Sivriada Geceleri

Bir nisan akşamı, yola çıkmıştık. Geceyi o yanıp yanıp sönen ışıklar adasında geçirecek, sabah erkenden su üstü karagözüne çıkacaktık.Niyetimiz daha erken yola çıkmaktı ya. Hava bir tuhaftı. Uzakta fırtına bulutuna da benzer sis vardı. Bir gündoğrusu bu sisi temizleyiverdi.
Bu sefer de gündoğrudan bir kara bulut gelip yağmurunu boşalttı. Sonra gökyüzünü boydan boya kaplayan bir ebemkuşağı görünce Kalafat:
– Selamet, dedi. Basalım artık. Hava düzeldi demektir. Kalafat’a göre fırtınalar atlatılmıştı.
Gökyüzündeki bu yedi renk, sükûna işaretti.Yola çıktığımız zaman, deniz dümdüzdü. Ebemkuşağı zaman zaman gözümüzden silinip tekrar ortaya çıkıyordu. Sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibi gidiyorduk.Arkama baktım. Bu sefer de Çamlıca sırtlarında bir iki bulut peydahlanmıştı.
– Poyraz geliyor, Kalafat, dedim.
– Gelsin, dedi. Gün batmadan Oksiya’dayız.
– Fener erken yandı galiba? dedim.
– O gece gündüz çakar be! dedi. Sivriada’nın bir mil açığında, sağımızdan hafif hafif bize yetişmeye çalışan poyraz kabarıverdi.Kalafat, kayığın burnunu poyraza çevirdi. Sivri’yi solumuzda bırakıp açılıyorduk.
– Neden böyle çekiyorsun küreği? dedim.
– Böyle çekmesem nasıl düşeriz Sivri’ye, dedi. Şimdi akıntıya verdik miydi sandalın burnunu, kürek çekmeden mağaranın önündeyiz.Sahiden de öyle oldu. Sular bizi tam mağaranın önüne getirdi. Sandalın burnunu mağaraya soktuk. Bekledik. Kalafat kepçeyi daldırıyor, kocaman karidesler tutuyordu.Birden durdu. Yanımızdaki çocuğa,
– Baksana, Sotiri, dedi, ayı balığı geldi galiba, bir ses duydum.Çocukla beraber kıçta oturmuştuk. Dönüp baktık: On kulaç ötemizde terli, şişman bir zenci çocuğu gözleriyle fok, bize bakıyordu.Baktı ve daldı.
– Orada mı? dedi Kalafat.Sotiri:
– Daldı, dedi.
– Yine çıkar. Mağarada geceler. Keyfi kaçtı oğlanın, biz var diye…Bu ihtiyar münzevi, senelerden beri buralarda. Bırakmış uzak denizlerini, yüzlerce karısını, binlerce çocuğunu, basmış gelmiş Marmara’nın bu Sivriada’sına…Güneş batıyor, martılar haykırıyor, karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını kaldırabilmek için deli gibi çırpınıyorlar. Ayı balığı yeniden büyük bir sesle çıkıyor, büyük bir nefesle tekrar dalıyor. Martılar geliyor, karabataklar gidiyor. Akşam büyük bir vaveyla içinde vahşi, kırmızı; dalgalar esmer kayaları dövüyor.Mağaranın içinde Kalafat, kıpkırmızı lekelerle sular içinde hâlâ karides avlıyordu.
– Sotiri! diye haykırdı birdenbire. Sen livarı hazırla da şu karidesleri koyalım. Kıçaltında bir tane daha var. Ama, iyi bak, üstünün bezi delik olmasın. Sotiri, kayığın içinde batmış güneşin bir parçası gibi kımıldadı. Siyah kafası ve kırmızı elleriyle, mavi gözleriyle, kaya, deniz, güneş, balık, renk ve kokusuyla ayaklarımın dibinde kıçaltına doğru uzandı.Kalafat kepçeyi başüstüne koydu ve kendisi de mağaranın deliğinden fırladı:
– Ulan Sotiri, bulamadın mı öteki livarı? Ver şimdilik oradan çapçağı, dedi.
Çapçağı ben uzattım. Sotiri kıçaltından boğuk boğuk:
– Bulamıyorum livarı usta, diyordu.Mağarayı ayı balığına bırakıp Sivri’nin Yassı’ya bakan kıyısına çıktık. Sandalı çakıla çektik. Sotiri ile Kalafat, çalı çırpı aramaya gittiler. Ben kıyıda beyaz çakıllara oturdum. Üç adım ötemde, akşamın şimdi gövermiş renklerine doğru kırmızı bacaklarını sallayan bir martıya daldım.Martı arkaüstü yatmıştı. Kırmızı ördek ayakları ara sıra havayı dövüyordu. Ne oluyor, diye martıya doğru gittim. Hayvanın gözleri açıktı. Güzel kafası da ara sıra sallanıyordu. Sotiri, sırtında kıyıya düşmüş boş bir portakal sandığı ile tepemde gözüküverdi.
– Ne oluyor bu martıya, Sotiri? dedim.
– Ölüyor be! dedi, ne olacak?
– Sahi ölüyor mu?
– Yok, yalandan. Ölüyor işte…Sotiri, portakal sandığını, geceyi geçireceğimiz iki kaya arasına fırlattı. Tekrar Kalafat’a yetişmek üzere kayalara tırmandı. Bir martı, bir nisan akşamında sırtüstü uzanmış, hâlâ ölmeye çalışıyordu. İçimi bir keder yaladı. Yanından ayrılamıyordum. Martının kafasını ellerime almıştım. Bir avuç deniz suyu getirip ağzına damlattım. Şiddetle kafasını salladı. Bir titredi. Ve öldü. Yassıada’nın ışıkları yandı. Uzaktan bir taka geçti. Keyfim kaçmış, üzgün, ağlamaklı gibiydim. Canım bir taraftan acı bir türkü söylemek çekiyordu.Onlar ateşi yakıp topladıkları midyeleri bir teneke üstünde pişirirlerken ben hâlâ martının yanı başındaydım.
Kalafat:
– Ne oluyorsun be? dedi. Şair misin, ne boksun?
– Martı öldü de… dedim.
– Martı da ölür, dedi. İnsan ölmüyor mu?Dünyanın yaradılışındaydım şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. Onlar avlıyorlardı, ateş yakıyorlardı. Ben martıya ait bir mersiye yazmış ateşin karşısında okumak üzereydim.Bütün kabile halkı bana kızmıştı.
– Bu herif çalışmayacak mı? Oturup kayalara düşünecek mi? Martı ölmüş. Onu seyredip bize masal mı anlatacak?Gündüz güneşin içinde böyle söyleyenler, gece olup da kütükler, çalı çırpı yanınca, öbür tarafta rüzgâr, denizi homur homur söyletirken, martılan hâlâ deli gibi bağrışırken ben bir türkü, martının ölümünün türküsünü tutturacaktım. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, bir birbirine sokulma hissi saracaktı. Sonra bu hal belki de işe yaramaz adamın bir vazifesi olarak tanınacaktı. Bir iki gün ağ tamir edecek, balık tutacak, beceremeyecek, fakat akşamları da onlara üzülüp sevinme arzuları veren türküler söyleyemeyecektim.
– Ne susarsın be herif? diyeceklerdi. Hani bülbül gibi öterdin geceleri?.. Ertesi sabah beni balığa çıkarken uyandırmayacaklardı. Bırakacaklardı kendi halime.Kalafat:
– Ee, dedi, anlat bakalım şu martının ölümünü…
– Martı, dedim, üç adım ötemdeydi. Güneş yeni batmıştı. Doğudan bir mavi karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı.Kalafat’la Sotiri birbirlerine bakakaldılar:
– Ee, sonra? dediler.Utandım, sustum.Ateşin kenarına koyduğum midyeyi aldım. Biraz limon sıktım. Bir lokma ekmekle attım ağzıma. Sotiri yanı başıma uzanmıştı. Gözleri uyku içinde, yüzüme dikilmişti. Yine,
– Ee, sonra, dedi. Kalafat’a baktım. Gözlerini kapamıştı.
– Dinliyor musun Kalafat? dedim.Cevap vermedi. Sotiri ondan tarafa döndü. Dikkatle baktı:
– Uyudu, dedi, bana anlat.
– Ölen martıyı tanıyordum, dedim. Hani iki hafta önce ölen Tahir’in martısıydı. Başka türlü bir martıydı o. Ötekiler gibi bağırmazdı. Bir kayanın tepesine çıkar, oradan Tahir’in sandalını gözlerdi. Uçardı doğru Tahir’in sandalına. Surattan da anlardı kerata. Tahir somurtkan adamdı. Pek keyifsizse gelir, sandalın kıçına otururdu. Yemlerin kafasını, kılçıklarını, bekçi balıklarını, ince izmaritleri Tahir fırlatır, ona atardı. Ara sıra konuşurlardı da. Ne Tahir onsuz, ne o Tahir’siz yaşayabilirdi. Üç gün sırt sırta rüzgâr esse, Tahir de balığa çıkmasa, martı tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı. Tembel miydi, şair miydi bilmem ki?.. Hikâyem güzel olmuyordu. Farkındaydım. Ama yavaş yavaş açılacaktım: Ateş kor kesilmişti. Ay çıkmıştı.
Baktım Sotiri’ye: Kafası düşmüş, o da uyumuştu. Ben bütün gece uyumadım. Martılar simsiyah, ayın altında dolaşıp durdular: Sabaha karşı iskele sancak ışıkları ile durgun suları bize doğru atan bir vapur geçti. Aman ne güzeldi bu vapur sabaha karşı. Kalafat’ı uyandırdım. Vapuru gösterdim:
– Ne güzel, bak, Kalafat, dedim.
– Sen sahiden kaçıkmışsın! dedi.Kafasını bir iki defa salladı. Bir daha vapura baktı. Bir daha salladı. Yırtık paltosuna girip kayboldu.

Sait Faik Abasıyanık

sivriada+geceleri Sivriada Geceleri

Ben İki Kişiydim O Yaz/ Göl Mevsiminde

ben iki kişiydim o yaz/ göl mevsiminde
tek tek ve bütün
birisi sendin kesin
içimdeki boşluğu aşarak
yerinde kullanılan onurlu bir sözcük gibi
kuruluyordun cümlelerime
imgeler değildi artık hamağımı sallayan
incelten zamanı
ve büyüten geceyi geceden öteye
geceden ötesi
nar çiçeği sabahlara taşınan
tetiği çekilmiş yaşamdı

ben iki kişiydim o yaz/ göl mevsiminde
birisi sendin kesin
birisi sıyrılmıştı kendisinden çırılçıplak
-çıplaklık gelişimizde ve gidişimizde vardı
ölmeye başlardı her şey daha ilk adımında-
çıplaktık… kendimizdik…
başlangıcı olmayan masallarda
çiğnenmiş kimlik ve kişiliklerimizden uzak
korkuyorduk… yalnızdık şaşkın ve şaşırtıcı
bir basmada desendik… tek tek ve bütün
tenimize güller döşerdi güneş turuncu adımlarıyla
genç kız nefesi kadar sıcak
sıcaktı hazirandı yazdı
çıplaktık… zamanı atmıştık eski bir giysi gibi sırtımızdan
zaman yoktu…

zaman yoktu belki de…
mine çiçekleri miydi zaman/ kısa ve dolu
damarlarımızda yavaş yavaş akan
bazan susar kendini örterdi kendisiyle
zaman yoktu/ belki de
anılardı… anılarda yüzlerdi
ıslak kayıp bir kent gibi suda
sazdı göl mevsiminde zaman
taş binalardı iri tokmaklı kapılardı
zaman durmuştu İznik’te
belki de zaman yoktu
ama ben iki kişiydim o yaz/ göl mevsiminde
birisi sendin kesin
birisi kendini yaratıyordu sil baştan…

Emre Gümüşdoğan

emre+gumusdogan Ben İki Kişiydim O Yaz/ Göl Mevsiminde

Evvel Zaman Şairleri

NECATİGİL

Sokaktan eve taşırdı
İncecik kırgın bir aşkı

EDİP CANSEVER
Mendilinde kan sesleri
De bıraktı Edip Abi

TURGUT UYAR
En güzel ona uyardı
Büyük Saat, erken durdu
Kayayı Delen İncir’in
Yurduydu onun da yurdu

CEMAL SÜREYYA
Çiçek dolu şapkasıyla
Hep güvertede oturdu
Ölümünden sonra bile
Cıgarası yandı durdu

CAHİT KÜLEBİ
Mavi bir türkü söyledi
Bergüzâr oldu Külebi

NÂZIM
Yeryüzüne bir kez gelir
Adı Nâzım olan şiir

Ahmet Uysal

evvel+zaman+sairleri Evvel Zaman Şairleri

İçerde

Dışarıyı dinleme, içerdeyim
Kımıldayan perdenin şimdi az berisinde.
İnsan kimi geceler niçin uğrar dışarı?
Bir gerçeğin içinde kendini dinlediyse.

Yaşlanmak, o her şeyin biraz biraz yettiği..
Anılar yerini tutuyor.
Ben bu oyunu küçükken de görmüştüm:
Çoklarını kovalıyor, birini tutuyor.

Yaşlanmak, bir korkunun hep uzağa ittiği..
İçerdeyim.
Yangın duvarlarının yıkıldığı geceler
Ama nasıl geleyim?

İnsan kimi gemileri ne de çabuk unutuyor
Binmiştik sözde,
Bir çocukluk yatıyor
Battığı yerde.

Sağım solum doldu. Zil çaldı. Bu kaçıncı?
Bir telaştı geçti, oturdu hepsi.

Behçet Necatigil

behcet+necatigil İçerde

Aşk Adresini Yitirmiş de

I
Sözden öteye geçebildim mi?
Gidebildim mi sözcüklerin
önü sıra
Varabildim mi gönlüne,
Ateşini yakabildim mi?
-Hayır!

Bilmem ki ne desem sana?
dili yok benim de yüreğimin,
Ben de lâl…
Bilebilsen, ahh…
Ne kadar umarsızım
Ahhh! bilebilsen…

Sevgilim!
Kör karanlıklarında yittiğimiz bir kuyu
Değil,
Aşk.

II
Parmakların parmaklarımla buluşunca
Yakınlaştıkça yitirilen bir kente
Dönüşürdün, keşfedilmezim, günahkâr mevsimim

Parmakların parmaklarımla buluşunca
Yüreğim sevincin akıntılarına takılır
Coşkunun pınarlarına girerdi
Anımsadın mı

Parmakların parmaklarımla buluşunca
Rengini bulurdu gözlerimde gök
Denizler dinginliğine çekilir
Orman mutluluğu uğuldardı
Üveyikler havalanırdı
Umarsızlık bürümüş yüreğimden
Unutmadın değil mi?

Parmakların parmaklarımla buluşunca
Kardelenler kışı muştulardı
Keyfe keder yolculuğu başlardı günlerin

Haydi!
Aşk adresini yitirmiş de
Gelip bizi bulmuş sevgilim

Tuğrul Asi Balkar

ask+adresini+yitirmis+de Aşk Adresini Yitirmiş de

Evet Madam Gözleriniz

başı boş tomurcuk sağanağı ile başlamıştı
ıhlamur uykulara uzandığım yaz
maviye dönüşürken gök – deniz
evet madam gözleriniz
bir darbesi ile kesip içimdeki düğümleri
-aşk deyip de alıp başımı gittiğim-
yaza hakim renk gözleriniz
ve kırlangıç fırtınası kirpikleriniz
sür atını demişlerdi
sür sevda dağlarına
kaç aşka sığar ki bir ömür

mine çiçeklerine sığındığım anlardı
göğsümdeki durağan ağrılardan
yaz ökselerle doluydu/ geceler de…
siz de öyleydiniz
evet madam öyleydiniz
kirpiklerinizin çevikliği fırtına kuşlarıydı
bal köpüğü/ eflatuni/ ıslak
içimdeki müzik kutusuna sakladığım gözleriniz
usumun acıyla irkilişi/ ya da
çeliğin akkor çekilişi yürekte
şakaklarımdaki turuncu sıcak

gözlerim madam gözlerinize adak

Emre Gümüşdoğan

Evet+Madam+G%C3%B6zleriniz Evet Madam Gözleriniz

Bulutlanma Sonnet Si

söylesem hüzün olur, söylemesem de hüzün;
zaten sözler de bezgin… kime anlatılsın?
âh, dil’den ürker olduk; kimse dil’in bir düğün
olduğunu bilmiyor; bir kenara atılsın
diye bekliyor şiir… yılışık ve savurgan
çok boyalı bir gülün yükselişi… ne hâzin!..
giderek kendimize sığınacak korugan
bile bulamayarak… –ve elbette magazin
bir yalnızlık edinip, n’olacaksa olacak
diye yollara vurmak… terkide kaldı atım!
aşklar bile sindiler, saklanıp köşe bucak;
kalbimiz aksadata, âh, hazlar alım satım…

ve giderek aynada nedensiz kırılmalar;
dil bitti!.. söz susuyor!.. bende bulutlanmalar…

Hilmi Yavuz

Bulutlanma+Sonnetsi Bulutlanma Sonnet Si

Sorular Kitabı

Neler daha ağırdır sırtımızda
acılarımız ya da anılarımız mı?

Söyle bana, gül, çırılçıplak mısın
hep böyle mi giyinirsin yoksa?

Neden çocuklarıyla gezmeye
gitmez dev uçaklar?

Neden öğretmiyoruz helikopterlere
güneşten bal süzmeyi?

Öldüğümde farkına varmadan
kime sorarım sonra zamanı?

Nereden aldı Fransa’da bahar
bu kadar çok yaprağını?

Neden saklıyor dersin ağaçlar
bütün görkemini köklerinin?

Yağmurun altında duran bir trenden
hüzünlü daha ne var ki hem dünyada?

Nedendir intiharı yaprakların
duyar duymaz sarardıklarını?

Ne olur dersin kırlangıçlara
geç geldiklerinde okula?

Ne söylerler dizelerime dair
hiç dokunamayanlar kanıma?

Daha ne kadar konuşacak diğerleri
hem biz konuştuk mu ki?

Kaç yaşında kasım ayı?

Neyin hesabını ödüyor sonbahar
onca sarı banknotla?

Nasıl paylaşıyorlar güneşi dostça
portakal ağacında portakallar?

Neden bir mor hüzne bürünür yeryüzü
sökün ederse menekşeler topraktan?

Neden gülüyor sürülmüş tarlalar
solgun gözyaşlarına gökyüzünün?

Neden güler ki karpuz ansızın
bağrına saplanınca bir bıçak?

Kehribar taşının içinde
gözyaşları mı var denizkızlarının?

Nerededir denizin merkezi
neden oraya gitmiyor dalgalar?

Sorabilir miyim kitabıma
ben mi yazdım onu gerçekten?

Bir gün kaç haftadır
ve bir ay kaç yıl baktın mı?

Dört, herkes için dört mü?
Eşit mi bütün yediler?

Bir tutuklunun düşlediğiyle
seni aydınlatan ışık aynı mı?

Düşündün mü hiç, nasıldır
hastaların nisan rengi?

Neden soyunur ağaçlar
beklemek için karı?

Neden böylesine sert
kirazın tatlı yüreciği?

Öleceğinden mi, yoksa
yaşayacağından mı daha?

Neden anımsamaz yaşlı insanlar
borçlarıyla yara izlerini?

Onun, o gerçek kokusu mu onun
o insanı şaşırtan genç kızın?

Hiçbir şeyi anlamıyor artık yoksullar
artık yoksul olmadıklarını da, neden?

Nerde, nerde bulurum ben o
düşlerinde çalan çanı?

Doğru mu yasın geniş ve
karasevdanınsa dar kalçalı olduğu?

Ne aradığımı bu dünyada
kime sorabilirim, var mı bilen?

Neden karşı çıkıyorum istençlerime
neden bir yerde durmuyorum?

Neden yuvarlanıp gidiyorum böyle tekersiz
neden uçup gidiyorum kolsuz kanatsız?

Ve nedir beni böyle yollara düşüren
kemiklerim memlekette, Şili’deyken?

Pablo Neruda adını taşımaktan saçma
başka bir şey olabilir mi bu dünyada?

Siyah gözyaşları mıydı dökülenler
ağladıkça Baudelaire?

Çöldeki yolcuya güneş
neden öyle kötü bir arkadaştır?

Ve neden bu kadar cana yakın
hastane bahçelerinde güneş?

Artık maziye karışmış erdemlerimden
yeni bir elbise yaptırabilir miyim kendime?

Neden en güzel ırmaklar oraya
Fransa’ya gidiyorlar akmaya?

Neden gün olmaz gayrı
Che’nin gecesinden sonra Bolivya’da?

Ve kıyılmış yüreğin
katillerini mi arıyor orda?

Sürgün günlerinin kara üzümünde
gözyaşlarının tadı mı var başlangıçta?

Solgun iki ışık arasında
bir tünel mi yaşamımız acaba?

Yoksa iki üçgen arasında
Solgun bir ışık mı daha çok?

Ya da bir balık mı yaşamımız
kuş olmaya hüküm giymiş?

Hiçlikten mi oluşur ölüm
yoksa tehlikeli maddelerden mi?

Senin kurtların birer parçası mı
artık kelebeklerin ya da itlerin?

Çekoslovaklar mı dirilir külünden
yoksa kaplumbağalar mı günün birinde?

Senin de ağzın öpecek mi gelecekte
başka dudaklarla karanfilleri?

Sen de biliyor musun ölüm nerden
aşağıdan mı gelir, yukardan mı?

Mikroplardan, ya duvarlardan mı
savaşlardan, yoksa kıştan mı?

Görmüyor musun çiçek açışını elmanın
ölebilmek için yalnız elmalar içinde?

Ağlamıyor musun kahkahalarla
bakarken unuttuklarımızla dolu şişelere?

Nasıl adlandırılır hüznü
yapayalnız bir koyunun?

Neler olur güvercinlikte
şarkı söylemeyi öğrenirse güvercinler?

Hakaret mi etmiş olur arılara
bal yaparsa sinekler eğer?

Biraz önce başlayan bahara dair
yeni ne anlatıyor yapraklar?

Nerede yaşar yapraklar kışın
köklerin yanında mı gizlice?

Neler öğrendi ağaç topraktan
ki konuşuyor şimdi gökle?

Kim daha çok acı çeker, bekleyen mi
yoksa hiç beklememiş olan mı bir insanı?

Kimdi o seven kadın
düşte, uyurken sen?

Nereye gider düşlenmiş şeyler
başkalarının düşlerine girmeye mi?

Ve düşlerinde yaşayan baban
yeniden mi ölür, uyandığında sen?

Neden bu kadar zaman büyüdük
ayrılmak için birbirimizden?

Neden ölmedik ki ikimiz de
çocukluğum ölüverdiğinde?

Ve çekip gidecekse bu can tenden
neden böyle sadık bana iskeletim?

Ve aralıkla ocak arasındaki
ayın adı nedir sahi?

Neye göre numaralandı
on iki tanesi bir salkımın?

Neden verilmedi bize uzun
uzayan, bir yıl süren aylar?

Çıldırtmadı mı seni ilkyaz
çiçek açmamış öpücükleriyle?

Görürsem denizi bir daha eğer
görür o da beni değil mi?

Neden bana sorar ki dalgalar
benim onlara sorduklarımı?

Neden böyle umarsız atılışlarla hâlâ
çözülüp gidiyorlar kayalara çarparak?

Yorulmazlar mı kumsala yıllar yılı
ilan-ı aşk etmekten?

Uslu durması için denizi
kim ikna edebilir kim?

Çıplak denizle gökyüzü arasında
bir karar vermeli miyim bu sabah?

Ve neden bürünmüş böyle erkenden
sisten giysilere gökyüzü?

Gözlerimle de görür mü acaba
benim zavallı şiirlerim?

Acı çekecek, kokacak mıyım şimdiki gibi
ben, o yıkık adam, eğer ölürsem?

Nasıl anlaşır kuşlarla insan
dillerinin çevirisi üzerine?

Ondan daha ağır kaldığımı
nasıl anlatırım kaplumbağaya?

Nasıl sorabilirim bir pireye
yüksek atlamadaki derecesini?

Ve nasıl teşekkür etmeliyim, deyin
koktukları için karanfillere?

İyiliğin kendisi mi gerçekten
yoksa maskesi mi yalnız öğrenilen?

Ve hiç mi sürünmüyor arada bir
bir sözcük, yılan olarak?

Çıtırdamaz mı kalbinde hiç
bir isim, portakalı andırarak?

Hangi dilde yağan yağmur bu
hüzne alışık kentlerin üstüne?

Var mı çakal sözcüğündeki hecelerden
daha keskin iki diş?

Sevebilir misin beni alfabe
ve öpebilir misin ey zamir?

Bir mezar yeri mi bir sözlük
yoksa kapalı bir bal kovanı mı?

Ve hangi pencereye dayanmış da
bakıyorum habire gömülen zamana?

Nedir adı tayfunun
durulduğunda?

Hangi yıldızlarla göz kırpışıp duruyor
hiçbir yere varamayan şu ırmaklar?

Hangi işi yaparken Hitler
kan ve ter döker cehennemde?

Duvarları mı, cesetleri mi boyar?
Gaz kokuyor mu diye koklar mı ölülerini?

Yanıp kül olmuş çocukların
külünü mü yer?

Huniyle mi içer kanı yoksa
öldükten sonra?

Ya da altın dişler mi çakarlar ağzına
başkalarından sökerek koparılmış?

Tatlıysa bütün ırmakların suyu
nereden gelir denizin tuzu?

Kim daha çok etkiler toprağı
insan mı, güneş mi?

Çamları mı, yoksa kozalağı mı
hangisini çok sever toprak?

Orkideyi mi, başağı mı
hangisini daha çok tutar o?

Pablo Neruda / Sorular Kitabı / Broy Yayınevi
Çevirenler: Acem Özler-Jörg Spötter-Şahap Eraslan

Pablo+Neruda+Sorular+Kitab%C4%B1 Sorular Kitabı

Büyücüm

I

Tanrıların isimlerini tekrarlamam, ölümü geciktirmiyor.
Kemiklerimi, adak testimin yanında kıvrılmış buluyorum.
Ve şekilsizliğimi unutmaya çalışıyorum.
Nereden geldiğim biraz önemli
Orada kalsaydım daha mı az titretecektim mermeri.
Yüzünü tanıyorum büyücüm
Yaşaması gerekmiyor ellerimin

Yalnız gideceğim oraya
Tanrılara ağlayacağım bu defa
–Tanrılar ağlanmaktan yorgundur oysa–
Boşluklarının, olmayışlarının sıkıntısını anlatacağım
Susacaklar
Soluksuz nasıl yaşanır sırlarını fısıldayacaklar
Yaşanır mı büyücüm

II

Işığı yetmiyor gözlerinin
Sadakatini anlatmaya
Yoksun
Yokluğun anlam bulmuyor yakarışında
Çocuksuz olmalısın
Kemiklerin yetiyor anlatmaya

III

Gri giysili törenler bitti
Ayın ipuçlarını vereceği ânı bekliyorum.
Bir ömre kaç ölüm sığdırılır
Hangi korku adak testisini doldurur bilmiyorum
Büyücüm gecede yıldızlarımın olması günah olur mu
Üstelik birbirlerine göz kırptıkları yok
Ölümlüyüm,
Bundan büyük mutluluk olabilir mi büyücüm.
Susuyor, kıvrılıyorum
Kıvrılınca kemiklerimi sayamıyorum.
Adak testim başucumda içi boş,
Kaçıncı kadınıyım o adamın bilmiyorum.
Kör oldum büyücüm
Ateşin susuz öfkesi artık yok.
Taşınan heykeller gibi kör
Kırılan sütunlar gibi aksak.
Hem büyücüm,
Kadının acıları üşüşünce güneye
Dünyanın dengesi neden bozulmuyor
Anlamıyorum

IV

Dönüş
Gitmek gibi olmayan boşluğuyla
Uzak kalmanın uzunca sürdüğü o yaz ortası.
Kaç gün
Saymadım belki üç
Zamanla işim bitti artık.
Acı çoğaldıkça yumuşaması tenin
Tersi değil miydi söylenen bize
Biz değil miydik inandıkça katılaşan tenimizle
Aldanışın kuytusuna gizlenen.
Ben azaldıkça kendim mi oluyordum
Başka bir şey, başka biri mi yoksa
Bir başka hayatın olmadığı
Her ânın değiştirdiği doğruysa
Her şey dondu büyücüm
Bir mermer soğukluğu kalıcı olan
Bir de dokunuş

Bejan Matur
Rüzgâr Dolu Konaklar / Metis Yayınları

bejan+matur Büyücüm

Allahın Duvarında Bir Harftir Kadın

I

Allahın duvarında bir harftir kadın
Siyah kuğuya benzer
Beklemeyi öğrenmiş

II

Ölüm
Zamana
Bekleme git dediği gün
Bildim.
Gün vurmadı yüzüne çinilerin
Çinilere yatırdım oğlumu
Boğdum.

Karnımda büyüdüğü gün bildim
Siyah bir kuğu gibi,
Allahın harflerinden süzülüp
Avluya giren kadın
Su sesinde kendini diledi.

III

Gölgesinde şadırvanın
Günlerce bekledi.
İnsan olmak istiyordu
Kanatlarından kurtulmak.
Şadırvanda aktıkça su
Kanatları inceldi.

Ve kaldırınca kanadını
İçinde bir yılan gördü.
Değişmiş kabuğu
Zarı incelmiş.
Boynunu uzatıp derine baksa
Çürümüş bir oğul görecekti

Bakmadı hiç.

IV

Avludaki dilenci
Allahın harflerini bilmeyenler
Günaha girecek diyordu şarkısında
Sela sesiyle su
Karıştı kadında

V

Ölüm zamana bekleme git derken
Bekledim avluda.
Allahın harflerini bilmiyordum
Zaman bendim
Günah da.

Bejan Matur

Allah%C4%B1n+Duvar%C4%B1nda+Bir+Harftir+Kad%C4%B1n Allahın Duvarında Bir Harftir Kadın