir başkaldırı bayrağı gibi dikiyor, bu mütevazı yeşilliği, çok iddialı bir yeşillik yapıyordu. Bir zamanlar çiçek tutkunu bir efendi için bakılan çiçek bahçesinin tarhlarında, özenli kenarlarında, köşelerinde son derece seçkin bitkiler vardı. Bugün gene vardı aynı bitkiler ama öylesine sayısız familyalar halinde çoğalıyor, genişliyor, bahçenin dört bir yanına öyle bir sefahat düşkünlüğü içinde yayılıyorlardı ki bahçe bir gürültü patırtıdan, duvarları dolduran birkaç öğrenci kalabalığından, sarhoş doğanın, mine çiçekleri ve karanfillerin hıçkırıklarla doldurduğu kuşkulu bir yer haline gelmişti.
Albine, zayıf ve halsiz düşmüş, Serge’in omzuna kendini ona teslim olmuş gibi görünüyordu ama Serge’i yöneten gene de kendisiydi. Önce mağaraya götürdü onu. Kavaklardan ve söğütlerden oluşan bir ağaç topluluğunun arkasında, bir yıkıntı, bir yalağın içine düşmüş kayalardan oluşan taş bir kovuk açılıyor, taşların arasında su sızıntıları görülüyordu. Mağara dalların ve yaprakların saldırısıyla kaybolmuştu, gül hatmi sıraları, mağaranın girişini kırmızı, sarı, mor, beyaz çiçeklerden bir parmaklıkla örmüştü âdeta. Çiçek dalları, içindeki zehrin ateşini pervasızca püskürten tunç yeşili, dev ısırganlar içinde kaybolup gidiyordu. Daha sonra, birkaç sıçrayışla yukarı tırmanan, narin çiçekleri yıldız biçiminde açılmış yaseminlerin, ince dantelli mor salkımların, cilalı saç tabakaları andıran oymalı kalın sarmaşıkların, soluk mercan renkli dallarla dolu yumuşacık hanımellerinin, kollarını uzatmış, tepeleri sorguçlu, âşık filbahrilerin güçlü hamlesi görülüyordu. Sonra daha ince başka bitkiler de sarılıyordu bunlara, bu çiçekleri sıkı sıkı bağlıyor, kokulu bir örgü içinde hapsediyordu. Yeşilimtirak ve çıplak tenli latinçiçekleri kırmızı altın ağızlarını açıyorlardı. İncecik ipleri andıran güçlü İspanya fasulyeleri, yer yer keskin kıvılcımlarının ateşini tutuşturuyordu. Boru çiçekleri yapraklarının oymalı göbeğini açıyor, binlerce küçücük çıngıraklarıyla, zarif renklerinden sessiz bir melodi dinletiyorlardı. Kokulu nohut çiçekleri, bir yere konmuş kelebek sürüsü gibi esen ilk rüzgârda daha uzaklara gitmeye hazır durumda, kızıl ve pembe kanatlarını topluyorlardı. Bir çiçek yağmuruyla benek benek olmuş bu muazzam yeşillik gür saçlı bir başı andırıyordu ve bu saçın lüleleri her yandan taşıyor, çılgın diziler halinde dağılıyor, uzakta, sırtüstü uzanmış, rahat ve de bir tutku nöbeti içinde başını arkaya devirmiş, dev gibi bir kıza benziyordu.
Serge cesaret verdi kendisine, ısırganların üstünden geçirdi onu, mağaranın girişini kocaman bir taş tıkamış olduğundan, Albine birkaç adım ötede ağzını iyice açmış kovuğun üzerine iyice eğilebilmesi için kollarında ayakta tuttu bir an onu.
Alçak sesle konuştu Albine: “Akan suya düşmüş, boylu boyunca uzanmış mermer bir kadın var” dedi. “Su kemirmiş yüzünü.”
Serge de görmek istedi onu. Bileklerine dayanarak yükseldi. Serin bir hava vurdu yanaklarına. Sazların ve su mercimeklerinin arasında, kovuktan süzülen gün ışığında kadın yarı beline kadar çıplak, sırtüstü yatıyordu, bacaklarında bir örtü vardı. Yüz yıl kadar önce boğulmuş, muhtemelen çektiği sıkıntılar yüzünden bu pınarın dibine düşmüş, yavaş yavaş intihar etmiş bir heykeldi. Üstünden akan berrak su, yüzünü düz bir taş, yüzü olmayan bir beyazlık haline getirmişti; oysa âdeta ensenin harcadığı bir çabayla su yüzüne çıkmış gibi duran memeleri, hâlâ canlı ve eskiden kalmış bir şehvetle kabarmış gibi duruyordu.
“Boş ver, ölmemiş!” dedi tekrar aşağı inen Serge. “Bir gün gelip oradan çıkarmak lazım onu.”
Ama ürperti duyan Albine oradan uzaklaştırdı onu. Tekrar güneşe, tarhların ve çim yastıklarının sefahatına döndüler. Öylesine, üstünde belirgin bir yol olmayan bir çiçek yığını içinde yürüyorlardı. Ayaklarının altında, bir zamanlar bahçe yollarının kenarında dikili olan, şimdi ise sonu gelmeyen sergiler halinde yayılan zarif bitkiler, bodur bitkiler vardı. Ara sıra, pembe sinekkapanların oluşturduğu benekli ipek yığınına, küçücük karanfillerin alacalı atlasına, hüzünlü ve küçücük gözlerle dolu muhabbet çiçeklerinin mavili kadifesine gömülüyorlardı topuklarına kadar. Daha ötede mis kokuların oluşturduğu bir deniz gibi, dizlerine kadar yükselen dev muhabbet çiçek arasından geçiyorlardı. En küçük bir demeti bile berelemekten korktuklarından, yakındaki, çok hoş menekşelerle dolu bir bahçeyi çiğnememek için bir inci çiçeği bahçesinden, kestirmeden gidiyorlardı. Sonra dört tarafları da kapanıyor, her yanlarında yalnızca menekşeler kalıyor, sonra ilkbahar soluğunun içinde bu mis gibi kokan tazelik üstünde mahcup adımlarla yürümek zorunda kalıyorlardı. Menekşelerin ötesinde, lobelyaların yeşil halısı, açık mor lekelerle, biraz zorlukla uzayıp gidiyor, selaginoitlerin ufak inceliklerle birbirinden ayrı yıldızları, nemofilaların mavi kupaları, sabunotlarının sarı haçı, Mahon frenk menekşelerinin pembe ve beyaz haçları, zengin motifli halıları andıran köşeler çiziyor, çiftin, ilk gezintilerinin keyfi içinde yorulmadan yürümeleri için önlerine sonsuz, gösterişli, şahane bir örtü seriyordu. Sürekli menekşeler çıkıyordu karşılarına. Her yandan bir menekşe denizi akıyordu ve ayaklarına çok değerli kokular döküyor, yaprakların altındaki gizli çiçeklerin soluğunu, eşlik etmek için yanlarına veriyordu. Albine ve Serge yollarını şaşırıyordu. Daha yüksek binbir çeşit bitki çitler örüyor; çiftin, üstünde keyifli bir biçimde yürüdüğü dar patikalar meydana getiriyordu.
Patikalar ani dönemeçlerle içerilere doğru dalıyor, dolambaç yapıyor, göz mavisi renginde püsküllü herdemtazelerin, hafifçe misk kokan yapışkan yapışkanotlarının, kızıl benekli, bakır renkli boğazlarını gösteren nimülüslerin, rüzgârın eğirdiği çiçekten örekelerini diken görkemli, kızıl ve mor renkli otsu süs bitkilerinin, saç gibi ince elyaflı kırmızı ketenlerin, dolunaylara, altın renkli aylara benzeyen beyazımsı, mavimsi, pembemsi, soluk renkli, kısa ışınlar saçan krizantemlerin oluşturduğu, karmakarışık ve içinden çıkılması mümkün olma yan korulukların eteklerini birbirine karıştırıyordu. Serge ve Albine engelleri aşıyor, iki çit arasındaki yeşillikte keyifli yürüyüşlerini sürdürüyorlardı.
Sağ tarafta incecik geyikotları, bembeyaz kar gibi dökülen mahmuz çiçekleri, yapraklarının küçücük çukurlarında bir damla şebnem olan kül rengi köpek dilleri vardı. Sol tarafta hasekiküpeleri bulunan uzun bir yol vardı. Bütün hasekiküpesi türleri, beyazları, soluk pembeleri, koyu morları vardı. Özellikle de koyu mor renktekiler, siyah matem rengi kadar kasvet veriyor, yüksek dalların oluşturduğu bir demetten, matem tülü gibi katmerli ve işlemeli yapraklarını sarkıtıyorlardı. Onlar ileri doğru gittikçe, daha uzaklarda çitler değişiyor, yaprak kıvrımları arasında yitip giden çiçeklenmiş, sıra sıra, görkemli hazeran çiçeği dalları gözüküyor, kızıl renkli aslanağızlarının açık ağızları dışarıya doğru uzanıyor, hoş, kırmızı beneklerle süslü, kükürt rengi kanatlı çiçeklerle dolu şizantüslerin ince dalları yükseliyordu. Çan çiçekleri koşuşturup duruyor, çanlarını olabildiğince yükseltiyordu. Altın rengi dalları çan kulesi işlevi gören iri çirişotlarının üstüne kadar ulaşıyordu. Bir köşede, görkemli bir rezene, su yeşili renginde atlastan şemsiyesini eğmiş, ince dantel giysili bir kadına benziyordu. Serge ve Albine, daha sonra, birdenbire, kendilerini bir çıkmazın sonunda buldular, daha öteye gidemediler. Patikayı, bir çiçek yığını, müthiş bir bolluk içinde fışkıran bitkiler tıkıyordu ve oraya zafer sorgucu takmış bir yığın oturtuyordu sanki. Aşağı tarafta ayıyoncaları bir kaide oluşturuyor ve bu kaidenin üstünde lal renkli mubarekotları, kuru yapraklarında, duvar kâğıtları gibi çatlaklar bulunan rodantlar, ilkel bir tarikat mensubunun saçlarını andıran, işlemeli, beyaz, iri haçlı klarkiyalar çıkıyordu. Daha yukarılarda pembe renkli viskaryalar, sarı leptosifonlar, beyaz kolinsiyalar, cırtlak renkler arasına, yeşil güllü ponponlarını daldıran lagürüsler açılıyordu. Daha da yukarıda kırmızı renkli yüksükotları, mavi acıbaklalar, ince sütunlar halinde yükseliyor, erguvan ve lacivert renkli bir Bizans kubbesi oluşturuyor, en tepede de, kan rengi yapraklı, müthiş bir kene otu, kararmış bakırdan bir kubbeyi yayıyordu âdeta.
Serge, ellerini uzatarak geçmek isteyince Albine çiçekler tahrip etmemesi için yalvardı ona: “Dalları kırar, yaprakları ezersin” dedi. “Ben yıllardır buralarda yaşıyorum, kimseyi öldürmemeye dikkat ediyorum… Gel yabani menekşeleri göstereyim sana.”
Geri dönmek zorunda bıraktı onu, patikanın dışına çıkardı, eskiden içinde büyük havuzların bulunduğu çiçek bahçesinin ortasına kadar götürdü. Yaprak dolu havuzlar, artık dağılmış, kırılmış mermer kenarlı, geniş tarhlara dönüşmüştü. Esen bir rüzgar, bunların en geniş olanlarından birine olağanüstü görkemli bir yabani menekşe tarhı ekmişti. Kadife çiçekleri lacivert saçları, sarı gözleri, daha solgun dudakları, ten rengi ince, küçük çeneleriyle canlı gibi gözüküyordu.
“Küçükken korkuyordum bunlardan” dedi Albine. “Şunlara bak bir, hepsi yerden bitme, insana bakan binlerce yüz adeta… Yüzlerini de hep birlikte çeviriyorlar. Başları dışarıda, toprağa gömülü bebekler gibi bunlar.”
Serge’i sürüklemeye devam etti, öbür havuzların çevresini dolaştılar. Birinci havuzun yanındaki havuzda horoz ibikleri bitmişti, yukarı kalkmış bu acayip ibiklere Albine dokunmaya cesaret edemiyor, baktıkça, kan rengi kurtlara benzetiyordu onları. Saman rengi, şeftali çiçeği renginde, keten grisi, pembe renkle yıkanmış beyaz kınaçiçekleri de bir başka havuzu dolduruyor, tohumları, zayıf, kuru sesler çıkararak yay gibi fırlıyordu. Sonra, bir çeşme yakıntısı ortasında, görkemli bir karanfil yığını vardı. Beyaz karanfiller yosunlu yalaktan taşıyordu, taşların aralarında, tepelikli karanfillerin, işlemeli muslini andıran alaca bulaca katmerleri görülüyordu. Bir zamanlar su püskürten aslan ağzında şimdi iri, kırmızı bir karanfil, son derece canlı çiçekler halinde fışkırıyordu ve sakat, yaşlı aslan kan tükürmeye başlamıştı artık. Sonra, onun yanında, bir zamanlar içinde kuğu kuşlarının yüzdüğü büyük havuz bir leylak ormanına dönüşmüştü. Bu ormanın gölgesinde şebboylar, mine çiçekleri, gündüzsefaları, kokularla ıslanmış, yarı uykulu bir halde, kırılgan renklerini koruyordu.
Albine gururlu bir tavırla konuştu: “Yarısını bile dolaşmadık çiçek bahçesinin daha. Esas büyük çiçekler orada. O taraflarda, ben buğday tarlasındaki keklik gibi kaybolurum.”
Gittiler oraya. Devrilmiş saksıları hâlâ süsenlerin mor alevleriyle yanan geniş bir merdivenden indiler. Basamaklar boyunca, sıvı bir altın seline benzeyen bir şebboy şelalesi akıyordu. İki tarafta, tuhaf bir sanat yapıtı, bir Çin buhurdanı kadar ince, zarif, diken diken, acayip bir kuş gagası gibi kıvrık, yeşil bronzdan, kollu şamdanlarda devedikenleri görülüyordu. Kıvrık parmaklıklar arasında, damkoruklarından sarı örgüler, küf lekeleriyle dolu yeşilimsi saçlar sallanıyordu. Sonra, aşağıda, meşeler gibi iri şimşirler dikilmiş, ikinci bir çiçek bahçesi vardı. Bu şimşirler, bir zamanlar top top, ehram biçiminde, sekiz köşeli kuleler şeklinde kesilmiş, şimdi son derece çekici bir perişanlık içinde, aralıklarından mavi gökyüzü parçaları gözüken iri paçavralar gibi koyu yeşil renkli yapraklarla örtülü, eski düzgün şimşirlerdi.
Albine, Serge’i sağ tarafa, çiçek bahçesinin mezarlığı gibi görülen bir tarlaya götürdü. Kumlarda biten otlar kendi matem renkleriyle karartıyordu burasını. Bir yığın haşhaş, diziler halinde ölüm kokusu saçıyor, hummalı bir pırıltı içindeki ağır çiçeklerini açıyorlardı. Trajik şakayıklar, yüzleri harap ölmüş, salgın hastalık soluğuyla benzi kül rengini almış, hüzünlü kalabalıklar oluşturuyordu. Kısacık tatulalar, morumsu borularını açıyor, canlarından usanmış böcekler intihar zehri içiyordu orada. Aynısafalar, tıkızlaşmış yapraklarının altına çiçeklerini gömüyor, bu can çekişen yıldızlar, çürüdükçe koku yayıyorlardı çevreye. Daha kasvetli şeyler de vardı: Paslı maden renginde, dolgun düğünçiçekleri, zehir saçan, kendi kokularıyla ölen sümbüller ve sümbülteberler. Ama özellikle de ölü küllerinin konduğu vazoları andıran bitkiler çok boldu. Her tarafta bol bol rastlanıyordu bunlara ve çizgili kadifeden, düz kadifeden, görkemli bir sadelik içindeki morlu beyazlı görünüşlerinin yarı matemini dolaştırıyorlardı çevrede. Bu hüzünlü tarlanın ortasında, sakat bir mermer aşk heykeli henüz ayaktaydı. Bir yay tutan eli ısırganların arasına düşmüştü ve çıplak bedenini ürperten yosunların altından hâlâ gülümsüyordu.
Albine ve Serge, daha sonra, yarı bellerine kadar bir şakayık tarlasına daldılar. Beyaz çiçekler açılıyor, sağanak halindeki bir yağmurun iri taneleri gibi dökülen geniş taçyapraklar ellerine serinlik veriyordu. Kırmızı çiçekler müthiş gülümsemeleriyle onlara ürküntü veren felçli yüzleri andırıyordu. Sol taraftaki bir fuscihas tarlasına girdiler. Esnek, dağınık, bir milyon çıngırakla süslü fidanlardan meydana gelmiş bir fundalık Japon oyuncakları gibi hayran bıraktı onları. Sonra mor salkımlı dikenli otların bulunduğu tarlalardan, mirçiçeği, turmagagası tarlalarından geçtiler, bu çiçeklerin üstünde yanan bir ateşin, kırmızı, pembe, beyaz küçük alevleri koşturuyordu âdeta ve en hafif bir esinti sürekli canlandırıyordu bunları. Kamış kadar iri glayöl örtülerin yanından dolaştılar, bunların uzun çiçek sapları, aydınlık bir ortamda yanan meşaleler gibi güçlü alevlerle yarıyordu. Albine’in beli kadar kalın gövdelerden oluşmuş, içine bir çocuk yatırılabilecek kadar geniş ve sert yapraklarla karanlıklaşmış, iri yüzlerle, her biri bir güneş gibi parlayan yıldızlı yüzlerle dolu bir ay çiçeği ormanında yollarını şaşırdılar. Sonunda, başka bir ormana, katmerli zakkum ormanına vardılar. Buradaki bitkiler öylesine sıktı ki dallar ve çiçekler görünmüyordu artık. Dev gibi demetler çevreye yayılıyor, küfe dolusu ince çenetler ufka kadar kümeleniyordu.
“Dur hele, sonuna gelmedik daha. Yürüyelim, biraz daha yürüyelim” diye haykırdı.
Ama Serge durdurdu onu. O anda yıkıntı halindeki direklerin ortasında bulunuyorlardı. Sütun gövdeleri, herdemtaze ve Cezayir menekşesi yığınları arasında banklar gibi duruyorlardı. Uzakta, ayakta kalmış sütunlar arasında başka çiçek tarlaları, renkli fayansı andıran çarpıcı benekli leylak tarlaları, kan ve altın rengi benekli küçücük et kabarcıklarına benzeyen çanta çiçeği tarlaları, öfkeli, iri papatyaları andıran zinya tarlaları, cildin pembeliğini gösteren patiskadan bir kadın iç çamaşırı gibi yumuşak yapraklı petunya tarlaları, gene tarlalar, hangi çiçeklerin olduğu belli olmayan, zemini halı gibi süslü, solgun yeşil otlara gömülü, çarpıcı renkli yığınların karışık alacasıyla, güneşe serili uçsuz bucaksız tarlalar uzanıyordu.
“Asla her şeyi göremeyeceğiz” dedi Serge, elini öne doğru uzatarak ve gülümseyerek. “Burada yükselen kokuların içinde oturmak çok hoş olur herhalde.”
Hemen yanı başlarında bir siğilotu tarlası vardı. Buradan öylesine hoş bir vanilya kokusu yükseliyordu ki rüzgâra bir kadife yumuşaklığı veriyordu bu koku. Orada bitmiş şahane zambaklardan bir demetin ortasına devrilmiş sütunlardan birine oturdular. Yürümeye başlayalı bir saatten fazla olmuştu. Bütün çiçeklerin arasından geçip, güllerin ortasından, zambakların içine ulaşmışlardı.
İncecik hanımellerinin, misk kokulu menekşelerin, bir öpücüğün taze kokusunu salan mine çiçeklerinin, ölümcül bir şehvetin baygınlığını üfleyen çuha çiçeklerinin ateşli çağrıları arasındaki sevdalı gezintilerinden sonra, zambaklar onlara iffetli bir tavırla kollarını açıyorlardı. Fidan boylu dallarıyla zambaklar, onları yalnızca dişi organların hafif altın sarısı damlalarla süslü çeneklerinin kar gibi bembeyaz damı altında, beyaz bir çadırın altında barındırıyordu. Onlar göz kamaştırıcı bir iffet içinde, çocuk yaştaki nişanlılar gibi, henüz, yalnızca masumiyetlerinin çekiciliği içinde seviştikleri bir saflık kulesinin, bütün saldırılara karşı korunmalı bir kulenin ortasındaymışlar gibi oturuyorlardı.
Albine ve Serge, akşama kadar zambakların içinde kaldılar. Çok rahat ettiler orada. Doğumları tamamlanıyordu orada. Serge’in ellerinde kalmış son ateş de kayboluyordu orada. Albine bembeyaz oluyordu orada, hiçbir kırmızının pembeleştiremediği süt beyaz bir renge dönüşüyordu. Kollarının, boyunlarının, omuzlarının çıplaklığını fark etmez oldular. Saçları, saçılmış çıplaklıklar gibi şaşırtmadı onları. Birbirlerine iyice sokulmuşlardı ve birbirlerine iyice sokuldukça, serinlik hissederek kahkahalarla gülüyorlardı. Gözleri pınar suyu gibi berrak ve durgundu, bedenlerinden en küçük bir kirlilik çıkmıyor, o duruluğu soldurmuyordu. Yanakları daha yeni olgunlaşmış tüylü meyveler gibiydi. Onları ısırmayı düşünmüyorlardı. Zambakları bıraktıklarında on yaşında bile değildiler. Büyük bahçenin içinde, ebediyen dost kalarak ve ebediyen oynayarak yaşamak üzere yalnızca birbirlerine rastlamışlardı sanki. Alacakaranlıkta eve dönmek üzere, tekrar çiçek tarlasından geçerlerken, çiçekler, onları bu kadar genç bulmaktan hoşnuttular ve bu çocukları ayartmak istemeyerek, sindiler âdeta. Haşhaş ormanları, karanfil tarhları, sevda çiçeği halıları, filbahar örtüler, bu akşam vaktinde, önlerine, loşluk içinde, kendilerininki kadar saf bir çocukluk içinde uykuya dalmış bir aşk yatağı seriyorlardı. Yabani menekşeler, minik ve masum yüzleriyle dostça bakıyorlardı onlara. Albine’in beyaz eteğini sürttüğü tembel muhabbet çiçekleri, acıma duyguları içindeymişler gibi, onların ateşlerini bir solukla hızlandırmaktan çekiniyorlardı.
Emile Zola Rahip Mouret’nin Günahı Çeviren: İsmail Yerguz Kırmızı Yayınları
Binbir dilde konuşan şiir, arif olana Sadece tek bir dildir, sade tek bir lisandır.
***
Aciz gibi hem şair, hem filolog olanlar, Benim gibi sadece tercüme yapmalıdır… Şiirdeki suçumu filolojiye yükler, Dildeki noksanı da şairliğe verirsin.
***
Araplar bazan yemek yemez, oruç tutarmış, Başka zamanlar ise bol bol ziyafet varmış, Çorak çöllerden geçer, sonra dinlenmek için, Yeşil vahalıklara varıp konaklarlarmış, Yüklerini taşıyan, iş gören develermiş, Bindikleri atlarsa sanki birer rüzgârmış, Bunların hepsini ben, tefsirlerle beraber Hamasa’dan öğrendim okuyup karış karış.
***
Görünüşte maddiyat üstü şeyler söylerken, Bahseder büyük Hafız yalnız maddi şeylerden. Yahut o sade maddi şeylerden söz açınca, Bahsettiği hep madde üstü müdür acaba? Düşünceyle çözemez ondaki sırrı insan, Zira onun maddesi, madde üstü her zaman.
***
Okumaya başladım, Allah adın anarak, Yabancı bir dilden bir kitap ele alarak; Harfleri tanıyordum, yazı Tamil yazısı, Fakat sesler mânasız, yabancıydı yapısı, Biliyordum, gözlerim hep o adı arardı, Bu karışık harflerin içinde mutlak vardı; Yani Allah’ın adı! Onu bulduğum zaman, Aydınlığa kavuştum, kurtulup karanlıktan; Bu adın yardımiyle yazıyı incelerken, Muammayı hem çözmüş, hem de bağlamıştım ben.
***
Ey kalbim, pek yaşlandın ve akıllanmadın hâlâ Günden güne ümit etmektesin, Açan baharın getirmediğini sana, Sonbahar getiriversin.
***
Zavallı ben, tek şahsiyette filolog ve şair, Tercümeden daha iyisi gelmez elimden… Filolojik hatayı, şiirsel serbesti hatırına affedersin. Şiirsel borcu filolojiye hediye edersin.
***
İstemiyorum hayata veda etmeyi Bu şehre ettiğim gibi, Gözü arkamda kalanın olmadığı yer, Kimsenin [beni] anmadığı.
***
Kabirdeyken ona teşekkür etmeliyim, Ki şiirimi Hiçbir zaman anlamadı, yine de hiçbir zaman engeller koymadı onu yasaklamak için.
***
Ne yazıyor yüzlerce yaprağında Bir gülün? Ne duyulur binlerce feryadında Bülbülün? Hepsinde o, ne varsa tek bir yaprak Üstünde, Her şarkıda duyulan ilkindeki İlk nağme: Hüsn hep kendi içinde döner, çizer Bir halka, Aşk kimseyi bulamaz sevmeye Ondan başka. Onun için dönüyor yüz yaprağı Bir gülün, Ve onun etrafında bin feryadı Bülbülün.
***
Birbirinden ayrılmış olmak Birbirine yakın olduktan sonra Çok daha kötüdür kesinlikle Hiç yanyana gelmiş olmamaktan.
***
Gökten bir gözyaşı düştü Denizde kaybolduğu sanılıyordu Midye geldi ve onu içine aldı Artık sen benim incim olacaksın Dalgalardan korkma Seni aralarından sessizce taşıyacağım Sen benim acım sen benim sevincim Sen göğsümdeki göksel gözyaşı İzin ver gökyüzü, saf yüreğimde Saklayayım en saf damlacığını
***
Hangi kaba ayak bastı benim çiçek bahçeme, Hangi gizli dehşet girdi benim tatlı nağmeme; Ölüm birden ve habersiz çıktı hayat içinden, Meyve nasıl çıkıyorsa yaprakların süsünden; Ölüm hayatın tohumu, çiçekle meyve gibi, Önce içinde gizliydi meydana çıktı şimdi;
***
Kelime oyununa çatanlar da var ama, Gelişmesi tam olan bir dile uygun gelir. Dil ilkin sır dolu bir kelime oyunuymuş, O zamanlar bilmezmiş, şimdi bunu biliyor. Herkesin bilmeksizin yaptığını yapalım, Gelin, kelimelerle bizler de oynayalım!
***
Şunu iyi öğrenin! Dünya edebiyatı, Dünyanın anlaşması, dünyanın barışıdır.
***
Dünyadaki anlaşmayı dil bilgisi sağlayacak, Onun için sen hiç durma dile hâkim olmaya bak!
***
Terennüm etmediğimi yaşamış da değilim.
*** Kırk Yaşında
Kırk yıl engebeli dağa tırmandığımızda, Durup geriye bakarız; Çocukluğumuzun huzurlu pınarını hâlâ görüyoruz orada, Ve coşan gençlik başıboş geziyor.
Arkasına bir kez daha baktıktan sonra, yeni bir güç kazanarak, Asa kavradı, artık kalmadı; Bak, bir başka yokuş, uzun bir yokuş, hâlâ inen Ere yolu aşağı doğru çeviriyor!
Cesur, uzun bir nefes al ve zirveye doğru– Hedef seni çekecek; En azından düşündüğün zaman, kader sana yakındır– Aniden, yolculuk bitti!
***
Çocukluk Günlerimden
Çocukluk günlerimden, çocukluk günlerimden, Çınlıyor eski bir şarkının hüzünlü tonu– Ah, ne uzun yollar, ah, ne uzun yollar katettim o zamandan beri!
Kırlangıç ne şarkı söyledi, kırlangıç ne şarkı söyledi, İlkbaharda ya da sonbaharda ılık– Asılır mı yankıları, yankılanır mı çiftlik hakkında?
“Gittiğimde, gittiğimde, Dolu kasalar, sandıklar vardı; Bugün geldiğimde, bugün geldiğimde, Her şey bomboştu!”
Çocuksu dudaklar çok bilge, çocuksu dudaklar çok bilge, Altın kadar zengin bir irfanla, Tüm kuşların çığlıklarını bilmek, tüm kuşların çığlıklarını bilmek, Eski bilge gibi!
Ah, sevgili eski yer – ah, sevgili eski yer Tatlı teselli edici parıltısı Yüzümde parlasın, yüzümde parlasın, Bir kez rüyada!
Ben gittiğimde, ben gittiğimde, Dünya neşe içinde uzanıyordu orada; Bugün geldiğimde, bugün geldiğimde, Hepsi, hepsi çıplaktı.
Yine de gelir kırlangıçlar, yine gelir kırlangıçlar, Ve dolu boş sandık– Ama bu hasret dilsiz, ama bu hasret dilsiz Durdurulmayacak asla.
Hayır, hiçbir kırlangıç getirmez, hayır, hiçbir kırlangıç seni daha önce olduğun yere geri getirmez– Kırlangıç şarkı söylese de, kırlangıç şarkı söylese de, Hala eskisi gibi.
“Gittiğimde, gittiğimde, Dolu kasalar, sandıklar vardı; Bugün geldiğimde, bugün geldiğimde, Her şey bomboştu!”
***
Akşam Şarkısı
Dağın zirvesinde durdum, Güneşin battığı saatte; Ormanda nasıl asılı durduğuna dikkat çektim Akşamın altın ağı. Ve çiy inerken, Yeryüzüne bir barış geldi– Ve doğa sessizliğe büründü, Akşam çanının sesiyle. Dedim ki, “Ey gönül, düşün her şey nasıl bir sessizliğe bürünüyor, Ve çayırdaki her çocukla Hazırla kendini uykuya! “ Çünkü her çiçek sessizce kapanıyor küçük gözü; Ve deredeki her dalga Daha yumuşak bir şekilde mırıldanır. “Yorgun tırtıl Otların altına yuva yaptı; Çiyden ıslanmış, şimdi uyukluyor.
Sazlıktaki yusufçuk. “Altın böcek yatırdı onu Gül yaprağından bir beşikte kayaya; Şimdi gittiler gece barınaklarına Çoban ve sürüsü. “Yukarılardan gelen tarla kuşu nemli çimenlerde yuvasını arıyor; Geyik ve geyik onları ormanlık barınaklarına dinlenmeleri için yatırdı. “Kulübesi olan, uyumak için onu yatırmıştır; Ve rüyalarında yabancılar arasında dolaşan, kendisininkini görecektir.” Ve şimdi bir özlem sarıyor beni, Bu barış ve sevgi saatinde, Yukardaki meskene, Benim olan eve ulaşamayacağım.
***
Şark’ın Gülü deniyor Celâleddin’e, Benim şiirimse yansıtıyor onun bir suretini. Sabah seninle uyandım, ey Mevlâna Gözlerimin yaş yerine gök şarabıyla dolduğunu gördüm. Mevlâna Celaleddin! Senin ağzın öğretti bana bu kelimeyi, Ne zaman dostuna yalnız gitmek isterse kalbim yanılıyor Åh Celâleddin! Bu engin denizde erimiş ruhun senin. Sen sırdaşsın, sır veren değilsin. Kalbim, maden ocağı ve darphanedir Kalbime saf ve gerçek altınlar basıyorsun, ey Celâleddin! Bir tanrı adamı derinliklerde gizlidir; sen de Bir tanrı adamısın, Doğu’da, ey Celâleddin! Neysem, ne değilsem; ben oyum. Sen bilirsin ben neyim. Söyle Celaleddin, ben her şeyde ruhum! Eğer güzelliğine parlak bir ayna ararsan, Mevlâna Celâleddin! Bak buradaki parlak aynaya. Karşı gelemeyeceğin davet ey sevgili Celaleddin’in şiiridir, uzaklaşma, gel ondan uzaklaşma! Selamımı söyleyin Mevlana’ya, onu çok seviyorum. Acaba ne der bana, onu çok seviyorum. Biz baharın kurtarıcı nefesini bekler dururduk, Ey Celâleddin! Seninkisi Doğu’dan Batı’ya geliverdi. Ey Celaleddin, bunu sen gerçekleştirdin Bu sihirli oyundan daha sihirlisi nedir? Söyle! Ey Mevlâna, seni canlandıran, sana hayat veren Yüksek ruha şaşıyorum, hayretler içindeyim. Ey Mevlâna, seni neşidelerimde “Celâleddin” diye övdüm, Senin Ebû Talib’in oğlu Ali’yi övdüğün gibi. Ey Celaleddin! Eğer O’nu bulursan, Onu arıyorum, n’olur söyle! O nerededir? Ey Celaleddin, sen şarkın merhem tüccarısın, Ben de Batıda bir dükkân açtım, bilesin. Bütün bölgelerin azizleri arasında neredesin? Selam sana! Ey Mevlâna Celaleddin! Hatıran mübarek olsun bana
Friedrich Rückert, 16 Mayıs 1788’de Almanya’nın Schweinfurt şehrinde doğmuştur. Bu yıllar, Doğu ile Batı arasındaki münasebetlerin bir dönüm noktası sayılabilir. İslâm âlemi ile olan maddi ve manevî çatışma ve çarpışmalar, bir yandan harb ve diğer yandan da, polemik gayeler için ve gayrı kâfi vasıtalarla da olsa, İslâm dini ve arapça ile meşguliyet şeklinde aşağı yukarı 1000 yıldan beri devam edip gidiyordu. Bununla beraber Avrupa’da Doğu dünyasına karşı hakiki ve hattâ kısmen de objektif bir alâka ancak Aydınlanma Devrinden itibaren başlamıştır. 17 nci asırdan beri Doğu’yu ziyaret eden tüccar ve misyonerler yeni ve değerli bilgilerle geri dönmüşler ve âlimler Doğu kültürlerini, dünya tarihinin tasavvur edilemiyecek kadar genişliyen ufukları içine alırken sadece avrupal ve hıristiyanlığa ait bir görüş tarzı takip etmekten vazgeçmişlerdi. Bir yandan edebiyatta Doğu kisvesi seve seve kullanılırken, diğer yandan Hamann gibi bir mütefekkir, şiirin insanlığın anadili olduğuna dair coşkun fikirleri ile Herder’e, insanlığın felsefesini yapmak ve bütün milletlerin halk şarkılarımı bir araya toplamak hususunda ilham kaynağı oluyordu. Herder’in ideal düşüncelerini benimsiyen romantik cereyan, insanlığın beşiği, tekmil efsane, şiir ve dinlerin kaynağı olarak Doğu’yu görmüş, manevi bir (Maşrik)’da hasretinin hedefini bulmuştur. 1808’de Almanya’da Sanskrit dilini ilk defa olarak ilmi bir şekilde inceliyen Schlegel kardeşlerin bu gayretleri de romantik duygulardan ileri gelmiştir.
Aşağı yukarı aynı yıllarda Arapça incelemeler de İlâhiyat ve İbranicenin sadece bir yardımcısı olmaktan kurtulmuşlardır. “Arap edebiyatının fedaisi” diye anılan ve 1774’de ölen dahi J. J. Reiske ile Avrupa’da Arapçanın ve hattâ bütün şarkiyat ilimlerinin babası sayılan ve 1801’de Paris’de ilk defa olarak ilmi bir Arap grameri yayımlayan Sylvestre de Sacy müstakil bir arap filolojisinin temellerini daha o zamanlar atmış bulunuyorlardı. Yine bu yıllarda, daha ziyade siyasi hizmetlerde kullanılan pratik bir dil öğretimine önem veren Viyana’daki Tercümanlık Akademisinin eski talebelerinden Joseph von Hammer-Purgstall eline geçen bütün Arapça, Farsça ve Türkçe metinleri Almanca’ya çevirmekte ve aynı zamanda İslâm milletlerinin siyasi ve edebi tarihlerini yazmak için yorulmak bilmez bir gayret sarf etmekte idi”. Hammer’in tercümelerine her ne kadar ne dil ve ne de edebiyat bakımından şaheser unvanı vermek kabil değilse de, bu âlimin Doğu tarihçiliğinde ve bilhassa Alman edebiyatında oynamış olduğu rolü küçümsemek de doğru olmaz. Zira, kaba da olsa, onun Hafız tercümeleri Goethe’nin Batı-Doğu Divanı’ndaki ölmez şiirler için birer ilham kaynağı olmuşlardır. Nasıl ki Goethe bu ahenksiz mısraları içinde Hafız’ın ruhundaki parlaklık ve güzelliği sezebilmişse, Friedrich Rückert de Mevlânâ Celaleddin Rumi’yi yine Hammer’in “İranın hitabet tarihi” isimli eseri sayesinde tanımış ve onun ateşi ile coşmuştur. O zamana kadar ayrı ayrı mecralar takip eden dil ve şiir cereyanları bu Alman âliminin eserinde büyük bir başarı ile birleşmişlerdir.
Genç ilim adamı Rückert daha 1811 yılında Jena Üniversitesinde savunduğu doktora tezinde, Doğu dillerinin Yunanca’dan üstün olduklarını, Almanca’nın, bütün dillerin özelliklerini benimsemek şartiyle ideal bir dil haline gelebileceğini iddia etmiş ve bu iddiasını hayatı boyunca saymaz eserlerinde desteklemiye çalışmıştır. Burada bile, Rückert’in “dilden sadece dil olarak” zevk aldığı belli oluyor. “Dünyanın en eski dillerinin kök yapısına” nüfuz edebilmek kabiliyeti şairi en uzak dillerin en zor şiirlerini bile erişilmez bir şekilde tercüme edebilecek bir duruma yükseltmiştir. Benfey’in “Bugün dil hâlâ mevcut olmasaydı, onun teşekkülünde Rückert’in hiç şüphesiz büyük hizmetleri dokunurdu” demesi çok yerinde bir sözdür”.
Jena’da geçen kısa doçentlik devresinden sonra ateşli şiirleri ile Alman İstiklâl harblerine katılmış, aşk şiirleri yazmış ve konularını Doğu illerinden alan henüz yayımlanmamış piyes denemeleri yapmıştır. Fakat hayatının en mühim anlarından biri, 1818 yılında Viyana’ya gidip Hammer-Purgstail’den Farsça öğrenmesi olmuştur. Bir yazısında: “Kendimi tamamiyle şarkiyat tahsiline vermiştim” diyor”. Bu şekilde başlıyan Doğu ilimleri alanındaki araştırmaları her yıl biraz daha genişlemiştir; meşhur bir beyitinde okuduğu kitapları şöyle sıralıyor: “Yunanca, Almanca, Latince, Islavca, Roman dilleri, Sanskrit ile beraber Farsça, Türkçe ve bir de Arapça kitaplar.”
Halbuki hakikatle karşılaştıracak olursak bu uzun listede de birçok noksanlar olduğu görülür; bizler buraya hiç çekinmeden İbranice, Kürtçe, Ermenice, Posto, Gliney Hindistan lehçeleri, Malayaca, Kiptica, Suryânice, Fin dili ve saireyi de ilave edebiliriz”. Bir dil öğrenirken gösterdiği çabukluğa şaşmamak elden gelmez; kendisini sadece 6 hafta belli bir dile verdiği takdirde o dili, tercümeler yapabilecek kadar iyi öğreniyordu. Şu hikâye meşhurdur: Temmuz ayında kendisine Tamil dilini öğrenmek isteyen bir misyoner gelmiş; Rückert bu talebeye bu dili kendisinin de henüz bilmediğini, Ekim ayında geldiği takdirde öğretebileceğini söylemiş ve gerçekten söz verdiği zamanda, İncil’in ve misyoner Ziegenbalg’in bazı notlarının yardımiyle kendisine mükemmelen ders verebilmiştir. Bu işi nasıl yaptığını bir manzumesinde zarif bir şekilde anlatıyor:
Okumaya başladım, Allah adın anarak,
Yabancı bir dilden bir kitap ele alarak;
Harfleri tanıyordum, yazı Tamil yazısı,
Fakat sesler manasız, yabancıydı yapısı,
Biliyordum, gözlerim hep o adı arardı,
Bu karışık harflerin içinde mutlak vardı;
Yani Allah’ın adı! Onu bulduğum zaman,
Aydınlığa kavuştum, kurtulup karanlıktan;
Bu adın yardımiyle yazıyı incelerken,
Muammayı hem çözmüş, hem de bağlamıştım ben.
O böylece, “bütün milletlerin şiirlerinde uçuşan çiçek, kuş ve kelebekleri” yakalayıp bir araya toplamış ve Alman edebiyatını bunlarla zenginleştirmiştir. İlk önce, Farsça şiirler yazan iki meşhur şahsiyet, yani Mevlânâ ile Hafız, Rückert’in ilgisini çekmiş ve Hammer’in Mevlânâ’nın eserinden yaptığı tercümeleri Almanya’da ilk defa gazel şekline sokan kendisi olmuştur. Avusturyalı şarkiyatçının kuru ve hantal tercümeleri içinde Mevlânâ’nın kâinatı aydınlatan aşk nurunu duyup sezebilmesi âdeta bir harikadır. Çok kereler bu tercümelerin tek bir satırından yepyeni bir şiir çıkaran Rückert, Divanı Kebir’in orijinal nüshasını tanımamasına rağmen bu büyük mutasavvıfın ruhunu tam beş buçuk asır sonra bütün parlaklığı ile aksettiren bir ayna olmuştur. Mevlânâ’yı tanımak istiyen bir Alman’ın bu şiirleri okuması mutlak lâzımdır.
Burada Rückert ‘in şahsiyetindeki çok mühim bir noktaya temas etmiş oluyoruz: Orijinal hangi dilde ve hangi kültür seviyesinde olursa olsun, Rückert’in tercümelerinde aynı ruh tamamen aksetmektedir. Bu mütevazı şair ve şarkiyat âlimi dünya edebiyatında sanki nesri bir yana bırakıp yalnız şiiriyet ve ahengi aksettiren bir dağ gibidir.
Mevlânâ’nın gazelleri gibi, Hafız tercümeleri hakkında da aynı şeyleri söyliyebiliriz. Yalnız şu var ki, Rückert ‘in Hafız’la teması iki şekilde olmuştur: Birisinde şiirlerini aynen çevirmiş, diğerinde ise serbest olarak sadece ruhu aksettiren mısralar yazmıştır. Bu metodu başka şairlerin eserleri için de kullanmış ve mesela Firdevsi’nin Şahnâme’sinden Rüstem ve Sohrab hikâyesini önce oldukça serbest tercüme etmiş, sonra bütün eseri tam bir şekilde nazmen çevirmiştir. (Ancak bu eser ölümünden 30 yıl sonra yayımlanabilmiştir)”.
Goethe’ye ithaf edilen “Şark Gülleri” adlı serbest şiirlerde Hafız’ın ruhu sezilmektedir. Rückert, “Goethe’nin ruhu ile bendeki şekli birleştiren ve bunlara Hammer’in Hafız tercümelerindeki konkre malzemeyi katan bir kimse, Farsça bilmese de, Fars şiiri hakkında aşağı yukarı bir fikir elde edebilir” diyor”. Bu eserin birinci kısmında, Rückert’in en derin duygularını dile getiren gayet güzel bazı şiirler vardır; ikinci kısımdaki gazellerde ise yüksek bir sanat başarısı göze çarpar. Gül ile Bülbül hikâyesi gibi bu şiirler de sonsuz bir şekilde devam edip gitmektedir. Esasen Goethe de Hâfız hakkında şöyle dememiş miydi:
Senin şiirin de yıldızlı sema gibi döner;
Başı ve sonu hep aynı kalır…
Doğu edebiyatının pek sevdiği “Hüsn-ü Aşk” motifini Rückert ölmez bir şekilde şöyle ifade ediyor:
Ne yazıyor yüzlerce yaprağında
Bir gülün?
Ne duyulur binlerce feryadında
Bülbülün?
Hepsinde o, ne varsa tek bir yaprak
Üstünde,
Her şarkıda duyulan ilkindeki
İlk nağme:
Hüsn hep kendi içinde döner, çizer
Bir halka,
Aşk kimseyi bulamaz sevmeye
Ondan başka.
Onun için dönüyor yüz yaprağı
Bir gülün,
Ve onun etrafında bin feryadı
Bülbülün.
“Şark Gülleri”, sonraki büyük eserler için bir giriş telâkki edilmiş ve çok geçmeden şairin nişanlısına ithaf ettiği sayısız şiirlerden mürekkep “Aşk Baharı” isimli eser Alman edebiyatında yer almıştır. Fakat büyük ve orijinal bir başarı olmamasına rağmen bir çok Alman okuyucusunun takdirini kazanan bu eserciğe nisbetle Rückert’in Hâfız’dan yaptığı ve ölümünden çok sonra yayımlanan gazel tercümeleri çok daha önemlidirler. Bunlar bugün dahi eşine rastlanmayan en doğru Hafız tercümeleridirler. Hafız’ın romantik olmayan ve daha ziyade Almanlar’ın Barok liriği ile İngilizlerin metafizik şiirini hatırlatan sanatını Rückert mükemmel bir şekilde aksettirmektedir. Rosenzweig Schwannau’un biraz avamî olan tercümesi ve hele Daumer ile mukallitlerinin üstünkörü ve aslından çok uzak olan serbest şiirleri Rückert’in pek tanınmayan tercümeleri yanında çok sönük kalmaktadırlar.
Rückert’in bütün ömrü boyunca Hafız’a karşı beslediği derin sevginin izlerini, şiir defterindeki sevgi dolu, candan satırlarda sezmemek kabil değildir. Büyük Şirazlı’nın şiirlerindeki aşkın dünyevî veya ilâhî mi olduğu sorusuna şair, dahiyâne bir kelime oyunu ile şöyle cevap veriyor:
Görünüşte maddiyat üstü şeyler söylerken,
Bahseder büyük Hâfız yalnız maddi şeylerden.
Yahut o sade maddi şeylerden söz açınca,
Bahsettiği hep madde üstü müdür acaba?
Düşünceyle çözemez ondaki sırrı insan,
Zira onun maddesi, madde üstü her zaman,
Mevlâná ve Hâfız’dan sonra Firdevsî’nin kahramanlık efsaneleri, Sadî’nin didaktik bir karakter taşıyan Gülistan ve Bostan’ı ile yüksek bir sanat eseri olan divani”, Camî’nin hassas ve sanatkârâne şiirlerle dolup taşan divani”, Rückert’in, büyük bir kısmı ancak ölümünden sonra yayımlanan sayısız manzum tercümeleri için parlak birer ilham kaynağı olmuşlardır. Şair bu arada Fars halk edebiyatından bazı parçaları da şiir defterine not etmeyi ihmal etmemiştir”. Şair yalnız Farsça’dan değil, belki daha çok sayıda bütün Sami dil ve edebiyatından sayısız tercümeler yaratmıştır. 1824 yılında Rückert, doğup büyüdüğü Frank illerinde küçük bir üniversite şehri olan Erlangen’da Doğu Dilleri profesörlüğüne getirilmiş ve 1841’den 1848’e kadar Berlin üniversitesinde aynı vazifeyi yapmıştır. Fakat ders vermekten pek hoşlanmadığı için öğrencileri ile kuru gramer dersleri, yerine çeşitli dillerden edebî tercümeler yapmakta ve dili öğretmekten ziyade duyurmaya çalışmakta idi. Asıl gayesi her şeyden önce kendi özel çalışmaları için mümkün olduğu kadar çok vakit kazanmaktı.
Rückert’in bu arzusuna hak vermemek kabil değildir. Zira Erlangen’e geldiğinin daha ilk yıllarında Harîrî’nin Makamatı’nı aslındaki gibi seci’ ve kafiyeli ve kısmen de metin içine dağılmış mısralar şeklinde Almanca’ya çevirerek yayımlamıştır. Arapça okuyan bir kimse bu eserdeki üslubun ne kadar güç olduğunu, konu diyebileceğimiz bir şeyin bulunmadığını ve tekmil konunun sadece parlak kelime çelenklerinden, coşan şiir fiskiyelerinden ve nükte pırıltılarından ibaret olduğunu bilir. Mübalağaya kaçmadan diyebiliriz ki, bu eserin Almancası da aslı kadar kelime oyunları ile dolu, parıl parıl parlayan ve göz kamaştıran bir üslupla yazılmıştır. Hariri’nin eseri esasen daha 1667’de ölen Hollandalı şarkiyatcı Colius zamanından beri Avrupa’nın ilgisini çekmiş ve 18 inci asırda da Schultens ve Reiske birkaç makamı tercüme ederek yayımlamışlardı. Fakat asıl edisyon kritik 1822 yılında ilk olarak Shylvestre de Sacy tarafından yapılarak yayımlanmıştı. Bundan dolayı bu âlimin Rückert’in çalışmalarına karşı beslediği takdir duygusu bilhassa önemlidir: “Almanca bilen ve bu nevi Doğu eserlerinin muhteviyatı hakkında doğru bir fikir elde etmek isteyen bir kimse sizin sayenizde artık Arapça öğrenmek ihtiyacını duymayacak”.
Rückert’in kendisi Hariri tercümeleri hakkında aşağıdaki hükmü vermiştir ki, bu hüküm onun bütün edebi başarıları için muteber olsa gerektir:
Aciz gibi hem şair, hem filolog olanlar,
Benim gibi sadece tercüme yapmalıdır…
Şiirdeki suçumu filolojiye yükler,
Dildeki noksanı da şairliğe verirsin.
Rückert aşağı yukarı aynı yıllarda ilk olarak Kuran’ın metni üzerinde çalışmalara başlamış ve birkaç sureyi aslındaki mehabeti yakından aksettirir bir şekilde Almanca’ya çevirmiştir”. Keza Eski Ahid’den ve Mezmur’lardan yaptığı bazı tercümeler de gerçekten mükemmeldirler.
Klasik Arap edebiyatından İmrulkays ile başlayan tercümeleri arasında bilhassa Hamasa tercümesi gerçekten dikkate değer”. Bedevîlerin tekmil hayat ve faaliyetini, düşünce ve gayelerini gösteren bu muazzam şiir külliyatı, tefsirleri ile beraber, Alman şairinin Araplar hakkındaki bilgilerini yıllar boyunca arttıran değerli bir kaynak olmuştur:
Araplar bazan yemek yemez, oruç tutarmış,
Başka zamanlar ise bol bol ziyafet varmış,
Çorak çöllerden geçer, sonra dinlenmek için,
Yeşil vahalıklara varıp konaklarlarmış,
Yüklerini taşıyan, iş gören develermiş,
Bindikleri atlarsa sanki birer rüzgârmış,
Bunların hepsini ben, tefsirlerle beraber
Hamasa’dan öğrendim okuyup karış karış…
Bin kadar manzumeden meydana gelen Hamasa tercümesini baştanbaşa okuyan bir Alman, Rückert’in sözlerine hak verir ama bunu okumak kolay bir iş değildir. Nitekim Hammer’in, “şarklı gayreti ile Alman şiir perisinin birleşmesinden doğan dev çocuk” diye adlandırdığı bu eser ne yazık ki lâyık olduğu takdiri görememiştir. Zira gerek konunun yabancılığı ve gerekse Arapça aslına mümkün olduğu kadar yaklaşan vezin ve kafiye özellikleri yanında bir batılı için anlaşılması çok zor olan sayısız cinaslar bu eserin okunmasını güçleştirmektedirler.
Rückert, gerek bundan ve gerekse diğer doğu eserlerinden aldığı ilhamla iki manzum esercik daha yazmıştır ki, bunların okunması ve anlaşılması daha kolaydır. Bunlardan birincisi: Sicben Bücher morgenlaendischer Sagen und Gaschichten” ve diğeri ise: “Erbauliches und Beschauliches aus dem Morgenlande”dir. Okuyucu bu hikâyelerde Arap tarihinin bütün safhalarını yaşar; İslâm’dan önceki devirleri, Halifeler zamanını, Emevi ve Abbasi’lerin hâkimiyetini yakından görür. Şair ve filosofların sözleri, hakimane cümle ve misaller bu çok taraflı tasvirlere özel bir hava vermektedirler. Denilebilir ki, bu iki esercik, Doğu tarihini incelemek isteyenler için faydalı birer başlangıç teşkil etmektedirler.
Hamasa tercümesi, Rücker t’in Arapça’dan yaptığı tercümelerin en uzunudur. Bunun yanında daha küçük yüzlerce tercümesi vardır ki, bunlardan meselâ 1600 Arap Atasözünü ihtiva eden bir eser henüz basılmamıştır.
1846’da yayımlanan Hamasa tercümesi için Rückert daha 1828’de, yani bu alandaki çalışmalarının başlangıcında güzel bir önsöz yazmıştı; bu önsöz şu meşhur beyitlerle başlar:
Binbir dilde konuşan şiir, ârif olana
Sadece tek bir dildir, sade tek bir lisandır.
Rückert’in kendisi de gerçekten böyle ârif bir kimseydi. Arabistan’ın yakıcı çöllerini, İran’ın bahar kokan bahçelerini Almanya’ya tanıttığı gibi, Hindistan’ın bâkir şiir ormanlarına da dalmaktan çekinmemiş ve her daldan devşirdiği en nefis çiçekleri ve en olgun yemişleri vatanına getirmekten geri kalmamıştır. Hind edebiyatı Almanya’da bir asra yakın bir zamandan beri çok canlı bir ilgi uyandırmıştı. Goethe ve Schiller’in Şakuntala dramına ithaf ettikleri coşkun methiyeleri hatırlamak; Wilhem von Humboldt’un Bhagavadgita’ya dünyadaki şiirlerin en güzeli ve ulusu gözüyle bakarak söylediği takdir dolu sözleri düşünmek kâfidir. Rückert de Şakuntal’yı Almancaya çevirmiş, büyük milli destan Mahabharata’daki en meşhur hikâyeleri kısmen serbest ve kısmen de aynen tercüme etmiştir. Aynı zamanda Herder tarafından da çok takdir edilen şair ve filosof Bhartrihari’nın aşk ve hikmet dolu misralarını” ve nihayet Hinduizm’in mukaddes kitapları olan Veda’lardaki karanlık ve esrar dolu ilâhileri ve efsun dualarını yakın bir anlayış ve ilgi ile Almanca’ya nakledebilmek, bunlardaki derin mânayı Alman şiirinde aksettirebilmek için yıllarca çalışmıştır”. Fakat Hind edebiyatından yaptığı bütün bu tercümeler arasında en hoş ve en cazibi, 12 nci asırda yazılmış lirik ve dramatik bir şiir olan Gitagovinda’dır. Bu eserde Hind teslisinin ikinci şahsi Vişnu’nun bir tecellisi olan Krisna’nın maceraları, çoban kıyafetinde yeryüzüne inişi ve çoban kızları ile sevişip oynaşması hikâye edilmektedir. İtiraf etmek lazımdır ki bu eser, tercüme sanatı alanında en yüksek başarılardan birini teşkil ediyor. Şiirdeki dinî ve mistik hava Rückert’in tercümesinde her ne kadar ikinci plânda kalırsa da, sanat görüşü, yani vezin, kafiye ve ahenk bakımından bundan daha mükemmel bir tercüme tasavvur edilemez. Beyitlerin değişen şekilleri, kulağı okşayan musikisi, imaj ve sembollerdeki pırıldayan ve ışıldayan renkler tamamen muhafaza edilmiştir.
Rückert’in Farsça ve Arapça alanında yaptığı incelemelerden serbest hikâyeler vücuda geldiği gibi, Hindçe çalışmaların mahsulü de “Brahmân’ın Hikmeti” isimli eser olmuştur. Fakat burada Hindli olan şey muhteviyattan ziyade isimdir. Şair, elindeki tekmil malzemeyi, felsefi problemleri ve hikmet dolu atasözlerini kullanarak insana, Allah ve kâinat karşısındaki en doğru davranışı öğretmektedir. Eserin Aleksandriner vezninde yazılmış olması kendisine barok didaktik şiirler geleneğinde yer vermektedir.
Fakat Hindistan’ın dahi Rückert için son durak olmadığını, Çin edebiyatının en eski şiir kitabı olan Şi-Kink’i tercüme ederek 1832’de yayımlanmış olmasından anlıyoruz. Fakat bu tercüme Çince aslından değil, Lâtince bir tercümesinden yapılmıştı. Alman okuyucusu bu kitabı gayet soğuk karşılamış ve bu yorulmak bilmez âlimin bu eseri ile, en uzak diyarlarda daima aynı insanî his ve ihtirasların mevcut olduğunu göstermek istediğini anlayamamıştı:
Şunu iyi öğrenin! Dünya edebiyatı,
Dünyanın anlaşması, dünyanın barışıdır.
Bu beyit Rückert’in hakiki hedef ve gayesini belirtiyor. Nitekim kendisi gerek şiirlerinde ve gerekse dillerin mukayesesine dair henüz yayımlanmamış incelemelerinde”, aslında bir olan ruhun çeşitli dillerde nasıl tecelli ettiğini ve dil bilgisinin aynı zamanda bütün ilimlerin, dini toleransın ve hatta siyasî barışın da temeli olduğunu ispat etmek istemiştir:
Dünyadaki anlaşmayı dil bilgisi sağlayacak,
Onun için sen hiç durma dile hâkim olmaya bak!
Rückert için dil ve şiir aslında birdir. Nitekim maceralarını, his ve arzularını yalnız şiir şeklinde ifade edebiliyordu:
Terennüm etmediğimi yaşamış da değilim,
Tercüme de, yine Rückert’e göre, “sözlerdeki göze görünmez periciklerin elbise değişmelerini duyabilmektir”. Şiir ise, kâinatın tecellisi demektir: Kâinatın en büyük zevki, şiirin billûrdan aynasında kendi aksini seyretmektir”… Şiir, bu billûr ayna vazifesini görebilmek için cilalanmalı, billûr gibi traş edilmelidir. Şairin vazifesi, her muhtevaya uygun ayrı bir dış şekil bulmaktır. Rückert, hangi şiir nevinin ve hangi muhtevanın kendi sanat ve istidadına uygun olduğunu çok iyi biliyordu. Onun alanı, Sone hariç, klasik ölçülerin ahenk ve tevazunla yükselen yapısı değil, halı gibi dokunan gazel nevi idi. Kafiye tekniği ve kelime zenginliği bakımından büyük bir maharete lüzum gösteren bu şiir nevini Alman edebiyatına tamamiyle mal eden Rückert olmuş ve önceleri Mevlânâ Celaleddin Rumi ve Şark Gülleri’indeki gazeller gibi klasik kaide ve şekillere tamamen uygun gazeller yazmıştır. Sonraları, Aşk Baharı ve Panteon gibi çeşitli eserlere serpiştirilmiş olan gazellerde ise zamanla gelişen ve bütün hayat çevrelerini içine alan daha yumuşak bir şekil göze çarpmaktadır. Bu gazellerde artık Şiraz’ın gülleri değil, bir Alman mezarlığında açan çiçekler terennüm edilmektedirler. Küçük yaş ta ölen iki çocuğu için yazdığı ağıtlar gösteriyor ki, bu şiir nevi şairin en içi, en hazin ve en sübjektif duygularını ifade edebilecek bir kudret kazanmıştır
Hangi kaba ayak bastı benim çiçek bahçeme,
Hangi gizli dehşet girdi benim tatlı nağmeme;
Ölüm birden ve habersiz çıktı hayat içinden,
Meyve nasıl çıkıyorsa yaprakların süsünden;
Ölüm hayatın tohumu, çiçekle meyve gibi,
Önce içinde gizliydi meydana çıktı şimdi;
Rückert’in gazellerindeki sanat başarısına Alman edebiyatında ikinci bir defa rastlamak zordur; Platen’in belki daha parlak ve sanatkârâne gibi görünen gazellerinde bile Rückert’teki sıcaklık bulunmaz.
En zor kafiyeleri ve vezin şekillerini seçmiş olması da, bu şair ve müşteşrikin yüksek kabiliyetine bir delildir; nitekim kendisine haklı olarak “canlı kafiye lûgatı” ismi verilmiştir. Bilhassa kelime oyunlarına meraklı idi”; bu bakımdan doğu şairlerini çok andırır. “İranlılar’da gramer, şiir ve hitabet sanatı” isimli Farsça bir eseri bütün özellik ve incelikleri ile Almanca’ya çeviren Rückert, kelime oyunlarına karşı gösterdiği derin ilgiyi, Arapça köklerin sonsuz irtibat ve iştikak imkânlarına işaret ederek, şöyle savunuyor:
Kelime oyununa çatanlar da var ama,
Gelişmesi tam olan bir dile uygun gelir.
Dil ilkin sır dolu bir kelime oyunuymuş,
O zamanlar bilmezmiş, şimdi bunu biliyor.
Herkesin bilmeksizin yaptığını yapalım,
Gelin, kelimelerle bizler de oynayalım!
Rückert’in tabiatının sun’ilikten hoşlandığını söyliyenler olmuştur. Gerçekten sayısız manzumelerinde ihtirasla coşan, kendinden geçen mısralara hiç rastlanmaz; çok kereler Doğuya has imaj ve sembollerle…
(Not: Metnin bundan sonraki bölümü google translate ile çevrilmiştir.)
Yapay olanın Rückert’in doğası olduğu söylendi. Gerçekten de, sayısız şiirinde tutkulu, kendinden geçmiş bir biçimde belirsiz dizeler yoktur; Aşk şiirlerinde bile, imgelerin bazen doğulu taşkınlığına karşın, sakin bir duygulanım, yas şiirlerinde ölçülü bir acı vardır. Rückert kendi ifadesine göre “sarhoşken asla tek bir kelime yazmadı”. Duygu ve şiir değil, düşünce ve şiir birbirine akar; düşündüğü şey hemen bir şiir olur.
“Dünya benim için şiir malzemesinden başka bir şey değil” diye itiraf ediyor. Ve amacı, yabancı ülkelerden gelen hikayelere yeni bir şeyler eklemek değil, dili bu şekilde zenginleştirmektir. Almanya’da veya diğer ülkelerde, tüm hayatı şiire bu şekilde girmiş başka bir şair muhtemelen yoktur; hiçbir olay onun için bir şiire dönüşmeyecek kadar küçük ve anlamsız değildi (Nisan ayında yağan bir kar ona 38 şiir yazma ilhamı verdi!)
Gündelik cümleler bile melodik kadansların gümüş şelalesinde zarifleşiyor!
Rückert için en büyük tehlike burada yatıyor: onun gibi şarkı söyleyen adam nefes aldı, paramparça oldu. “Alman şarkı otu” dil bahçesini tekrar tekrar kapladı (şiir üretiminin genellikle aşırı büyümüş bir bahçeyle veya bin bir dallı orman)”. Sonunda artık ne yazdığını, ne çevirdiğini bilmiyordu ve bir şiir yazmak yerine yeni bir şiir yazmayı tercih etti”. Zaman zaman gerçek cevherlerin de bulunduğu taşan şiir bolluğu böyle ortaya çıktı. Şakacı, virtüöz “aylaklık”, ara sıra derinden hissedilen, son derece sanatsal şiirin ortaya çıkmasının koşuludur. Rückert, eserlerinin etkisini zayıflattığı için bu parçalanmadan muzdaripti (kim birkaç değerli inci bulmak için binlerce şiir okurdu ve yine de bu özelliğini eleştirenlere şöyle cevap verdi: Göller yaratmaktan, denizleri hareketlendirmektense, yüzlerce damlada kendini yansıtmak ona daha yakışırdı.
Hayat bana bir halı gibi geliyor,
Ve elim hep kayıyor;
Üstte veya altta
Sonunda, en küçük birçok şeyin
sessizce birbirine bağlandığı her yerde,
Büyük, çok genel bir şey meydana geldi.
Rückert, duvar halısını andıran bu şiiriyle doğu şiirinin özünü yakalıyor. Bu nedenle şiirlerinde Alman ve Doğu motifleri ve sembolleri arasında keskin bir sınır çizilemez. Şiirsel eserinin ana fikrini oluşturan sevgiyi, faniliği, Tanrı’ya güveni, bilgeliği öğretmeyi, Doğu şiirinde daha da büyük ölçüde yeniden buldu.
Friedrich Rückert 31 Ocak 1866’da öldüğünde, meslektaşları bile onun doğu dillerinden yaptığı çeviriler hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu ve bugüne kadar Arapça ve Sanskritçe’den yapılan kapsamlı çeviriler hâlâ basılmamıştı. Şair ve bilim adamı haklı olarak şikayet etti:
Bana ilham veren müzik zihinlere nadiren dokundu,
dillerde yaptığım şey bilim adamlarını neredeyse hiç etkilemedi.
Yine de şiirsel ve bilimsel çalışmaları çok az bilinen mütevazı Rückert, Goethe’nin dünya edebiyatı talebine en önemli hizmetleri sunmuş, Herder’in dünya şiiri hayallerini gerçekleştirmesine yardım etmiş ve en yüksek çeviri sanatını anlamıştır:
Rückert, Tanrı’nın, yaratığı her varlığa bir ses verdiğinden, bu ses ve dilde onları dinleyip anladığından emindir. Dillerin ve dinlerin farklı biçim ve kurallarının arkasında saklı bir şarkıyı aramış, Doğu’da ve Batı’da bu melodiyi müşterek bir bestede buluşturma arzusuyla yanmıştır.
“İnsanların ilk ve asli lisanı şiirdir.”
“Şimdinin benden çaldığı ismimi, gelecek teslim edecek bana” diyen Friedrich Rückert hakkında, 150. ölüm yıl dönümünde, “Goethe’yi bırakın Rückert okuyun” başlığıyla Süddeutsche Zeitung’ta yayımlanan makale, Prusyalı şairi haklı çıkartmıştır.
1788’de doğan ünlü şair, “İnsanların ilk ve asli lisanı şiirdir” der. Bir milleti tanımak ve sevmek, ne o ülkeyle yapılan savaş ve siyasetle ne de o ülkeyi kitaplardan öğrenmekle mümkündür. Zira bir milleti anlamak, o milletin şiirini ve kelimelerini anlamakla olur. Bireyler gibi milletlerin de bir his ve ruh dünyaları olduğuna inanan Rückert, bu dünyalara ancak şiir yoluyla temas edilebileceğine inanmış ve ömrünü de bu yola vakfetmiştir.
Sadece milletleri değil, insanın kendisini anlamasının yolu da evren, eşya, insan ve dildeki birliği kavramakla mümkündür. Şair ömrü boyunca varlığına inandığı ve tüm ses, tını, harf ve kelimelerin ait olduğunu düşündüğü bir ilahi lisanı yakalamanın peşinde koşmuştur.
Mevlana, Sadi, Hafız
Onun vahdet arzusundaki şair ruhu, Hıristiyan dogmasının dar sınırlarına sığamaz ve dil sofuluğunun (Sprachfrömmigkeit) verdiği ilhamla, Allah’ın birliğinin en güzel izlerini Doğu’nun şiirinde ve inancında bulur
Parçalanmış bir Almanya’ya doğan Prusyalı ünlü şair, Mevlana’dan etkilenerek tevhid ilkesinden ve vahdet-i vücud prensibinden etkilenmiş bir hayat ve sanat anlayışı geliştirmiştir. Onun vahdet arzusundaki şair ruhu, Hıristiyan dogmasının dar sınırlarına sığamaz ve dil sofuluğunun (Sprachfrömmigkeit) verdiği ilhamla, Allah’ın birliğinin en güzel izlerini Doğu’nun şiirinde ve inancında bulur. Araplar, Farisiler, ve Hintliler onun hiç tanışmadığı hususi ruh arkadaşlarıdır.
Kendi yazdığı gazellerini Freimund Raimar (Özgür Avaz) adıyla yayınlayan Rückert, hayatını, Doğu ve Batı nazmının en nadide iplerinden ilmek ilmek örülmüş ipekten bir halıya benzetir. O zaten kendine kurduğu bir rüya ülkesinde, Sadi’nin yüz yapraklı güllerinin açtığı, bin nameli bülbüllerin şakıdığı, Hafız’la şarapların içildiği, dervişlerin meşk ettiği bir bahçede yaşamaktadır. Tüm insanların asli lisanını arayan Rückert, o kadim ortak dili, tereddütsüz şiirde bulmuştur. Dünyayı açıklayan temel prensiptir şiir; ölçülerin ölçüsü.
Rückert, bir dilden başka bir dile kelime ve anlam çevirisi yapmaktan ziyade, o şiiri yeniden söylemiştir. Tercüme ve şiir söylemede o kadar mahirdir ki orijinal gazellerde yer alan kelime oyunlarının neredeyse aynısını Almanca tercümelerde de yansıtabilmiştir. Rückert’te şiir ve hayat o kadar iç içe geçmiştir ki büyük şair, “Yaşadıysam şiir gibi söyleyim, şiir gibi söyleyemezsem yaşamışım neyleyim” demiştir.
44 Dil Biliyordu
Rückert hakkında şöyle denmiştir: Dil diye bir şey yaratılmamış olsaydı, Rückert onu yapacak derecede dil ve üslup dehasına sahipti. Avrupa dillerinin yanı sıra Farsça, Arapça, Türkçe, Kıptice, İbranice, Tatarca gibi 44 dil bilen Rückert, Sanskiritçeyi de sadece 3 ayda öğrenmiştir. Pahalı olduğu için satın alamadığı Sanskritçe sözlüğünü kendi el yazısıyla kopya etmesi bile şairin dile ne derece yüksek bir tutku ile bağlı olduğunu göstermektedir. Şiirin yanı sıra 1600 Arapça deyiş ve atasözünü derlemiş, Hamasa isimli Arap halk türkülerinden oluşan bir eseri ve öğretici hikâyelerin yer aldığı Harîrî’nin Makamat’ını Almancaya kazandırmıştır. Bununla da kalmamış İslam öncesi Arap şiiri tercümelerinin yanı sıra Kâ’b İbn Züheyr’in Hz. Muhammed’den(sav) af dilediği şiiri de başarıyla tercüme etmiştir.
Kur’an’ı Şiirsel Bir Üslupla Çevirdi
1823 yılında Kur’an’ı dikkatle okuyup incelediğini ifade eden Rückert, ilk kez, Kur’an’ı şiir üslubu ile kısa ve uzun mısralar şeklinde tercüme etmiştir. Tamamlanmamış bu çalışmanın bazı bölümleri ilk kez 1888 yılında yayımlanmıştır. Annemarie Schimmel’in ifadesine göre bu çalışma, Kur’an’ın orijinal üslup ve ruhuna en yakın Almanca tercüme niteliğindedir.
Özellikle Duha ve İhlas surelerinin çevirisi, Arapça ve Almancaya aşina kulakların teslim ettiği üzere orijinalindeki duygu ve melodiyi neredeyse aynıyla vermektedir. O dönemde tercüme için yardımcı sözlük, gramer kitapları ve diğer teknik malzemenin yokluğu düşünüldüğünde, Rückert’in tercüme çalışmalarının ancak yüksek bir edebî deha ve istidatla mümkün olabileceği görülecektir.
Firdevsî’nin Şahname’sini önce el yazısı ile kopya eden ve Almancaya kazandıran şairin asıl yoldaşı ise Almancada gazel yazma ilhamını aldığı Hafız’dır. Hafız’la meşgul olduğu dönemde (Östliche Rosen) Şark Gülleri isimli çalışma ortaya çıkmıştır. Ölümüne kadar Hafız okuyan ve tercümesiyle meşgul olan Rückert Farsçanın Almancadaki hoş sadası olmuştur.
Rückert, öğrenmenin ve anlamanın rasyonel değil sezgisel olmasından yanadır. Ona göre tercüme sanatı, kelime anlamlarını tam olarak bilmediğin bir metni, tam ve doğru olarak ifade etme sanatıdır ve gerçek tercüme eserler de böyle ortaya çıkar. Bu seziş kabiliyetini edinmenin yegâne yolu ise, tercüme edilecek dilin yahut öğrenilecek “şey”in dünyasına girmek yani onu sevmektir. Rückert öğrendiği her dille, inandığı ilahi ortak lisana daha çok yaklaştığını düşünür ve ruhunu esir eden zincirin halkalarından tek tek kurtularak özgürleştiğini hisseder.
Kindertotenlieder – Çocuk Ağıtları
Eşine ve çocuklarına vefa ve aşk ile bağlı bir aile babası olan Rückert’in henüz 3 yaşında kaybettiği kızı ve oğlunun hatırası için kaleme aldığı 400 çocuk ağıtını içeren Kindertotenlieder şiirlerinden bazı parçalar Gustav Mahler, Shubert, Schumann ve Loewe tarafından da bestelenmiş ve büyük ün kazanmıştır.
Bu derlemede yer alan şiirler evlatlarını kaybetmiş bir babanın çaresizliğinden çok kaderin cilveleri ve hayatın manası ile ilgili bir arayışın ifadesidirler. Çocuk ağıtlarında acıdan teselliye geçişin nağmeleri okunur.
Gündüzüme gölge geceme ay ışığısın
Ölümün hükmü geçmez kalpte olana
Sen benim ahımda yaşayanımsın
İlkbaharda Şair, Sonbaharda Bilgin
Rückert iki iklimli bir hayat sürmüştür. Kısa sürede, anlamanın da ötesinde o dilde şiirler tercüme edecek ve yazacak seviyede dil öğrenen bu büyük deha, Erlangen’da ve Berlin’de filoloji öğreten bir üniversite hocası ve sınırsız bir duygu ve hayal dünyasına sahip bir şairdir.
Rückert, şair ve filolog kimliğini birbirinden ayırır. Nitekim kendisine üç semitik dilde tercüme yapması için gönderilen metinleri bekletmiş ve şöyle demiştir: “Şimdi kuşlarla, çiçeklerle ve yeni gelen baharla söyleşmekteyim, bekleyin, sonbaharda sisin gün ışığını örtmesi gibi şairin ilhamını gölgeleyecek Bilgin’i bekleyin.” Baharda çiçeklerle söyleşmek ve çiçek tozlarını koklamak varken, kitap tozları arasına kendilerini gömen insanları hayretle karşılamıştır.
Ona göre yalnızca insanların, kuşların, çiçeklerin değil, dillerin ve kelimelerin de ruhları vardır ve o, bu ruhlarla söyleşip durmaktadır.
Rückert, Tanrı’nın, yaratığı her varlığa bir ses verdiğinden, bu ses ve dilde onları dinleyip anladığından emindir. Dillerin ve dinlerin farklı biçim ve kurallarının arkasında harf harf, kelime kelime, vezin vezin saklı bir şarkıyı aramış, Doğu’da ve Batı’da bu melodiyi müşterek bir bestede buluşturma arzusuyla yanmıştır.
Ayna ve Sema: Zikir Motifleri
Yabancı dil öğrenmek ne demektir?
Mevlana’nın şiirinde sıklıkla kullandığı ayna metaforu Rückert’in de en çok kullandığı sembollerden biridir. Dünya ve evren Allah’ın, şiir ve sözcükler insan ruhunun, seven iki kalp ise birbirlerinin aynasıdır. Sevgililer birbirlerinin penceresinden dünyayı temaşa ederler. Her bir sevgili diğerinin dünyaya açılan penceresidir ve o aşk penceresinden yaşamın türlü manzaralarını izlemekte, iklimlerini yaşamaktadırlar.
Rückert’e göre kelime ruhun aynasıdır; İnsanın Tanrı’ya sunabileceği neyi vardır ki ödünç aldığı kelimelerinden başka; dualarından, şarkılarından ve şiirlerinden başka. Tanrı da varlığının aksini bu kelimelerde seyreder çünkü bilinmek istemiştir. Şiirin ruhu, (Geist der Poesie) varlığın arkasında ve önünde, içinde ve dışında gezinir durur. Arayanlar oradan belki açık bir kapı bulur ve dünyanın hakikatine doğru yol alırlar.
Hayatı boyunca şairi meşgul eden temalardan birisi de Mevlana şiirlerinden aşina olduğu sema ve zikirdir. Mevlana’nın gazellerinden ilhamla yazdığı ve “Def söylesin ney inlesin Allah hu!” diye başlayan ve “Yalnızca Semada aşk ile dönen erenler/ Aşk uğruna tatlı canın verenler/ Allah’ta yaşar ve Allah’ta ölürler/ Allah hu!” diye biten kısa gazelinde, semadan duyduğu coşkuyu dile getirmiştir.
Dönen bir dervişin varlığında tevhidi gördüğü gibi, doğum ve ölümle birbirine eklenen halkalarda varlığın devridaimini izler. Sema edenler bu dansta kimi zaman yer değiştirseler de şarkı susmaz, ritim durmaz aslolan semadır. Sema sonsuza kadar döner ve ölüm
Beni zelil edecek mala el uzatmam Şerefime leke sürecek bir şeyi asla hoş bulmam
Sizden ayrıldıktan sonra yalnızlıktan uyuyamadım Nihayet (yokluğunuza) sabrettim de uykularım geri döndü
Olur da sizin dostluğunuz gibisiyle bir daha sınanırsam Onlardan ayrılmayı da kendime hak görürüm
Atım koşumunu yıprattı sizden uzaklarda Gemi ve dizgini değiştirildi Fustat’ta
Yiğit Ebu’l-Misk’in diyarında Onun cömertliğinde boğulur Yemen ve Mudaru’l-Hamrâ
Bana olan bazı vaatlerini her ne kadar geciktirmiş olsa da Ne ona olan umudum azalır ne de gücünü yitirir
O esasen sözünün eridir ancak Benim ona olan muhabbetimi imtihan etmektedir
Mütenebbî Çeviren: Hüsna Tosun
“Ben şiirle kehanette bulunan ilk kişiyim” (أَنَا أَوَّلُ مَنْ تَنَبَّأَ بِالشِّعْر) mısrasının şairi Mütenebbî, Şîraz’dan Bağdat’a geçerken bir grup bedevî tarafından yolu kesildi, meydana gelen çarpışma sonunda oğlu ve kölesiyle birlikte öldürüldü, divanının kendi yazdığı nüshası dahil bütün malı ve eşyası yağmalandı.
Alain de Botton: ‘Önce yalnızlığınızı kabullenin, sonra aşkı yaşamak kolay’
Birbirine ölesiye âşık olanlar nasıl oluyor da iki aya kalmadan kanlı bıçaklı iki düşmana dönüşüyor? Hayatta herkesin bir ruh eşi var mı? Yalnızlık nasıl paylaşılır? Evlilik yeminleri neden baştan yazılmalı? Modern ilişkilere, aşklara dair kafadaki tüm soruları bu kez bir aşk romanı yazan ‘modern filozof’ Alain de Botton’a sorduk, yeni kitabı ‘Aşk Dersleri’nden yola çıkarak yeni nesil ilişkileri konuştuk.
Yanlış insanla evlenmek, romanınızın ana damar konularından. Bir yandan da son araştırmalar, boşanma sayılarının katlanarak arttığını gösteriyor. Neden boşanmak, evlenmekten daha popüler oldu?
– Etrafına bir bak, herkes birlikte olmak isteyeceği kişiyi tanımlarken ‘nazik’, ‘eğlenceli’, ‘maceraya açık’, ‘etkileyici’ gibi laflar sayar. Bunları arzulamakta bir sakınca yok. Fakat mutluluğu yakalamak için biraz gerçekdışı niyetler bunlar. Modern insan hiç olmadığı kadar defolu. Bu yüzyılda, modern hayatın içinde yaşıyorsan nevrotik ve dengesiz olmaman mucize. Herkes az biraz deli, herkes belli bir seviyede ruh hastası.
Daha sağlıklı bir ilişkinin temelleri nasıl atılır?
– Birbirinizi tanıma evresinde “En sevmediğim özelliğim mükemmeliyetçi olmam” gibi cümleler kurmaktan vazgeçin. Huysuz, deli, ruh hastası taraflarınızı aylarca halının altına süpürüp saklamanın faydası yok. O halı, elbet bir gün havalanacak. Birbirinizi tanıma faslında, arıza taraflarınızı olabildiği kadar karşılıklı dökmeye bakın. İyi gelecek.
AŞK İÇİN EVLENEN KALMADI
Günümüzde romantik ilişkilerin, evliliklerin geçmişte kaldığına dair bir kanı var. Sizce de mutlu evlilik dönemi bitti mi?
– Evliliği, geri kafalı bir müessese olarak düşünmek kulağa çok cazip geliyor tabii. İnsan sevdiğiyle birlikte mutlu mutlu yaşayıp giderken neden bunu ele güne karşı tescil etme ihtiyacı hissetsin? Hayattaki tüm yakınlarını bir odada toplayıp “Bakın, ne kadar sevdiğime siz şahitsiniz” demek kadar saçma bir şey olabilir mi? Dünyada her beş kişiden dördü yapması gereken bir şey olduğu için evleniyor. Düzen böyle işliyor. Tanrı bizden bunu istiyor.
Evliliğe artık inanmıyor musunuz?
– ‘Evlilik’ten ne kastettiğimize bağlı… Günümüz evliliklerinin çoğu dayatma ürünü. Ya da başka başka sebeplerin sonucu: Anne-babanı memnun etmek, rahata ermek, sosyal baskıdan kurtulmak, çocuk sahibi olmak diye uzar gider liste. Âşık olmak, maalesef sıralamanın en altında. Sırf aşk için evlenen kalmadı ki evliliğe olan inancımız kalsın.
Bir yandan bir anda âşık olmak sanki hiç olmadığı kadar kolay. Fakat günümüzde bir ilişki yürütebilmek aynı derecede zor. Neden?
-Modern aşk fikri, birini sevmekten çok birine hayranlık duymakla güçlü bir şekilde ilintili. Birinin zihnine ve/veya fiziğine hayranlık duymakla başlar aşk. Karşımızdakini her geçen gün daha zeki, cesur ve güzel bulmaya başlarız. İnsan doğası bu; hayatı boyunca sürekli hayranlık duyacak, yörüngesinde dolanacak bir ışık arar durur. Aslında insana değil, ‘âşık olma’ haline âşık olur dururuz.
Âşk sandığımız şey aşk değil o zaman.
– Alakası yok. Ancak kendinden vazgeçebilince başlar aşk. Modern hayatta başkasının mutluluğunu, kendi mutluluğundan önce düşünebilir misin? Geçmiş yüzyıllarda bu çok mümkündü. İnsan hayatının kapladığı alan sınırlı, dünyası daha küçüktü. Hayattaki seçeneklerinin sonsuz olduğu bir düzende, kendinden vazgeçebilmek hiç de kolay değil.
HEPİMİZ YALNIZ ÖLMEK ZORUNDAYIZ
‘Ruh eşi’ne inanır mısınız? Herkesin bir ruh eşi var mıdır?
– Yok, asla olamaz. Hayatta bizi gerçekten anlayan birinin olması teknik olarak mümkün değil.
Neden?
– Sevgilinizle istediğiniz kadar aynı görüşe, zevklere, ilkelere sahip olun; şiddetli ölçüde bir uyumsuzluk her zaman baş gösterir. Sebebi basit: Dünyaya farklı zamanlarda gelmişsiniz, başka ailelerin ürünüsünüz, deneyimleriniz farklı. Bir manzaraya karşı aynı şeyi düşünmek mümkün değil. Mavi gökyüzüne karşı biri yanındakinden son derece romantik ve büyüleyici cümleler duymayı beklerken, öteki belki de bu kareyi azap verici derece banal buluyor. Hayatımızdaki insan bizi bir noktaya kadar anlayabilir, gerisi hep yalnızlık.İstediğimiz kadar evlenelim, âşık olalım, biriyle aynı evi, hayatı paylaşalım; bu, günün sonunda yalnız olduğumuz ve yalnız öleceğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Hepimiz yalnız ölmek zorundayız. Doğa böyle işliyor.
Tuhaf bir ikilem yok mu bu durumda?
– Şu hayatta yaşayacağımız en utanç verici yüzleşme de bu zaten: Yalnızlığı kabullenmek. Gerisi kolay. Bununla barışmadan başlayacağınız her ilişki sakat doğar, sancılı geçer, saf mutluluk getirmez.
Bir yandan yaşı ilerleyen her bekâr insan, “Yalnız yaşlanacağım” korkusuyla ilişki peşinde.
– Yapılan en büyük hata da bu zaten. İnsanların çoğu gerçekten âşık olduğu için değil, yalnız kalmak istemediği için bir ilişkiye başlıyor, hatta evleniyor.
Mutlu bir hayat, sağlıklı bir ilişki için önce yalnızlığımızı kabullenmemiz gerekiyor yani…
-Kesinlikle. Hayatı boyunca aslında yalnız olduğunu, idrak eden, hayatı daha hafif, daha sorunsuz yaşar. Rahatlar bir kere. Daha yaratıcı olur. Şarkılar söyler, şiirler yazar, kitaplar üretir. Bambaşka bir mertebede yaşar, üretir. O seviyeye anacak kendi kendine yetebildiğini fark eden insan erişebilir.
Yalnızlığına alışan biri ilişkiden, evlilikten hepten uzaklaşmaz mı?
– Tam aksine, asıl kendi kendine yetebilen bir insan sağlıklı, mutlu bir ilişki kurabilir, bir başkasını gönülden sevebilir. Başkasının düşündüklerini tekrar edip durmaz, kendine ait bir görüşü vardır çünkü. Daha dikkatli dinler, kendini dinlemekten antrenmanlıdır çünkü.
VÜCUT EVRİMİNİ TAMAMLASA DA KAFA DEĞİŞMİYOR!
Tamam, ruh eşi yok. Peki ya ‘ideal eş’?
– İşte, orada tamamen şans devreye giriyor. Dünya üzerindeki 7 küsur milyar insan arasında elbet sizi en iyi anlayacak, ruhunuzu tamamlayacak bir avuç insan var. Kim bunlar, neredeler, en ufak fikrimiz yok. Belki az önce sokakta yürürken yanımızdan geçti gitti, belki iki hafta önce Sydney’de hayatını kaybetti, kim bilir… ‘Big Data’, hepimizi kodlayıp etiketleyerek dev bir bilgi havuzuna atmadan kiminle nasıl kusursuz bir uyum sağlayacağımız bilinemez.
Etrafına, yakınlarına son derece anlayışlı ve yumuşak olan biri, neden sevgilisine dünyayı dar etsin?
– Çocuklarla kurduğumuz ilişkiyi düşün… Ufak yaştakilere karşı sonsuz bir toleransımız vardır. İster durduk yere çığlık atsınlar, ister elindeki oyuncağı garip bir şekilde yerden yere vurmaya başlasınlar; ‘çocuk’ der geçeriz, huysuzluğunu uykusuz olmalarına ya da acıkmalarına veririz. Oysa bir de yetişkinlerin ilişkilerdeki davranışlarına bak… Eşiniz, annenizin doğum günü partisine işi yüzünden geç kaldıysa gününüzü mahvetmek istiyordur. Eve gelirken diş macunu almasını birkaç kez hatırlatmasına rağmen unuttuysa kesin yapmak istemediğiniz bir şeyin öcünü alıyordur. Kulağa başta garip gelse de bilimin de kanıtladığı bir gerçek var: Yaşımız kaç olursa olsun, hepimiz, az biraz çocuk kalıyoruz. Dışardan koca yetişkin bireyler olarak gözükebiliriz. Vücut, fiziksel değişimini, evresini tamamlasa da kafa değişmiyor.
BOŞANMAK DA EVLİLİK KADAR KUTLAMAYA DEĞER OLMALI
Bir müessese olarak evlilik nasıl kurtulur?
– Ancak ve ancak evlilik öncesi söylenen yemin metnini yırtıp baştan, yeniden yazarak…
Eşini, sağlıkta hastalıkta, iyilikte kötülükte yalnız bırakmayacağına ve hep yanında olacağına dair yemin etmenin, söz vermenin neresi yanlış?
– Yanlış değil, gerçeklikten uzak. Fazla optimistik, aşırı iyimser. Maalesef hayat her zaman aynı iyimserlikte ilerlemiyor. “Evet” demeden önce sarf etttiğimiz büyük laflar, farkında olmadan bizde ağırlık yapıyor. Bu yüzden, sözünü yerine getirmediğinde yenilmiş hissediyorsun, boşanma eşiğine geldiğinde insan karşısına çıkamayacak kadar utanç içinde buluyorsun kendini. Oysa boşanmak da evlilik kadar kutsal ve kutlamaya değer olmalı. Evlilik öncesi verilen yeminler yüzünden boşanmak bir insanın başına gelip gelebilecek en kötü şeymiş gibi gözüküyor.
Nasıl olmalı ideal evlilik yemini?
– Çoğu zaman kavga edeceğiz, mutsuz olacağız, acı çekeceğiz, bu deliliği yaptığımız için pişman olacağız. Seks hayatımızın yavaş yavaş ölmesine tanıklık etmeyi de kabul ediyor, ilk gün heyecanının kaybolacağına baştan razı oluyorum. Yıllar sonra, evlenmenin hayatta aldığımız en kötü karar olduğunu fark ettiğimde paniklemeyeceğimi kabul ediyorum. Amin.
DERİN SOHBET HER ZAMAN İYİ SEKSİ DÖVER
Sizden bir felsefe yazarı, aşk düşünürü gözüyle birkaç ‘ilk buluşma’ tavsiyesi vermenizi istesem..
– Karşınızdaki kişiyi bir an önce soymayı değil uzun ve güzel sohbet etmeyi hayal edin. Burnu, gözleri ne kadar ilgi çekici olursa olsun bir süreden sonra gözünüz alışacak, sıradan gelecek. Birbirinizi, saatlerce sıkılmadan konuşacak kadar enteresan bulmuyorsanız, o ilişkiden hayır gelmez. Çoğumuz farkında değiliz ama günün sonunda derin ve ilginç bir sohbet, her zaman iyi seksi döver. Tercihimiz, başta seks gibi gözükür. Ama asıl kazanan, sohbeti güzel olan olur.
ali şiir yazıyor mu sevgilim ali de ayşe gibi salondaki peteği kapatıp kendi çapında şiir karalıyor mu
ilaç alıp bunu düşünüyorum her şey ben tam uyumak üzereyken olmuş gibi net hatırlamıyorum ama kesin biliyorum seni sevmek bir suya götürdü beni bir suya gittim dönemiyorum
insan bazen dönemiyor sevgilim her sabah dilinin altına bir sözcük daha bırakıp dönemiyor ben bir ilk tam uyumak üzereyken nerelerden ben bir ilk uyanır uyanmaz nerelerden
dönemedim
bir dağın belindeki ağaçları hınçla sallamak diye bir ilaç ambulanstan yol istemek adlı bir atak ve bir ay kadar koşmak bana iyi geldi
bana iyi geldi ne demek sabahları bana içimdeki deşik etimdeki işaret sabahları bana son anda ölmemiş olmanın öfkesi sabahları bana sert sessiz harfler
sabahları içimin en güzel yeri
senden bana dökülen incilerim sevgilim
dökülüyor kaşıma sabahları içimi
dünyada çok önemli şeyler oldu ama ben de sizin eve baktım bir tayın bir taya baktığı bir tayın bir taya uzun uzun baktığı bir tayın bir tayı bıraktığı gibi dünyada çok önemli şeyler oldu
atlar yalnız kalmamak için bu kadar koşarlar diyen o at yalnızlar koşarken de yalnızdır diyen o at yalnızlar öperken de yalnız ben sana sımsıkı sarılırken de o at buramdaydı
bu ses nereden geliyor dediğim o gün göğsümdeki at kardeşlerim göğsümdeki at yere uzandı
dünyada çok önemli şeyler oldu hem ölmedim yüzükoyun hem alnımda yeryüzü
ölürüm dediğim yerde ev yaptım
hatırlamayı unutma sevgilim kırılmasın diye yükseklere bıraktığın o şeyleri hatırlamayı unutma
dağların belindeki ağaçlardan çıkardığım hışırtıyı bu ses nereden geliyor dediğin zamanı o sesin sadece sana gelmesindeki rüzgârı unutma
bazı sesleri sadece atların duyduğunu ve bu yüzden yalnız olduklarını atların yalnızlıktan koştuklarını
görmek ve duymakla düştüğün ovayı yediğin kırbacı edindiğin vebayı unutma insan bazen unutup ölemiyor
dünyanın sonunu görüp unutup ölemiyor
nefis bir hevesle başka neresine gider başka nereme gidebilirim ki deyip göğsümdeki kazı alanına gittiğim o gün yerdeydi her şey yerdeydi herkes üzerini örtüp sen uyu dedim sen uyu
ben bu yerde biraz daha bağdaş kurup
sen uyu
ben biraz artık hiç uyumayacağım
ancak yükseklerde unutabilirim diyerek çıktığım ağaçlar yerleştiğim ilaçlar indiğim ovalar seni bir ormanda bulup bütün yokuşlardan sonra dümdüz bir yerde kaybetmiş olmak da marifet sevgilim
şimdi uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında bana ne iyi gelir bana ne iyi gelir uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında
sevgilim yatağın kırışmamış düzlüğü yastığın olmayan çukuru her şey neden bu kadar pırıl her şey neden bu kadar aklımda göğsündeki çöl sırtımdaki vaha reçinenin ağaca yapıştığı gibi hiddetle yapışıyordun bana
senden sonra dünyada çok önemli şeyler oldu uçtum
birine bakmıştım deyip içine girdiğim yüzlerden biri yokmuş içinizde diyerek çıktım biri yokmuş her sabah biri yokmuş her masa biri yokmuş her çarşı
çalışmayan bir aleti kapatıp açmak gibi beni de her gece kapatıp kapatıp her sabah açan yeryüzü sanki dünyaya gelmedim de olmayan bir yerde olmayan birine bakıp bakıp çıktım ben
düşersem kendim düşerim diye hem güzel uçtum hem muazzam düştüm
sağ salim sensiz ve ayaküstü
artık insan bana iyi gelmiyor artık insan bize iyi gelmiyor diyerek beraber havalandığımız göğü tek başına ve hiçbir yere değmeden düşmek düşmek nefisti sevgilim
yere ilk indiğimde bir ağacı sallar gibi salladılar beni yere ilk indiğimde şimdi ben neyin yanındayım dedim ne benim yanımda
boğazımdaki yumruyu boğazımdaki yumruyu göğüs kafesimi eklem yerlerimi seni ve bunu yerde anlatmamı benden bekleme
“düşen şeylerin gürültüsü”nü konusu olmayan bir mutsuzluğu anlatmamı benden bekleme
insanı çok aşağıya yapmışlar sevgilim
insanı çok aşağıya
içine çok yeryüzü içine çok dünya
biliyorsun yükseldiğimiz gökte bu da olsa yer yarılır bu da olsa dünya durur dediğimiz her şey oldu dünya durmadı
biliyorsun bir kere saçlarını çok bir kere sımsıkı bir kere tutam tutam üç yıl arkaya doğru tarayıp üç yıl bir muska gibi yanımda sakladım
biliyorsun senin saçlarınla başlayıp nasıl oluyorsa benimle devam etmiş insan sevmeyen insan sevmeyen ama kırlara katkı sunan bir yüzün kapkaranlık bir ormanın vardı
ormanımız
düşsem ölürüm düşsek ölürüz dediğimiz o ormanda sana edilmiş bir yemin gibi başında beklemediğim cümle dalını budamadığım ağaç eğilmediğim yüz kalmadı
sevgilim bir şey var artık kuramadığım kurmalı bir saat başımda çın çın öten bir demir dönemediğim bir yer fırlatmak için bir odaya koyup her gece salladığım bir cümle durup dururken başına geldiğim başıma gelen bir heves bir serinlik gittikçe kalbimi gagalayan bir kuş
sevdiği şeye dokunmadan etrafını döndüğüm içimde sessizce büyüyen bir yer düşmek değil çakılmak isteği
beni artık çağırma sevgilim kırınla ovanla etinle saçınla beni artık çağırma başından beri içimde birbirine bakan birbirine değmemiş iki tay var ben bir yere batayım bir yer bana batsın arzusu ben bir yere çarpayım bir yer bana çarpsın hevesi
beni delinme beni parçalanma isteği beni taylarını saldığı gün cam yiyen bir at beni kardeşlerini çiğneyen genlerim beni tam ortasında kaldığım dünya beni Allah günde beş defa olmamışım diye geri çağırıyor
sen beni çağırma
yeryüzünde bazı konular yok bazıları da hiç kapanmıyor diye seni ateş ve suyla değil toz ve demirle değil künçle hınçla utançla icat ettim
başkasın sen başkadır ağzın başka bir ağaca benziyorsun yüzünde başka bir orman var diye diye seni ben hem ormanına girip hem hiçbir dalına değmeyerek dokunmayarak hiçbir ağacına içimi taşlara sırtımı duvarlara süre süre
seni ben gövdemse tir tir titreyen bir kuş ters dönmüş bir kaplumbağa seni ben durup dururken değil içinde sıkıldığım bir yeryüzü içimde sıkılan bir yeryüzü var diye diye icat ettim sevgilim
ben hevesim kursağımda burada buralarda
sen mucidini öldüren her icat gibi ne işe yaradığını bilmeyen bir alet gibi orada oralarda
herkes durmuş birbirine bakıyor herkes durmuş birbirine neden bakıyor sürekli beni aşağıdan çağıran biri bir hırıltı olarak iniyorum çarşılara çarşılar renkli çarşılar dağılmışım beni yanlış toplamışlar gibi
sevgilim artık başım tam gövdemin üstünde değil rüzgâr alan yerlerim su geçiren yerlerim karın boşluğumda tayını salan atın sesi kulaklarımda göğe fırlatılmış hep birbirine çarpan iki taşın sesi ağacıma salıncak kuranların sesi
sorduğum herkes seni uzaktan tanıyor gittiğim her yerden az önce çıkmışsın kime baksam kim bana baksa içimde incinmiş bir atın o son cümlesi ölmek değil asılmak istiyordum dünyaya tayımı saldığım günden beri
şimdi kim bilir nerede değilim diyerek günler yanımdan günler önümden günler içimden etinle geçiyor sevgilim etinle
seni göğsüme takıp çıktığım rüzgârlar ne güzel ne güzel vurulduğum yerlerde yürüyebilmen evine rüzgâr götürebilmen aşağı bakabilmen ne güzel
ağzınla kuş tutman kılı kırk yarman derini yüzmeden yeni bir deriye değdirebilmen ne güzel
içimde bir yer bir yere değiyor kenarları kalkıyor aklımın kime değsem kim bana değse o tören
düşerken biçim almış bir gövdeydim beni ancak düşerken sevebilirlerdi
düşmek yapraklıdır sevgilim önce dökülüyorum zannediyor insan yana eğilmiş bir ağaç gibi dizlerimin orada başlayan harp omuzlarımda titremeye dönüştüğü zaman vakti gelen bir yaprak nasıl hem döküldüğünü zannedip hem düşüyorsa ağaçtan nasıl iniyorsa öyle yere öyle görkemli öyle yavaş öyle un gibi bakıp teni cam olan birinin boynuna şahdamarına
seni tamamen unuttum ama etinin içini görüyorum saçlarının dibini razı bir rüzgâr gibi azar azar da olsa senden artık uyurken dökülüyorum kendi etrafıma
kendi etrafıma sevgilim dal dal yaprak yaprak günde birkaç defa hafif sıyırıklarla
çünkü yapraklar sevgilim düştükten çok sonra inanırlarmış artık ağaçta olmadıklarına çünkü yaprağın daldaki boşluğu yine o yaprağın kendisi kadar
süzüle süzüle sevgilim süzüle süzüle
döküldükten sonra da ağacını anlatan yapraklar gibi şimdi günlerim hiç geçmiyor olabilir ama geçmişim çok güzel gidiyor