Özruhsal Öykü

Numaracı biridir şair.
Öyle ustaca numara yapar ki,
Gerçekten acı çekerken bile
Rol yapıyormuş gibi görünür.

Ve yazdıklarını okuyanların
İyice hissettikleri,
Onun çifte acısı değil,
Sahte acılarıdır kendilerinin.

Böylece döner durur raylarda
Eğlendirmek için aklımızı
Kalp adını verdiğimiz
O küçücük oyuncak tren

Fernando Pessoa
fernando+pessoa Özruhsal Öykü

Denize Övgü

rıhtımda kimsesiz, yapayalnız, bu yaz sabahı
bakıyorum kumsalın kıyısından, bakıyorum belirsizliğe,
bakıyorum ve küçük, siyah parlak bir vapurun
yaklaştığını görmekten mutluluk duyuyorum.
uzakta, öyle açık seçik ve bildik ki kendince
ardında kendi dumanından bir bayrak bırakıyor havaya.
limana giriyor ve sabahı da birlikte getiriyor ve nehirde
denizcilere özgü bir canlanma başlıyor,
yelkenler açılıyor, çatanalar yaklaşıyor,
rıhtıma bağlı gemilerin gerisinde motorlar gidip geliyor
hafif bir rüzgar çıkıyor.
ama ruhumun gördüklerimle,
limana giren vapurla ilgisi yok.
çünkü o uzaklıkla, sabahla,
bu an’ın denizle kaynaşan özüyle,
içimde bir bulantı gibi kabaran tatlı hüzünle,
düşsel bir deniz tutmasının başlamasıyla birlikte.

ruhumun olanca özgürlüğüyle bakıyorum uzaktaki o vapura
ve yavaşça bir dümen dönmeye başlıyor içimde.
sabahları gözümün önünde kumsala doğru
yaklaşan gemiler varışların ve kalkışların
acı ve tatlı gizini birlikte getiriyor lar.
uzak rıhtımların ve başka zamanların, başka limanlardaki
benzer insanların anılarını getiriyorlar.
gemilerin bu gelişleri, bütün bu demir alışlar
ve bunu kendi kanımın akışında hissediyorum
bilinçdışı simgeler, korkunç doğaötesi imalar
bir zamanlar ben olan o insanı diriltmeye çalışıyorlar bende…
ah, bütün rıhtım taştan bir özlem kesiliyor
ve gemi rıhtımdan ayrılıp
gemiyle rıhtım arasında bir boşluk olduğu
birden ortaya çıkınca,
bilmem neden, yeni bir ürperti beliriyor içimde.
doğan günün çarptığı ilk cam gibi
kaygılarımın güneşinde ışıyan
karanlık duygularla yoğun bir sis,
ve bir başkasının anlaşılmaz bir biçimde
benim olan anıları içinde buluyorum kendimi.

ah, kim bilir, kim
bir zamanlar, daha ben ben olmadan önce, benim de
böyle bir limandan yola çıkıp çıkmadığımı, gün doğarken
güneşin eğik ışınları altında bir gemiyle
bir başka limandan ayrılıp ayrılmadığımı?
kim bilebilir, şimdi gördüğüm gibi
benim için vaktinden önce aydınlanmış,
tıpkı böyle, zaman’ın ve uzam’ın ötesinde,
yarı uyuyan koca bir kentin,
mantar gibi büyüyen felçli bir ticaret limanının
üç beş kişi toplanmış rıhtımını geride bırakıp bırakmadığımı?

evet, bir rıhtım, somutlaşmış bir rıhtım
gerçek, rıhtım gibi görünen, gerçekten bir rıhtım,
bilmeden örnek aldığımız o saltık rıhtım,
farkında olmadan düşleyip
gerçek bir su kıyısında gerçek taştan yaptığımız
kendi rıhtımlarımız
ve yapıldıktan sonra hemen
gerçek şeyler, ruhtan şeyler, taştan ve ruhtan varlıklar
diye anılırlar kökten duygularımızın belli anılarında,
dış dünyada sanki bir kapı açılır da,
hiç br şey değişmeden
her şeyin bambaşka olduğu zaman.

ah, ulusgemilerle ayrıldığımız o büyük rıhtım!
o büyük ilk rıhtım, ölümsüz ve kutsal’
hangi limandan? hangi sularda? ve neden bunları düşünüyorum ben?
öbür rıhtımlar gibi, ama bir ve tek o büyük rıhtım.
onlar gibi şafağın sessizliğinin sabahları,
vinçlerin gıcırtısı, yük trenlernin
fabrika bacalarından tüten
ve karanlık suların üzerinden geçen bir bulut gölgesi gibi
parlayan kömür tozlarının kararttığı tabanı gizleyen
kara bulut altında varışlarıyla patlayan.
ah, sessizlik ve kaygıların renklendirdiği saatlerde
nasıl bir giz ve anlamın özü gerili durur
kutsal açıklanışını bulan esrikliğinde
herhangi bir rıhtımdan o rıhtıma köprü kurmayan!

uyuyan sularda kara kara yansıyan rıhtım,
gemilerdeki koşuşma,
ah, gemiye binen yolcuların huzursuz ruhları,
gelip geçen ve onlarla hiçbir şeyin sürmediği simgesel kalabalık,
çünkü gemi limana girdiğinde,
gemide her zaman değişen bir şey vardır.

ey sürekli kaçışlar, ayrılışlar ve esriklği değişikliğin!
denizcilerin ve seferlerin ölümsüz ruhu!
sularda yavaşça yansıyan tekneler
gemi limandan ayrılırken!
hayatın ruhu gibi yüzmek, ses gibi ayrılmak,
o anı titreyerek yaşamak üzerinde ölümsüz suların
daha dolaysız günlere uyanmak avrupa’daki günlerden,
gizemli limanlar görmek denizlerin yalnızlığında,
uzak burunları dönüp birden sınırsız manzaralardan
sayısız şaşkın tepelere ulaşmak…

ah, o uzak kıyılar, uzaktan görünen rıhtımlar,
sonra yaklaşan kıyılar, yakından görünen rıhtımlar.
her ayrılışın ve her varışın gizi,
denizcinin yaşadığı her saatte biraz daha çok duyduğu
o hüzünlü kararsızlığı ve anlaşılmazlığı
bu olanaksız evrenin!
uzak adaların nice engin denizlerinden geçerken
geride bıraktığımız o uzak adaların kıyılarında,
gemi yaklaştıkça evleri ve insanları büyüyüp
belirginleşen o limanlarda
boğazımıza takılan o saçma hıçkırık.

ah, o sabah serinlği limana varıldığında
ve o sabah solgunluğu yola çıkarken
barsaklarımızı buran
ve korkuya benzer belirsiz bir duygu
uzaklaşmanın ve ayrılmanın atadan kalma korkusu,
yeni bir şeylerle karşılaşmanın o atadan kalma anlaşılmaz korkusu

hani tüylerimizi ürpertir ve bize acı çektirir
ve bütün tedirgin gövdemiz
ruhumuzmuş gibi,
bütün bunları, başka bir şeymiş gibi, hissetmek için anlaşılmaz bir istek duyar:
herhangi bir şeye bir özlem
şaşkın bir yakınlık, kim bilr hangi belirsiz yurda?
hangi kıyıya? hangi gemiye? hangi rıhtıma?
o kadar ki, bu düşünce midemizi bulandırır
ve yalnız büyük bir boşluk bırakır içimizde,
denizde geçen zamanın boş doygunluğu,
bıkkınlık ya da acı gibi belirsiz bir tedirginlik
insan bir bilebilse bunun ne olduğunu…

gene de biraz serin bu yaz sabahı.
gecenin uyuşukluğu hala sürüyor çıkan meltemde.
yavaş yavaş hızlanıyor içimdeki volan.
ve gemi, ben uzaktan yaklaştığını gördüğüm için değil,
girmesi gerektiği içn giriyor limana.

imgelemimde şimdiden yakın ve görünebiliyor
boydan boya, lombarlarının bütün çizgileriyle.
ve her yanım titremeye başlıyor, bütün gövdem ve derim,
hiçbir gemiden çıkmayan ve içimdeki bir sesin
bugün rıhtımda kendisini beklememi söylediği o yaratık yüzünden.
kıyıya yaklaşan gemiler,
limandan ayrılan gemiler,
uzaktan geçen gemiler,
(sanki kimsesiz bir kıyıdan seyrediyorum onları)
bütün bu nerdeyse soyut gemiler seyir halindeyken,
gidip gelen gemiler değil de,
başka şeylermiş gibi duygulandırıyor beni.
ve bu gemiler, yakından baktığınızda, o yüksek demir duvarlar,
içerden, kamaralara, salonlara, özel odalara bakarken,
uçları göğe doğru yükselen direkleri seyredip
halatların arasında sıçrarken, daracık merdivenlerden inerken
denizle karışık o yağlı madeni kokuyu solumak
yakından baktığınızda, hem başka, hem de aynıdır gemiler,
aynı özlemi, aynı susuzluğu duyururlar size, ama başka bir biçimde.

bütün bu denizcilik hayatı, denizcilikle lgili her şey!
kanıma girer denizin bütün bu ince ayartıcılığı
ve düşünü kurarım o anlatılmaz yolculukların.
ah o uzak kıyılar ufukta alçalan!
ah o burunlar, adalar, o kumsal kıyılar!
denize özgü o yalnızlıklar, hani bazen pasifik’e nasılsa okuldan kalma bir bilgiyle
bunun en büyük okyanus olduğu düşüncesi sinirlerimizi bozar.

ve dünya da, her şeyin tadı da kupkuru bir çöle döner içimizde!
atlas okyanusu’nun daha insanca, daha yumuşak uzanışı!
denizlerin en gizemlisi,hind okyanusu`!
ey tatlı akdeniz, kıyı bahçelerindeki beyaz heykellerin
geniş caddelerine vuran dalgaları seyrettiği gizemsiz, bildik deniz!
bütün denizler, boğazlar, koylar, körfezler,
bağrıma basmak isterdim hepinizi, kollarıma almak ve ölmek!

ve siz, denizle ilgili her şey, düşlerimin eski oyuncakları!
bir düzen verin iç hayatıma benden habersiz!
omurgalar, serenler ve yelkenler, dümenler ve halatlar,
bacalar, pervaneler, flamalar ve gabya yelkenleri,
dümen yelkesi ipleri, lombar ağızları, supaplar, yağ karterleri,
yığın yığın, dağ gibi dökülüyor içimden, kapağı açılan
bir dolabın içindeki nasıl dağılırsa yere!
azgın arsızlığımın yağması olun siz,
imgelem ağacımın meyveleri olun,
şarkılarımın konusu, aklımın damarlarının kanı.
sizin güzelliğinizin bağlarıyla bağlanayım dışımdaki dünyaya
metforlar, imgeler, edebiyatla donatın beni
çünkü, gerçekte, tam anlamıyla
omurgası rüzgarda bir gemi benim duyarlığım,
imgelemim yarı batık bir demir,
tedirginliğim kırık bir kürek
ve kıyıda kuruyan bir ağ sinirlerimin dokusu!

rastgele br siren sesi duyuluyor nehirden, tek bir siren,
birden temelinden sarsılıyor ruhum
ve giderek hızlanıyor içimdeki volan.

ah, gemiler, yolculuklar bilinmeyen ülkesine,
falanca gemicinin, o eski dostun!
az şey mi burada bizimle dolaşmış birinin
pasifikte bir adanın açıklarında boğularak öldüğünü bilmek!
onunla dostluk eden bizler, haklı bir gururla
ve belirsiz bir inançla, anlatacağız herkese
daha derin bir anlamı olduğunu bütün bunların
bulunduğu geminin kaybolmasından
ve ciğerleri su aldığı için boğulmasından!

ah vapurlar, şilepler ve yelkenli gemiler!
yazık ki sayıları denizlerde giderek azalan yelkenliler!
ben ki, çağdaş uygarlığa tutkunum ve bütün ruhumla bağlıyım makinalara,
ben mühendis, ben uygar ben ki yabancı ülkelerde okudum,
yelkenli ve ahşap gemilerden başka gemi görmek istemiyorum bir daha
ve tanımak istemiyorum eski denzcilerin hayatından başka bir hayat!
çünkü salt uzaklıktır eski denizler
güncelliğin yükünden kurtulmuş salt uzaklık!
ve ah, nasıl o daha güzel hayatı hatırlatıyor bana burada her şey,
daha yavaş yol alındığı için daha engin olan bu denizler.
daha az bilgimiz olduğu için daha da gizemliler.

uzaktaki her vapur bir yelkenlidir yakından
şimdi uzakta görünen her gemi, yakından görünen bir gemidir geçmişte.
ufuktaki geminin tüm görünmeyen denizcileri
görünen denizcileridir geçmişteki yelkenlilerin
geçmişte yavaş giden yelkenlilerin tehlikeli yolculuklarının,
yelkenli ve ahşap gemilerin aylarca süren

Fernando Pessoa
(Alvaro de Campos)
Çev:Adnan Özer-Rüstem Arslan
Fernando_Pessoa Denize Övgü

Avara

anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika’sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika’sını aradı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dünyanın bütün limanları
önümüzdeki sessizce uzardı

BİTERDİ PLAK, DİSK BOŞA DÖNERDİ.
DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ
BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN
KAÇINIRDI HERKES
SONRA BİRİ USULCA KALKAR, HERKESE ÇAY KOYARDI
ANIMSIYOR MUSUN?

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun macerlara umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz

kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika’ya
kendi Amerika’sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
herşey o eski rüyada kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?

Murathan Mungan

avara Avara

Perço Yordanov’un Coşkulu İçkonuşması

Yatıyorum Granitovo’da. Ve keşfediyorum bir daha:
Birbirinin omuzundan yükseliyor dağlar
ve düzlükleri gerdikçe
dengede tutuyorlar
ayakta zor duran yaralı kentleri.

Yaralı değilim ben.

Çimen yemyeşil, uzandığım yerde.
Alabildiğine büyük üstümde dünya.
Güneş damlası kızlar geçiyor yoldan.
Ne ki ben eski moda biri.
Serinletiyorlar alnımı saçlarının rüzgârıyla
ve. geçip gidiyorlar..

Öldürülmüş değilim.
Dönüp bakıyor kızlardan biri duraklayarak.
Yatıp duruyorum elmalar altında gözden ırak.

Otuzuncu yıldayım
nice güzel ağaçlar yetiştirdim Granitovo’da.
Akşama yine gelecek herhalde o kız.
Ilgım ılgım
bende
yaz.
Yitiyor.. yitiyor.. yitip gidiyorum..
Paramparça yatmaktayım ağaçlar altında.

Liçezar Elenkov

Türkçesi: Fahri Erdinç – Kemal Özer

Licezar+Elenkov Perço Yordanov'un Coşkulu İçkonuşması

Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir

Gah sakisi gehi sagarı geh badesi yok
Görmedim meclis-i maksudu tamam amade

Gonca gülsün gül açılsın cuy feryad eylesin
Sen sus ey bülbül biraz gül-şende yarim söylesin

Habda busesin almak nice mümkin zira
Busenin sayesi ruhsarına düşse uyanır

Ey meh leyal-i vesvese-hiz-i firakta
Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir

Peyam-ı lutf kim cana leb-i canandan geldi
Nesim-i can-fezadur canib-i gül-zardan geldi

Nabi

Sen+gelmeyince+hat%C4%B1ra+bilsen+neler+gelir Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir

Öğle Sonu

Titriyor sazan balıkları
Suyun altında
Daha altında suyun saçları kesik
Bir kızın yürüyüşü
Gök bulanık ağlarken.

Kırlangıç tarlaya yaslanmış
Buğday giyinmiş duruyor
Tuğla yüklü bir araba
Geçiyor yoldan
Göğsünde kırlangıcın
Tuğlaların iniltisi.

Öğle sonu yaşlılıktır biraz.

Edip Cansever
ogle+sonu Öğle Sonu


O Mavilik Derdi

Beni uykudan uyandırır uyandırmaz
Dünyanın bütün huyları yüzünde
Ben bunlardan birini seviyorum en çok
Sana bir nar kesip uzatıyor ya doğa
Tutsam tanelerini
Sevincin gözyaşları derdim buna.

Bir süre bakışıyoruz karşılıklı
Ben uykudan uyanır uyanmaz
Benimle şiir gibidir bu
Tam karşımda ama yazılmamış
Durmadan bileniyor aklımda.

Seni unutarak baktığımda bile
Dünyanın her yerlerinden geçiyorsun
Yayılıyorsun kalabalıklara
Yalnız yayılmak mı
Aşkın en büyüğü, en dayanılmazı demeli buna.

Özlenirsin, alabildiğine varsın da
Daha da var oluyorsun gün günden
Olgun bir meyva gibi güleceksin zamanla
Bir kadın da değilsin, bir kişi de değilsin
Bir kuş olsa mavilik derdi buna.

Edip Cansever

o+mavilik+derdi O Mavilik Derdi

Patron Masaya Gelir

Ben patronum, şöyle böyle bir adamım
Bırakın konuşayım
Bir bira içeyim konuşayım
Kim ne derse desin kadınlara düşkünüm
Ne yapayım öyleyim
Kadın dendi mi sanki ben
Vişneli bir dondurmayı durmaksızın yalarım.

Ruhi Beyi pek tanımam
Yok, hayır, belki de iyi tanırım
Neden derseniz ben herkesi iyi tanırım
İşsizim, dülgerim, boyacıyım
Herkesle bir olurum
Kişiliksiz kalırım.

Günün herhangi bir saatinde çıkar gelir
Nasılsınız Ruhi Bey, derim
O her zamanki gibi: iyiyim, iyiyim!
Şu köşedeki masa onundur
Başkası oturmuyorsa gider oturur
Şaraptan başka bir şey içmez
Bazen şarapla birayı karıştırır
Doğrusu sarhoşken hiç görmedim
Tersine çok incedir, derim ki biraz da soyludur
Nedense bulutlanır gözleri arada
O zaman kimseyi görmez
Uzaklara bakar yalnızca
Benimle konuşurken, gazetesini okurken
Ruhi Bey uzaklara bakar
Sanırsınız ki işte çok uzaklarda bir Ruhi Bey daha var
Bana öyle gelir ki durmadan geri çağırır onu
Ama durmadan
Ve alır karşısına – neden bilinmez –
Suçlu bir çocuktur da sanki o, gizli gizli azarlar.

Parası varsa verir
Yoksa hiç bir şey söylemeden çekip gider
Sonra bir cep saati vardır, arada çıkarıp bakar
Ama bilirim saatle filan işi yoktur
Zaten zamanla işi yoktur ki Ruhi Beyin
Hep aynı elbiseyi giyer
Yazın ceketini çıkarır
Kravatı ip gibidir, incedir
Ayaklarına hiç bakmadım
O kadar ilginçtir ki yüzü, ayakları bilmem var mıdır.

Bu meyhaneyi yirmi yıldır işletirim
Doğrusu Ruhi Bey gibisini hiç görmedim
Mısırçarşısı’nda baharatçı dükkanları vardır, bilirsiniz
Ruhi Beyi ben o dükkanlara benzetirim
Binlerce şeydir çünkü Ruhi Bey
Nanedir, ada çayıdır, zencefildir
Bu çevrede herkes onu tanır
Bana sorarsanız tanımaz
Şöyle ki, bir ayakkabı çivisi gibi kendine batar
Şarabıyla batar, uykusuzluğuyla batar
Gülmesi hüznüne
Konuşması susmasına batar.

Çok oturmaz, usulca kalkıp gider
Sıkılır da mı gider, pek anlamam
Anladığım bir şey varsa
Şu bardağı görüyorsunuz ya
Bardağa birayı boşalttığım gibi gider
Gitmeden önce biraz silikleşir
Sonra büsbütün solar
Gerçekte
Dört mevsimin karışımı gibidir Ruhi Bey.

Size bir olay anlatayım, çok kısa
Bir kış günüydü, kar yağıyordu
Gök sapından boşalmış papatya yaprakları gibi duruyordu
Kapıda Ruhi Beyi gördüm
Gözleri kıpkırmızıydı
Çiğnenmemiş karın üstünde
İki tek kokina gibi duruyordu gözleri
Beni birine gösteriyordu eliyle
Yanında kimseler yoktu
Birine yakınıyordu benden
Yanında kimseler yoktu
Bir adım daha attı
Eli bir bıçak ucu gibi sipsivriydi, uzundu
Ve nasıl olduysa oldu
Yitirdim bir anda gözden
Hani düş gördüm desem
O zaman sağ bileğim niye kanıyordu.

Edip Cansever

G%C3%B6k+sap%C4%B1ndan+bo%C5%9Falm%C4%B1%C5%9F+papatya+yapraklar%C4%B1+gibi+duruyordu Patron Masaya Gelir

Beyaza Dönsün Diye Devran

Yanlış susuyorsun – gözlerin ağıt –
maviye bak.
Bir bugün mü , başında bunca bela.

Hatırla ,
bulut değildi , umut hiç değil
üstümüze abanan – isli duman.
Biz ki milattan önce , milattan sonra
acı kara yıllar devşirdik sabırla
beyaza dönsün diye devran.
Kimi zaman bir çığlıkla çıktık , çığ altından
bir çığlıkla yıktık surları kimi zaman.
Biz ki nice tuzaklardan , sunaklardan
korlardan , korsanlardan kurtulan
kurban.

Yanlış susuyorsun – gözlerin ağıt –
maviye bak.

Sesin gökyüzüne akan ulu bir çavlan
susma , zamanın durağı yok.
yok tarihin molası.
Bırak sesin gökyüzüne aksın , yıkasın yıldızları.
Kapama şarkını , şarkını kapama
durma öyle kendine uzak.

Yanlış susuyorsun – gözlerin ağıt –
maviye bak.

Değer kıyımlarına en soylu yanıt
şarkıyla
güneşe köprü kurmak.

Türkan İldeniz

 
turkan-ildeniz-siiri Beyaza Dönsün Diye Devran

Hançerin Sapı

Bekliyorum kaç zamandır;
Uykusuzum, sabırsızım.
Başımı acıtıyor
Geceleri yastığım.
Dilim kurumuş
Bir su yatağı
Katı sözcüklerle
Dolu tozlu ağzım.

Bakıyorum eski
Fotoğraflara.
Hafız Burhan dinliyorum
Taş plaklardan.
Bir pencere çarpıyor
Viran yüreğimde
Sıvalar dökülüyor
Pervazından.

Dörtnal giden
Ürkek bir attan
Düşüyorum da sanki
Takılı kalıyor
Ayağım üzengiye.
Sürükleniyorum
Sırtüstü
Çalılar, dikenler içinde.

Mevsim kışa dönüyor
Hızar sesleri geliyor
Dört bir yandan.
Odun taşıyor
Yorgun kamyonlar.
Kuşlar da gitti.
Çiçekler gelecek bahara
Tohum saçıyor.

Metin Altıok

 
Metin-Altiok Hançerin Sapı