Bir Kadın, Bir Erkek…

Nice aşk yitirdim ben.

Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle ağulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkartıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklannda, boyunlarında adanmış topraklarda dolaşan bir sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.

Kızıl bir kor gibi örslerine bıraktığım ruhumu bazen sert darbelerle, bazen yumuşak dokunuşlarla şekillendiren, benden bir başka ben yaratan, onun her şeyi, babası, oğlu, kardeşi, kocası, sevgilisi olduğum, onu her şeyim yaptığım, varlığıyla her şeyin tadını, kokusunu, görüntüsünü değiştiren, sıradan birçok davranışı olağanüstü maceralara dönüştürüp olağanüstü maceraları olağan-laştıran kadınlar.

Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.

Kendi hayatını hayatından çıkartmayı, kendi tanrıçanın mabedinden uzaklaşmayı, bir kadını öldürüp kendi cinayetinle ölmeyi biliyorum.

Niye öldürdüm onları?

Onlar beni niye öldürdüler?

Neden hayatlarımıza, içlerinde yaralı bir ölü taşıyan yabancılar olarak devam etmek zorunda kaldık?

Onları benden, beni onlardan alan neydi?

İki yabancıdan, hangisinin nerede bitip hangisinin nerede başladığı anlaşılamayan tek bir varlık yaratıp, tek bir varlığı parçalayıp ondan iki kederli yabancı çıkartan korkunç büyünün büyücüsü kimdi?

Tanrı bir anlığına yeryüzüne eğilip usulca üfleyerek hafızamızı silseydi ve biz yaşanmış her şeyi unutarak, iki yabancı gibi yeniden karşılaşsaydık ne olurdu?

Birbirimize aldırmadan geçer miydik?

Yaşadıklarımızı bir daha yaşamak için birbirimize doğru bir daha yürür müydük?

Tuhaf maceralar var hayatta.

Asla cevabını bulamayacağımızı sandığımız sorulara cevaplar bulmamıza yardım eden tuhaf maceralar.

Yüzüne karton bir maske takmış bir kadın gördüm geçenlerde.

Karşısında, aynı maskeden takmış bir adam oturuyordu.

Birbirlerinin yüzlerini görmüyorlardı ama birbirlerinin yüzlerini biliyorlardı.

Onların kim olduklarını bilmeyen bizdik.

Birbirlerini sevmişler, birbirlerine âşık olmuşlar, evlenmişlerdi.

Mutlu zamanlar geçirmişlerdi.

Sonra erkek uzun yolculuklara çıkmaya başlamış, kadın yalnızlığın, ateşsiz taş odalar gibi insanın içini üşüten soğukluğunu hissetmişti.

Aynı yalnızlık erkeği de esir almıştı.

Gerçek hayatın soğukluğundan ve yalnızlığından kur-

tulabilmek için “sanal” bir dünyanın meçhul kalabalığına bırakmışlardı kendilerini.

Harfleri yan yana dizerek, madeni pırıltılı bir ekranda kendilerine arkadaşlar aramaya başlamışlardı.

Kadın bir adam bulmuştu.

Erkek de bir kadın.

Erkek karısından, kadın kocasından uzaklaşırken ikisi de yeni buldukları “arkadaşlarına” yaklaşmaya koyulmuştu.

Yeni bulduklarına, çoktandır hayatlarından çıkmış hoşluklarını, zekâlarını, çekiciliklerini, azgın arzularını gösteriyorlar, gördükleri kadar gösterdiklerinden de etkileniyorlardı.

İkisinin hayatında da yeni bir aşk tomurcuklanmıştı.

Sonunda, erkek tanımadığı yeni aşkının yüzünü merak etmiş, kadından bir resmini göndermesini istemişti.

Ekranda, dekolte giysili şuh bir kadın yüzü belirmişti.

Beliren yüz, karısının yüzüydü.

Adam ayrılmaya karar vermişti.

Birbirlerini sevmişler, birbirlerinden uzaklaşmışlar, milyonlarca insanın içinde dolaştığı bir meçhule dalmışlar ve o milyonlarca insanın içinde yeniden birbirlerini bulup yeniden birbirlerine âşık olmuşlardı.

Erkek kendini ihanete uğramış hissediyordu.

Karısının onu “aldatmak” için seçtiği erkek yine kendisiydi.

Nasıl bir isim vermeliyiz sizce bu maceraya?

Bu bir ihanet öyküsü mü yoksa, korkunç bir aşk öyküsü mü?

İki insanın ortak hafızası olan “ilişkiyi” unutup o ilişkiden bağımsız bir macera aradıklarında gene birbirlerini buluyor, gene birbirlerine âşık oluyorlardı.

Her defasında birbirlerine âşık olabileceklerini görüyorlardı.

Niye yan yanayken birbirlerine âşık olmuyorlardı da ancak hafızaları silindiğinde, birbirlerini bir yabancı sandıklarında yeniden ortak sevgilerini yaratıyorlardı?

Bir kadınla bir erkek yaklaştıklarında, birbirlerini sevdiklerinde aralarında yeni bir canlı, “ilişki” dediğimiz yeni bir varlık doğuyordu; birbirini seven her kadınla her erkek kaçınılmaz olarak iki insandan üç “canlı” çıkartıyorlardı, kendileri ve ilişkileri.

Önce, onları birbirine yaklaştıran “ilişki” büyüdükçe sanki onları iki yana doğru itiyor, mutlu anlardan çok mutsuz anlardan beslenerek irileşiyor, ikisinin arasında bir bağ olmaktan çıkıp onların arasında bir duvara dönüşüyordu.

Aşılması çok güç bir duvara.

İlişki dediğimiz, iki insanın ortak hafızası.

Hafıza, sahibini tehlikelerden korumak için iyiliklerden çok kötülükleri biriktiriyor, acıların, tehlikelerin, öfkelerin altını koyu koyu çiziyor, kuşkulan arttırıyor, kızgınlıkları körüklüyordu.

Biz üç kişiyiz.

Ben, sevdiğim ve ilişkimiz.

Beni sevdiğime bağlayan ilişki, bir zaman sonra beni sevdiğimden ayırıyor.

İlişki olmadığında ben sevdiğimin ruhuna ulaşamıyorum, onunla kaynaşıp tek bir varlık haline dönüşemiyorum, ilişki olduğunda ortak hafızanın lekelerinden sevgimi, kendimi, sevdiğimi koruyamıyorum.

Sevgimiz ilişkimizle lekeleniyor.

Biz ilişkimizle birbirimizden kopuyoruz.

Bizi bağlayan bizi ayırıyor.

Nice aşk yitirdim ben.

Onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim.

Sevdim.

Çok sevdim.

Ama sevdiğimi, sevgimi, aramızdaki üçüncü canlıdan, ilişkimizden koruyacak kadar güçlü olamadım.

Birçok insan da olamadı.

İlişkimiz düşmanımıza dönüştü.

Hafızamız olmasa birbirimize yeniden sevgiyle sarılırdık biliyorum, yeniden tanrıçam olurdu, yeniden onun mabedindeki adak yerine hayatımı yatırırdım.

O kadınla o erkek bunu yapmayı becermişlerdi ama ikinci şanslarını bir armağan gibi değil, bir ihanet gibi gördüler.

Bir daha kaybettiler.

Eski ilişki yenisini de öldürmeyi başardı.

Tanrıya, bize, acılar kadar sevinçleri, kötülükler kadar iyilikleri de aynı güçte hatırlatacak bir hafıza bahşetmesi, bizi kendi hafızamızdan ve ilişkimizden koruması için yakarmaktan başka elimizden ne gelir?

O güne dek ayrılışlar ve acılar çekmekten başka…

Ahmet Altan
bir+kadin+bir+erkek Bir Kadın, Bir Erkek...

köşe taşı

öylesine çekip gitmiş olmayacaktı
bir sürü şey yaptı;

her gün suladı diktiği sardunyayı
… sardunya hiç açmadı
olsun varsındı

helva dağıttı her ağustos’ta
doğmamış bir kız için
tanımadığı komşulara
yas tuttu ağladı
oradaydım gördüm ben
ağustos’ta hep karardı

imzasız şiirler yazdı açık saçık
âşık oldu durduk yere bir çocuğa
beyaz bir kâğıda yazdı usulca adını
hem uzundu adı hem kısacık

en çok çingeneye kızdı hayatta
çocuk fallarda çıkmadıkça
saydı sövdü. suçüstü yakalandı
dahası parmak izi bulunu
çingenenin baklasında
yargılandı
aklandı

geceleri ıslık çaldı yollarda
yağmurda ıslandı
aslında yağmurdan da yalnızdı
olsun varsındı
hiç utanmadı

7 kez çaldı tek bir kapıyı
sonra 6 kez sonra 5 kez
kimse anlamadı
hoş kapı da açılmadı
oysa bütün duvarları yıkıp
yolları kucaklamıştı

eski bir kitaba bulaştırdı kokusunu
kasımdı. kasım’ın sonu
eski ince yıpranmış bir kitaba.
3 harf seçti içinden
içine sakladı
oku beni dedi sonra. oku beni
bekledi
yine de kimse gelmedi

daha ne olsun ki
küçük harfleri
aynayı
ve kahveyi sevdi

öylesine çekip gitmiş olmayacaktı
bir sürü şey yaptı işte

oradaydım saklandım gördüm
gizli tanık diye yazılsın tutanaklara adım

Arzu Eşbah

arzu+esbah köşe taşı

Biliyorum; çıkıp geleceksin

Biliyorum; çıkıp geleceksin
serin bir bahar akşamı üstelik

saçların ağarmış sesin kırık dökük
gözlerinde buruk ama sevdalı o bakış
…-başka baharda kalmış heveslerin
olsun varsın kim kusursuzki ! bilirsin-
yorgun ve suskun çizgilerin
elinde bin yıllık valizin

biliyorum geleceksin

henüz açmamış olacak hanımeli
ne begonvil ne portakal çiçekleri
kokun dağılacak önce bahçeye
içimde kadınlar neş’eyle susacak

tıpkı o şarkıdaki gibi;
biliyorum bir gün çıkıp geleceksin

havada efsunlu bir telâş olacak
biraz ahmed arif kokacak gözlerin
dudakların biraz cemal süreya
biliyorum geleceksin bir gün mutlaka
arkasında öylece duracaksın çitlerin

ll
ve ben asla ölmeyeceğim
sana hoş geldin demek için

Arzu Eşbah

biliyorum+geleceksin Biliyorum; çıkıp geleceksin

Kıyıdaki Elma’ya Bir Ses

ey canımın güftesi, eylülün ikinci haftasıydı o sıra
bana gülümseyerek getirdiğin bir bardak suydu o sıra

hatırla denize hiç bakmadık çünkü kıyısındaydık
bir elma kendi kendine büyür dururdu o sıra

bir kıyı ikindisiyle bir elma öyle kendiliğinden
büyürler bir öfkenin ya da bir dağın yanısıra

bir kıyının beslerliği bir elmadan ayrılmaz gibi ama
elma soğuk bir kış akşamında bile yenir ısıra ısıra

bir öfkeyi diriler durmadan elma, ovadan gelir
elbet küfelerle sandıklarla hüzünlerle ardısıra

ey geçmişten gelen konuk, sonsuz düğmelerimi tut
yerlerini yadırgayan sonsuz iliklerin adına

ey canımın güftesi, denize hiç bakmadık, hatırla
tek pencereli bir odada elma yedik ısıra ısıra

elmanın topraktan süzdüğü gemilerin denizlerde gezdiği
bir tatildi, bir geçiştirmeydi, yalnızlıktı bir kusura

neydi, ne doğruydu, nerden vardık yakışmıyor konuşmak bize
öyle barışlar okuyup yalnızlığı yaşamak kara kara

ey canımın güftesi, ey penceresi bütün sıkıntılarımızın
bizim babalarımız neden ölürlerdi hatırla sıra sıra

bu söylediğim iyi bir şarkıdır elle bile hatırlanır
yani şu, ateş ve deniz buluşurlar bir limanda arasıra

yani şu, elma yenir ve balık durmaz kaçar
ama yenilmezler artık buluştukları sıra

Turgut Uyar

arzu+esbah Kıyıdaki Elma'ya Bir Ses

Özruhsal Öykü

Numaracı biridir şair.
Öyle ustaca numara yapar ki,
Gerçekten acı çekerken bile
Rol yapıyormuş gibi görünür.

Ve yazdıklarını okuyanların
İyice hissettikleri,
Onun çifte acısı değil,
Sahte acılarıdır kendilerinin.

Böylece döner durur raylarda
Eğlendirmek için aklımızı
Kalp adını verdiğimiz
O küçücük oyuncak tren

Fernando Pessoa
fernando+pessoa Özruhsal Öykü

Denize Övgü

rıhtımda kimsesiz, yapayalnız, bu yaz sabahı
bakıyorum kumsalın kıyısından, bakıyorum belirsizliğe,
bakıyorum ve küçük, siyah parlak bir vapurun
yaklaştığını görmekten mutluluk duyuyorum.
uzakta, öyle açık seçik ve bildik ki kendince
ardında kendi dumanından bir bayrak bırakıyor havaya.
limana giriyor ve sabahı da birlikte getiriyor ve nehirde
denizcilere özgü bir canlanma başlıyor,
yelkenler açılıyor, çatanalar yaklaşıyor,
rıhtıma bağlı gemilerin gerisinde motorlar gidip geliyor
hafif bir rüzgar çıkıyor.
ama ruhumun gördüklerimle,
limana giren vapurla ilgisi yok.
çünkü o uzaklıkla, sabahla,
bu an’ın denizle kaynaşan özüyle,
içimde bir bulantı gibi kabaran tatlı hüzünle,
düşsel bir deniz tutmasının başlamasıyla birlikte.

ruhumun olanca özgürlüğüyle bakıyorum uzaktaki o vapura
ve yavaşça bir dümen dönmeye başlıyor içimde.
sabahları gözümün önünde kumsala doğru
yaklaşan gemiler varışların ve kalkışların
acı ve tatlı gizini birlikte getiriyor lar.
uzak rıhtımların ve başka zamanların, başka limanlardaki
benzer insanların anılarını getiriyorlar.
gemilerin bu gelişleri, bütün bu demir alışlar
ve bunu kendi kanımın akışında hissediyorum
bilinçdışı simgeler, korkunç doğaötesi imalar
bir zamanlar ben olan o insanı diriltmeye çalışıyorlar bende…
ah, bütün rıhtım taştan bir özlem kesiliyor
ve gemi rıhtımdan ayrılıp
gemiyle rıhtım arasında bir boşluk olduğu
birden ortaya çıkınca,
bilmem neden, yeni bir ürperti beliriyor içimde.
doğan günün çarptığı ilk cam gibi
kaygılarımın güneşinde ışıyan
karanlık duygularla yoğun bir sis,
ve bir başkasının anlaşılmaz bir biçimde
benim olan anıları içinde buluyorum kendimi.

ah, kim bilir, kim
bir zamanlar, daha ben ben olmadan önce, benim de
böyle bir limandan yola çıkıp çıkmadığımı, gün doğarken
güneşin eğik ışınları altında bir gemiyle
bir başka limandan ayrılıp ayrılmadığımı?
kim bilebilir, şimdi gördüğüm gibi
benim için vaktinden önce aydınlanmış,
tıpkı böyle, zaman’ın ve uzam’ın ötesinde,
yarı uyuyan koca bir kentin,
mantar gibi büyüyen felçli bir ticaret limanının
üç beş kişi toplanmış rıhtımını geride bırakıp bırakmadığımı?

evet, bir rıhtım, somutlaşmış bir rıhtım
gerçek, rıhtım gibi görünen, gerçekten bir rıhtım,
bilmeden örnek aldığımız o saltık rıhtım,
farkında olmadan düşleyip
gerçek bir su kıyısında gerçek taştan yaptığımız
kendi rıhtımlarımız
ve yapıldıktan sonra hemen
gerçek şeyler, ruhtan şeyler, taştan ve ruhtan varlıklar
diye anılırlar kökten duygularımızın belli anılarında,
dış dünyada sanki bir kapı açılır da,
hiç br şey değişmeden
her şeyin bambaşka olduğu zaman.

ah, ulusgemilerle ayrıldığımız o büyük rıhtım!
o büyük ilk rıhtım, ölümsüz ve kutsal’
hangi limandan? hangi sularda? ve neden bunları düşünüyorum ben?
öbür rıhtımlar gibi, ama bir ve tek o büyük rıhtım.
onlar gibi şafağın sessizliğinin sabahları,
vinçlerin gıcırtısı, yük trenlernin
fabrika bacalarından tüten
ve karanlık suların üzerinden geçen bir bulut gölgesi gibi
parlayan kömür tozlarının kararttığı tabanı gizleyen
kara bulut altında varışlarıyla patlayan.
ah, sessizlik ve kaygıların renklendirdiği saatlerde
nasıl bir giz ve anlamın özü gerili durur
kutsal açıklanışını bulan esrikliğinde
herhangi bir rıhtımdan o rıhtıma köprü kurmayan!

uyuyan sularda kara kara yansıyan rıhtım,
gemilerdeki koşuşma,
ah, gemiye binen yolcuların huzursuz ruhları,
gelip geçen ve onlarla hiçbir şeyin sürmediği simgesel kalabalık,
çünkü gemi limana girdiğinde,
gemide her zaman değişen bir şey vardır.

ey sürekli kaçışlar, ayrılışlar ve esriklği değişikliğin!
denizcilerin ve seferlerin ölümsüz ruhu!
sularda yavaşça yansıyan tekneler
gemi limandan ayrılırken!
hayatın ruhu gibi yüzmek, ses gibi ayrılmak,
o anı titreyerek yaşamak üzerinde ölümsüz suların
daha dolaysız günlere uyanmak avrupa’daki günlerden,
gizemli limanlar görmek denizlerin yalnızlığında,
uzak burunları dönüp birden sınırsız manzaralardan
sayısız şaşkın tepelere ulaşmak…

ah, o uzak kıyılar, uzaktan görünen rıhtımlar,
sonra yaklaşan kıyılar, yakından görünen rıhtımlar.
her ayrılışın ve her varışın gizi,
denizcinin yaşadığı her saatte biraz daha çok duyduğu
o hüzünlü kararsızlığı ve anlaşılmazlığı
bu olanaksız evrenin!
uzak adaların nice engin denizlerinden geçerken
geride bıraktığımız o uzak adaların kıyılarında,
gemi yaklaştıkça evleri ve insanları büyüyüp
belirginleşen o limanlarda
boğazımıza takılan o saçma hıçkırık.

ah, o sabah serinlği limana varıldığında
ve o sabah solgunluğu yola çıkarken
barsaklarımızı buran
ve korkuya benzer belirsiz bir duygu
uzaklaşmanın ve ayrılmanın atadan kalma korkusu,
yeni bir şeylerle karşılaşmanın o atadan kalma anlaşılmaz korkusu

hani tüylerimizi ürpertir ve bize acı çektirir
ve bütün tedirgin gövdemiz
ruhumuzmuş gibi,
bütün bunları, başka bir şeymiş gibi, hissetmek için anlaşılmaz bir istek duyar:
herhangi bir şeye bir özlem
şaşkın bir yakınlık, kim bilr hangi belirsiz yurda?
hangi kıyıya? hangi gemiye? hangi rıhtıma?
o kadar ki, bu düşünce midemizi bulandırır
ve yalnız büyük bir boşluk bırakır içimizde,
denizde geçen zamanın boş doygunluğu,
bıkkınlık ya da acı gibi belirsiz bir tedirginlik
insan bir bilebilse bunun ne olduğunu…

gene de biraz serin bu yaz sabahı.
gecenin uyuşukluğu hala sürüyor çıkan meltemde.
yavaş yavaş hızlanıyor içimdeki volan.
ve gemi, ben uzaktan yaklaştığını gördüğüm için değil,
girmesi gerektiği içn giriyor limana.

imgelemimde şimdiden yakın ve görünebiliyor
boydan boya, lombarlarının bütün çizgileriyle.
ve her yanım titremeye başlıyor, bütün gövdem ve derim,
hiçbir gemiden çıkmayan ve içimdeki bir sesin
bugün rıhtımda kendisini beklememi söylediği o yaratık yüzünden.
kıyıya yaklaşan gemiler,
limandan ayrılan gemiler,
uzaktan geçen gemiler,
(sanki kimsesiz bir kıyıdan seyrediyorum onları)
bütün bu nerdeyse soyut gemiler seyir halindeyken,
gidip gelen gemiler değil de,
başka şeylermiş gibi duygulandırıyor beni.
ve bu gemiler, yakından baktığınızda, o yüksek demir duvarlar,
içerden, kamaralara, salonlara, özel odalara bakarken,
uçları göğe doğru yükselen direkleri seyredip
halatların arasında sıçrarken, daracık merdivenlerden inerken
denizle karışık o yağlı madeni kokuyu solumak
yakından baktığınızda, hem başka, hem de aynıdır gemiler,
aynı özlemi, aynı susuzluğu duyururlar size, ama başka bir biçimde.

bütün bu denizcilik hayatı, denizcilikle lgili her şey!
kanıma girer denizin bütün bu ince ayartıcılığı
ve düşünü kurarım o anlatılmaz yolculukların.
ah o uzak kıyılar ufukta alçalan!
ah o burunlar, adalar, o kumsal kıyılar!
denize özgü o yalnızlıklar, hani bazen pasifik’e nasılsa okuldan kalma bir bilgiyle
bunun en büyük okyanus olduğu düşüncesi sinirlerimizi bozar.

ve dünya da, her şeyin tadı da kupkuru bir çöle döner içimizde!
atlas okyanusu’nun daha insanca, daha yumuşak uzanışı!
denizlerin en gizemlisi,hind okyanusu`!
ey tatlı akdeniz, kıyı bahçelerindeki beyaz heykellerin
geniş caddelerine vuran dalgaları seyrettiği gizemsiz, bildik deniz!
bütün denizler, boğazlar, koylar, körfezler,
bağrıma basmak isterdim hepinizi, kollarıma almak ve ölmek!

ve siz, denizle ilgili her şey, düşlerimin eski oyuncakları!
bir düzen verin iç hayatıma benden habersiz!
omurgalar, serenler ve yelkenler, dümenler ve halatlar,
bacalar, pervaneler, flamalar ve gabya yelkenleri,
dümen yelkesi ipleri, lombar ağızları, supaplar, yağ karterleri,
yığın yığın, dağ gibi dökülüyor içimden, kapağı açılan
bir dolabın içindeki nasıl dağılırsa yere!
azgın arsızlığımın yağması olun siz,
imgelem ağacımın meyveleri olun,
şarkılarımın konusu, aklımın damarlarının kanı.
sizin güzelliğinizin bağlarıyla bağlanayım dışımdaki dünyaya
metforlar, imgeler, edebiyatla donatın beni
çünkü, gerçekte, tam anlamıyla
omurgası rüzgarda bir gemi benim duyarlığım,
imgelemim yarı batık bir demir,
tedirginliğim kırık bir kürek
ve kıyıda kuruyan bir ağ sinirlerimin dokusu!

rastgele br siren sesi duyuluyor nehirden, tek bir siren,
birden temelinden sarsılıyor ruhum
ve giderek hızlanıyor içimdeki volan.

ah, gemiler, yolculuklar bilinmeyen ülkesine,
falanca gemicinin, o eski dostun!
az şey mi burada bizimle dolaşmış birinin
pasifikte bir adanın açıklarında boğularak öldüğünü bilmek!
onunla dostluk eden bizler, haklı bir gururla
ve belirsiz bir inançla, anlatacağız herkese
daha derin bir anlamı olduğunu bütün bunların
bulunduğu geminin kaybolmasından
ve ciğerleri su aldığı için boğulmasından!

ah vapurlar, şilepler ve yelkenli gemiler!
yazık ki sayıları denizlerde giderek azalan yelkenliler!
ben ki, çağdaş uygarlığa tutkunum ve bütün ruhumla bağlıyım makinalara,
ben mühendis, ben uygar ben ki yabancı ülkelerde okudum,
yelkenli ve ahşap gemilerden başka gemi görmek istemiyorum bir daha
ve tanımak istemiyorum eski denzcilerin hayatından başka bir hayat!
çünkü salt uzaklıktır eski denizler
güncelliğin yükünden kurtulmuş salt uzaklık!
ve ah, nasıl o daha güzel hayatı hatırlatıyor bana burada her şey,
daha yavaş yol alındığı için daha engin olan bu denizler.
daha az bilgimiz olduğu için daha da gizemliler.

uzaktaki her vapur bir yelkenlidir yakından
şimdi uzakta görünen her gemi, yakından görünen bir gemidir geçmişte.
ufuktaki geminin tüm görünmeyen denizcileri
görünen denizcileridir geçmişteki yelkenlilerin
geçmişte yavaş giden yelkenlilerin tehlikeli yolculuklarının,
yelkenli ve ahşap gemilerin aylarca süren

Fernando Pessoa
(Alvaro de Campos)
Çev:Adnan Özer-Rüstem Arslan
Fernando_Pessoa Denize Övgü

Avara

anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerika’sı vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerika’sını aradı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dünyanın bütün limanları
önümüzdeki sessizce uzardı

BİTERDİ PLAK, DİSK BOŞA DÖNERDİ.
DÜŞLERİMİZ ÇARPIP GERİ DÖNEN SULARDI ŞİMDİ
BÖYLE ZAMANLARDA İLK SÖZÜ SÖYLEMEKTEN
KAÇINIRDI HERKES
SONRA BİRİ USULCA KALKAR, HERKESE ÇAY KOYARDI
ANIMSIYOR MUSUN?

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun macerlara umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz

kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika’ya
kendi Amerika’sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
herşey o eski rüyada kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?

Murathan Mungan

avara Avara

Perço Yordanov’un Coşkulu İçkonuşması

Yatıyorum Granitovo’da. Ve keşfediyorum bir daha:
Birbirinin omuzundan yükseliyor dağlar
ve düzlükleri gerdikçe
dengede tutuyorlar
ayakta zor duran yaralı kentleri.

Yaralı değilim ben.

Çimen yemyeşil, uzandığım yerde.
Alabildiğine büyük üstümde dünya.
Güneş damlası kızlar geçiyor yoldan.
Ne ki ben eski moda biri.
Serinletiyorlar alnımı saçlarının rüzgârıyla
ve. geçip gidiyorlar..

Öldürülmüş değilim.
Dönüp bakıyor kızlardan biri duraklayarak.
Yatıp duruyorum elmalar altında gözden ırak.

Otuzuncu yıldayım
nice güzel ağaçlar yetiştirdim Granitovo’da.
Akşama yine gelecek herhalde o kız.
Ilgım ılgım
bende
yaz.
Yitiyor.. yitiyor.. yitip gidiyorum..
Paramparça yatmaktayım ağaçlar altında.

Liçezar Elenkov

Türkçesi: Fahri Erdinç – Kemal Özer

Licezar+Elenkov Perço Yordanov'un Coşkulu İçkonuşması

Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir

Gah sakisi gehi sagarı geh badesi yok
Görmedim meclis-i maksudu tamam amade

Gonca gülsün gül açılsın cuy feryad eylesin
Sen sus ey bülbül biraz gül-şende yarim söylesin

Habda busesin almak nice mümkin zira
Busenin sayesi ruhsarına düşse uyanır

Ey meh leyal-i vesvese-hiz-i firakta
Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir

Peyam-ı lutf kim cana leb-i canandan geldi
Nesim-i can-fezadur canib-i gül-zardan geldi

Nabi

Sen+gelmeyince+hat%C4%B1ra+bilsen+neler+gelir Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir

Öğle Sonu

Titriyor sazan balıkları
Suyun altında
Daha altında suyun saçları kesik
Bir kızın yürüyüşü
Gök bulanık ağlarken.

Kırlangıç tarlaya yaslanmış
Buğday giyinmiş duruyor
Tuğla yüklü bir araba
Geçiyor yoldan
Göğsünde kırlangıcın
Tuğlaların iniltisi.

Öğle sonu yaşlılıktır biraz.

Edip Cansever
ogle+sonu Öğle Sonu