Taş Gemi

I
biraz yukardan
taş et
ot mu yoksa
taşetot
alır şaşmadan
gündüzden geceye geceden gündüze
ve bütün geleceklere
çağırır şimdiden ve el koyar
ne varsa
ne dökülse küreden

güneşi çıkarırken toprak
bir de süsler koşturur insanoğlunun
bir günlük atını
sıcak el üfler güneşi karnında köpükleriyle
bir göl huzurundan tutşup
başlar yanmaya
ve seslenir yüce dağ
serin
toplar kartalı yılanıyla

atlasın omuzlarından gencecik kayalar
eğildiler bir mermerin önüne

koşunuz ak saçlı bulutlar
denize yakın
bir çakılın kızgın yapısında
güneşle ilk kez selama durmuş
narin gövdeli soylu karınca

II
baş köşede
bak nasıl
denizin tanrıça köpüklerinden
bir de mermer balık
bir karanlık şehre
üstün nöbetçilerle giriyor

bunu gelecek çocukta olmak için
beklemek daha sonra
önce sipsivri bir başın
balçıkla Afrodite
merdiven dayayıp çıktığı
ağaçların huzurunda
onlar ne diye çocuklarını
balçıklara

III
rüzgâr da koşar
nasıl sever misiniz
ya kim bilir hangi sevincin
hangi gerçeğin çiçeği
göz nuru
hangi hangi geleceğin
ağacı gelir dize
çılgınlık gibi mutlaka
ışıklı imkan içinde

Sol burna mıknatıslı demir halka
acıklı hapşırır diye belkemiğinin
durmadan mutlu geçmişini

Ananız ve babanız
balalan ağızlarıyla
onurları durmadan azalır. Döllenirler
ve başımızın içi cenaze

bir cama bin çekiç
başınız cenaze
canlı tabutlarınızla
kutupsuz kıblesiz
hangi putun önünden geçmektesiniz

IV
Can akıldan geçerken üstün gemi
gelir yaslanır bir direğe
kızkardeşini kanıyla diz kapağını
göbeğine bir haç getirip gölgesine
aleksandirina usulü ağlayıp
nereden nereye ün saldı

Su demek ki taşın çakıl cinsinden
zamanla toprak
incecik zar kesmekte
çok ‘mahirdi’
Ona
İlyada nasıl kendine benzetip
bakmışsa bugüne

gün ışığında bütün limanların
nasipsiz gemiye
sanki başka liman duruşu gibi
tanrıya yabanlaşamış
canların güneşi

V
Ne demek şu beyaz göğüslü
ince yapılı dansöz atlarla
iki lata uzanmak
kutsamak için
sevinç getiren
büyük yorgunlukla sevinç getiren
durmadan değişen ve yeniden gelen

kambur
o lezzetinde iştahlar getiren
köpükten kör balığı

… kutlanmaz göl ve toprak
temiz bir bilgiyle geçilir ellerine
su ekmek ama bir çift böcek
bir biri alnından
biraz tepeye
gerçekten biraz da tepeye
ne diye ‘gidiyorlardı’

Düştür bağırır şimdi şarkıya
onlar eğilip geçiyorlar
gelir okyanus ayaklarına
En derin anlamlı tepenin
elleri şarap ağzında gülünce
Başları bir baş dönme anaforunda
yaşamakla erkekçe kaybediyorlar
ölüme ”mahcup”bir rölans
damarlarında koşan toprakla süslenip
ışığa pas diyorlar
intiharla gizlenip
hatırlarken çocukların sevinçle
ve babalarıyla ilk boy resimlerini

VI
biz işte hep soylu yapılar
ıslak taş gemide huysuz
uzakta ilk gülün akrebiyle sevişmekten
bi tek sarı ve sarsılmaz sesine güvendiğimiz
kanaryayı katlettik

Cahit Zarifoğlu

basimizin-ici-cenaze Taş Gemi

Cehennemlik Kadınlar

Delphine ile Hippolyte

Hippolyte, lambaların solgun ışığı vuran,
İçine koku sinmiş minderler üzerinde,
Düşlüyordu kızlığın perdesini kaldıran
Güçlü okşayışları, saf bir duygu içinde.

Fırtına bulanığı bir gözle arıyordu,
Uzaklaşmış göğünü günahsız yaşamanın,
Sanırsın ki başını mavi bir ufka doğru
Çeviren bir gezgindir, ötesinde sabahın.

O yorgun gözlerinin ağırlaşan yaşları,
Kırgın, uyuşuk hali, hazları kasvet veren,
Hurdaya çıkmış silah gibi, mağlup kolları,
Yansıtıyordu narin güzelliğini hepten.

Ayakları ucunda, sakin ve neşe dolu,
Ateşli gözleriyle onu yiyordu Delphine,
Avını gözleyen bir hayvana benziyordu
İzini bırakarak üstünde dişlerinin.

Önünde kuvvetli ve kırılgan güzelliğin,
Kibirli, şehvet dolu bir hazla içiyordu
Zaferinin şarabını ve derlemek için
Tatlı bir teşekkürü, uzanıp ona doğru.

Arıyordu gözünde sararmış kurbanını
Dilsiz neşidesini bir zevkin söylediği,
Ve bu yüceden yüce, bitimsiz bir şükranın
Gözkapağından çıkan uzun âhıydı sanki.

– “Hippolyte, aziz yürek, ne dersin sen bunlara?
Anlıyor musun şimdi, sunman gerekmez senin,
Onları solduracak şiddetli rüzgârlara
Kutsanmış kurbanını ilk açan güllerinin.

Öpüşlerim hafiftir susinekleri kadar,
Okşarlar duru büyük gölleri akşamleyin,
Yârin öpüşleriyse tekerlek izi açar,
İzi gibi araba ve saban demirinin;

Onlar zalim toynaklı, öküz ve at koşumlu
Ağır araba gibi geçecekler üstünden…
Hippolyte, kız kardeşim! Yüzünü bana doğru
Çevir ruhum ve kalbim, bütünüm, yarımım, sen,

Çevir haydi yıldız ve gök dolu gözlerini!
Bir tatlı bakış için, tanrısal umut diye,
En karanlık zevklerin kaldırıp peçesini,
Uyutacağım seni sonsuz düşler içinde!”

Ve Hippolyte o zaman kaldırıp genç başını:
– “Nankör değilim ben, asla değilim pişman,
Delphine’im, çok ağrım var, içim dışım sıkıntı,
Akşam berbat bir yemek yemişim gibi, inan.

Duyarım hücumunu ağır kokuların ben,
Perişan hayallerin kara taburlarını,
Beni işlek yollara yönlendirmek isteyen,
Orda kanlı bir ufkun her yandan kapattığı.

Son derece tuhaf bir eylem mi yaptık yoksa?
Açıkla bana, lütfen, acımı ve korkumu :
Titriyorum “Meleğim!” dediğin zaman bana
Ve birden dudaklarım gidiyor sana doğru.

Bana hiç öyle bakma, benim düşüncemsin, sen!
Sonsuza dek sevdiğim, biricik kız kardeşim,
Sen orada kurulmuş bir tuzak bile olsan
Ve bir de başlangıcı büyük felaketimin!”

Delphine silkeleyerek dağınık saçını ve
Demir sacayağında tepiniyormuş gibi,
Tekinsiz göz, konuştu zorbanın sesi ile :
– “Kim anlatabilir, kim, aşk varken Cehennem’i?

Binlerce lanet olsun o yaramaz düşçüye,
İlk defa arzuluyor aptallığa düşerek,
Namus karıştırmayı aşka değgin her şeye,
Kısır ve çözülmez bir sorunla sevişerek.

Gizemli bir ahenkle birleştirmek isteyen
Serin ile sıcağı, gündüz ile geceyi,
Bu kıpkızıl güneşte, adına aşk denilen,
Hiç ısıtamayacak kötürüm bedenini!

İstersen git ve ara, şapşal bir yavukluyu;
Koş, temiz kalbe zalim öpücüklerini ver:
Ve, mosmor, pişmanlıkla, korku ve dehşetle dolu
O dağlanmış göğsünü yeniden bana gönder…

Dünyada yalnız üstat hoşnut edilebilir!”
Ama çocuk sonsuz bir acı sergileyerek,
Çığlık attı: “ – İçimde genişliyor açık bir
Uçurum, biliyorum; bu uçurumdur yürek!

Volkan gibi yakıcı ve boşluk gibi derin!
Hiç doymaz bu canavar, bu sızıldanıp duran,
Ve bitmez susuzluğu asla Eumenides’in,
Meşalesiyle onu kanına kadar yakan.

Örtük perdeler bizi ayırsın bu âlemden,
Ve yorgunluk, getirsin bizlere dinginliği!
Derin göğüslerinde yok olmak isterim ben,
Yakalamak bağrında mezar sessizliğini!”

İnin, durmadan inin, açması kurbanlar,
İnin dibine kadar sonsuz bir cehennemin!
İnin en derinine, orada bütün suçlar,
Kırbaçlanır gelmeyen rüzgârıyla göklerin,

Kaynar karmakarışık fırtına ıslığıyla,
Çılgın gölgeler, koşun, arzunun ucuna dek,
Gem vuramazsınız hiç kudurganlığınıza,
Zevkleriniz dünyaya cezayı getirecek.

Taze ışık hiç düşmez mağaralarınıza;
Duvar çatlaklarından hep sıtmalı buğular
Süzülür tutuşarak bir fener gibi orda,
Sızar vücudunuza pis ve iğrenç kokular.

Sizin hazlarınızın dehşetli kısırlığı
Dindirir susuzluğu ve gerer cildinizi,
Ve tensel arzuların öfke dolu rüzgârı
Çırpınır teninizde eski bir bayrak gibi.

İnsanlardan çok uzak, serseriler, mahkûmlar,
Aç kurtlar gibi geçin çöllerin arasından;
Yazdırın yazgınızı gem vurulmayan ruhlar,
Ve kaçın içinizde var olan sonsuzluktan!

Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet

tenin-bayrak-gibi Cehennemlik Kadınlar

Hep sarhoş olmalı

Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu.

Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zamanın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle?

Şarapla,
şiirle
ya da erdemle,
nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun.

Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; Saat kaç? deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz.

Charles Baudelaire / Paris Sıkıntısı

siirle-sarhos-olmak Hep sarhoş olmalı

Okuyucuya

Bönlükler, yanılgılar, günahlar, cimrilikler,
İşleyip tenimize, kaplar ruhlarımızı,
Ve besleriz sevimli pişmanlıklarımızı,
Kendi bitini nasıl beslerse dilenciler.

Günahlarımız katı, pişmanlığımız gevşek;
Sık sık ceza öderiz itiraflarımıza,
Ve sevinçle döneriz o çamurlu yollara,
İğrenç gözyaşlarıyla kirim çıkar diyerek.

Bu Kocaman Şeytan’dır kötülük yastığında
Esrimiş ruhumuzu uzun uzun sallayan,
Ve görkemli madeni irademizin o an
Bir buhar olup uçar bu bilgiç kimyacıyla.

Hep o Şeytan’dır bizim iplerimizi tutan!
Oltaya takılırız iğrenç olan her şeyde;
Her gün bir adım daha inerek Cehennem’e,
Ürkmeksizin, pis koku saçan karanlıklardan.

Sefih bir zavallının öpüp yemesi gibi
Eski bir fahişenin örselenmiş göğsünü,
Geçkin portakal gibi iyice sıkıp onu
Çalarız giderayak yasadışı bir zevki.

Bir milyon kurtçuk gibi, sıkışmış, kaynayarak,
Yer, içer bir Şeytanlar takımı beynimizde,
Ve ne zaman solusak, dolar ciğerimize,
Boğuk iniltilerle, Ölüm, görünmez ırmak.

İşlememişse o hoş desenleriyle henüz
Şayet ırza tecavüz, zehir, hançer ve yangın,
Adî kanavasını acıklı bahtımızın,
Cesur değil de ondan, ne yazık ki, ruhumuz!

Fakat çakal, panter ve zağarların içinde,
Maymunlar, akbabalar, akrepler ve yılanlar,
Uluyan, homurdanan, sürünen canavarlar,
Sefih hayatımızın o rezil bahçesinde.

Biri var ki en çirkin, en kötü ve en murdar!
Büyük çığlıklar atıp büyüklenmese bile,
Toprağı bir enkaza dönüştürür isterse
Ve bir esneyişiyle bütün dünyayı yutar;

Can sıkıntısıdır bu! –gözü hep yaşla dolu,
Darağaçları düşler çubuğunu içerken.
Bu nazik canavarı çok iyi tanırsın sen,
-Kardeşim, -benzer’im -ikiyüzlü okuyucu!

Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Necdet

okuyucu Okuyucuya

İtiraf

Bir defa, bir defacık, sevimli, tatlı kadın,
          Zarif kolunuz koluma
Dayandı (ve ucunda o ruh karanlığımın
          Bu anı solmadı asla);

Vakit geçti; tıpkı bir yeni madalyon gibi
          Bir ay kenti yıkıyordu,
Ve Paris üzerinde gecenin alayişi,
          Nehir gibi akıyordu.

Evden eve ve araba geçen kapılardan,
          Geçiyorlardı gizlice
Kediler, aziz gölgeler gibi veya bazan
          Bizimle, kulak kirişte.

Ansızın, sıkı fıkı, özgür dostlar içinde
         Solgun ışığa açılan,
Sizden, ey zengin ve gür sesli çalgı, ki neşe
         Ve ürpertiyle ışıyan,

Sizden, ey duru ve şen, bir boru sesi gibi,
          Kıvılcım dolu sabahtan,
Bir garip ses, sitem ve hüzün dolu bir ezgi,
          Sıvıştı, çırpınıp duran

Sıska bir kız misali, pis, iğrenç, berbat halde,
          Ailesinin utancı,
Göze çarpmasın diye, gizleyip bir mahzende
          Uzun yıllar tutacağı.

Zavallı melek, şakıyordu, çığırtkan sesiniz :
        “Dünyada doğru ne var ki,
Ele verir her zaman, düzgün çekseniz de siz,
          Orda insan bencilliği;

Ne güç bir uğraştır güzel bir kadın olmak,
          Ve nasıl bayağı bir iş
Çılgın soğuk dansöz gibi ayılıp bayılmak
          Ağızda yapmacık gülüş;

Ne çirkin kişilerin kalplerine taht kurmak;
          Aşk da yalan, güzellik de,
Ne ki onları atar bir sepete Unutmak
          Sonsuz’a vereyim diye!”

Büyülü dolunayı hatırladım çok zaman,
          Bu sessizliği ve usancı,
Ve bu dehşetli gizi kulağa fısıldanan
          Kalbin günah çıkarttığı.

Charles Baudelaire
Çev,ren: Ahmet Necdet

kolun-koluma-degmisti İtiraf

Bekri Musrafa Hayatı ve Fıkraları

1593-1634 Sultanahmet’te doğup yaşayan Bekri Mustafa iyi hafızdı. Sarhoşluğun örneği ve Sarhoşların Şahı olarak tanınmıştır. Adı nice yüzyıllardır dillere destan olmuş hikayeleri kuşaklar boyunca dillerde dolaşmıştır.Yorgancı Esnafından Ahmet Ağa’nın oğlu olan ve gece gündüz içtiği için Bekri namıyla ün yapan Mustafa, 1593 yılında Kadırga’nın Cinci Meydanı ile Küçük Ayasofya Camii arasındaki bir evde dünyaya gelmiştir. Babasının hali vakti yerinde olduğu için çocukluğu refah içinde geçmiş, Beş yaşında iken Küçük Ayasofya Camii yanındaki Mahalle Mektebine eğitime başlamış, Burada hıfz ederek Hafız olmuş sonrada Beyazıd Medresesine devam etmiştir. Sabahları Medreseye giderken akşamları da babasının dükkanında yorgancılık işini yüklenmişti.

Kumkapıda Agop’un Meyhanesinin başlıca müdavimleri arasına karıştı. Çok geçmeden medreseyi de dükkanıda bir tarafa bırakan Mustafa Ağa bütün ömrünü gece gündüz bu meyhanede içki içmekle geçirmeye başladığından Bekri namıyla anılmaya başlandı. Uzun boylu, iri yapılı, geniş omuzlu, pos bıyıklı ve güçlü kuvvetli bir adam olan Bekri Mustafa, son derecede zeki, nüktedan ve hoşsohbetti. Hazır cevaplığı ve hakbilirliği ile herkesin takdir ve sevgisini de toplamıştı. Bekri Mustafa’nın bu özelliklerini duyan Dördüncü Murat, daha Şehzadeliği sırasında kendisini nedimeleri arasına almış, tahta çıkışından sonra da Saraya dahil olmuştu. Dördüncü Murat, içki yasağını koyduğu yıllarda dahi Bekrinin ayyaşlığını hoş görmüş, kendisinden iltifatlarını esirgememişti. Bekri Mustafa’nın bu içki yasağı devirlerine ait pek çok fıkrası vardır.

Hikayelerle dolu yaşantısı çok kısa sürer Bekri’nin. Henüz 41 yaşındayken hastalanır ve iki üç gün içinde hayata gözlerini yumar. Cenazesi vasiyeti üzerine Balıkpazarı Meyhanelerinin civarında bulunan mezarlığa gömülür. Sonra bu mezarlık kaldırılıp yerine dükkanlar ve çarşı yapılır. Bekri Mustafa’nın bu yalnız kabri yetmişli yıllarda yemiş adıyla anılan semtin Kasımpaşa sokağında bulunmaktaydı. 1903 yılında çevre esnafı arasında toplanan para ile onarılır. ve baş ucuna bir taş dikilir.

İKİ YUDUM İÇTİN DE..

IV. Murat bir gün veziri ile beraber biner kayığa, denizde biraz açılırlar. Fakat bakar ki kayıkçı bir testi çıkarır başlar içkisini içmeye.Tabii ki buradaki kayıkçımız da Bekri Mustafa’nın bizzat kendisi oluyor. IV. Murat, Bekri Mustafa’ya;

-Uzat testiyi de ben ve arkadaşım da içelim der.

Ama Bekri Mustafa başta karşı çıkar.

-Sizin gibi beyzadeler bunu içemez su değil bunun içindeki rakıdır. Hem beni hem kendinizi yakarsınız der.

Sonra ısrar üzerine dayanamaz uzatır testiyi padişaha. Padişah bir yudum içer sonra testiyi vezirine verir ve sorar;

– Padişahtan korkmuyor musun sen? diye.

-Korkarım ama padişah içkiyi karada yasakladı.Denize kim bakacak?Beni burada kimse görmez der.

Padişah bunun üzerine;

-Peki ya ben haber verirsem ne olacak? diye sorar.

-Veremezsin, sen de benimle beraber içtin ikimizinde kelleleri düşer.

En sonunda padişah dayanamaz.

-Peki ya ben padişah yanımdaki de Bayram Paşa ise der.

Bekri Mustafa bırakır kürekleri elinden basar kahkahayı.

-Ben demedim mi size göre değil bu diye. İki yudum rakı içtiniz biriniz padişah biriniz vezir olmaya kalktınız.

BEKRİ İMAM OLDU DERSİN GERİSİNİ ONLAR ANLAR

Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede bir caminin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur. Cemaatin beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu sırtında cübbesiyle ordan geçen Bekri Mustafa’yı hoca zannederek namazı kıldırmasını söylerler. ‘Yok ben hoca değilim’ dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler. Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder.

Bekri Mustafa gülerek cevaplar: “Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa imam oldu dersin. Onlar durumu anlar…” dedim.

KAÇIRDIĞIN ORUCU BİZ TUTTUK

Bekri Mustafa nasılsa Ramazan ayında bir gün oruç tutmuş, bayramda bir toplulukta orada bulunanlardan birisi üzüntü ile,
– Bu sene Ramazandan birgün kaçırdım, demiş, Bekri bunun üzerine adamın omuzuna dokunup
şöyle demiş,
-Üzülme Efendi o senin kaçırdığın orucu biz tuttuk.

EN GÜZEL YER

Bekri Mustafa’yı rica minnet camiye götürmüşler,
-Hoca başlamış anlatmaya, Bir yer vardır ki orada zengin fakir ayırımı yoktur. Dertli giren neşeli olur.
Oraya giren herkesin gönlü ferahtır. Bilim bakalım burası neresidir? Bekri Mustafa yanıt vermiş
-Neresi olacak meyhane.


OYNAMA MURAT

Dördüncü Murat gene birgün tebdili kıyafet Balıkpazarındaki kaçak meyhaneleri gezerken Bekri
ye rastlamış. Bekri Dördüncü Murat’ı görünce elindeki testiciği arkasına gizlemek istemiş.
Murat uzat elini deyince boş elini uzatmış, öteki elini uzat emrini alınca testiyi tutan elini değiştirmiş.
Murat gülerek buyruk vermiş bu kez iki elini birden uzat, Bekri hemen sırtını duvara dayıyarak testiyi sırtına kıstırıp, ellerini uzatmış, Murat hınzır bir edayla, şimdi bana doğru gel deyincede dayanamamış,
-Oynama Murat, testiyi kırdıracaksın.


BUYURUN CENAZE NAMAZINA!

Bilindiği gibi, Dördüncü Murat içkiyi yasaklıyor ve bu yasağa uymayanları şiddetli bir şekilde cezalandırıyor. Sık sık tebdil-i kıyafet ederek, yani kıyafet değiştirerek meyhaneleri bile dolaşıyor. Yine bir gün işte böyle kıyafet değiştirerek meyhane teftişine çıkıyor. Salaş meyhanelerden birinin bacasının tüttüğünü görünce derhal içeri giriyor. Orada demlenen ve bu ani girişten endişelenen Bekri Mustafa yanına yaklaşan şahsa soruyor:

– Nereden teşrif ediyorsunuz?
– Topkapı’dan geliyorum.
– Topkapı’dan mı?
– Evet Topkapı’dan
– İsm-i âliniz?
– Murat!
– Murat’ın Sultan’ı multanı da var mı yoksa?
– Evet Sultan Murat!

Bu son cümleyi duyar duymaz, Bekri Mustafa “Buyurun cenaze namazına!” diyerek sırt üstü düşüyor.

bekri-mustafa-f%25C4%25B1kralar%25C4%25B1 Bekri Musrafa Hayatı ve Fıkraları

Aykırı Çiçek

Bu şehrin sokaklarında
Taşlarında eskidi gençliğim
Kaldırımlar arasında
Aykırı açan çiçektim

Geçtim bazen hüzzam makamından
Geçtim dokuz sekiz ağır roman
Şimdi sade kahve kıvamında
Herşey eksik herşey tamam

Kim bilebilir kimin halini
Dil söylemez yüreğin harbini
İç hisseder hakikat sırrını
Ağırdan al yargını yar aman

Sesimi suya bıraktım
Nefesimi semaya
İçine herşeyi kattım
Şarkılar benzer duaya

Geçtim bazen hüzzam makamından
Geçtim dokuz sekiz ağır roman
Şimdi sade kahve kıvamında
Herşey eksik herşey tamam

Kim bilebilir kimin halini
Dil söylemez yüreğin harbini
İç hisseder hakikat sırrını
Ağırdan al yargını yar aman

Sana benzemiyorum
Hiç benzetmeye çalışma
Ya olduğum gibi sev,
Ya küs bir daha barışma

Sezen Aksu

sezen-aksu-siirleri Aykırı Çiçek

Sûfîler Sûfîsi

Kelâm tarif edemez bu mücerret âyini
Yeşil kubbe altında sonsuzluk şehrâyini

Ruhumun semâsında ney şöleni bir dönüş
Uyanıyor içimde Selçuklu’dan kalma düş

Revaklar, soylu vavlar, çağa resmeder bizi
Töremize icazet verir Şems-i Tebrizî

Bir buhurdan içinde tütsülenen bileşik
Merhamet dilediğim, sığındığım son-eşik

Âşkın kutlu âteşi düştü cân ummanıma
Ey sûfîler sûfîsi, al beni de yanına

Kaynar kaynar azalır, yoklaşır, uçar suyum
Bu kuyular şehrinin mustarip Yusuf’uyum!

Bildim ki yalan imiş, kıyl ü kâl imiş işim
Yüz sürdüm dergâhına, nazâr eyle dervişim

Seninle şereflendi, bütün şark, diyar-i rum
Bir çerağ yak kalbimde, aydınlansın uçurum

Hayat ne kadar ölü, ölüm ne kadar diri
Dönüş, ilâhî dönüş, Şeb-i arus tekbiri

Kelâm tarif edemez bu mücerret âyini
Yeşil kubbe altında sonsuzluk şehrâyini.

Olcay Yazıcı

olcay-yazici Sûfîler Sûfîsi

Arınış

Şehir sahrasında süreğen sıcak
Kanatır sabrımı keskin bir bıçak

Ne bilir melâli, süfli-uygarlık
Bu bir gönül işi, ince duyarlık

Arşı saran çığlık, sûr’u andırır
Bir damla, deryayı dalgalandırır

Kurşunlanmış gibi sancılanır cân
Bu bir iç kırılış, bu bir iç buhran

Herşey, su üstüne yazılan yazı
Hüzün ruhumuzun gizli niyazı

Âteş ırmağıdır nefsin yunağı
Boşalır ansızın his sağanağı

Yakar düşünceni âfet bir edâ
Gelir hayâline girer süveyda

Ekin neden özler bunca yağmuru
Gözyaşında arınış var dupduru

Uyanır kalbinde buruk bir anı
Dirilir/depreşir efkâr zamanı

Hasret bir ceylândır, ürker ve kaçar
İnsan hep gurbetten gurbete göçer

Vedâ limanına gemi yanaşır
Herkes tufanını içinde taşır

Bağlanırız, tul-i emel güderiz
Sonra bir gök-ata biner gideriz

Ömür kısa, hikâyemiz uzundur
Cümle âlem bu zindanda mahzundur.

Olcay Yazıcı

aaldanma-bu-dunyanin-bagina-bostanina Arınış

Şiir sanatı ve onu öğrenmenin yolu

LlV. Şiir sanatı ve onu öğrenmenin yolu

Bu fen Arap kelâmıyla ilgili fenlerdendir. Onlar arasında bu fenne şiir (poetry) ismi verilmiştir. Öbür lisanlarda da bulunmakla beraber biz burada münhasıran Araplara has olan şiirden bahsedeceğiz. Eğer diğer lisanları konuşanlar da maksatlarını şiir vasıtasıyla ifade etme imkanını bulmakta iseler, bunun sebebi her lisanın belagat itibariyle kendisine has bir takım ahkâma ve kaidelere sahip oluşundandır. (55)

Arap lisanında şiir garip bir tarz ve aziz bir meslektir. Çünkü Arap şiiri kıta kı­ta ayrılmış bir kelam olup bu kıtalar, vezin cihetinden birbirine müsavi ve her kıtanın sonunda yer alan harf itibariyle müttehiddir. Bu kıtalardan her bir kıtaya beyt, ahengi temin eden beytin son harfine de rev i ve kafiye, sonuna kadar devam eden sözün tamamına da kaside ve kelime ismi verilmiştir. Şiirin her beyti kendisinde mevcut terkipler itibariyle başlı başına bir (mana) ifade eder. Her beyt, kendisinden evvelki ve sonraki ifadelerden müstakil başlı başına bir kelam (ve cümle) gibidir. Tek başına ele alındığında konusu olan methiye veya teşbih (tagazzül) veyahut mersiye hususunda tam bir mana ifade eder. Bu yüzden şair bahiskonusu beyti müstakil bir ifade ile ortaya koymaya çabalar. Sonra aynı şekilde diğer bir beytte diğer bir sözü yeni baştan ele alır. Bir fenden diğer bir fene, bir maksattan öbür maksada geçmek için istitrat yapar, münasebet arar. Bunun için birinci maksadı ve ondaki manaları ikinci maksada münasip düşürecek şekilde ayarlar, (girizgah yapar) ve ifadeyi de tenaftirden uzak tutar. Mesela teşbihten methiyeye, sahra ve (bir hatıra ve iz olarak sevgiliden kalan) enkaz tavsifınden kervan veya at veya (rüya alemindeki) hayalât tavsifıne, öğme konusu olan zatın vasfından kavminin ve askerlerinin vasfına, mersiyedeki ah-vahtan ve taziyetten ölünün güzel hatıralarına … vs. geçiş (İstitrat) yapar. Şair tümüyle kasidenin bir tek vezin içinde hemahenk olmasına riayet eder. Bir vezinden ona yakın başka bir vezne geçiş konusunda insan tabiatının tesahül göstermesinden sakınır. (Kasidenin vezin itibariyle bütünlüğünü gözetir). Çünkü vezinler arasındaki yakınlık sebebiyle bu husus bir çok kimsenin dikkatinden kaçmıştır.

Sözü edilen bu vezinlere has bir takım şartlar ve hükümler vardır. Bunlar ilm-i aruzun konusunu teşkil ederler. Tabiata muvafık olan her vezni Araplar bu fende kullanmış değillerdir. Onlar tarafından kullanılan vezinler sadece bir takım hususi vezinlerden ibaret olup bu sanatın (aruzun) ehli olanlar ona buhur (bahirler) ismini vermektedirler. Bunlar onbeş bahir olarak tesbit edilmiştir. Yani bunların dışında kalan tabii vezinlerde Araplara ait herhangi bir nazım bulunamamıştır.

Bilinmelidir ki Araplarda ifade şekilleri arasında şiir fenninin şerefli bir yeri vardır. Bundan dolayı Araplar, şiiri ilimlerinin ve tarihlerinin divam (archive) hata ve sevaplarının şahidi, kendilerine ait ilim ve hikmetlerin bir çoğunda müracaat ettikleri bir esas (ve kaynak) haline getirmişlerdir. (Kendilerinde mevcut) sair melekelerin tümünde olduğu gibi onlardaki şiir melekesi de muhkem idi. (Arapçaya has) bütün lisani melekeler ancak Araplara ait sözlerde idrnan yapmak ve maharet kazanmakla elde edilir. Bu hususa devam edile edile nihayet (şairlere has) o melekenin bir benzeri hasıl olur.

Muhtelif ifade şekilleri arasında şiirin elde edilmesi, ona has melekeyi sanatla (ve teknik olarak) kazanmak isteyen müteahhirin (edip ve şairleri) için zor bir şeydir. Çünkü şiirdeki her beyt, maksadı itibariyle tam bir cümle olup (sair cümlelerden) ayrı olmaya elverişli bulunduğundan müstakildir. İşte bundan dolayı sözü edilen (şiire has) o melekede bir nevi telattufa ve inceliğe ihtiyaç vardır. Böyle olmalıdır ki (şair) şiir niteliğindeki sözü, Arap şiir tarzına ait olmak üzere bilinegelmekte olan şiire mahsus kalıplara döküp bizatihi müstakil (bir beyt) olarak ibraz edebilsin, sonra aynı şekilde öbür beyti de ortaya koysun, sonra diğer beyte geçsin, şiire mahsus maksada kafi gelen fenleri ikmal etsin, kasidedeki farklı fenler muvacehesinde, yekdiğeriyle olan irtibatları açısından beyider arasında bir ahenk vücuda getirsin.

Şiir zor bir (ifade) tarzıdır ve garip bir fendir. Onun için şiire has üsluplardaki maharet ve şiir kalıblarına dökülen sözlerde mevcut olan bilenmiş fikirler karîhaların (ve zekanın mükemmellik derecesi için) mihenk olmuştur. Şiirde Arapça ifade melekesi mutlak olarak yeterli değildir. Daha doğrusu hususiyeti gereği şiirde Araplara has ve bilhassa onlar tarafından bu hususta kullanılan üsluplara riayet mevzuunda (bir çeşit ruhi ve fikri) inceliğe ve temrine ihtiyaç vardır.

Şimdi biz bu sanatın ehli olanlara göre üslup (method) lafzınm manasını ve kullanmakta oldukları bu kelime ile kasdettikleri şeyi burada bahis konusu edelim:

Bilinmelidir ki bu sanatla uğraşanlara göre üslup (lisani ve edebi) terkiplerin dokunmasında kullanılan bir tezgah veya bunların dökümünde kullanılan bir kalıptır. Gerek irabın vazifesi olan esas manayı ifade itibariyle, gerek belagat ve beyanın vazifesi olan terkiplerin özelliklerine istinaden mânânın kemalini ifade itibariyle ve gerekse aruzun vazifesi olup Araplar tarafından şiirde kullanılan vezin itibariyle üslup kelama raci olan (ve ifade ile ilgisi bulunan) bir şey değildir. Binaenaleyh bu üç ilim, bahse konu olan şu şiir sanatının haricindedir. Şiir üslubu ancak umumi bir şekilde hasseten terkibe intibak etmesi itibariyle muntazam terkiplerle ilgili zihni surete raci olur. Zihin, bu sureti bizzat terkiplerden ve onların müşahhas şekillerinden tecrit ederek onu muhayyilede bir kalıp veya tezgah haline getirir. Sonra irab ve beyan itibariyle Araplarca sahih addedilen terkipleri ayıklayarak bunları onun içine, kurşunu kalıba dökercesine döker. Tıpkı bir mühendisin kalıbı ve bir dokumacının tezgahı kullanması gibi kullanır. Nihayet maksada bol bol kafi gelen terkipierin husule gelmesiyle kalıp genişler ve kendisinde mevcut olan Arap lisanına has meleke itibariyle sahih bir suret üzere vaki olur.

Şüphe yok ki kelâmdan her bir fennin kendisine mahsus bir takım üslupları vardır ve bu üsluplar o fende muhtelif tarzlarda mevcut olur. Mesela şiirde (sevgiliden geriye kalan izlere, hatıralara, harabelere, viranelere ve) enkaza soru sormak (şiirdeki muhtelif üsluplardan bir tanesi olup bu da) enkaza hitap suretiyle olur:

     Ey Meyye’nin yükseklerde ve kayalıklardaki yurdu! (Nabia Zübyani)

Bazan yoldaşlardan, durup soruştunnalar yapmalarını istirham etme suretiyle olur:

     (Ey yolcular); Durunuz, sakinleri tarafından ansızın terk edilen şu diyara soralım ki:

Bazan yoldaşlardan, enkaz ve kalıntılar üzere ağlamaları rica edilir:

     Durunuz! sevgiliyi ve onun yurdunu yad ederek feryad ve figan edelim! (İrnriu’l-Kays)

Veya gayr-ı muayyen bir muhataptan cevap almak için sual sorulur:

     Sana haber vermeleri için şu harabelere neden sual sormadın?

Bazan gayr-i muayyen bir muhataba enkazı seHimlanmasını enıretmekle olur:

     Azi’in civarındaki diyarı selamla!

Veya hambelerin sulanması, (üzerine yağmur yağması ve böylece marnur hale gelmesi) için ona dua etmekle olur:

     Harabelerini, gürleyen ve coşan bulutlar sulasın!
     Üzerlerini bolluk ve bereket kaplasın

Veya şimşekler vasıtasıyla harabelerin sulanması için dua edilir;

     Ey şimşek Ebrek’teki hanenin üzerinde zuhur et,
     Tıpkı türküler terennüm edile edile sevk edilen develer gibi bulutları o cihete doğru sevk et.

Veya felaket zamanında âh-vah ederek ağlama hali davet edilir:

     Böyle musibet büyük ve iş feci görülmeli
     Onun için yaş akıtmayan göz mazur sayılmamalı.

Veya hadise büyütülür:

    Şu teneşir üzerinde taşınan şahsı gördün mü?
    Meclisin ışığı nasıl sönüp gitti, gördün mü?

Veya böyle bir şahsı kaybetti, diye alemin musibete duçar olduğunu tescil ile olur:

     Ey otlaklar, koruyucunuz ve savunucunuz yok artık!
     Kahpe ölüm o kahramanı ve kerem sahibini pençesi altına aldı.

Veya müteveffanın ölümü üzerine ah-vah edip üzülmeyen maddelerin bu halini inkarla olur: Hariciyenin şu beyti gibi:

     Ey Habur ağacı, halin ne böyle, yeşillenip duruyorsun?
     Galiba İbn Tarif (ın vefatın)a üzülmüyorsun!

Veya baskısından kurtulduğu için mütevveffanın hasımını tebrik etmek suretiyle olur:

    Ey Rabia b. Nizar aşireti, artık mızraklarınızı bırakınız.
    Zira kahpe ölüm o yaman hasmınızı yere serdi.

(Şiire has) i fadelerin diğer fen ve tariklerinde buna benzeyen bir çok misaller vardır.

Şiirde terkipler cümle halinde veya cümle olmayaraktan bir nizama girer. Cümleler inşa-haber, isim-fiil, olabilir. Yekdiğerine tabi olabilir veya olmayabilir. Mefsûle-mevsûle olabilir. Arapça ibarelerdeki terkiplerde ve herbir kelimenin diğeri karşı­sındaki yeri konusunda olduğu gibi (şiirdeki cümleler ve terkipler de kendiliklerinden tabii yerlerini alırlar). Bunu sana tarif edecek olan şey de Arap şiirlerinde idmanla kazanmış olduğun muayyen terkiplerden mücerret zihindeki külli kalıptır. (Zihinde teşekkül eden bu mücerret ve külll) kalıp (dıştaki) muayyen ve müşahhas terkipIerin tümüne intibak eder. Hiç şüphe yok ki sözü telif (ve terkip eden edip ve şair) aynen mimara (mühendise) ve dokumacıya benzer. (Dışta olan bütün terkipler için) intibak vazifesini yapan zihnî suret ise dökümde kullanılan kalıp veya üzerinde kumaş dokunan tezgah gibidir. Şayet dökümde kahbın ve dokumada tezgahın dışına taşılırsa mamul maddeler bozuk çıkar.

Bu hususta belagat kaidelerini bilmek kafidir, diyemezsiniz. Çünkü biz diyoruz ki, belegat kaideleri ancak ilmi ve kıyasi bir takım kaidelerden ibaret olup terkipierin hususi şekilleri üzere kullanılmasının cevazını kıyasla ifade eder. İrabla alakalı kaidelerin kıyasi oluşu gibi bunlar da ilmi, sahih ve muttarid (umumi) bir kıyastan ibarettir. Halbuki tesbit etmiş olduğumuz sözkonusu (şiire has) üslupların kıyasla hiçbir ilgileri yoktur. Bunlar ancak ve ancak dilde câri olan Arap şiirindeki terkiplerin tetebbu (meşk) edilrnesinden nefste hasıl olan bir heyet (form)dir. Dilde kullanı­la kullanılan bu terkiplerin suretleri sapsağlam bir hale gelir. (Şair) o sayede terkiplerin mislini meydana getirme ve şiirde geçen her çeşit terkipte onu takip etme hususiyetini kazanır. Nitekim daha evvel bu husustan umumi olarak bahsetmiştik, (Bölüm 6, fasıl 50).

İrab (nahiv) ve bayanla ilgili kaideler, şiirin taliminde hiçbir fayda temin etmez. Ayrıca Arap sözüne ve ilmi kaidelere kıyas itibariyle sahih olan şeyi Araplar (şiirde) kullanmış değillerdir. Bu konuda onlar tarafından ancak malum tarzlar kullanılmış olup Arapların (şiir nevinden olan) kelâmını hıfz edenler bunlara vakıf olur ve bunların sureti (kendiliğinden) sözkonusu kıyasî kaidelerin şümulüne dahil olur. Arap şiirinden şu tarz üzere ve kendisi için kalıplar mesabesinde olan bu üsluplarla bahsetmek, Arapların (bu hususta) kullandıkları terkiplerden bahsetmek demek olup, yoksa
kıyasın gerektirdiği terkiplerden bahsetmek demek olmaz.

Bahsedilen sebepten dolayıdır ki, sözü edilen kalıpların zihinde vücuda gelmelerini temin eden ancak Araplara has şiirleri ve ifadeleri hıfz etmektir, demiş bulunuyoruz. Bahsedilen kalıplar manzum sözlerde bulunduğu gibi mensur sözlerde de bulunur. Çünkü Araplar kendi ifadelerini her iki fende de kullanmışlar ve her iki nevide de kelâmlarını mufassal bir şekilde ortaya koymuşlardır. Şiirde sözü, mevzun kıtalar ve mukayyed katiyeler halinde ifade ederek her kıta (ve beyt)daki ketamın müstakil olmasını nazar-ı dikkate almışlardır. Mensur ifadelerde ise umumiyetle (cümleler arasında) bir muvazenenin ve müşabehetin bulunmasını nazar-ı dikkate almakta, bazan ifadeyi seci’lerle kayd altına alırken bazan da serbest bırakmaktadırlar. Bunlardan herbirine ait olmak üzere Arap lisanında mevcut olan kalıplar malum bulunmaktadır.

Bunların içinde Araplar tarafından kullanılan kalıp, sözü telif eden (şair ve edib)in telifini ve terkibini üzerine bina etmiş olduğu kalıptır. Bunu da ancak Araplara has (fasih) ifadeleri ezber ede ede nihayet muayyen ve müşahhas kalıplardan tecrid yoluyla, zihninde külli ve mutlak bir kalıp hasıl olan şahıs bilebilir. Bu şahıs bu kalıba, tıpkı mühendisin kendine has kalıba ve dokumacının tezgaha tabi oldukları gibi tabi olur. (Söz hendesesi ve ses mimarisi böyle vücuda gelir). Bunun için kelâmı telif
ve terkip etme fenni nahiv, beyan ve aruz gibi fenlerin (ve bu fenlerle uğraşanların) bakış açısından ayrı ve müstakil bir fen olmuştur. Evet bunda da bahis konusu ilimlere has kaidelere riayet olunması şarttır. Çünkü bu onlarsız tamamiyet bulmaz.

Bütün bu sıfatlar belli bir ifadede hasıl olunca üslup adı verilen kalıplar bir nokta-ı nazardan latif olma hususiyetini kazanmış olur. Gerek nazım gerekse nesir, Arap kelamını hıfz etmekten başka hiçbir şey bu neticeyi husule getiremez.

Üslubun mânası ve mahiyeti bu şekilde tesbit edildikten sonra şiirle ilgili had veya resm nevinden bir tarif zikredelim ki, bu konudaki garazın güçlüğüne rağmen, onun hakikatini bize anlatsın. Zira biz görebildiğimiz kadarıyla öncekilerden herhangi birine ait böyle bir tarife rastlayamadık. Aruzcuların şiiri “mevzun ve mukaffa bir kelamdır” diye tarif etmeleri sadedimizi teşkil eden şiirin ne had (hakiki) ne de resm tisini) tarifıdir. Aruzcuların sanatı, şiiri sakin ve müteharrik harflerin adedi birbirine uygun olarak beyitlerin peşpeşe gelmeleri ve şiirin beyiderindeki aruzun darbına mümaseleti itibariyle ele almaktan ibarettir. Bu nokta-ı nazar da sadece veznden bahsetmek demek olup lafızlar ve bunların delaletleriyle alakası yoktur. Onun için aruzcuların bahis konusu sözlerinin kendilerine göre şiirin haddi (ve tarifi) olması uygun olabilir. Burada bizim şiirden bahsetmemiz, onda mevcut olan irab, belagat, vezn ve hususi kalıplar itibariyledir. Şu halde onlar tarafından ileri sürülen tarifın şiire uygun düşmeyeceği bizce aşikardır. imdi bu haysiyetten bize şiirin hakikatini verecek (ve mahiyetini tanıtacak) bir tarife behemehal ihtiyaç vardır.

(Şiiri tarif sadedinde) biz diyoruz ki: Şiir istiare ve evsaf (tavsif) üzerine bina kı­lınan, vezin ve revi itibariyle birbirine muvafık cüzlere (beyitlere) ayrılan, garazı ve maksadı bakımından herbir cüzü makabii (öncesi)nden ve miibadi (sonrası)nden müstakil bulunan ve kendisine mahsus Arap üsluplan üzere cari olan beliğ bir kelamdır.

imdi “beliğ kelâm” diye kayd koymamız, tarifın cinsi, “istiare ve evsafüzere bina kılınan” kaydı bu özellikleri taşımayan şeylerden şiiri ayırd eden bir fasıldır. Çünkü istiare ve evsaftan hali olan kelâm umumiyede şiir değildir. “Vezin ve revî itibariyle yekdiğerine uygun cüzler” diye kayıdlamamız, hiçbir kimseye göre şiir olmayan mensur kelâmdan şiiri ayırdeden diğer bir fasıldır. ”Her bir cüz’ü garazı ve maksadı bakımından makablinden ve mâbadinden müstakil bulunan” diye koyduğumuz kayd, hakikati (ve şiirin mahiyetini) beyan içindir. Çünkü şiirin beyitleri ancak ve ancak bu mahiyette olur ve (şiire has) bu hususiyeti hiçbir şey ondan ayıramaz. “Kendisine has Arap üslupları üzere câri olan” şeklindeki kaydımız Arapların maruf şiir üslupları üzere cari olmayan şiir türlerini (hakiki şiirden) ayırd etmek için başka bir fasıldır. Çünkü bu biçimdeki şiir (hakiki) şiir olamaz. Olsa olsa manzum kelâm olabilir. Zira şiire has bir takım üsluplar vardır ki bunlar mensur kelamda bulunmaz. Aynı şekilde mensur kelama ait üsluplar da şiir de bulunmaz. Şu halde manzum olduğu halde (şiire has) bahis konusu üsluplar üzere olmayan kelam şiir sayılamaz. Bu itibarla kendileriyle görüştüğümüz ve şu edebiyat sanatında üstadımız olan zevatın birçokları; Mütenebbi ve Maarri’ye ait nazımların şiirle hiçbir ilgileri yoktur. Çünkü bu iki zat Arapların (lisan ve şiirlerine has olan) üsluplanın takip etmemişlerdir, görüşünde idiler.

Tarifteki “Arap üslupları üzere câri” kaydı Arap olmayan milletlere ait şiirleri tarifın dışında bırakan diğer bir fasıldır. Böylece Arapların da Arap olmayanların da şiirleri vardır, diyenlerin görüşleri de dikkate alınarak öbür milletlerin şiirleri tarifın dışında tutulmuş olur. Fakat “Arapların dışındaki milletlerin şiirleri yoktur” kanaatında olanlara göre (ki bu fıkirde olan bir çok kimseler vardır) bu kayda ihtiyaç yoktur. Bunlar o kaydın yerine, “husus i üsluplar üzere cari” kaydını koymakta (esasen öbür milletierin şiirleri olmayacağına göre Arap kelimesini zikretmeye ihtiyaç duymamakta) dırlar.

Şiirin hakikati hakkındaki sözlerimiz burada bitmiştir. Şimdi “şiiri vücuda getirmenin keyfıyeti”ne avdet edelim. Biz diyoruz ki: Bilinmelidir ki, şiiri vücuda getirmenin (amel-i şiir, production ofpoetry) ve ona has sanatı muhkem bir hale getirmenin bir takım şartlan vardır.

Bu şartların ilki şiir cinsinden olan yani Arap şiiri cinsinden olan şeyleri hıfz etmektedir. O derecede ki, neticede nefste bir meleke vücuda gelsin (ve şair şiirini) o tezgah üzere dokusun. Hıfz edilen (metinler) hakiki, tertemiz ve üslupça türlü türlü (şiirlerden) seçilir. Seçilmek suretiyle ezberlenmiş olan metinlerin maksada kafi gelen asgari miktarı İbn Ebu Rebia, Küseyyir, Zu Rumme, Cerir, Ebu Nüvas, Habib (Ebu Temmam), Buhturi, Radi ve Ebu Firas gibi büyük İslam edebiyatçılarından bir şairin şiiri olup azamisi Kitabu’l-egani’nin şiiridir. Zira bu kitapta hem İslam dönemindeki şairlerin şiirleri derlenmiş, hem de cahiliye dönemi şiirlerinden yapılan seçmeler toplanmıştır.

İmdi kimin ezberi (ve şiir sahasında mahfuzatı) yoksa, onun nazmı kusurlu ve fenadır. Mahfuzatın çok oluşundan ziyade şiire revnaklık ve halavet veren bir şey yoktur. Mahfuzatı az olanın veya hiç olmayanın şiiri olamaz. Öyle birinin söyledikleri düşük seviyedeki bir nazımdan başka bir şey değildir.

Ezber ile dolup tezgahta (şiir) dokumak için karihayi biledikten sonra (bir kimse) kendini nazma verirse, nazımla çok çok meşgul olması sayesinde onda (şiir ve nazım) melekesi sağlamlaşıp kökleşir.

Nice kere, bu mahfuzata ait zahir ve harfler biçimindeki resimlerin (zihinden) silinmesi için onların unutulması, şiirin şartlarındandır, denilmiştir. Çünkü (silinme­miş ınakış ve) resimler onların aynen kullanılmasına ınani olur. (Çünkü mezkur resimler ve izler şairin zihninde var olmaya devam ederse, şiir söyleyeceği vakit onları aynen kullanacağından kendiliğinden asli bir şey söyleyemez. Zira mahfuzat ve kalıntılar yeni şeyler düşünmeye mani olur.) Lakin nefs bu mahfuzatı (hazm edip) kendi keyfiyeti ve hali vaziyetine getirdikten sonra bunları unutursa (şiire has mahfuzattaki) üslup zihne nakşedilir. Adeta bir tezgah haline gelen üslup, bu tezgah üzerinde mahfuzatın emsali olan diğer kelimeleri zaruri olarak dokumaya koyulur. Şair mutlaka halvete (solitude), suların aktığı ve çiçeklerin (süslediği) hoş manzaralı bir yere muhtaçtır. Keza neşe kaynağı olan haz vasıtalarıyla karihayi (ve şairlik istidadını) uyarmak ve tahrik etmek suretiyle onu coşturmak için mesmu’a, (güzel nağmelere ve hoş sadaya) ihtiyaç vardır.

Bütün bunlara ilaveten şairin rahat (huzurlu, neşeli) ve zinde olması da şarttır. Çünkü bu hal onu daha fazla derli toplu ve karihasını daha faal vaziyete getirir. Bu suretle kariha ezberindeki örneklerin emsalini ortaya koyar.(56)

Demişlerdir ki, bahsedilen husus için en iyi zaman uykudan henüz kalkılmış olup midenin boş ve fikrin zinde olduğu sabahın erken saatları ve hamam (bir nüshada; keyf) havasıdır. Nice kerelerde de aşk ve sermest olmak da bunun saiklerindendir, demişlerdir, Bunu Kitabu’1-umde isimli eserinde İbn Reşik zikretmiştir. Bu kitap münhasıran bu sanata tahsis edilmiş olup ona gereği gibi hakkını vermiştir. Ne daha evvel ne de daha sonra bu konuda onun gibi bir eser yazılmamıştır.

Keza yine demişlerdir ki, şayet bütün bunlardan sonra şiir yazmak şaire zor gelirse bu işi başka bir zamana bırakmalı ve kendini bu işe zorlamamalıdır.

Şair ilk önce nazmın dökümünü ve dokumayı ele aldığında, beyti kafiye üzerine bina kılıp sonra da nihayetine kadar kelâmı bunun üzerine bina kılmalıdır. Çünkü başlangıçta beyti kafi ye üzerine bina kılmayı ihmal edecek olursa, artık sonradan kafiyeyi yerine yerleştirmek kendisine güç gelir. Ekseriya da yakışıksız ve hoşa gitmeyen bir kafiye ortaya çıkar. Hatırı, şaire bir beyit ilham eder ama bu beyit civarındaki mısralara münasip düşmezse, şair bu beyti onun için en uygun düşen bir yere tehir ve terk etmelidir. Çünkü her beyit bizatihi müstakildir. Geriye sadece münasebet kalmaktadır. Bu münasebeti de şair dilediğince seçebilir (ve hatırında tuttuğu beyti ilerde münasebet düşünce yerine yerleştirir).

Şair kasidesini bitirdikten sonra onu tekrar ele alıp yeni baştan düzenlemeli, süzgeçten geçirmeli ve iyi bir seviyeye ulaşmaması halinde emeğini esirgeyip manzumeyi olduğu gibi terk etmemelidir. Çünkü insan kendi şiirine meftundur. Zira fikrinin ürünü ve karihasının icadıdır. (Eserine aldanıp kusurlarını dikkattan kaçırabilir. Onun için yeniden gözden geçinnesi zaruri olur). Kelfun olarak şairin şiirde en fasih terkipleri ve dil zaruretlerinden arınmış bulunan (düzgün ifadeleri) kullanmalıdır. Bu çeşit kelâmı ise terk etmelidir. Zira bu gibi şeylerin kullanılması lisan melekesi bakımından bir kusur sayıldığından sözü belagat seviyesinin altına düşürür. O yüzden lisan üstatları (Araplaşmış kimselerin ihdas ettikleri kelimeler demek olan) müvelled ve (şiir ve vezin zarureti sebebiyle kelimenin irabını veya bünyesini tahrif etmek milnasına gelen) dil zamretlerini yasaklamışlardır. Çünkü şair için söz söyleme sahası o kadar geniştir ki, o (kazanmış olduğu) meleke sayesinde bu gibi şeyleri bir yana bı­rakıp en üstün bir ifade tarzını bulabilir.

Şair, içinde ta’kid (muğlaklık) bulunan terkiplerden de gücü yettiğince kaçınarak sadece lafzından evvel manaları akla geliveren terkiplere yönelmelidir. Keza şair bir çok manayı bir tek beyitte toplamaktan da uzak durmalıdır. Çünkü bu gibi ifadelerde de anlamayı zorlaştıran bir muğlaklık vardır. Şiirde, tercihe şayan olan manaya denk olan veya bol bol manaya kafi gelen lafızdır. Zira mâna çok olursa haşv olur. Bu durum zihni, mânalara dalma işiyle meşgul edeceğinden zevkin tam manasıyla belagatı kavramasına engel olur. Bir şiir lafızlarından evvel manaları zihne geliverirse ancak bu durumda kolay sayılır. Bundan dolayı üstatlarımız -Allah kendilerine rahmet etsin- doğu Endülüs’ün şairi Ebu Bekir (bir nüshada, Ebu Ishak) b. Haface’nin şiirini bir tek beyitte bir sürümana yığılmıştır diye ayıplar ve tenkit ederlerdi; tıpkı Mütenebbi ve Maarri’yi, şiirlerinin örgüsü, Arap üslupları üzerine örülmemiştir, diye ayıpladıkları gibi. Nitekim zikredilmişti. O yüzden bu iki şairin şiirleri, şiir seviyesinin altında kalan manzum söz sayılmıştır. Bunun böyle olduğuna hükmeden (lisanî ve edebî) zevktir.

Şairin, avamî ve bayağı lafızlardan da sakınması icab eder. Aynı şekilde kullanıla kullanıla mübtezel (alelade) hale gelen sokak lakırdılarından (argolardan) da daima uzak durulmalıdır. Çünkü bu şekilde tedavül eden ve kullanılan lafızlar kelamı belagat seviyesinin altına düşürür. Keza mübtezel manalardan da sakınır. Çünkü herkes tarafından bilinen bu nevi manalar da kelamın belagat seviyesinde olmasına engel teşkil eder. Zira bu vaziyet, kelamı mübtezel (hackneyed, bayağı) bir hale getirir. Onu bir şey ifade etmez (mânâsız) bir dereceye yaklaştırır. Mesela “ateş sıcaktır” ve “sema üzerimizdedir” cümleleri böyle (mübtezel, alelade cümleler)dir. Bir kelâm bir şey ifade etmez duruma yakın olduğu nisbette belagat mertebesinden uzak kalır. Çünkü anlamsızlık ve belagat (bir ifadedeki) iki uç noktadır. Bundan dolayıdır ki umumiyet itibariyle “nübüvvet” ve “ilahiyat” mevzularındaki (naat, münacaat, ilahi ve tevhid gibi) şiirler o kadar çok iyi değildir. Ve bu mevzuda ancak büyük şairler maharet gösterebilirler. O da (bu çeşit şiirlerin) az bir kısmında ve bir sürü müşkilatla. Çünkü bu çeşit şiirlerin manaları cumhur arasında tedavül etmekte (ve harcıâlem bir hale gelmekte), bu yüzden netice olarak mübtezel bir hale dönüşmektedir(57).

Bütün bunlardan sonra şayet bir şahıs için şiir söylemek mümkün değilse, bu şahıs (hiç yılmadan ve bıkmadan sürekli olarak) şiir konusunda temrinler ve tekrarlar yapmalıdır. Çünkü kariha (talent) meme gibidir. Sağıldıkça süt verir. Terk ve ihmal edilince de (azalır ve) kurur.

Hülasa bu sanat ve öğrenilmesi keyfiyeti İbn Reşik‘in Kitabu’l-umde‘sinde mükemmel bir şekilde anlatılmıştır. Biz bu sanattan gücümüz yettiği nisbette hatırımızda kalanları bahiskonusu ettik. Bu hususları tam olarak öğrenmek isteyenler bahiskonusu esere müracaat etmelidirler. Çünkü buna dair istedikleri her malumat orada vardır. (Bizim burada anlattıklarımız ondan) kafi miktarda bir nebzedir. Yardımcı olan Allah’tır.

Şu şiir sanatı hususunda dayeti gerekli şeylere dair bu meslekte olanlar bir takım manzumeler vücuda getirmişlerdir. Buna dair söylenenlerin en güzeli, İbn Reşik’e ait olduğunu zannettiğim (bu şiir aslında Naşi Abbas diye bilinen Ali b. Abdullah b. Vasıf’ındır aşağıdaki) manzumesidir:

Allah şiir sanatına lanet etsin, zira bu sahada
Ne de çok çeşit çeşit kara cahillerle karşılaşıyoruz.
Bunlar garib şiir nevini (ve muğlak tabirleri)
Dinleyiciye aşikar ve kolay gelene tercih etmektedirler.
Saçma şeyleri sahih bir mana olarak gönnedeler,
Berbat sözleri de değerli bir şey saymaktalar,
Doğru olan şiir nevini bilmemekıeler ve
Kara cahil olduklarından bunu bilmediklerini de bilmemekıeler
Bizim dışımızdakiler böylelerini kınamaktadıdar ama
Doğrusu biz onları (şair saymadığımızdan) mazur görmekteyiz.
Şiir ancak nazım ve ahenk itibariyle münasip düşen şey (ve ibare)dir,
Her ne kadar sıfatları itibariyle türlü türlü olsa da
Şiirin her cüzü diğerleriyle mütenasip olarak aynı şekilde ortaya çıkar.
Göğüs ve sırt kısımları (sadr-ı manzume ve metn-i manzume bir dilberin endamı
gibi) muntazam bir biçimde meydana gelir.
Şiirdeki her mana o tarzda vücuda gelir ki
Şayet o tarzda düşmeseydi öyle olması temenni edilirdi
Şiir beyan ve belagatın öyle bir mertebesinde olmalıdır ki
Kendisini (tıpkı bir gelin gibi) temaşa edenlere, güzelliği bizzat beyan edeyazmalı
Şiirin kelimeleri tıpkı yüzlere benzemeli
Manalar ise bu (güzel) yüzlere yerleştirilen (ahu) gözler mesabesinde olmalı
Şiir, arzulara göre meram makamında kaim olmalı (dileklerin dili olmalı)
inşad edenler onun güzelliğiyle süslenmeli, (veya tecelli etmeli)
Hür ve asil bir kişiyi şiirle meth ettiğinde
İtnab üslubuna yönelirsin
Manzumenin nesib kısmını kolay ve anlaşılır olarak vaz’ edersin
Medhiyeyi dosdoğnı ve apaçık nitelikte tutarsın
Kulağı rahatsız eden sözlerden titizlikle kaçarsın
Bu sözler lafzen mevzun olsalar bile
Şayet onu şiirle hicvedecek olursan
Bu husustaki şiirinde, hicivde kabasaha dil kullananların tuttukları yolları ayıpla
Hicivde (maksadı) tasrih etmeyi deva say
Tariz ve kinayeli sözleri ue gömülü bir hastalık addet
Şiirinde göz yaşı dökeceğin zaman
Günün birinde sabahın erken saatlarında ayrılan (dost)lara, ve hevdecler içinde
sefer yapan hanımlara
Üzerine bir hüzün çöker (o vakit) zaptetmelisin
Gözlerde ınasun kalmış olan göz yaşlarını
Şayet (bir dostuna) sitem edeceksen
Vaadi tehdidle ve yumuşaklığı serılikle karıştırrııalısın
Böylece sitem ettiğin şahsı bırakmış olursun
Endişe ile itminan ve izzetle zillet arasında
En sıhhatli şiir inci gibi dizilenidir ve
Ayan beyan olmak şartıyla
Bu şiir okunduğunda halk benzerini söyleme sevdasına düşer
Mislini söylemeye kasdettiklerinde (şiir vadisinde) muktedir olanları bile aciz bırakır.
(Zira sehl-i mümtenidir.)

Aynı konuda Naşi (Ebu Abbas Abdullah b. Muhammed, öl. 293/ 906) aşağıdaki manzumeyi söylemiştir:

Şiir o şeydir ki onun göğsünde olan inhiratları düzene sokarsın
Metninin esasını bir tertibe bağlarsın
Çatlaklarını itnabla tamir edersin
Kör olan gözünü icâz (mili) ile açarsın
(Şiirin zihne) yakın olanı ile uzak olanını birleştirirsin bir araya getirirsin
(Bir su gibi) biriken kısmı ile akan kısmını birleştirirsin
Asil ve kerem sahibi birini meth u sena edip
Hakkı olan teşekkür borcunu ödemek istediğin zaman
Ona sözün en nefisini ve metinini armağan ve
En önemlisini ve değerlisini tahsis edersin
Bu ınanzume parçalarındaki nizarn itibariyle akıcı olur.
Kısımlarındaki uyum cihetinden kolay bulunur
Şayet bir yer ve sakinleri için ağlayacaksan
Mahzuna göz yaşı döktüreceksin
Eğer bir töhmetten kinaye yoluyla bahsetmek istiyorsan
Sözün zahiri ile batmını birbirine muhalif hale getir
Bu sözü dinleyen bir şahıs sübı1t ile şüphe
Zan ile yakin arasında bocalasın dursun
Bir dostuna bir hatasından dolayı sitem ettiğin zaman
Ona olan hitapta şiddetle mülayemeti bir arada bulundur
Onu tatlılıkla ünsiyet eder,
Hüzün ve elemden kurtulup emniyete kavuşmuş bir halde bırak
Gönlünü kaptırdığın bir dilbere laf attığın zaman
Fettan gamzeleriyle seni vurduğundan ötürü
Onu hoş ve nükteli sözlerle kendine bendet
Sözlerdeki saklı rumuz ve gizli esrar onu tutuştur
Senden sadır olan bir hata için özür dilediğinde
Ne açık ne kapalı belki ikisi arası şüpheli bir ifade ile halini arzet
O vakit kabahatin, ınanzumene itibar eden kimsenin nezdinde dönüşecektir.
Ona serzeniş etme haline ve
Yemin ettirecektir (yaptığın şey hata değil, diye).

(bk. Bursa yazınası, vr., 226 b).

Dipnotlar:

55 Şiirin sadece Araplara mahsus olduğuna, öbür milletlerde bu fennin bulunmadığına inananlar vardır. Mademki her dilin kendine has bir takım belagat kaideleri vardır o halde şiirleri de bulunur diyen İbn Haldun bu fenni Araplara inhisar ettirmemekte, ancak Arap şiirinin üstünlüğünü kabul etmektedir. Arap ve Acem aruzlarının birbirinden farklı oluşu da bu iki lisanın farklı hususiyedere sahip olmalanndandır.

56 Görülüyor ki İbn Haldun, Nedim gibi bir şair için bir Lale devri tasarlamaktadır. Halbuki çileden,
dertten, ızdıraptan, sıkıntıdan ve bulırandan kaynaklanan bir şiir ve edebiyat da vardır. En güzel edebi
eserlerin önemli bir bölümü, gerek fert gerekse cemiyet olarak sıkıntıların çekildiği döneme aittir.
Zevk ve safaya meyyal olan İbn Haldun mersiye ve hiciv gibi şiir türlerini görmek istememiştir.

57 İbn Haldun’a göre rabhaniyat ve nübüvvih konusunda söylenen şiirler ve ilahiler müptezeldir, yani
aleladedir. Zira bunların manaları herkes tarafından bilinen ve harcıalem olan fikirlerdir. Bu konularda ancak birinci sınıf şairler, o da pek az konuda, ve çok fazla çaba harcayarak hazakat ve maharet gösterebilirler. İbn Haldun bu meseleye bundan bir sonraki bahiste tekrar dönecektir. Şimdilik biz burada şunu söyleyelim: Gerçekten de İslam aleminde Allah, peygamber ve dini konular üzerine söylenen şiirlerde umumiyetle herkesçe bilinen duygular ve düşünceler tekrarlanmış durmuştur. Bu yüzden bu vadideki mahsullerin ve eserlerin fazla edebi ehemmiyeti ve şiir değeri yoktur. Kıssalar, pendnameler, zühdiyat, menkıbenâmeler … hep böyledir. Bunlar zorlanarak yazılmış kuru ve ya van metinler olup sırf iman kuvvetiyle, kudsiyetlerine inanılarak okunmuş, kısa bir süre sonra unututup gitmiş­tir. Ancak aynı konularda Mevlana ve Yunus gibi büyük şairler, gerçekten de edebi ehemmiyeti ve şiir değeri yüksek olan bedii ürünler vermişlerdir. İran edebiyatında bunun pek çok örneği vardır. Demek ki bir konunun herkes tarafından bilinmesi, o konuda edebi ve bedii eserlerin verilemeyeceği manasma gelmez. Fuzull’nin Su kasidesi bunun en bariz örneğidir. Kaldı ki, bizzat İbn Haldun’un da bundan sonraki bölümde ifade edeceği gibi, şiirde aslolan miina değil, söyleyiş ve deyiştir. Bir şair herkesçe bilinen bir konuda herkesçe malum olan düşünceleri ve duygulan herkesi hayran bırakan bir söyleyiş ve deyiş güzelliği ve ifade mükemmelliğiyle dile getirip dehasını ortaya koyabilir ve bütün mesele de budur. Konunun malum, lafızların mütedavil ve fikirleri n mükerrer olması şiirde o kadar fazla önemli değildir. Yunus’ta hiçbir fikir ve konu yeni değildir. Yunus’ta bulunup da daha evvel defalarca tekrarlanmamış hiçbir şey yoktur. Mevlana için de durum aynıdır. Şu halde bunların büyük şair oluşları herkesçe bilinegelmekte olan şeyleri onlara inanarak, onları tadarak, duyarak, yeni baştan ama herkesten daha samimi bir şekilde yaşayarak herkesi hayrette bırakan bir deyiş ve söyleyiş güzelliğiyle bedii bir tarzda ifade etme kudretini ve kabiliyetini göstemiş olmalarıdır.

Aslında şiirin ve edebiyatın hiçbir konusu yeni değildir. Tabiat, insan aşk ve Allah her milletten olan
şairlerin ve ediplerin ortak konularıdır. Şair ve ediplerin yarıştıkları saha ilim ve fikir meydanı de-
ğil deyiş ve söyleyiş sahasıdır, duyma ve duyurabilme alanıdır. Bu bakımdan konu, kelime ve fikirlerin malum, mükerrer ve mütedavil olması tabiat, insan ve aşk üzerine söylenen şiirler için kusur
olmadığı gibi Allah ve din konusu üzerine söylenen şiirler için de kusur değildir. Yeter ki şiiri şiir
yapan unsurlar bulunsun. Ancak şu da bir gerçektir ki umumiyetle kelam, fıkıh, hadis ve tefsir gibi
zahir ilimler, şair ve edipleri bir takım dini kayıtların ve hükümlerin altına aldığından bu durum bu
sahada at oynatnıak isteyen şair ve ediplerin hareket serbestliklerini ve hür olarak düşünme ve duyma imkanlarını mecburi olarak kısıtlar, ifade haklarına dar sınırlamalar getirir. Günah ve mahzur
teşkil eden şeyleri düşünme ve ifade etme endişesi, edebi kabiliyetlerini rahat ve tam olarak ortaya
koymalarına engel olur. Bu yüzden İbn Haldun’un çok haklı olarak belirttiği gibi edebiyat diye ortaya
kuru ve yavan bir söz yığıııı çıkar ve bu hiç bir kimsenin de işine yaramaz. Ancak zahiri hükümlerden harici kayıtlardan ve kitabi tesirlerden azad olarak dilediği gibi mutlak bir serbesti içinde coşan ve taşan mutasavvıf şairler gerçekten şiirin en güzel örneklerini ortaya koyabilme gücünü göstermişlerdir. Yalnız sonraki tasavvuf şiiri de geniş ölçüde zahiri hükümterin ve kitabi bilgilerin tesir sahasına girdiğinden edebi değerini yitirerek fukaha şiiri gibi mübtezel bir hal almıştır.

İbn-i Haldun
Mukaddime / Dergah Yayınları
Çeviren: Süleyman Uludağ

ibn-i-haldun-mukaddime-de-siir-sanati Şiir sanatı ve onu öğrenmenin yolu