erdemli insanlar nasıl sessizce göçüp gider,
ve ruhlarına,’hadi bakalım!’ diye fısıldarlarsa;
kederli dostlarından bir kısmı”işte nefes durdu” der,
“hayır daha değil.”derken bir kısmı da;tıpkı öyle eriyelim biz de, sessizce;
sel gibi gözyaşları, fırtınalı iç çekişler olmasın.
mutluluğumuza saygısızlık etmeyelim bence,
inancı tam olmayanlara aşkımızı açmayalım sakın.zarar ve korku getirir yerküre sarsıntısı;
nedir, ne oldu diye herkes sorar durur;
oysa gökkürelerin sarsılması
çok daha büyük ama zararsız olur.ayın altındaki aşıkların basit aşkı da işte
(ki özü bedendir) ayrılığa dayanamaz;
çünkü uzak düşerler aşkı oluşturan ögeler de
bedenler birbirinden ayrılır ayrılmaz.oysa, öyle arıtılmış bir aşkımız var ki bizim,
nasıl bir şey, biz bile bilmeiyoruz;
öyle bir güvenimiz var ki aklına birbirimizin,
gözler, dudaklar, eller uzaktaymış, aldırmıyoruz.ruhlarımız da aslında tek olduğundan,
ayrılmaz asla, ben gidince şimdi;
uzar gider yalnızca, hiç kopmadan;
hava inceliğinde dövülmüş altın gibi.bir değil iki olsalar da, aynı,
sağlam bir pergelin iki ayağı gibidirler;
senin ruhun, sabit ayak yani,
hiç oynamaz, öteki kımıldamazsa eğer.seninki merkezde durur ama her zaman,
öteki uzaklara giderse de.
eğilip kulak kabartır ardından,
ve o döndüğünde doğrulur yine.işte böyle olacaksın benim için de sen:
öteki ayak gibi, ben ayrılıp gitsem de,
sen sağlam durdukça, şaşmayacak dairem;
başladığı yerde bitecek her seferinde.John Donne
Çeviren: Bülent R. Bozkurt
Şub 23
Veda: Yas Tutmak Yasak
Şub 23
İkindi Güneşi
Bu oda – ne kadar iyi bildiğim bir yer burası.
Şimdi bu da, bitişik oda da işyeri olarak
kiralanmış. Acentelerin, tüccarların,
şirketlerin yazıhanesi olmuş bütün ev.
Ah, ne kadar bildik bir yer bu oda.
Bir divan vardı kapının yanında,
onun önünde bir Türk seccadesi;
hemen yanında, üzerinde iki sarı vazo duran raf.
Sağda, hayır, karşıda, aynalı bir dolap.
Ortada yazı yazdığı masa
ve üç büyük hasır iskemle.
Pencerenin yanında yatak dururdu,
üzerinde kaç kez seviştiğimiz.
Hala buralarda olmalı bütün o zavallı eşya:
Pencerenin yanında yatak dururdu;
ortasına kadar gelirdi ikindi güneşi.
… Bir ikindi saat dörtte ayrıldık,
yalnız bir haftalığına… Ah, ah,
bir türlü sona ermedi o hafta…
Konstantinos Kavafis
Çeviren: Cevat Çapan
Şub 23
Yok Artık Sandalla Çıkmak Mehtaba
Yok artık sandalla çıkmak mehtaba,
Bitmese de gece kolay kolay,
Gönlümde aşk ateşi yansa da hâlâ
Ve hala tepemizde parlasa da ay.
Eskitir zamanla kılıç kınını,
Yıpratır insanı şu deli gönül,
Kalp bile bir an keser hızını,
Dinlenmeye yatar gül ile bülbül.
Aşkın anayurdu olsa da gece,
Ve dört nala koştursa da sabaha,
Yağsa da bir ışıltı ince ince
Yok artık sandalla çıkmak mehtaba.
Lord Byron
Çeviren: Haluk Şahin
Şub 23
“Şiir Sokakta” mı?
“Şiir sokakta” eyleminin (bunun bir eylem olduğundan şüpheliyim), modasının ne zaman ve hangi vesileyle başladığına dair bir bilgim yok. Ama bu ‘eylem’in doğası itibariyle gelip geçici modaların, kaba ideolojilerin, retorik olanın çok ötesinde olduğunu düşündüğüm ‘şiir’i örseleyici bir yanı olduğunu düşünüyorum.
Sosyal medyanın malûliyetlerinden biri de şiiri şiirsizleştirmesi, slogan ya da aforizmaya dönüştürmesinin yanında her bayağılığın ‘şiir’ olarak algılanması tehlikesini barındırmasıdır. “Pars pro toto”, yani “Parça bütünün yerine geçer.” Şiirde parçanın bütünün yerine geçmesi söz konusu değildir.
Adorno’nun “Lirik Şiir ve Toplum” makalesindeki şiirin o kendine özgü muhalefetinin lirik şiir yoluyla gerçekleşebileceğine ilişkin yorumu şiiri hayatın tam içinde konumlandırıyor zaten. Ama yüksek sesle bağırmak suretiyle değil.
“Zevk hezimeti”
“Şiir sokakta” eylemi şiirin bayağılaştırılmasını, ayağa düşürülmesini, itibarsızlaştırılmasını hızlandıran, niteliği değil niceliği öne çıkaran anlayışın ve kitsch’in tezahüründen başka bir şey değil kanaatimce.
Duvar dergisinin Eylül- Ekim 2014 tarihli 16. sayısında, Aydın Çam, “Şiire Bunu Yapmaya Hakkımız Var mı?” başlıklı o esaslı yazısının bir yerinde şiiri diyor, “imlâsına hiç dikkat etmeden, hem de çirkin bir yazıyla gelişigüzel bir yere yazmaya hakkımız var mı? ‘Şiir Sokak’ta kepazeliğinden bahsediyorum; tespitin hakkını vermek gerek, bunu anlamlandırmak için en uygun kelime kepazelik. O iki dizenin şiirden, hatta o şiirin bir arada olması gereken diğer şiirlerden çekilip alınmasına, yetim bırakılmasına, bağlamından tamamen koparılmasına ve sloganlaştırılmasına ne gerek var?”
Tanpınar “zevk hezimeti” diyordu, çok haklıydı, estetik kaygılardan ziyade modaların egemen olduğu ve yönlendirdiği bir çağın şahidi olmak çok acı.
Poetikasını Yahya Kemal’in “Mısra benim haysiyetimdir” ifadesi üzerine kurmuş birinin böyle ‘hareket’lere teveccüh etmesi mümkün değil elbette.
Meselâ Hilmi Yavuz’un “hüzün ki en çok yakışandır bize”, Haşim’in “Bize bir zevk-i tahattur kaldı/Bu sönen, gölgelenen dünyada”, Yahya Kemal’in “Dünyâ biter o yerde ki mağlûb olur hayâl/ Temdîd-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün”, Oktay Rifat’ın “Yalnızlık gittiğin yoldan gelir”, Necatigil’in “Ben senin necinim, kalbim”, Sezai Karakoç’un “İyi ki bilmiyor kalabalıklar/ Yağmura bakmayı cam arkasından”, Asaf Halet’in “Bilmemek bilmekten iyidir”, Cemal Süreya’nın “Ölümü siyah bir kakül gibi alnına düşürmesini bildi” ya da Dıranas’ın “Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir/ Kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir” mısralarının duvarda yazılı olmasının hiçbir anlamı yoktur.
“Bu şiir Cemal Süreya’ya aittir”
Bir şu var tabi: “Ayrılık da sevdaya dahil” dizesinin Cemal Süreya’ya (!) ait olduğunu duvarlardan, sokaklardan öğrenmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayabiliyorsunuz…
Ne diyelim, duvarları bir “piyasa kitabı”na dönüştüren zihniyette orijinallik, eylem felsefesi, güzellik, muhalefet ya da başka bir hikmet vardır da biz nasiplenemiyoruzdur belki de!
“Şiir sokakta” mı? Elbette hayır! Şiir kitaplarının basılmadığı, basılsa üç yüz- beş yüz adet bile satmadığı, dergilerin okunmadığı, şiirin zarafetinin asla yaşanmadığı bir ülkede şiirin sokakta olduğunun söylenmesi en hafif ifadeyle safderûnluktur. Şiir ne sokaktadır ne sokağa aittir ne de sokak sokak dolaşmak durumundadır. Parantez içinde belirteyim: Şiirin sokakla (mekânla) ilişkisini merak edenler Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’na bakabilirler.
Orhan Veli’nin çabalarıyla şiir, sokağa “düşürülmüştü”, şimdi onun süreği “şairler” ve sözde “şiir okurları” tarafından ayağa düşürülüyor. Bu durumun bilinçdışı okumasını yaparsak “estetik medeniyeti” olan medeniyetimize dair birçok hususiyetin itibarsızlaştırılmasına dair birçok imayı içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
“Şiir sokakta” mı? Latince deyişle ‘horribile dictu’ (korkunç şaka) olmalı bu!
Ercan Yılmaz
Şub 23
Tahattur
Şub 23
Göztepe Gazeli
Bir hayli yıldır açtığı yok gonca-î gülün
Feryâd-ı gelmez oldu bu gülşende bülbülün
Mecrâsı sênkzâre dönen cûylar gibi
Vâdî-i uzletinde hamûşuz tevekkülün
Varsın hurûş-i kahrına had bilmesün felek
Yoktur hudûdu bizdeki sabr ü tahammülün
Dünyâ biter o yerde ki mağlûb olur hayâl
Temdîd-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün
Ey bî-vefâ Kemâl’e şemîm-î vefâ yeter
Bir hayli mısraında kalan bûy-i kâkülün
Yahya Kemal Beyatlı
Şub 23
Karıma
Şub 23
Dua’ya Dair..
“Bize Dua’dan söz et!”
Bunun üzerine de şunları söyledi
Tanrı-Elçisi:
“Sıkıntı ve ihtiyaç içinde
olduğunuz zaman
dua edersiniz;
keşke, neşeyle dolup taştığınız zamanlar
da dua edebilseniz!
bolluk içinde yüzdüğünüz zamanlar da
dua edebilseniz!
Çünkü sizin benliğinizin, sizin
kendiliğinizin,
yaşayan küllî varlıkta açılmasından,
genişlemesinden başka nedir ki dua!
Ve daha huzurlu olmanız için,
içinizdeki karanlıkları,
içinizdeki katılıkları boşluğa boşaltmak
duayse eğer,
daha neşeli olmak için
kalbinizin şafağını dışarı saçmak da
duadır.
Ve içiniz sizi duaya çağırdığında,
ağlamaktan başka bir şey yapamıyorsanız,
sizi mahmuzlamaya devam etmeli içiniz,
ağlaya ağlaya sonunda
gülmeye varıncaya kadar.
Dua ettiğiniz zaman, sizinle aynı anda
dua eden,
ve duadan başka hiçbir yerde, başka
hiçbir halde
bir araya gelemeyeceğiniz kimselerle
buluşmak için
yükselirsiniz, yükselirsiniz,
bulunduğunuz yerden çok yukarılara.
Ve tapınağa sadece birşey istemek
için girmişseniz,
hiçbir şey elde edemezsiniz:
Oraya başkalarının iyiliğini için bile
olsa,
bir şey istemek için girmişseniz
işitilmeyecektir sesiniz.
Çünkü tapınağa girmiş olmanız yeter,
bununla, girmiş olabiliyorsanız eğer, aynı
zamanda,
sizin varlığınızda içkin
görünmeyen o en büyük tapınağa.
Sözcükleri kullanarak nasıl dua edilir,
bunu öğretmem ben size.
sizin dudaklarınızla kendisi dile
getirmedikçe onları,
Tanrı dinlemez sözcüklerinizi.
Ve ben öğretemem denizleri,
ormanların
ve dağların dualarını size.
Fakat, siz ey, dağlardan, ormanlardan
ve denizlerden doğup gelenler,
sizler hissedebilirsiniz onların dualarını,
dağların, ormanların, denizlerin içrek
yakarışlarını
kendi yüreğinizde.
Ve yalnızca gecenin sükûnetinde
duyabilirsiniz onları,
onların sessizce söylediklerini:
‘Ey Tanrımız, ey bizim aşkın,
kanatlı kendiliğimiz,
Senin istemindir, ne istiyorsak, isteyen
içimizde.
‘Senin arzundur, ne arzuluyorsak
arzulayan içimizde.
‘Senin verdiğin güdüdür
gecelerimizi gündüze çevirmek isteyen
ve senin gecelerini, senin
gündüzlerine…
‘Senden hiçbir şey istemiyoruz,
çünkü, daha onlar doğmadan içimizde
sen biliyorsun ihtiyaçlarımızı da,
özlemlerimizi de.
‘Bizim ihtiyacımız sensin, özlediğimiz
sen;
ve kendini biraz daha vermekle bize,
her şeyi vermiş oluyorsun hepimize”
Halil Cibran
-Tanrı Elçisi-
Çeviri: Cahit Koytak








