Hiçbir şey olmuyor iki kez
En aptal öğrencileri
Çeviri: Neşe Taluy YÜCE – Agnieszka Ayşen LYTKA
Şub 23
Hiçbir şey olmuyor iki kez
En aptal öğrencileri
Çeviri: Neşe Taluy YÜCE – Agnieszka Ayşen LYTKA
Şub 23
Ta buralara geldim
Çekerek bu çizgileri,
Öylesine;
Yeşilli mavili bir cami,
Altı yassılmış bir minare,
İki ya da üç mezar,
Ermiş bir şairin anıları,
Timurla soyunun adları.
Rast geldim yüzgünlerin rüzgarına.
Kumla örttü geceleri,
Kamçıladı kaşımı, kavurdu göz kapaklarımı.
Şafak:
Kuşların saçılması
Ve taşlar arasında köylülerin ayaksesleri olan
Suyun söylentiler yayan sesi.
(Ancak su da aldı tozdan nasibini.)
Ovada homurtular,
Görünüşler
Yitişler,
Kil sarısı kasırgalar
Düşüncelerim gibi, dönüyorlar
Otelin odasında, tepelerde:
Bir develer mezarlığı bu diyar
Ve benim düşüncelere dalışımda
Hep aynı çöken suratlar.
Rüzgar, o harabeler efendisi mi
Benim tek ustam?
Aşınmalar:
Gitgide büyür zerre.
Ermişin türbesinde,
Bir çivi çakmıştım
Kurumuş ağacın derinine,
Öylesi değil,
Diğerleri gibi, kem göze karşı:
Kendiminkine karşı.
(Bir şeyler söyledim:
Rüzgarın alıp götürdüğü sözcükler.)
Octavio Paz
Şub 23
Sustu “Enâdır Layf” gazinosu,
Sustu şarkılar.
Paletimde renk sustu, fırçamda şekil…
…ve bu gece ilk defâ şimâl körfezinde,
Sustu “Paramus”un mazgallarından
şehre panjur-panjur dökülen arya.
Artık ne tayfalar mevcut, ne “Komandos Bar”,
ne o kor tenli, kızıl saçlı kanarya!
Bu medâr ikliminin tenhâ gecesinde,
sardı bambu kamışlarını pişman bir sükût,
sardı bir sızı.
Hani birdenbire bâzen bütün etrâfımızı,
sapsarı bir şüphe sarar ya?..
İşte öylesine berbat bir hâl var.
Hiçbir şey düşünmek istemiyorum,
hiç bir şey.
Ama, dördüncü tarassut kulesinde
bir şüpheli sinyal var:
Ska-lar-ya.
Hâyır, hâyır yalan bütün bunlar!
Artık ne kadere inanıyorum, ne fala.
Yalan söylüyor o falcı kadın,
o Hintli parya.
Ben, yalnız sana inanıyorum,
yalnız sana Marya!
Beni kahrediyor böyle her gece,
Bu hoyrat yıldızlar, bu sır, bu okyanus…
…ve gök yüzünde emânet duran şu asma fener.
İnan ki sevgili Marya, inan ki sen gideli,
ne varsa hepsi yabancı, ne varsa hepsi keder.
…ve hepsi omzumun üstünde çâresiz bir yük…
…ve hepsi angarya.
Biliyorum, bu sabah güneşle berâber biliyorum:
Bir vapur demirleyecek bu nankör limana.
“Pol”ün ebedî mâtemine rağmen,
“Virgini” olabilir bu vapurda.
Ama sen yoksun!
Biliyorum, sen yoksun!
Sözünü ne çabuk unuttun Marya?
Baharda geleceğim, diyordun hani?..
Haydi gel! daha ne bekliyorsun?
İşte, mevsim bahar ya?..
Fırçam neden böyle titrer, bilir misin?..
…ve neden bütün resimlerimde fon sapsarı?
Anlıyorsun değil mi yavrum, anlıyorsun?
Bütün kâğıtlara sinmiş bu tropikal zehir,
bu müzmin malarya.
Sensiz nasıl da boş iskele,
sensiz nasıl da tenhâ şehir!
Müfreze nöbetçilerinin gözü önünde,
koydan yıldızları çalmışlar bir-bir.
Yine birkaç çımacı, bir kaç Palikarya.
Yüzbaşı “Arnold”u vurmuş yerliler,
mâtemler içinde tekmil batarya.
Bu insanlar, bu gök, bu yer…
Birer-birer kaybolmağa mahkûm birer-birer.
Biz ki, bu sapsarı yokluk içinde susuz,
Biz ki çoktân kaybolmuşuz…
Nasıl?.. Ağlıyor musun Marya?
Sil gözlerini, haydi sil yavrum!
Bizim yokluğumuzdan ne çıkar?
Aşkımız var ya!..
Bekir Sıtkı ERDOĞAN
Şub 23
sıçrıyor
kör bir serçe
çançiçeğinin üstüne
geri dönüyorum
kırgın ve öfkeli
söğüt bahçede bekliyor beni
RYOTA
şu kiraz çiçekleri
bırakıp beni hayran
gittiler bu dünyadan
ISSA
at dışkısında
kırmızı erik çiçekleri
nasılda ışımakta
BUSON
onu kıran insana
sunuyor kokusunu
çiçekli erik dalı
CHIYO-NI
ay batıya uzanırken
doğuya kayıyor
gölgesi çiçeklerin
BUSON
çiçeklenmiş erik
bekliyor ev sahibini
bahçede
KİKAKU
söğüt
unutmuş köklerini
taze otlarda
BUSON
koparsam bir türlü
koparmasam bir türlü
ah şu menekşe !
NAOJO
sıçrayan sudan mı
irkilip dökülüyor
sarıgülün yaprakları?
BASHO
uzadı günler
tatlı tatlı söyleşir
kumsalda gemiler
SHIKI
yaşlandığımızda
gözyaşı sebebidir
günün uzunluğu da
ISSA
yavaş geçiyor gün
yerleşiyor bir sülün
köprü üstüne
BUSON
gün uzun
gözlerim yorgun
denizi seyretmekten
TAIGI
denizin üstünde
batıyor güneş
sisin buğusunda
BUSON
kore gemisi
yoluna devam ediyor
deliyor sisi
BUSON
terketti köyü
sattığım inek
sisin içinde
HYAKUCHİ
hasta bir keşiş
temizlemiş bahçeyi
erikler çiçek dolu
SORA
çiçek bayramında
annesiyle arkadaş
kör bir çocuk
KİKAKU
geçti çağımız
çiçekli bir dalı kırarken bile
buruşuk ağzımız!
ISSA
dökülmüş erik çiçekleri
söğüt ağacı
garip, yabancı!
BUSON
kalbindeki bütün arzu
bütün nefret
söğüde emanet
BASHO
tarla kuşu
çığlığı duyuluyor sadece
kendisi nerede?
AMPU
yerden göğe özgür
tarla kuşu ötüşür
ovanın ortasında
BASHO
yavruların bekliyor
tarla kuşu
göğe öyle yükselme!
ŞAMPU
aksırdığım anda
baktım ki tarla kuşu
yok ortada
YAYU
gel birlikte oynayalım
öksüz
serçe!
ISSA
hiç olmamış gibi
bu kuzgun
bu sçğüt!
ISSA
rüzgarda uçuşan kelebek
içimde bir hiz, derinde;
tozdan yaratıldın sen de
ISSA
ne tuhaf bir bakışla
bakıyor bana
kara kurbağa!
ISSA
aşk peşinde kedi
bıyıklarına yapışan
lapayı da yemedi
TAIGI
çırpınıyor kelebek
kesmiş gibi umudunu
bu dünyadan!
ISSA
Çeviri: Kenan Sarıalioğlu
Şub 23
Seisi (1869–1937)
-Dilenci kovar,
ondan önce oraya
gelen kelebeği.
* * *
Kijo (1870–1938)
-yalnız bir kadın
duruyor pencerede;
durmadan yağmur.
* * *
Suiha (1872–1946)
-Menekşeler—
Güneşin ışıkları
geri alınmış.
* * *
Rogetsu (1873–1928)
-Sertleşir güz yeli–
Yerinden kımıldamaz
ama bulutlar.
* * *
Kawahigashi Hekigotô (1873–1937)
-Kırmızı kamelya,
beyaz kamelya, düşer
çiçekçikleri.
* * *
Takahama Kyoshi (1874–1959)
-Yılan kayboldu
ama gözleri kaldı
üstünde otun.
* * *
Otani Kubutsu (1875–1943)
-Yaprak dökümü–
Bir bebek çoğunlukla
benzer Buda’ya.
* * *
Rokujin (1878-)
-Cırcır böcekleri
öter etrafta- ateş böceği yalnız,
suskun ve köz olmakta.
* * *
Aoki Getto (1879–1949)
-İlkbahar düşü-
Ah..Kaçamak bir şarkı
kalbimden gelen.
* * *
Nagai Kafū (1879–1959)
-Şehrin kırmızı
olduğu yerde öğlen—
Şehvetli kedi.
* * *
Usuda Arō (1879–1951)
-Bülbül ötemez
daha fazla; kar yağar
gün batımında.
-Ah..Gukuk kuşu—
Ne kadar gitmeliyim, birine
rastlayana kadar.
-Bir dal ucunda
asılı batan güneş-
Sonbahar yeli.
* * *
San’in Nakano (1880–1955)
-Giderken ben,
ayak uydurdu bana-
Kuş korkuluğu,
* * *
Otsuji (Seki Osuga) (1881–1920)
-Soğuk geceye
yüksek sesle konuştum—
Tanımadım sesi.
* * *
Ogiwara Seisensui (1880–1976)
-cır cır cırlayan
cırcırlar arasından,
cırlar, cırcırlar.
-Hizada hepsi—
Düzgün sıralarda şehit
kabirleri.
-Akşam mezarda—
Ayak izleri,basılmış
Toprak üstünde.
-Dolunay,
gelir
parlak sonuna.
* * *
Hôsai Ozaki (1885–1926)
Öksürdüğümde bile ben
yalnız
Öksürürken bile ben
yalnızım
Öksürsem dahi
yalnız
Öksürük bile
yalnız
Öksürme bile
hala yapayalnız
Sahilde
başıma döndürünce
kalmamış ayak izleri
Öyle yalnızlık ki,
görmek için açıyorum
beş parmağımı.
Sisin ardında
suyun sesi; oraya
gidiyorum.
Öylesine yalnızım ki,
gölgemi hareket ettiririm;
sadece görmek için
* * *
Iida Dakotsu (1885–1962)
-Dağ tapınağı
kapısında gezer bulutlar—
Bahar, ekinoks.
-Dağdan yankıya
kulak verip dinler o-
Kuş korkuluğu.
* * *
Tomiyasu Fūsei (1885–1979)
-Görünmez olan
şekil alır derin sessizlikte,
yaz gecesinde.
-Havuzu kaplayan
çiçekler arasından,
kurbağanın gözü.
* * *
Chōi (1886–1930)
-Güz rüzgârları—
İşler kemiklerine kadar
kuş korkuluğunun.
* * *
Abe Midorijo (1886–1980)
-Uyanan bahar;
küçük çocuk ya; sinek, ilk
bacaklara tutunur.
* * *
Kishū Nomura (1886–1983)
-Sonbahar tozu;
bir karga, ötmeden
geçiverdi.
* * *
Kujo Takeko (1887–1928)
-Saymam değerleri,
ama bazen bana bile çok küçük
gök ve yeryüzü.
* * *
Çeviri: Turgay Uçeren
“Bu dizeleri bu denli güzel kılan, sonsuzluğa karışmadan önce yakalanabilen anın tekrarlanamazlığıdır.”
Şub 23
Bakışı, gözlemekten öylesine yorgun ki
parmaklıkları, bir şey tutmaz olmuş artık.
Binlerce parmaklık durur önünde sanki,
dünya yok ötede, yalnız binlerce parmaklık.
Yumuşak gidişi kaygan güçlü adımlarının
en küçük değirmiler boyunca hep dönen,
kudret oyunu sanki çevresinde bir ortanın
ki yaman bir istem uyuşmuş orda hepten.
Yalnız, aralanır gözperdesi zaman zaman
sessizce -. Derken bir görüntü girer de,
geçerek gergin sessizliği arasından
üyelerin, kalır yürekte diner de.
Rainer Maria Rilke
Çev: A.Turan Oflazoğlu
Şub 23
Bunca zamandır nerede olduğumu soracak olursan
“Oldu birşeyler” demeliyim
oturmalıyım bir taşa
kararan dünyada,
kendini yemiş bitirmiş bir nehirde.
Korumasını bilmiyorum yitirdiklerini kuşların
Geride bıraktığım denizi
ya da çığlığını kızkardeşimin.
Nedir bu toprağın zenginliği?
Gün neden günle kapanıyor?
Neden karanlık gece çalkalanıyor ağzımda?
Ve ölüm neden?
Nereden geldiğimi sormayacak mısın?
Anlatayım sana;
Kırık şeyleri
Acılı kapları
Sık sık tozlanan koca sığırları
ve tutulu kalbimi.
Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.
Ağlayan yüzlerdir bunlar,
Parmaklardır gırtlağımızdaki,
ve toprağa düşen yapraklardır.
Yiten günün karanlığıdır.
Yeşertir kaleleri hüzünlü kanımızdaki.
İşte menekşeler ve işte kırlangıçlar,
Sevdiğim her şey
Tatlı mesajlar veren günbegün
açıkta zaman
tatlılığı artan.
Kaçamayız biz; Dişlerimizin arasından:
Neden kemiriyor boşa giden zaman
sessizlik kabuğunu?
Ne yanıt vereceğimi bilmiyorum.
O kadar çok ki ölümüz
Ve o kadar çok ki kızıl güneş önünde setler
Ve o kadar çok ki çarpık kabuklu başlar
Ve o kadar çok ki öpücüklerimizi engelleyenler
Ve o kadar çok ki unutmak istediklerim.
Pablo Neruda
Çeviren:Kenan Gülbağ
Unutmak Yok
“Nerelerdeydin” diye sorarsan ,
“Hep eskisi gibi” diyeceğim;
Toprağı örten taşlardan söz edeceğim
Ve sürdükçe kendini harcayan ırmaktan
Ben yalnız kuşların yitirdiklerinin bilirim.
Gerilerde kalan denizi bilirim… bir de ağlayan ablamı
Neden ayrı adlarla anılıyor ülkeler?
Neden günler yeni günleri izliyor?
Neden koyu bir gece birikiyor ağızda… neden ölüler!..
“Nereden geliyorsun “diye sorarsan
bölük pörçük sözcüklerle konuşmak zorundayım
ağzı zehir gibi yakan araçlarla
çoğu çürümeye yüz tutmuş hayvanlarla
ve avutamadığım yüreğimle…
Andaç değil yanımızda götürdüklerimiz
unutuşta uyuklayan sarımsı kumru değil
yaşlarla kaplı yüzler / boğazımıza yapışan eller
ve yapraklarından sıyrılan şey:
aşınmış bir günün karanlığı, acıyı kanımızla tatmış bir günün
İşte menekşeler, işte kırlangıçlar
bize sevinç veren ne varsa
geçici ve küçük duyarlıkların
yan yana göründüğü küçük kartpostallarda
ama bu sınırın ötesine geçmeyelim
dişlemeyelim sessizliğin çevresindeki kabuğu…
Ne karşılık vereceğimi bilemem
öyle çok ki ölüler
ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler
ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler
ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller
ve öyle çok ki unutmak istediklerim!.
Çev:Hilmi Yavuz
Şub 23
İnsan babası ölünce büyüyor çünkü.
Yalnız başına kalıyorsunuz o zaman artık.
Çocukken her şeyi bilen, herkesten güçlü olan babamız biz büyüdükçe küçülüyor.
Zamanını tamamlamış ve geçmişte kalmış bir yaşlı olarak kendi köşesinden bize bakıyor.
Uzakta olsa da, bize dokunamasa da…
Usandıracak kadar ayrıntılı sorularla hayatı öğrendiğimiz,
Her şeyi bilen babamızın sorularıysa biz büyüdükçe artık bize sıkıcı gelmeye başlıyor.
Müdahale etmese, soru sormasa ne iyi olur dediğimiz zamanlar çok oluyor artık.
Biz ondan daha iyi biliyoruz ya her şeyi. Zaman artık onun zamanı değil ya…
Teknoloji gelişti ya… Her şey değişti ya…
Oysa ne zaman ki babanızı kaybediyorsunuz,
İşte o zaman gerçekten büyüyorsunuz.
Çünkü çınarın gölgesi yok artık üzerinizde.
Sizi fark etmediğiniz halde yağmurdan, güneşten koruyormuş meğer o gölge.
Siz de aile kuruyorsunuz, baba oluyorsunuz,
Sizin de gölge yaptığınız ve koruduğunuz birileri oluyor
Ama o gölgeyi çok arıyorsunuz.
Babanız öldüğünde büyüyorsunuz.
Artık soru soracağınız, öğreneceğiniz, azarını duyacağınız,
Takdirini alacağınız, akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz,
Korkacağınız bir babanız yoksa büyüyorsunuz.
Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz, her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık.
Hep sessiz ağlayan, suskun seven, en zor dönemde bile yıkılmaz görünen,
Sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık…
Büyüyorsunuz o zaman işte.
Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak.
Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur…
Şub 23
Kavak dalları ardında
Sili bir haylazlık vardı,
Çağırırdı beni hep!
Bir kamışlık kıyısında kaldım,
Rüzgâr esiyordu, dinliyordum onu ben:
Kimdir benimle konuşan?
Süzüldü bir timsah
Koyuldum yola ben.
Yol üstünde bir yoncalık
Sonra bir bostan, sonra renkli çalılar
Ve unutulmuşluğu toprağımın.
Bir su kıyısında,
Çıkardım çarıklarımı ve oturdum, ayaklarım suda:
“Bugün aaah, ne denli yeşilim!
Ne denli uyanıktır gövdem!
Dağın ardından bir hüzün çıkıvermez umarım!
Ağaçların arkasında kim var?
Hiç kimse! Bir inek otlanıyor!
Yaz günü ortasıdır
Nasıl bir yaz olduğunu sen gölgeye sor!
Lekesiz gölgelere
Aydın ve pak bir köşe var
Ey duygunun çocukları!
Oyun yerleriniz burada!
Boş değil asla bu yaşam
Sevecenlik var, elma var, iman var.
Ah evet
Gelincik var olduğu sürece, şarttır yaşamak!
Kalbimde bir şeyler var, ışıktan bir meşelik tek, tan atarken uyku gibi!
Öyle dur duraksız kaldım ki canım ister
Koşayım vadinin taaa sonuna, dağın taaa ucuna
Uzaklarda beni çağıran bir ses var!
Sohrab Sepehri
Şub 23
Nurullah Ataç’a
Ağaçların evlerin üstünde başım
Aydınlık içinde
Kuşlar ötüşerek geçiyor civarımdan
Akşam oluyor uykudan kolay
Oktay diye sesleniyor
Gökyüzündeki küçük yıldız
Sizler de akrabasınız
Benden neden kaçarsınız
Kurtlar sincap tilki
Ağaç konuşuyor
Ben ağacım bilgim de ona göre
Rüzgârlı havalarda konuşabilirim
Bilmem gurbet sıla farkı
Ayaklarım olmadığından
Köklerim toprakla kardeş
Zamana alışık yapraklarım
Acımaz kırsanız dallarımı
Korkmuyorum sizler gibi ölümden
Çünkü toprağa karışınca
Tekrar ağaç olmanın çaresini bilirim
Ben konuşuyorum
Hep yaşadığımı hatırlatıyorum kendime
Diyorum ki işin acele
Bir gün ne el kalacak tutmak için
Ne yürümek için bacak
Ne bulutların seyri
Ne de bir hatıra dünyamızdan
Çünkü hatıralar kuşlar gibi
Dal ister konacak
Bir gün yaslanmak istesen pencereye
Diz çökmek istesen nafile
İş işten geçmiş olacak
Kuş konuşuyor
Elinde tuttuğun elma
Mesafe kanadımın altında
Sen kahvede oturursun
Ben ağacın dalında
Netice
Benzemezler insan dostlarıma
Ağaçlar gölgesini esirgemez
Güneş köpeğimden daha sadık
Dizlerime sıçrar ellerimi ısırır
Karşılık beklemeden
Hele kuşlar
Avcılara bile kin beslemezler
Oktay Rıfat Horozcu
