O, parlayan bir mercandı.
Gökkuşağının saçaklarından, bir damla çiyle, kutsal bir sehere yağmıştı.
Görülmemiş bir inci, denizin göz kıvılcımlarından gümüşsü bir güzellik, dökülmüş.
Sonra tutamayıp kendini uslanmaz bir ses misali kimsesiz vadilerin kulağında yankılanmıştı.
Mavi bir renk gibi geçit vermez bir dağın göğsüne yansımıştı.
Amansız bir yarayı taşırken gidip çıkarmıştım onu, sedef bir dağın yüreğinin kabuğu içinden, kendi acıma.
Soran’ı ilaç yerine, annesi dağdan ödünç almıştım kederim için.
Soran bir mercan kayasıydı.
Ömür parmağımın yüzüğünde uyuyordu.
Görkemli bir kır çiçeği, susuz yurtsuz, yalansız rüyalarıma yaslanmıştı.
Ceylansız bir yaban geyiği,
Çığlığın kanatları üstünde,
Fırtına neslinin rehberi,
Yağmalardan artakalanların umut nesnesiydi.
Ve o altın pul, dağın poşusuna takılı.
Peki şimdi hangi dağın hüznüne sürgünsün Soran?
Adresi belirsiz hangi kümenin gece yıldızısın?
Toprağa emanet etmeyeceğim seni. Bedeninden bir damla düşerse nehirlerin ağzına, suların sırdaşlığından da olurum.
Çiçekler ağaçlar yeşermesin kanının üzerinden. Akıtırım onların gözünü koparırım yeşilliklerden.
Yürü uçurumlara doğru. Bir şey olmaz bana. Yalnızlık dışında bir şey götürmem yanımda akşamların içine.
Umut sürekli utanmaz bir aldatmaca. Bilmem, belki bir gün gelir hep beklediğimiz o aşk zamanı.
Belki bizim takvimimizde de yazılır bir kez aşkın tarihi…
Belki nar tanesi güzelliğindeki çocuklarımız, hayalin yumurtalarında esir kalmaz.
Belki?
Sakın ha!
Yine de dönüş gelsin aklına. Ben de dağ özüyle büyüdüm ya…
Bu uçurum gibi yüreğimden öteye gitmeyesin.
Tökezlersen ölürsün Soran…
Ölürsen düşman olurum anneme, bütün tarlalara, bahara ve yaylalara.
Dudağım değmez olur toprağın yüzüne, öpmem ölümünü bile.
Söylüyorum sana işte:
Ay sorduğunda ömrünü, bir mevsim demeyeceğim.
Söylemek istemeyeceğim: “Sadece bir sonbahar” diye.
Söz ver bana Soran.
Yorulmayacaksın değil mi?
Sen meylettiğinde ölümlere.
Bu sürgünlük çiçeğini ve sonbahar gecelerini gönlüne al.
Uyardım gelincikleri, üşüdüğünde gelip yaslanacaklar yüreğine.
Ama serçeler ve nergisler üzerine yemin ederim, artık yapamam dediğinde,
Ben yine gelir sırtımı sırtına veririm.
Şub 23
Gönül Verme Ölüme
Şub 23
Fatma Savcı
akşamlara doğru yürümenin yoruldu adımları,
buz tuttu hayallere giden
bütün yollar
Düşünün; ben Türkçe’ye hâlâ küsüm. Çünkü zorla öğretilmiş. Biz Kürtçe konuşunca öğretmen nar ağacı daha çok incitiyor diye nar dalıyla vururdu. Böyle öğrendiğin herhangi bir dille nasıl barışık olursun?
*
…zorla öğrendiğim ve nefret ettiğim Türkçe’nin düşman dili olmadığını orada öğrendim.
*
Belki garip gelecek ama dağda bulunduğu yerde birini sevenler, savaşı çok romantik yaşıyor. Diğer yandan bir çatışmada olup da sevdiği ölürse, kalan çok değişiyor.
*
Eskiden daha yumuşakken daha sert duygulara sahip olabiliyor. Ya da romantize ettiği savaşın, aslında ne kadar katı ve gerçek olduğunu başka bir biçimde tekrar tecrübe ediyor. İnsan içindeki o yere, yıkmaya gücü yetmeyecek öyle geniş duvarlar örebiliyor ki. Ben en zor ve tahammül edilemez koşullarda şiire tutundum. İnsanlığımı korumaya, kendimi daha çok insan kılmaya çalıştım. Savaş koşullarının yaratabildiği kirliliklere bulaşmamak için, yüreğimi ve ruhumu arındırmak için şiirin kanatlarına yaslandım. Önce bir dostumun yara alması sonucu ölüme gidişinin yarattığı üzüntüyü kâğıda dökmekle başladım şiire. Sonra cezaevinde “dışarıya” kaçışıma yataklık eden bir kanat oldu şiir.
*
Ben yıllarca ağlamadım cezaevinde, çıktığımda bile ağlayamadım. Kendimizi bastırmak zorundaydık, özellikle tutukluluk halleri bunu gerektiriyordu. Ve korkunç üzüldüm buna. Çünkü insani yönümde bir eksiklikti bu. Dışarı çıktığımda kardeşlerimi, onları bırakıp gittiğim yaşta görüyordum. En tuhafı kendimi 30’lu yaşlarında bir kadın gibi hiç hissedemedim.
Kaynak: http://t24.com.tr/haber/fatma-16-yasinda-neden-daga-cikti-nasil-sair-oldu/85180
Şub 23
Ulak
Yıldan yıla geçerken
hikâyeler topladım evlerde,
çıkından çıkına doldum taşırdım
hiçbir yere sığmayan
ölüm dirim haberlerini,
çıkamadığım yokuşları
bağışlıyorum giremediğim
çıkmazları : Doydum
gezdiğim caddelerde
kovandan kovana delik deşik
götürdüğüm uğultulara.
Bir kül ki boşuna : Ben
unutsam, kimse hatırlamaz.
Belki de yenilenmeli ağaçlar.
Boyalar devşirilmeli
mevsimin yapraklarından,
haşarı erguvandan.
Yepyeni fırçalar alınmalı çarşıdan,
insan eliyle germeli bezi tahtaya :
Herkes kendine görülmemiş
bir düş aramalı.
Sen, penceredeki suskun kadın :
Hayatımda ol, kal, öl, istiyorum.
Şub 23
Okuntu
Mevsimlerden denizi,
inceliklerden en çok geçmişi özlediniz.
Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca
bizim gibi kaçmadınız.
Belki biraz ağladınız; bir gözyaşı izi boyunca kanadınız.
Akşamlar ve parklar arasında dünyaya en çok siz yaraştınız.
Şimdi sizi çok özlemişiz.
Bir akşam bize gelirseniz, geniş koltuklarda otururuz; susarız.
Adnan Azar
Şub 23
Bir Hastalıktan Sonra
Şub 23
Yankı
Her kelimenin iki anlamı olduğunu
bilmiş, baştan beri üçüncüyü aramıştı.
Ama bu bir şey değildi asıl aradığının
yanında : Başka bir düzen olsun istemişti
seslerin arasında, harflerle renklerin
birbirlerini itmedikleri bir dengeydi
ısrarla kovaladığı. Yıldan yıla dile
yüklediği zalim işi dizmişti kafasında,
ışığa ve karanlığa, sessizliğe ve uğultuya
verdiği değerleri elden geçirmişti tek tek.
Heceden heceye dörtnala ilerlemişti bakışı,
cümleden cümleye tekinsiz bir başdönmesiyle
geçmişti: Bir an boyu elinde tuttuğu kelime
onu kavururken durmuş, gözlerini uzağa,
sonsuz bir boşluğun ardında beklettiği
sonsuz bir aynaya dikmişti.
“Ben yoksam” demişti oradaki yüz, “siz
bekleyin”.
Şub 23
Gevher saçıp bezme seher doldu lebâleb jale gül
Gevher saçıp bezme seher doldu lebâleb jale gül
Kattı arakla gül-şeker minâ-yı mâlâmâle gül
Ebre düşüp berk-i şafak jale ne renge döndü bak
Güya mukattar gülerek doldurdu câm-ı âle gül
Bülbül olup yâre zenân görmüş tecelliden nişan
Her şahtan eylemiş ayan bir âteş-i cevvale gül
Geh naz edip mestur olur alâyişe mağrur olur
Bilmez sonu mecbur olur çent ruze bir ikbale gül
Bülbül yeter zar eyleme Esrâr’ı bîzâr eyleme
Bîhude ısrar eyleme guş etme ahu mâle gül
Şub 23
Kâküllerine ol mehin, ey şâne dokunma
Kâküllerine ol mehin, ey şâne dokunma
Zencîri kırar bu dil-i dîvâne dokunma
Gül-berk misâli ciğerim pâreliyorsun
Ey bâd-ı seher, o gül-i handâne dokunma
Feryâd-ı ene’l- hakeder âvâz-ı tanîni
Fâş etmesin esrârını, peymane dokunma
Bünyân-ı nizam-ı felek ol kuy-ı beladır
Âlem yıkılır bu dil-i vîrâne dokunma
İçtikleri hep hunı ciğerdir fukara
Şeyha kerem et hatırı rindane dokunma
Eğlenceleri zülf-ü dil aram-ı elemdir
Dinle ne siyah gûndur o efsâne dokunma
Şâhım senin esrâr sadâkatli kulundur
Lûtfeyle o derviş-i perîşâne dokunma
Şub 23
Yeni ne varsa şimdi viranede kalmıştır
Yeni ne varsa şimdi viranede kalmıştır
Mutluluk gönüldeki hazinede kalmıştır
Bilinçten başka bir şey tanımaz akıllılar
Başıboşluğun keyfi divanede kalmıştır
Boşuna mescitleri dolaşma sofu dostum
Aradığın aydınlık meyhanede kalmıştır
Can vermeyi bilmeyen bülbül sussa ne olur
Aşkların pırıltısı pervanede kalmıştır
Açınca yüreğimi güldü bana, dedi ki:
N’olmuş yine Esrar’a efsanede kalmıştır
Şub 23
Azm-i sefer ettin, dil-i nâçârı unutma
Azm-i sefer ettin, dil-i nâçârı unutma
Gittin güzel ammâ, bu dil-efgârı unutma
Gâhice uyandıkça şebistân-ı safâda
Şol gice olan sohbet-i hemvârı unutma
Vardıkça şeker hâba, girüp bister-i nâza
Ne zehri içer, dîde-i bîdârı unutma
Kâküllerini şâneye çektikçe seherler
Yadına getür, kalb-i dil-efgârı unutma
Ayînede gördükçe, kaçan, hasta nigâhın
Lûtfeyle tabibâ, men-i bîmârı unutma
Ahvâlimi yazdım, bütün evrâk-ı dilimde
Destindeki mecmua-yi nâçârı unutma
Ben sabredeyim, derd ü gam-ı hicrine ammâ
Sen de güzelim, ettiğin ikrârı unutma
Ağlatmayacaktın, yola baktırmayacaktın
Ol va’de-i tekrar be tekrarı unutma
Hicrânın ile çektiğimi sen de bilirsin
Her vechile dîdâra sezâvarı unutma
Yok takati hicrânına, lûtfeyle efendim
Dilhaste-i aşkın olan Esrar’ı unutma
Esrâr Dede









