Karakavak (4)

Bir ney sesiyle hıçkırık,
Karışık…
Edirne yolunda tipi,
Önce serpen, giderek yoğunlaşan kar
Ölüm yine salınıyor sekerek
Ah Ölüm, Ah Seeen, boğazına dursun ham çökelek
Sen Edirne, sen neşeli günlerimde bile…
Hüznü kulağıma bağıran diyar…
Uzakta tahammülfersa çay bahçeleri…
Kenara yığılmış ve örtülü
Yaz mevsimini bekleyen masalar
Benim beklediğim gelmiyecek ve ayrıca
Beni de bekleyen yok.

Hüsrev Hatemi

karakavak Karakavak (4)

Barışma Rubaisi

Sönmüş sanılan ışık, bir anda parlar
Dostun sesi, tekrar sevinç ısmarlar
Bir buzlu soğuk sisli bulut, nur kesilir
Kuşlar ötüşür yerde erirken karlar

Hüsrev Hatemi

barisma_rubaisi Barışma Rubaisi

Uyuyamıyorum

Yağmur ağaçları sarsıyor.
Bahçemde
bir bülbül ötüyor
dokunaklı, nerdeyse acı,
sanki hiç bir şeyin
olduğu gibi kalmak zorunda olmadığını
göstermek istermişçesine

Ne zaman
Bir mayıs böceği gibi
Sırtüstü yatsam
bir bent üstünde koştuğumu
ve ardımdan
birinin güldüğünü
tahayyül ederim

Hasta olmak
Vücudun
hastalığa karşı
kendisini
savunma
teşebbüsüdür

Hasta olmak
Vücudun
bir başka yol
bulma
teşebbüsüdür

Hasta olmak
Vücudun
… teşebbüsüdür

Anna Dau

anna_dau Uyuyamıyorum

Karakavak (2)

“Kimse kimseye doymadı ki, herkesi herkesin
Herkesi herkesin elinden aldılar”
Böyle söylemişti o zayıf,
Avurtları çökük ve parlak gözlü,
Siyahlar giyinmiş, siyah çoraplı hanım…
Böyle söylemişti gıcırtılı
İçimi üşüten sesiyle
“Burada bir Nevin Hanım vardı degil miii?
Sonra iki kızı ve kendisi,
Zaman geçti ve öldüler degil miii?”
Boğazım kurumuştu sessiz,
Bir çığlıkla uyandığımda
Hemen kayboldu zayıf Hanım
O zaman dokuz yaşındaydım
Şimdiyse bir karakavak

Hüsrev Hatemi

husrev_hatemi Karakavak (2)

Şiir

Geçsin yıllar ölmüş olayım
Dağılıp toz haline gelmiş olayım
Bir kız yürüsün üstümde yalnayak
Derin ürperişlerle dolayım
Papatya kokulu bacaklarını
Sarayım için için yanarak.

1940

Stepan Çipaçov
Çeviren: Attila Tokatlı

stepan_cipacov Şiir

Pencere

Sonra sessizlik, hareketsizlik. İkiyüzlülük bile diyebilirsin,
çünkü, belki de bilirsin, kaç çarmıha gerilmiş çığlık,
kaç diz çöküş gizlidir
o dikey saydam görkemin gerisinde.
Hele akşam olurken, şu bahar günlerinde, ve liman
uzakta bir yangınken, yaldızlı ve kızıl,
gemi direklerinin karanlık ormanında, balıkları
duyarsın, suların basıncında, küçük üçgen ağızlarıyla
derin bir soluk almak için suyun yüzüne çıkan. Dikkat ettin mi?
Böyle zamanlarda suyun yoğun aydınlığı kırılır
küçük balıkların binlerce ağzıyla. Kimse dayanamaz
hiç ara vermeksizin o sınırsız tekinsiz manzaraya bakmaya bunca
suyun ağırlığı altında,
bu masalsı denizin ormanlarında, bu soluk kesici saydamlıkta.

Bence bir bakıma fotoğraflar da dayanamaz çerçeve camlarının
ardında,
nasıl poz verilmiş olursa olsun, ne kadar güzel olursa olsun
duruşları,
hayatlarının durdurulmuş bir anında, gururlu bir saflık içinde,
eşsiz güzellikte bir el fotoğrafçının stüdyosundaki
zarif masanın ya da dizlerinin üzerinde dururken
yakalarında (tabii) solmayan bir çiçek,
ne kendini beğenmişliklerini ele verecek kadar yaygın,
ne de yazgılarına boyun eğmişçesine büsbütün tutuk
belli belirsiz bir zafer gülümseyişi dudaklarında.

Oysa zaman tümüyle pusuya yatmıştır onlar için, onların bu güzel
anlarının önünde ve ötesinde.
ve onlar tümüyle isterler bu zamanları, taşıllaşmış
saygınlıklarını, önceden tasarlanmış olup olmaması fark etmeyen
görkemli duruşlarını yitirecek olsalar bile,
bu canlı öyküleri mum gibi eriyecek olsa bile bakışlarının
alevinde,
ışığın saydamlığında beliren gençlikleri yalanlanacak olsa bile.

Ne var ki, onların isteğinden daha büyük ya da eşit olarak
görünür korku; sonra gülümseyişleri de
denizin dibinde, iki kaya arasında uzanmış duran
gümüşten bir balık gibidir – ya da havada,
kendi uçuşuna asılı, kanatları kımıltısız
kül rengi bir kuş gibi. Fotoğraflar da
öyle kapalı kalır, bütün pişmanlıkları, düşmanlıklarıyla,
çerçevelerinin, isteklerinin ve korkularının dışına çıkamadan,
bakarak usandırıcı göğe ve uçsuz denize.

Bu yüzden daracık bir yer seçeriz korunmak için
kendi sınırsızlığımızdan.. Belki de bu yüzden
burada oturuyorum ben, bu pencere önünde, bakmak için
gemicilerin rıhtımda, kaldırım taşlarında kalan
ayak izlerinin bir peri masalındaki sıra sıra,
dikdörtgen aylar gibi yavaş yavaş silinişine..

Yannis Ritsos
Çeviri : Cevat Çapan

yannis_ritsos Pencere

Gece Treni

Tren gece yarısı geçiyordu tuğla harmanının önünden;
bir an, trenin nabzını duyuyordu evler duvarlarında,
pencerelerinde, korkmuş ya da şaşırmış gibi. 

Sonra uykuya dalıp unutuyorlardı.

Bütün gece gözünü kırpmadı. 

Damarlarının içinden geçmişti tren,
Getirdiği, alıp götürdüğüyle.
Ve o, kendi içinde, tarlaların ötesinde, ağaçların gerisinde
Son tren düdüğünü bekledi kalkabilmek için.

Yannis Ritsos
Çeviren: Cevat Çapan

gece_treni Gece Treni

Susmak mesele değil

Tesirsiz Parçalar 266-271..

266.
Michel Foucault, “Neden her kişi kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? Neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın?” diye sorar bir yerlerde. İyi ya da kötü yaşam değildir tabi kastettiği. Rezil bir yaşam da sürseniz bunu bir sanat eseri haline getirebilirsiniz, yeter ki rezilliğiniz size has, sadece sizin becerebileceğiniz türden bir rezillik olsun.

Aynı Michel Foucault,”Bugünlerde amacımız ne olduğumuzu keşfetmek değil, ne olmuş isek onu reddetmek olmalı.” diyerek de reddin ve inkarın (buradaki inkar düz inkar değil tabi, bir tür ontolojik inkar) insanın asıl gerçeği kavrayabilmek için tek seçeneği olduğunu söyler.

Ve yine sevgili Michel Foucault, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir.” şeklindeki muazzam tespitiyle hepimizin ağzına sıçar ve gülümseyerek çekilir. Kurban olduğumun keli, sağ olsaydın da ikişer duble rakı içseydik seninle, beni bir tek sen anlardın be Foucault…

267.
Herkes gider
Ne?
Bilmiyor muydun sanki
Sevgili kalbim!
Neden hala apartman boşluğunun
gün ışığı görmeyen penceresinde
kuş sesleri beklersin..

268.
Susmak mesele değil. Susar insan. Başka çaresi yoksa susar. Haksız olduğu için susar bazen, bazen de haksızlık karşısında susar. Çok konuşmuştur vaktinde o yüzden susar. Ya da hep susmuştur, üşeniyordur konuşmaya o yüzden susar. Susmak mesele değil. Ama söyleyeceği şeyler içinden boğazına kadar yükselmişse, istediği için değil mecbur kaldığı için susuyorsa o zaman susmak ızdırapların en büyüğü olur. Diline kadar gelen ve dışarı çıkamayan söz, en acı zehir gibi ruhunu yavaş yavaş çürütür…

269.
Düşün.. Hiçbir yere sığamamış ve sikik bir parka sığınmışsın. Üç tane sigaran ve bir kutu biran kalmış. Bakkallar kapalı. En yakın benzin istasyonu ebesinin amında. Üstelik orada da sigara var ama içki satılmıyor. Ne yaparsın? Normal insansan yatar uyursun. Biraz sıkıntılıysan eve gidip çay falan koyarsın. Ama kafayı yemiş bir ruh hastasıysan önce sigaraları ikiye bölüp altı tane sigaran varmış gibi, biranın yarısını da boş bira kutusuna döküp iki tane biran varmış gibi düşünüp, bunu yaklaşık on dakika düşünüp kendini iyice inandırırsın ve bu esnada da Ferdi dinlersin. Evet evet, Ferdi şart…

270.
Ben herhangi bir şeyi asla yapmam demek kadar aptalca bir şey yok. Bir an, tek bir an gelir, biri çıkar karşına, inandığın, güvendiğin ne varsa hepsinin iki dakikada ağzına sıçar, kendisini yerin dibine sokar seni de aşağılık bir sürüngen haline getirir. Ve bütün bunlar tek bir anda olabilir. İnsan değil miyiz amına koyim en iyimiz yerin dibine batsın!

271.
Müptezelim müptezelsin müptezeliz
Ah!

Ali Lidar

susmak_mesele_degil Susmak mesele değil

Yaşlı Bir Adam

Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde
yaşlı bir adam oturuyor tek başına
başını masaya eğmiş, önünde bir gazete.

Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde
hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor
güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken.

Biliyor artık çok yaşlandığını, duyuyor, görüyor.
Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri.
Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş.

Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının,
ona nasıl her zaman safça inandığını
“Yarın daha çok vaktin var,” diyen o yalancıya.

Dizginlediği onca istek geliyor aklına,
boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat
alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla.

… Ama bunca düşünce, bunca hatırlama
başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor
dayayıp başını kahvenin masasına…

Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan

yasli_bir_adam Yaşlı Bir Adam

Muhayyer Sünbüle

                – Fırat Kızıltuğ’a-

Bu rüzgârla, şimdi çoktan unuttuğum
Tarlalarda başaklar eğiliyor;
Değirmen miydi depo mu, o yıkık…
Terkedilmiş yapının bacasında,
Derin düşüncelerde iki leylek;
Birisi ayakta ve çökmüş diğeri.

Bu rüzgâr, şimdi deniz kokusunu,
O kadîm sâhilde gezdirirken
Bir şeyi yapamayacak yalnız…
Ölmüş güzellerin saçlarını,
-Onları ben unutmamış olsam da-
Artık dağıtmayacak bu imkânsız.

Duyulan bir sünbülün şarkısı mı?
Sünbül, eski saçların anısı;
Sanırım bizim de ardımızda…
Ölüm, zaman ormanının parsı.

Hüsrev Hatemi

husrev_hatemi Muhayyer Sünbüle