Derin Gürültüsüzlük

sakin olmayı öğrendim senden
duru sulara bakmayı
bir ermiş gibi pas tutmuş kapıların ardında
kendimle buluşmayı

sessiz kalmayı öğrendim senden
sevinçlerde ve büyük acılarda
yerine ulaşmayan bir mektup gibi
kendime dönmeyi

soruları cevapsız bırakmayı öğrendim senden
bir budala gururuyla dolaşmayı anılarda
yeri unutulmuş,
hiç umulmayan bir yerde bulunmuş
yanlış ağaçlarda bitmiş yapraklar gibi
yabancılaşmayı

zamanı hissetmemeyi öğrendim senden
küçük hırçınlıklarına yenilirken insanlar
sessizce girdim ve öyle çıktım içinden
ateşler içindeyken
susuzluğumda yangınları içerken

bu derin gürültüsüzlük
senden

Baki Aytan T.

baki+ayhan+t Derin Gürültüsüzlük

Bağbozumu

yerin üzgünlükle kırışan yüzündeyiz

unuttuk ihtiraslı bükülüşünü dudakların
dışına düştük ırmakların: kurak ve ayaz

ince çizgiler çektik kentlerle mağaralara:
kalbimize iliştirdiğimiz solgun papatya,
şimdi sınırsız ölümler kadar beyaz

kıta alçalıyor, yükseliyor okyanus
bu yepyeni bir veda düşlere, tutkulara
geçiyor bağbozumu, su sızdırıyor küp
parmaklar yetişmiyor güneşe uzanmaya

bozuk sesler içinde birkaç zavallı ezgi
kırılıyor ince çizgi, çitler devriliyor: fırtına
siyah sular ıslatıyor renksiz çiçekleri

anlaşıldı, zaman yok nesneleri sevmeye
güneşin kalbine girmeye zaman yok

buymuş yeni mevsimlerin öğreteceği

Baki Ayhan T.

bagbozumu Bağbozumu

özgeçmiş

hüznümün anahtarlarını
neden istiyorsun benden?
hüznüm ki, bülbülün hüznü gibi
sevinçli bir hüzün…
ben böyleyim…elli yıldır
çılgınlığımın bir kıyısı yok
ne de bunalımımın bir sınırı.

ben böyleyim…
hüznümün otelleri arasında gidip geliyorum
denizler ne kadar çiğnedi
gök gürültüleri ne kadar da tükürdü beni
neden
tenimin değişmesini istiyorsun?
tenimin değişmesi
uzak bir ihtimal
sesimin değişmesi
uzak bir ihtimal…

ne kadar çok bana tapanlar sarsa beni
o kadar hissediyorum kendimi
yalnız bir ilah olarak..
ne kadar aşıklarım sarsa beni
kendimi o kadar bir ikilemde hissediyorum
ne ben biliyorum ne istediğimi
ne de şiir…
2
neden arzularımıza bakmaya çalışıyoruz
kendimi aptalca hissedeyim diye mi..
seni seviyorum deyince…
kelimeler sana ne katıyor?
aşkın gezegeninde yok
yeni bir şey…

3
neden..
konuşma sanatını icra ediyoruz yatağın üzerinde?
ayvaya benzeyen göğüslerinden sonra..
sözlerin yararı yok..
neden
uğraşıyoruz bilgilenmeyle?
perdeler, gökyüzü
ve yeryüzü altımda sallanırken

4
neden
öğretmen rolü oynuyorum..
karar saatinde-söyle
ne kollarım cam.. ne de dudaklarım buz..
teninin gözenekleri açık..
göğüslerin..soluklanmak için dışarı çıkıyor arı havayı..
biraz sonra..geri dönüyor.
ne yararı var aristo’nun..lorca’nın..kafka’nın..tagora’nın
kan kaynayıp..damarlar uluduğunda..
bu şarabın kültürü..
ne ilgilendirir ki bu parçaları?
ve vücudun eşsiz bir parça..eşsiz..

Nizar Kabbani
Çeviri: Musa Aggun
musa+aggun özgeçmiş

Yüzümü Size Çeviriyorum

Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
Belki de kim diye sorsalar beni
Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı

Edip Cansever
yuzumu+size+ceviriyorum Yüzümü Size Çeviriyorum

Ayna

Bana aynadan bir suret göründü
benden baskası
bilmem memleket-i çînden midir
ya mâçînden mi?

Sordum kimsin diye
bir kahkaha atıp
ben çîn padişahının kızı
çoktandır âşıkınım
dedi.

Dedim çık
o aynadan
hayalimi çalan
hayalim olmazsa olmasın
yalnız
var olduguna inanmak için
ellerim sana dokunsun.

Bana çîn padişahının kızı
gelemem
dedi.

Ancak bir gün
hayalin gibi seni de
bu aynanın içine alıp
kaybolacağım.

Asaf Hâlet Çelebi

ayna Ayna

18. SONE Seni bir yaz gününe benzetmek

Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,
Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın:
Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,
Ve sık sık kararı da yaldız düşer yüzünden;
Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden;
Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,
Güzelliğin yitmez ki asla olmaz ki hurda;
Gölgesindesin diye ecel caka satamaz
Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:
İnsanlar nefes alsın, gözler görsün elverir,
Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.

William Shakespeare
Çeviri : Talât Sait Halman

 
mezar-siirleri 18. SONE  Seni bir yaz gününe benzetmek

Bir Kadın, Bir Erkek…

Nice aşk yitirdim ben.

Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle ağulu acılar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkartıp tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklannda, boyunlarında adanmış topraklarda dolaşan bir sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarına kapandığım, göğüslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölüme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.

Kızıl bir kor gibi örslerine bıraktığım ruhumu bazen sert darbelerle, bazen yumuşak dokunuşlarla şekillendiren, benden bir başka ben yaratan, onun her şeyi, babası, oğlu, kardeşi, kocası, sevgilisi olduğum, onu her şeyim yaptığım, varlığıyla her şeyin tadını, kokusunu, görüntüsünü değiştiren, sıradan birçok davranışı olağanüstü maceralara dönüştürüp olağanüstü maceraları olağan-laştıran kadınlar.

Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.

Kendi hayatını hayatından çıkartmayı, kendi tanrıçanın mabedinden uzaklaşmayı, bir kadını öldürüp kendi cinayetinle ölmeyi biliyorum.

Niye öldürdüm onları?

Onlar beni niye öldürdüler?

Neden hayatlarımıza, içlerinde yaralı bir ölü taşıyan yabancılar olarak devam etmek zorunda kaldık?

Onları benden, beni onlardan alan neydi?

İki yabancıdan, hangisinin nerede bitip hangisinin nerede başladığı anlaşılamayan tek bir varlık yaratıp, tek bir varlığı parçalayıp ondan iki kederli yabancı çıkartan korkunç büyünün büyücüsü kimdi?

Tanrı bir anlığına yeryüzüne eğilip usulca üfleyerek hafızamızı silseydi ve biz yaşanmış her şeyi unutarak, iki yabancı gibi yeniden karşılaşsaydık ne olurdu?

Birbirimize aldırmadan geçer miydik?

Yaşadıklarımızı bir daha yaşamak için birbirimize doğru bir daha yürür müydük?

Tuhaf maceralar var hayatta.

Asla cevabını bulamayacağımızı sandığımız sorulara cevaplar bulmamıza yardım eden tuhaf maceralar.

Yüzüne karton bir maske takmış bir kadın gördüm geçenlerde.

Karşısında, aynı maskeden takmış bir adam oturuyordu.

Birbirlerinin yüzlerini görmüyorlardı ama birbirlerinin yüzlerini biliyorlardı.

Onların kim olduklarını bilmeyen bizdik.

Birbirlerini sevmişler, birbirlerine âşık olmuşlar, evlenmişlerdi.

Mutlu zamanlar geçirmişlerdi.

Sonra erkek uzun yolculuklara çıkmaya başlamış, kadın yalnızlığın, ateşsiz taş odalar gibi insanın içini üşüten soğukluğunu hissetmişti.

Aynı yalnızlık erkeği de esir almıştı.

Gerçek hayatın soğukluğundan ve yalnızlığından kur-

tulabilmek için “sanal” bir dünyanın meçhul kalabalığına bırakmışlardı kendilerini.

Harfleri yan yana dizerek, madeni pırıltılı bir ekranda kendilerine arkadaşlar aramaya başlamışlardı.

Kadın bir adam bulmuştu.

Erkek de bir kadın.

Erkek karısından, kadın kocasından uzaklaşırken ikisi de yeni buldukları “arkadaşlarına” yaklaşmaya koyulmuştu.

Yeni bulduklarına, çoktandır hayatlarından çıkmış hoşluklarını, zekâlarını, çekiciliklerini, azgın arzularını gösteriyorlar, gördükleri kadar gösterdiklerinden de etkileniyorlardı.

İkisinin hayatında da yeni bir aşk tomurcuklanmıştı.

Sonunda, erkek tanımadığı yeni aşkının yüzünü merak etmiş, kadından bir resmini göndermesini istemişti.

Ekranda, dekolte giysili şuh bir kadın yüzü belirmişti.

Beliren yüz, karısının yüzüydü.

Adam ayrılmaya karar vermişti.

Birbirlerini sevmişler, birbirlerinden uzaklaşmışlar, milyonlarca insanın içinde dolaştığı bir meçhule dalmışlar ve o milyonlarca insanın içinde yeniden birbirlerini bulup yeniden birbirlerine âşık olmuşlardı.

Erkek kendini ihanete uğramış hissediyordu.

Karısının onu “aldatmak” için seçtiği erkek yine kendisiydi.

Nasıl bir isim vermeliyiz sizce bu maceraya?

Bu bir ihanet öyküsü mü yoksa, korkunç bir aşk öyküsü mü?

İki insanın ortak hafızası olan “ilişkiyi” unutup o ilişkiden bağımsız bir macera aradıklarında gene birbirlerini buluyor, gene birbirlerine âşık oluyorlardı.

Her defasında birbirlerine âşık olabileceklerini görüyorlardı.

Niye yan yanayken birbirlerine âşık olmuyorlardı da ancak hafızaları silindiğinde, birbirlerini bir yabancı sandıklarında yeniden ortak sevgilerini yaratıyorlardı?

Bir kadınla bir erkek yaklaştıklarında, birbirlerini sevdiklerinde aralarında yeni bir canlı, “ilişki” dediğimiz yeni bir varlık doğuyordu; birbirini seven her kadınla her erkek kaçınılmaz olarak iki insandan üç “canlı” çıkartıyorlardı, kendileri ve ilişkileri.

Önce, onları birbirine yaklaştıran “ilişki” büyüdükçe sanki onları iki yana doğru itiyor, mutlu anlardan çok mutsuz anlardan beslenerek irileşiyor, ikisinin arasında bir bağ olmaktan çıkıp onların arasında bir duvara dönüşüyordu.

Aşılması çok güç bir duvara.

İlişki dediğimiz, iki insanın ortak hafızası.

Hafıza, sahibini tehlikelerden korumak için iyiliklerden çok kötülükleri biriktiriyor, acıların, tehlikelerin, öfkelerin altını koyu koyu çiziyor, kuşkulan arttırıyor, kızgınlıkları körüklüyordu.

Biz üç kişiyiz.

Ben, sevdiğim ve ilişkimiz.

Beni sevdiğime bağlayan ilişki, bir zaman sonra beni sevdiğimden ayırıyor.

İlişki olmadığında ben sevdiğimin ruhuna ulaşamıyorum, onunla kaynaşıp tek bir varlık haline dönüşemiyorum, ilişki olduğunda ortak hafızanın lekelerinden sevgimi, kendimi, sevdiğimi koruyamıyorum.

Sevgimiz ilişkimizle lekeleniyor.

Biz ilişkimizle birbirimizden kopuyoruz.

Bizi bağlayan bizi ayırıyor.

Nice aşk yitirdim ben.

Onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşkı, acıyı, sevinci, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim.

Sevdim.

Çok sevdim.

Ama sevdiğimi, sevgimi, aramızdaki üçüncü canlıdan, ilişkimizden koruyacak kadar güçlü olamadım.

Birçok insan da olamadı.

İlişkimiz düşmanımıza dönüştü.

Hafızamız olmasa birbirimize yeniden sevgiyle sarılırdık biliyorum, yeniden tanrıçam olurdu, yeniden onun mabedindeki adak yerine hayatımı yatırırdım.

O kadınla o erkek bunu yapmayı becermişlerdi ama ikinci şanslarını bir armağan gibi değil, bir ihanet gibi gördüler.

Bir daha kaybettiler.

Eski ilişki yenisini de öldürmeyi başardı.

Tanrıya, bize, acılar kadar sevinçleri, kötülükler kadar iyilikleri de aynı güçte hatırlatacak bir hafıza bahşetmesi, bizi kendi hafızamızdan ve ilişkimizden koruması için yakarmaktan başka elimizden ne gelir?

O güne dek ayrılışlar ve acılar çekmekten başka…

Ahmet Altan
bir+kadin+bir+erkek Bir Kadın, Bir Erkek...

köşe taşı

öylesine çekip gitmiş olmayacaktı
bir sürü şey yaptı;

her gün suladı diktiği sardunyayı
… sardunya hiç açmadı
olsun varsındı

helva dağıttı her ağustos’ta
doğmamış bir kız için
tanımadığı komşulara
yas tuttu ağladı
oradaydım gördüm ben
ağustos’ta hep karardı

imzasız şiirler yazdı açık saçık
âşık oldu durduk yere bir çocuğa
beyaz bir kâğıda yazdı usulca adını
hem uzundu adı hem kısacık

en çok çingeneye kızdı hayatta
çocuk fallarda çıkmadıkça
saydı sövdü. suçüstü yakalandı
dahası parmak izi bulunu
çingenenin baklasında
yargılandı
aklandı

geceleri ıslık çaldı yollarda
yağmurda ıslandı
aslında yağmurdan da yalnızdı
olsun varsındı
hiç utanmadı

7 kez çaldı tek bir kapıyı
sonra 6 kez sonra 5 kez
kimse anlamadı
hoş kapı da açılmadı
oysa bütün duvarları yıkıp
yolları kucaklamıştı

eski bir kitaba bulaştırdı kokusunu
kasımdı. kasım’ın sonu
eski ince yıpranmış bir kitaba.
3 harf seçti içinden
içine sakladı
oku beni dedi sonra. oku beni
bekledi
yine de kimse gelmedi

daha ne olsun ki
küçük harfleri
aynayı
ve kahveyi sevdi

öylesine çekip gitmiş olmayacaktı
bir sürü şey yaptı işte

oradaydım saklandım gördüm
gizli tanık diye yazılsın tutanaklara adım

Arzu Eşbah

arzu+esbah köşe taşı

Biliyorum; çıkıp geleceksin

Biliyorum; çıkıp geleceksin
serin bir bahar akşamı üstelik

saçların ağarmış sesin kırık dökük
gözlerinde buruk ama sevdalı o bakış
…-başka baharda kalmış heveslerin
olsun varsın kim kusursuzki ! bilirsin-
yorgun ve suskun çizgilerin
elinde bin yıllık valizin

biliyorum geleceksin

henüz açmamış olacak hanımeli
ne begonvil ne portakal çiçekleri
kokun dağılacak önce bahçeye
içimde kadınlar neş’eyle susacak

tıpkı o şarkıdaki gibi;
biliyorum bir gün çıkıp geleceksin

havada efsunlu bir telâş olacak
biraz ahmed arif kokacak gözlerin
dudakların biraz cemal süreya
biliyorum geleceksin bir gün mutlaka
arkasında öylece duracaksın çitlerin

ll
ve ben asla ölmeyeceğim
sana hoş geldin demek için

Arzu Eşbah

biliyorum+geleceksin Biliyorum; çıkıp geleceksin

Kıyıdaki Elma’ya Bir Ses

ey canımın güftesi, eylülün ikinci haftasıydı o sıra
bana gülümseyerek getirdiğin bir bardak suydu o sıra

hatırla denize hiç bakmadık çünkü kıyısındaydık
bir elma kendi kendine büyür dururdu o sıra

bir kıyı ikindisiyle bir elma öyle kendiliğinden
büyürler bir öfkenin ya da bir dağın yanısıra

bir kıyının beslerliği bir elmadan ayrılmaz gibi ama
elma soğuk bir kış akşamında bile yenir ısıra ısıra

bir öfkeyi diriler durmadan elma, ovadan gelir
elbet küfelerle sandıklarla hüzünlerle ardısıra

ey geçmişten gelen konuk, sonsuz düğmelerimi tut
yerlerini yadırgayan sonsuz iliklerin adına

ey canımın güftesi, denize hiç bakmadık, hatırla
tek pencereli bir odada elma yedik ısıra ısıra

elmanın topraktan süzdüğü gemilerin denizlerde gezdiği
bir tatildi, bir geçiştirmeydi, yalnızlıktı bir kusura

neydi, ne doğruydu, nerden vardık yakışmıyor konuşmak bize
öyle barışlar okuyup yalnızlığı yaşamak kara kara

ey canımın güftesi, ey penceresi bütün sıkıntılarımızın
bizim babalarımız neden ölürlerdi hatırla sıra sıra

bu söylediğim iyi bir şarkıdır elle bile hatırlanır
yani şu, ateş ve deniz buluşurlar bir limanda arasıra

yani şu, elma yenir ve balık durmaz kaçar
ama yenilmezler artık buluştukları sıra

Turgut Uyar

arzu+esbah Kıyıdaki Elma'ya Bir Ses