Düş ve Dua

yağmura, nisana ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim

ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara
bir derviş olup yürüdüm uzaklara

yanıldı denektaşım geriye döndüm
Kutsal Sözler Panayırı’na sığınıp
ipeksi bir sessizliğe büründüm:

bir hayat,mahçup ve duru
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.

İbrahim Tenekeci

dus+ve+dua Düş ve Dua

Şiir Portakal Hasan Varol

Metin Altıok’un bir uyarısı var ki, bunu söylemeden geçemeyeceğim:
“Şurası unutulmamalıdır ki hiçbir şiir salt imgeden ibaret değildir. Çünkü şiirin soluk alması gereklidir. Salt imgeye dayalı şiir tıkız bir şiir olur. Daha doğrusu şiir olmaktan çıkar. (…) İyi şiirde imge şiire kan pompalayan ve sonra yine kanla dolan yürek gibidir. Eğer imgeyle sözcükler arasında böyle bir dolaşım sağlanmazsa imge de şiir de değerini ve yaşamını yitirebilir.” agy s 16

Kendini tekrar okutan bir dize, bir şiir görevini yapmış demektir.
***
Cahit Kerse anlatıyor:

“Şiir yazmasına izin vermesi için ustası Halaf al-Ahmar’a başvuran Abu Nuwâs (VIII. yy.) ondan şu yanıtı almış: “Bin eski şiiri ezbere öğrendiğin zaman şiir yazmana izin vereceğim.” Abu Nuwâs bir süre ortalıktan çekilmiş, sonra gelip ustasına istediği sayıda şiir ezberlediğini bildirmiş. Ustası çırağının ezberlediği şiirleri birkaç gün dinlemiş. Ezbere okuma işi bitince Abu Nuwâs isteğini tekrarlamış. Bunun üzerine Halaf öğrencisine ezberlediği şiirleri unutmadıkça şiir yazmasına izin vermeyeceğini bildirmiş. Abu Nuwâs ustasına şöyle yanıt vermiş: “Çok zor, bu şiirleri öğrenmek için çok uğraştım.” Ama ustası görüşünde direnmiş. Bunun üzerine Abu Nuwâs bir çilehaneye çekilip şiirden uzaklaşmaya çalışmış. Ezbere öğrendiği şiirleri unutunca ustasının yanına dönmüş. Ancak o zaman ustası ona şiir yazması için icazet vermiş.
Bu kıssanın, Arap şiirine özgü anlamının dışında, genel planda bir çift anlamı var: “Senden önceki şiiri çok iyi öğren, ama hemen unut!” Bunun da daha geniş bir anlamı var: “Geleneği iyi öğren, ama sakın ona bağlanma!”

**
Necati Cumalı ile ilgili hazırlanmış güzel bir seçki var elimde, daha önce okumuşum ve bazı bölümlerin altını çizmişim. Çizmişim, ya sevdiğimdendir ya da ilk defa böyle bir düşünce ile güzellik ile karşılaşıyorumdur ve onu açık etmek istemişimdir. Eğer anımsamak istersem hemen gözüme çarpsın istemişimdir.

Necati Cumalı bir “Stendal” örneğinden söz ediyor, şöyle:
“- Nasıl bir anlatım yöntemi uyguladınız hikayelerinizi yazarken?

– Stendal der ki, ben yazmaya başlamadan önce yarım saat medeni kanun okurum. Kendimi onun üslubuyla hazırlarım. Nedir medeni kanun? Gereksiz tek sözcük yoktur içinde. Kişiler arasında ilişkiler kesin, yalın bir biçimde anlatır. Stendal’ı örnek tuttum ben de kendime. Sık sık Tevrat okurum sonra. En büyük hikaye kitabıdır çünkü.” age s 72

Hoşunuza gidecek bir soru da şu olmalı: Niçin şiir yazar insan?
Bakınız böyle başlayan Necati Cumalı ne diyor?
“Niçin şiir yazar insan?
Öncelikle şiir seversiniz, okursunuz. Sonra o şiirlere bir şeyler katacağınıza inanırsınız. Çağdaş bir insan olarak okumuş olduğunuz şiirlerin geçmişte kaldığını düşünürsünüz. Artık siz yeni olayların içinde yaşamaktasınız, yeni yorumlar getirmek, yeni duyarlıklar yaşamak zorundasınız. İşte bunu yapabiliyorsanız yazdıklarınızın bir anlamı vardır. Okuduğunuz şiirlere benzer şiirler yazıyorsanız, yazmasanız da olur.” age 79

Necati Cumalı
(Yazmak Yaşamaktır. Yankı Dergisi 7-13 Mayıs 1984)

Hasan Varol / www.siirportakal.blogspot.com

siir+portakal Şiir Portakal Hasan Varol

Ateş Çemberi (Neco)

I.

“Dün akşam yolda gördüm/ Seni yıllardan sonra” çalıyordu radyoda. Dükkândan dışarı taşan sese zaman zaman şişko kebapçının çırağı eşlik ediyordu alüminyum tepside üzeri tabakla kapalı kebap servisini taşırken. Şükran Ay söylüyordu şarkıyı. Bayram yine içiyordu. Tekel bayiiydi. Kışlalar Caddesi’nde büyükçe bir dükkânı vardı. Üstten kesilmiş inci bıyığı, siyah geriye taralı, briyantinli saçı, yumurta topuklu rugan iskarpinleri, çizgili lacivert takım elbisesi ve yüzünden eksik olmayan gülümseyişiyle; rakı, votka, şarap ve bira şişelerinin, fındık, ayçiçeği, leblebi, fıstık ve rengârenk fasulye şekerlerinin dolu olduğu tezgâhın gerisinde ellerini ovuşturur, “peşin satan veresiye satan” levhasının yanındaki Dörtyol’un kurtuluşunun otuzdördüncü yıldönüm törenlerine katılan İsmet İnönü’nün elini öperken çekilmiş fotoğrafına bakar, tezgâhın altına gizlediği kadehten bir yudum alır, dudaklarından düşürmediği Yenice sigarasından derin derin emerdi. İşler yolundaydı. Briket imalathanesi tıkır tıkır çalışıyordu. Mardinli işçilerin başına getirdiği kardeşi Balıkçı Recep’e bakılırsa yeni bir yer kiralanmalı, inşaat mevsimi başlamadan stok yapılmalıydı. Göbekli’nin Özerli’de kırk dönüm mandalin bahçesinin tapu devir işlemi bitmişti; elinde kapı gibi tapusu vardı. Çevresini telledikten sonra kalın kavakları kestirip köşeye bir işçi barakası yaptıracak, turunçlara limon aşılayacaktı. Limon mandalinden çok para ediyordu. Para parayı çekerdi. Bir tarla daha alır, mandalin fideleri getirir, Ziraat’ten emekli olan Rıza Dayı’yı kâhya yapardı. İki ay sonra fideler çiçeklenir, Payas’tan efil efil esen Karakaya rüzgârı bayıltıcı kokuyu çardağa taşır, akşamüzerleri barakada rakı içer, keyfini çıkarırdı. Çok geçmeden mağaza kiracıları sökün eder, henüz çiçekken ağaç başına ikiyüz kuruştan satın alırlardı. Hükümet Meydanında, Şalgamcı Salih’in durduğu köşede beş katlı bina yükseliyordu. Gözü kottaki dükkânlardaydı. Ardından istasyona çalışan dolmuş sayısını beşe çıkarmaya gelecekti sıra. Telefon böldü düşüncelerini. Eşiydi, “Çıktı mı Orhan?” diye sordu, bir süre dinledi, “Tamam tamam” dedi, buyruklar verdi, kapadı. Torunu gelince sıkı sıkıya tembihledi, tezgâhın altındaki gazeteye sarılı rakı şişesini aldı, çıktı. Yılancı Hacı’ya gidecekti. Adana-Ceyhan arasındaki Yılankale’de Şahmaran’ı öldürürken boğulan dedesinden el almış olan Yılancı, yılan, akrep, melimanga ve örümcek sokmalarını okur, üfler, anında zehri çıkarır, acıyı dindirirdi. Şöhreti Ankara’ya kadar ulaşmış, geçenlerde askerî bir helikopterle Kayseri’den hasta getirilmişti. Her akşam, İstasyon’daki konağının balkonunda içer, neşelenir, eski çapkınlıklarını anlatır, şarkılar söylerdi. Çıkınca kebapçıya uğradı, iki acılı adana yaptırdı, impalaya bindi, topukladı. Gece dönerken şen şakrak şarkılar söylüyordu. Arabayı kullanan Yılancı’nın oğluna takılıyor, müstehcen fıkralar anlatıyor, arada bir “Aslan yeğenim” diye sırtını sıvazlıyordu.
Eve geldiğinde eşi karşıladı ahşap merdivenin başında, “Köroğlu yatmamış daha” diyerek elini omzuna attı kadının, merdiveni çıkarken ansızın, “Fadik bana bir şeyler oluyor, göğsüm, göğss…” diyerek yığıldı. Kadın, ellerinden kayıp merdivene serilen ve boğuk, boğuk bir şeyler söyleyen adama dehşetle baktı, bağırıp çağırmaya, dövünmeye başladı. Çocuklar gürültüye uyandılar. Arabaya indirdiklerinde gözlerinin feri kesilmiş, sulanmıştı. Hastaneye giderken güçlükle araladığı gözlerini tavana dikiyor, eliyle garip işaretler yapıyor, uzaktaki akrabalarını yanına istiyor, ellerini göğsüne bastırarak, “Nefes, nefesim kesil…” diyordu. Devlet hastanesinde kalp spazmı tanısıyla üç gün yatırıldı. Adana’ya Tıp Fakültesi’ne sevkedildi. Kalp damar cerrahisinde yattığı ameliyat masasından kalkamadı. Bir gün morgda kaldı, ertesi gün öğle namazına yakın tabutu eve getirildi. Sabah, ablası “N’oldu gül yüzünü seyrettiğimiz, nerelere gittiii…” diye ağlayarak çıkageldi. Teyzesinin kızı, “Kara bir düş görmüştüm dün, kara ip, kara yumak, kara yünden…” diyerek ağlıyordu. Çocuklar kendilerini paraladılar cenazede. Kızkardeşleri saçlarını başlarını yoldular, “Bizi bırakıp da nerelere gittin gardaaaş, gardaş…” Günlerce ağlayıp sızladılar. Ölüm bu, öyle kara bir deveydi ki, herkesin kapısına çökerdi. Ölenle ölünmüyordu, zaman geçtikçe acıları azaldı, kendi hayatlarına döndüler. Kırkında kırklığı dağıtıldı, mevlit okutuldu, yemek verildi. Çok geçmeden miras davası başladı. Üç oğlu üç kızı vardı Bayram’ın.
Büyük kız, İzmir’de piyango satıcısı, kendisinden yaşlı, gut hastalığına yakalanmış biriyle evliydi. Ortanca kız kekemeydi, kocası terziydi, karınca derdince geçinip gidiyorlardı. Küçük kızı İstanbul’daydı, ölümünü duyunca gelmiş, bir hafta sonra dönmek zorunda kalmıştı. Küçük oğluyla ortanca oğul, büyükleri Necdet’ten korkarlardı. Diğerlerinin öfke topuğuna çıkmasına rağmen mirasın yarısına o kondu.

II.

Neco’nun hikâyesi uzun.
İlkokulu bitiremedi. Kuran kursundaki gibi, okula diyerek evden çıkar, aşağı mahalleye top oynamaya giderdi. Artan vakitlerde, salyangoz toplayan çocukların ellerindekini zorla alır, kendisi satardı. Bir keresinde kardeşlerini Samanpazarı’na, demiryoluna götürmüş, demir artıkları toplatmış, şekerli leblebi alacağım diyerek kandırmış, sattıklarından iki şişe bira alıp içmiş, eve duyurmasınlar diye tehdit etmişti. Başöğretmen, veli toplantısı olmamasına rağmen çağırdığında bir terslik olduğunu anlamıştı Bayram. “Bu sene de kalacak” dedi öğretmen. Üçüncü sınıfta ikinci yılıydı. Dersleri zayıftı. “Devamsız” dedi öğretmen. “Her gün mutad okula geliyor” diyecek oldu annesi, üzerine yürüyen Bayram’dan çekindi, sustu. Çırak verdikleri kasap, çok geçmeden, “Al bu çocuğu, başıma bela olacak.” Elimi keseceğim diye, et doğranan kütüğe sol elini koyup satırı kaldırıyor, adamın yüreğini ağzına getiriyordu. Radyo tamircisi Sami Usta’nın dükkânına götürdü babası. “Eti senin kemiği benim. Aman göz kulak ol, bir sanatı olsun bari” dedi. Kalfanın sırtına büyük bir vega radyo düşürünce kovuldu. Terzi Salim, Oto Tamircisi Celil Usta, Faytoncu Bekir derken denenmedik iş kalmadı. Kebapçının çırağı, “Seni karakoldan çağırıyorlar Bayram ağbi!” diye koşturduğunda Neco ondört yaşındaydı. Sami Kasap ve Beyaz Kelebekler’in Belediye gazinosundaki konserinde Zaza Cemil’in adamlarından birinin kafasında sandalye kırmış, Cemil, “Kimmiş bu, bulun getirin bakıyim” deyince Çakal Hanifi’nin sağ kolu olan adamın huzuruna çıkarılmıştı. Gözleri ateş gibi parlayan bu gözüpek delikanlıyı Zaza, Ceyhun Kulüp’ün sorumlusu yaptı. Çok geçmedi. Yazlık Pınar Sineması’nda, Sevda Yüklü Kervanlar filminin kadınlar matinesinden ağlayarak çıkan yavuklusu Nigâr’a laf atan delikanlıyı beş yerinden bıçakladı. Komiser, “Yahu Bayram, bu ne iş, bu çocuk sana hiç çekmemiş” diye söylenirken, Neco yaptığından zerre kadar pişmanlık duymuyordu. Onbir ay hüküm giydi. Cezası paraya çevrildi. Mahkeme süresince yattığıyla kaldı. İçerde Çakal Hanifi’nin adamlarından biriyle kankardeşi olmuştu. Çıkınca ona gitti. Duvarda, çapraz haldeki iki dev tavuskuşu tüyü arasında Çakal Hanifi’nin ustası Ağınlı Şevket’in büyütülmüş fotoğrafı, yanında kırmızı çintemanilerin lacivert ve sarı zemendi karşılıklı yaprak motifleriyle bir arada bulunduğu bir av tüfeği asılıydı. Geniş sedirde halı ve üzerindeki kalın minderde bağdaş kurmuş olan adamın elindeki kehribar tespihten çıkan seslere, kalın, boyalı bıyığına, çatık kaşlarına baktı, sert sözlerine kulak kesildi; “Erken başlamışsın yeğen…” Cevap vermedi. Başını yere eğdi. “Zaza’yı öz kardeşimden çok severim, o da gençliğinde senin gibiydi. Kısa keseceğim, bu yolda kadın ve kuruya düşmeyeceksin, kumar çürütür, bizim defterde bu işler yazmaz. Gözünü bir an kapamayacaksın, sırtından hançerlerler adamı. Çektiğin silahı kullanmadan yerine koymayacaksın, kolay kolay da silah çekmeyeceksin…” Daha neler söylendi, bakır mangalda pişen acı kahvenin tamamını içti mi, kehribar tesbihini isterken neler söyledi, tam olarak hatırlayamıyordu. “Hayat bir gemi/ Yoktur yelkeni/ Resme baktıkça/ Hatırla beni” Askerde takım komutanı, “Ben sizin ananızı avradınızı…” diye küfredince, “Ben buraya anama küfredilsin diye gelmedim” diyerek önce başçavuşu dövüp ardından firar etmiş, lakin babasının ısrarıyla teslim olmuş, altı ay hapis yatmıştı. Burada çektirdiği fotoğrafın arkasına yazıp göndermişti bu cümleleri.Yeğenleri arasında en çok sevdiği Murat’a ayrı bir fotoğraf iliştirmiş, ona da, “Bir dağ ne kadar yüce olursa olsun bir kenarı yol olur/ Neco ne kadar yiğit olursa olsun yeğenlerine kul olur” yazmıştı. Gri bir şalvar vardı üzerinde. Ayağında arkası basılı yumurta topuk ayakkabı, saçı tıraşlı, fotoğraf biraz flu olduğundan tam seçilemiyordu yüzü. Annesi, “Gözlüğümü getir kız!” diye seslenirdi her eline aldığında. İkinci firarında da rahat durmadı,Çakal Hanifi’nin yeni açtığı kulübe gitti bir akşam. Payas’a mahkûm getiren bir başçavuş da sivillerini giyip gelmişti ve sarhoştu. Ütülünce hır çıkardı. Arkadaşına saldırdı. Belindeki paslı kamayla delik deşik etti adamı. Onbir yıl hüküm giydi. Antakya Cezaevi’nde yatarken fellah gardiyanla kapıştı, iki yerinden şişledi, dişlerini kırdı. Sonra delikanlı olduğu anlaşılınca barıştı, kankardeşi oldular, dişlerini altın kaplama yaptırdı. İki yıl sonra Reyhanlı’ya, oradan Ceyhan’a sevkedildi. Ceyhan’ın azılı kabadayılarından Remzi Efe’yle koğuş ağalığı kavgası yaptı. Kötü halinden dolayı Aksaray’ın rutubetiyle meşhur hapishanesine gönderildi. İki kez hücreye kapatıldı. Ciğerleri su toplamaya başlayınca bir zaman hastanede yattı. Tedavisi sürerken günü dolmuştu. Üç ay sürdü hastane macerası. Bir hemşireyle basılınca çıkardılar. Zaten iyileşmişti. Bir zaman dinlendi, babasının açtığı hırdavat dükkânını işletti. Her işi gibi bu da uzun sürmedi. Sık sık kasayı boşaltarak Soğukoluk’a pavyon kapamaya gidiyor, toplu sünnetler yaptırıyor, garibanları Lokantacı Ahmet’te doyuruyordu. İşler kötüye gidince babası dükkânı kapattı, “Nalet olsun, ne halin varsa gör!” dedi. Belediyenin üç dönemdir başkanlığını yürüten Nebioğlu Niyazi, hamamda oğlanlarla âlem yaparken yakalanıp istifa etmek zorunda kalınca, Muazzez Turing’in “Karaoğlan” şarkısı evde çalınmaz oldu. Kapı kapı dolaşıp oy toplardı babası. Şimdi parti merkezinin Niyazi Bey’e komplo yaptığını düşünüyor, bu haksızlığı içine sindiremiyor, evdeki altı ok ve güvercinli afişleri, Ecevit mavisi gömlekleri ve propaganda plaklarını atıyordu. Neco bununla da yetinmemiş, bazıları kulübe takılan Dev-Gençli arkadaşlarının derneğine dadanmıştı. Aksaray’da yatarken koğuş arkadaşından Yılmaz Güney’in Boynu Bükük Öldüler romanını alıp okumuş, annesiyle çekilmiş fotoğrafının yanına başucuna iliştirmişti. Soğukoluk’taki pavyonların çoğu Sütçü’nündü. Bir konsomatrisi masadan sakınınca olay çıkarmış, tabancısını çekerek sağa sola ateş etmiş, “Ulan benim adım Neco, bana bunu yapanın…” diye bağırarak dehşet saçmış, Sütçü’nün adamlarının araya girmesiyle iş tatlıya bağlanmıştı. Annesi bir gün, İstanbul Küçükköy’de oturan kızkardeşinden mektup geldiğini, birlikte gidip gidemeyeceklerini sordu. “Ben de sıkılmıştım zati, bakalım Maviş ne durumda…” diyerek yola düştüler. Bir hafta geçmedi, sıkıntıdan patlamaya başladı. Karşı dairede oturan Rizeli Şükran da okumuştu Yılmaz Güney’in romanını, lakin lastik fabrikasında çalışıyor olması hoşuna gitmemişti Neco’nun. Eniştesinin sazıyla pencerede hem rakısını içiyor, hem de “sevda olmasaydı/ gönüle dolmasaydı”yı söylüyordu, türkünün nakaratında bir değişiklik yaparak, “bu dünyada sevmeyene ahrette keriz derler” diyor, Şükran’ın kendisini dikizlediğini bilerek keyifleniyordu. “Kız abla ilk gördüğümde içim cızz etti, ama konuşmaya çekiniyorum, ne kadar sinirli görünüyor” deyince, Maviş “Kız bakma onun sert göründüğüne, çocuk gibi yüreği vardır, hem seni sordu geçen…” cevabını vermiş, Şükran’ın kalbi duracak gibi olmuştu. “Nee, beni mi sordu, ne dedi ne dedi?” “Bekâr mı? diye sordu.” Ertesi gün Maviş, kızının doğum günü için Şükran’ı da çağırdı. Yenildi, içildi, Neco’dan şarkı istediler, “dün akşam yolda gördüm/ seni yıllardan sonra”yı söylerken Şükran’ın içi eriyordu. El ayak çekilince yalnız yakaladı, yanına sokuldu, avucuna bir kâğıt bıraktı, hafta sonu Şükran işten eve dönmedi. Birkaç gün sonra Neco’nun telefonu geldi, Dörtyol’a kaçmışlar, yıldırım nikâhla evlenmişlerdi. Kızın babasıyla annesi tehditler savurdu, Maviş’in evine polis getirdiler, fayda etmedi, Neco’yu tanıyınca korkudan kabul ettiler. Bir yıl geçmeden oğlu oldu Neco’nun, adını Feyzi koydular. İlkokul üçüncü sınıfta büyük yeğeninin elinden düşürmediği Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı’nı görünce alıp göz attı, “Bizim rahmetli dede de severdi böyle kitapları, sende mi sofu olacaksın lan” diyerek ensesine bir tokat indirdi. Nereden bilebilirdi oğlunun okumayı sökünce Minyeli Abdullah’ı kanlanmış gözlerle masa lambasının ışığında okuyacağını. Neco’nun evine bağlılığı ikinci çocuğu Ayşe’nin doğumuna rağmen dört yıl sürdü. Dükkânına arada bir uğruyor, kulübe ve yeni açtıkları Atom Kıraathanesi’ne poker oynamaya gidiyor, soluğu Soğukoluk’ta alıyordu. Şükran’ın özenle yetiştirdiği karanfil, begonya, küpeli, menekşe ve akşam sefaları, nikâhta başını yaslayarak çektirdiği fotoğraf, beyaz badanayla tertemiz görünen Rum yapısı taş evi çevreleyen bahçeye ektiği soğan, tereotu ve maydanozlar fayda etmedi. Şafağa doğru ter, rakı ve sidik kokusuyla, kapıyı tekmeleyerek geliyor, sızıyor, öğleyin uyanıyordu. Çok geçmeden Kasap Salih’in çırağı beliriyor kapıda, “Usta, güveç yaptırıyorum gelsin dedi” diyor, “Tamam yeğenim, tıraş olup geliyormuş dersin” cevabı veriliyordu. Çıkarken, kapıdan, “Komodine para bıraktım, akşam beklemeyin” diye sesleniyordu. Kaç kez konuşmak isteyen kadını terslemişti. Bir defasında ısrar edince yüzünde şaklayan tokatla susmuş, gözündeki morluğu soranlara, “Mutfağın kapısına çarptım” demişti. Babası, bu tatsız günlerde öldü. Yarısına konduğu mirası Soğukoluk’ta eritmeye başladı. Bir gün serviste kelek yapılınca kavga çıktı. Sütçü’nün güvendiği adamlardan birine, işaret parmağını sallayarak, “Ulan cin olmadan şeytan çarpmaya mı kalkıyorsun, kendine ölümlerden ölüm beğen!” diye bağırdı. Ertesi akşam Salih ve Ayhan’la birlikte Koçero’nun cins horozlarından birini götürdüler, İzmir’den yeni gelen Şantöz Şebnem Güneş’in “Veremli Gelin”i okuduğu sahneye atıp kurşunladılar. Kan revan içinde çırpınarak can veren horoza korkuyla bakan Şebnem’i ilk kez orada gördü. Sütçü’nün adamlarını püskürtmek için havaya ateş edip kaçtılar. Haftasına Salih’in küçük oğlunun sünnetine getirdiler Şebnem’i. “Gönlümde gizli bir sevgili arar/ Gözlerime bakıp dalan gözlerin” şarkısını istedi, söylerken bir tabak gül yaprağını döktürdü, paralar saçtı, miskete kaldırdı arkadaşlarını, kadınla birlikte şarkı söylediler. Buluttan çıkmış yeni ay gibiydi Şebnem. İri, siyah gözleri, abartılı allık sürülmüş yanağına dağılan bukleleri, gamzeleri, ruju dağılmış etli dudakları, endamı, buğulu sesiyle yüreğinde bir yeri fena halde yakaladı. Nasıl olduğunu anlamadan kalbinden bir kudret oku çıkmasıyla giderek Şebnem’in sinesine saplandı, kalbini kuşattı, ikisi de üçyüzaltmışaltı damar sevdaya düştü. Şebnem’e, İskenderun’da sahil yolunda bir daire kiraladı, dayadı, döşedi. Evindeki plak ve içki koleksiyonunu buraya taşıdı. Çiçeklerle, duvar süsleriyle, kristal avizelerle süsledi. Arada bir evine gidiyor, çocuklarını seviyor, eşinin serzenişlerine kızıyor, kulübe uğrayıp akşam pavyona geçiyor, programdan sonra Şebnem’le aşk yuvalarına geliyorlardı. Babasından kalma cumhuriyet altınları tükendi. Şebnem doymadı. Hafta sonları Gölcük’e kardeşine götürmesini istedi, arabasını yeniletti, tayyareyle İstanbul’a gidip Adalar’a vapur gezisi yaptı, Ankara’da Gençlik Parkı’nda Ümit Yaşar’dan güç bela ezberlediği şiirleri okudular. Program sonrası birlikte çıkmak isteyen Tarsuslu bir tüccarı öldüresiye dövdü. Kaçak gezdi. Evi değiştirdiler. Bir gün, “Beni çok kısıtlıyorsun, bıktım artık” diye söylenince olan oldu. Küfürler yağdırarak tekme tokat dövmeye başladı kadını. Bağırtılara yetişenler içeri girdiklerinde, elinde bir tutam saç, gözü dönmüş, ağzından köpükler saçarken gördüler Neco’yu. Kadınsa endam aynasının dibinde cansız bir külçe gibi yatıyordu. Yirmi gün yattı Şebnem. Kaburga kemiğindeki çatlak geçinceye, yüzündeki çürükler iyileşinceye kadar evden çıkmadı. Her gün bir hemşire geliyor, akşama kadar bakımını ve hizmetini görüp gidiyordu. Neco’yu çoktan affetmişti fakat araya buz dağları girmişti. Artık içeri girince boynuna sarılan, “Yaktın lan beni” diyerek sevinçten gözleri ateş gibi yanan, başını göğsüne yasladığında çocuk gibi saçını okşayarak ona eski zaman hikâyeleri anlatan ve “Çocuk istiyorum” diye tutturan kadın gitmiş, yerine duygusuz biri gelmişti. Neco kahroluyordu. Yaptıklarına yanıyor, eskisinden daha çok sevdiği kadının her gün bir adım uzaklaştığını düşünerek kendini yiyordu. Âşığı sevdadan vazgeçirmeye say deryayı kurutmaya say gibiymiş.
Neco’nun annesiyle, eşinin Kırıkhanlı hocaya yaptırdığı muskalar fayda etmedi, Hamiyet Hala’nın fincan falından okudukları çıkmadı, Şükran’ın arada bir kıldığı namazlardan sonra yaptığı dualar kabul olmadı, oğlu Feyzi’nin aklının ermeye başlamasıyla onunla dertleşti. Babasının bir aşüftenin yolunda yitip gittiğini, kendilerine bu zulmü reva gördüğünü anlattı. Şebnem işe başladığında Üçyol’daki dükkânları satmaya başlamıştı Neco. Kala kala istasyona çalışan taksilerle Çağlalık’taki tarla kalmıştı. Aralarındaki arzunun canlanması için Şebnem’e sevdiği kalın kremsiyelerden, gerdanlıklardan, yüzüklerden aldı. İpek bluzlar, yılan derisi ayakkabılar, kürklü mantolar getirdi. Hazıra dağlar dayanır mı? Elde avuçta bir şey kalmadı. Kadının kırk çerağı varmış, biri sönse biri yanarmış demişti Salih Menekşe Gazinosu’ndaki falcı. O da yalan çıktı. Her gün yeni bir kâbusun başlangıcı oldu Neco için. Artık evine uğramıyor, pavyondan erken çıkıyor, Salih’in dükkânında birayla votkayı karıştırıyor, oracığa sızıyordu. Şebnem bazı geceler evde kalmasına da laf eder olmuştu. Görmezden geliyordu Neco. Fakat aralarına sığmayan tüy gözüne diken olunca içinde bir yerlerde derin bir sızı duydu. Bir öpücük istese yüzlerce hakarete uğrayacağını anladığında karnında, hapisteki gibi şişlik oldu. Salih’in ısrarıyla hastaneye gittiler, doktor hemen yatış yaptı. Siroz olduğu ve geç kalındığı anlaşıldıktan bir ay sonra bir hayli erimiş, her gün hastaneye taşınan karısına “Beni eve götürün, dayanamıyorum” demiş, doktora yapılan ricalardan sonra eve getirilmişti. Her gün akraba ve komşularla dolup taşıyordu ev. Kimsenin görmesine izin vermiyordu Neco. Bir deri bir kemik kalmıştı. Nefes alıp verişi güçleşmişti. Arada bir Şebnem’i sayıklıyordu. Eşi başında ağlıyor, alnına biriken teri siliyor, beddualarını hatırlayarak üzülüyordu. Gözlerini araladı güçlükle, Şebnem’i sordu. Kardeşi, Kasap Salih’e gidip anlattı durumu. “Tamam,” dedi, “ben akşama gider görüşürüm.”
Ölü gibi hareketsizdi yatakta. Kadın içeri girdiğinde Şükran çıktı, ardından oğlu terketti odayı.
Elini tuttu Şebnem, buz gibiydi. Kadını fark etti. Gözlerini aralamaya, bir şeyler söylemeye çalıştı, hırıltı çıktı boğazından. Eğildi, “Benim” diye fısıldadı. “Senden…” dedi Neco heceleyerek, “bir isteğim var.” “Ne istiyorsun, söyle.” Soluklanmaya çalışarak, “Üzerini çıkar” dedi. Kadın şaşırdı. Herkes başını eğmişti önüne, birer birer terk ettiler odayı. Yalnız kalmışlardı.
Soyunmaya başladı. Göz kapaklarını aralamaya çalışarak seyrediyordu bedenini. İç çamaşırıyla kaldı kadın. “Onu da…” dedi. İtiraz etti kadın. “Lütfen.” Çıkardı. Baktı baktı yüz hatları gerildi, gözünden birkaç damla yaş süzüldü. “N’oldu. Neden ağlıyorsun?” Başını çevirdi, ağlamaklı bir sesle, “Yitirdiğim hiçbirşeyi göremiyorum orada” diye fısıldadı.

Sadık Yalsızuçanlar

ye%25C5%259Filyurt Ateş Çemberi (Neco)

Bir Molla Kasım gelir

Ben dervişim diyene
Bir ün edesim gelir
Tanıyuban şimdiden
Varup yetesim gelir

Sırat kıldan incedir
Kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstüne
Evler yapasım gelir

Altında gayya vardır
İçi nâr ile pürdür
Varıp ol gölgelikte
Biraz yatasım gelir

Ta’n eylemen hocalar
Hatırınız hoş olsun
Varuban ol tamu’da
Biraz yanasım gelir

Ben günahımca yanam
Rahmet suyunda yunam
İki kanat takınam
Biraz uçasım gelir

Andan Cennet’e varam
Hak’kı Cennet’te görem
Hûri ile gılmanı
Bir bir koçasım gelir

Derviş Yunus bu sözü
Eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker
Bir Molla Kasım gelir

Yunus Emre
 
Tatarusagi-Koyu Bir Molla Kasım gelir

Kiraz çiçekleri

Ah, kiraz çiçekleri
Keşke sizin gibi
Düşebilseydim.

Masaoka Shiki

inokashira Kiraz çiçekleri

Gündüzünü Kaybeden Kuş

Hacı Süleyman, şafaktan beri elde çifte, önde köpek, kıyı kıyı taban tepiyordu. Tanyeri uyanırken, keklikler derelerden, yamaçlardan cak cak cak cak cak cacak cak ederek, yeni doğan günü bütün kuşlar, böcekler, çalılar, dağlar, taşlar ve denizlerle esenliyorlardı. Ne bir kuş, ne de bir böcek olan Goethe’nin bile ölürken ve kapkara sonrasızlığa göçerken son çağırışı “Işık! Işık! Işık!” değil miydi? Çiçek, balık, kuş, insan hepsinin aradığı ışık işte ağarmaktaydı. Keklikler hamamböceği, solucan, akrep, tespihböceği değillerdi ki karanlıkları arasınlar. Onlar güneşle ve güne§ten yaşıyorlardı. Zavallılar o ışığı sesleriyle, şarkılarıyla içlerinin ışığından gelme, ışıklarıyla esenliyorlardı. Günün ışığı keklik için güvenlik demekti. Hem kendisi, hem de palazları için karanlıklardan gelen korkuların sonu idi bu. Artık çalılıkların en kuytu ve gizli boşlukları bile aydınlanıyordu. Bütün ana keklikler yuvalarının kenarına oturmuşlar, “Merhaba!” diyerek gevezelik ediyor ve “Bir karanlık gece daha atlattık,” diye birbirlerini kutluyorlardı.

Hacı Süleyman yürüye yürüye dik bir kayalığın dibine vardı. Her yan keklik ötüşü kesilmişti. Gelgelelim binlerce kekliğin bir taneciği bile ortada yoktu. Hacı Süleyman köpeğine kızdı, “Senin burnun mu yok ne? A it oğlu it!” diye çıkışarak köpeğe bir tekme attı. Köpek kuyruğunu ardına kıstı ve beş on adım öteye kaçtı. Hacı Süleyman’ın gözlerini kan bürümüştü. Bu keklik bolluğundan üç dört çift olsun vuramasın ha? Elinden gelseydi çifteyi güneşe tutup, öldürücülük tutkusunu doyurmak için ateş edecek ve güneşi kör edecekti. Tam o sırada önünde yürüyen uyuz köpek yarı havlayış, yarı uluyuştan ibaret bir ses çıkardı. Aynı zamanda da Hacı Süleyman, başının üzerinde, yükseklerde bir kanat hışırtısı duydu.

Yüksek bir kayanın tepesinde yumurtlayan bir miho kanada kalkmıştı. Hacı Süleyman birdenbire çiftesini havaya dikti ve çiftenin iki gözünü birden ateşledi. Miho kanatlarını topladı, avına saldıran bir şahin gibi aşağıya doğru düştü. Havaya, yolunan bir sürü tüy uçtu. Kuş sendeledi, dengesini buldu. Ve bir fişek gibi dosdoğru yükseklere fırladı. Ardı sıra bıraktığı tüyler döne döne yere indi.

Yandan gelen saçmaların biri, kuşun bir gözünden öteki gözüne geçerek, ikisini birden akıtıp kör etmişti. Kuş artık korkunç ve garip bir karanlıkta uçuyordu. Hiç durmadan, dinlenmeden beş saat uçtu. Doğdu doğalı tanıdığı göğü karanlıklarda aradı. Fakat göğü bulamıyordu. Biliyordu: Yuvası göğün bir kenarında, bir kayanın üzerindeydi. Yavruları yiyeceksizlikten ne haldeydiler acaba? Annelerinin mavilerde çınlayan sesini araya araya, göklere baka mı kalacaklardı? Kuş olanca gücünü yeni baştan kanatlarına verdi. Herhalde bu karanlıkları aşacak ve karanlıklardan ötelere yayılan mavilere ulaşıp dalacaktı.

Böylelikle dört beş saat daha uçtu. Artık gece olmuştu. Miho hâlâ gündüzü arıyor, ama bulamıyordu. Kanatları ağırlaşıyordu. Kanatlarıyla aydınlığa varamayacağını anladı. İşte o zaman erden sesiyle yükseklikleri yaratmaya kalkıştı. Şarkı söyledi. Şarkısıyla ve içinin ateşiyle zindan kesilen evreni, apaydın edecek olan güneşi yaratmaya çabalıyordu. Fakat artık bitkindi. Gecenin karanlığında sesi sendeliyordu. Sesi dindikçe de, kanatları sarkıyordu. Engin üzerliklerin bu kimsesiz uçucusu, karaya ancak yavrularıyla bağlıydı. Yavrularının yuvasını, bağrından yolduğu tüylerle döşemişti. Son bir defa, karanlıkta iki ayaklı birer pamuk yumağına benzeyen sarı gagalı yavrularını çağırdı. Sesi kısıldı. Gırtlağından garip gürültüler çıkararak ve tekerlenerek çırpına çırpına denize düştü.
Ertesi günü, ıssız denizlerde bir beyaz tüy yüzüyordu ancak.

Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)

gunduzunu+kaybeden+kus Gündüzünü Kaybeden Kuş

Ermeni Balıkçı ile Topal Martı

Topal martı ile balıkçının konuştukları bile görülmüştür. Önce martının laf attığına kalıbımı basarım, diyeceğim. İlkin balıkçının martıya laf atmasının mümkünü yoktur.
Raviyanı ahbar işbu muhavereyi şöyle naklederler:
Martı:
Balıkçı:
—Susacak mısın topal, sabah sabah?..
Martı:
Balıkçı:
—Patlamadın ya! Daha nişana varmadık.
Martı:
Balıkçı:
– Gözünü seveyim topal, sus… Sus da bir yan evvel (bir an evvel) varalım şu nişana. Martı:
Balıkçı:
—Zo bu kadar laf ettiğine bakılırsa pek aç olmalısın?
Martı:
Balıkçı:
—Dur öyleyse de bir istavrit keseyim barim.
Martı:
Balıkçı:
—Amma da kafa patlattın ha!
Martıya bir istavrit başıyla, etlerinden sıyrılmış, kuyruğu titreyen bir kılçık iskeleti fırlattı. Küreklere asıldı. Az sonra sis içinde büyümüş Hayırsız Adalar önümüzde idi. Martı susmuştu. Artık konuşmuyorlardı. Balıkçı o zaman bana döndü:
—Ne zaman balığa çıksam sandalı şıp deyi tanır; peşime
düşer. Bir de uğurlu kuştur; hiç sorma.
—Neden topal diyorsun Varbet?
—Topaldır da ondan.
—Ne olmuş bacağına?
Cevap vermedi. Sustuk. Rüzgâr bir kara kokusu getirdi burnuma. Bozulmaya başlayan bir karpuz kokusu etrafımızı sardı. Balıkçı bu kadarcık konuştuğuna canı sıkılmış gibi susuyordu. Balıkçı dediğin içinden konuşan adamdır, diyeceğim ama yanlış olur. Balıkçı kendi kendisine bile geveze değildir. Balıkçının gevezesine hiç rastlamadım. İnsan geveze ise balıkçı değildir. Balıkçı ise geveze değildir.
Etrafına bakışından şu muhavereyi yapmış gibi olduk:
“Kınalı’nın burnunu görüyor musun?”
“Görüyorum.”
“Yukarda beyaz bir toprak vardır. Orayı da görüyor musun?”
“Hayır…”
Balık sükûndan hoşlanır. Kendisi gibi ağzı var dili yok insandan haz eder.
Benim yine başım dönüyor. Bir daha mı balığa çıkmak? Bu ne kocaman, sağır, derin ses, denizin sesi. İnsan bu küçük sandalın içinde ne ufak. Ah kara. Orada sesler, insanlar, gürültü var. Ağaçlar var. Rüzgârlar var. Ayağının altında kaskatı topraktan açıklara bakmak tatlı şey. Ama bu kocaman bir ağzın nefes alışına benzeyen sağır sesleri denizin ortasında, bir sandalın içinde, bir topal martı yan gözle sizi dikizlerken dinlemek insana bir korku, bir ürperme veriyor. Ah bir dönsek! Karaya bir ayağımı bassam kurbanlar keseceğim. Kurban mı? Kurban ne korkunç, ne barbar şey Allahım! Nasıl da hayvanları çoluk çocuğun, kadınların, kızların önünde boğazlarlar. Ne iptidai âdet!
—Sular çok fena! Sen de neredeyse bayılacaksın, dönelim
hadi!
—Aman dönelim..
Kumkapı’daki kahveye vardığımız zaman yüzüme bir sıcak kan dalgası hücum etti. Oh, dünya vardı! Balıkçı yüzüme keskin keskin baktı:
—Bir daha mı seninle balığa çıkmak, dedi, sen sinirli
adamsın zo.
Günlerce bana dargmmış gibi yaptı. Zaten o kiminle küs değildi. Galiba matemde idi de yakasına siyah bir şey takmıştı. Ahbapları:
—Varbet’in nesi öldü acaba? Sorulmaz ki herife… Barut!
diyorlardı.
Ben yine balığa çıkmaya, o garip haleti yeniden bulmaya can atıyordum. Hem korkmak, hem hülyaya dalmanın korkunç bir zevki vardı. Bu zevki bir daha tatmalıydım.
Misinaları cıgaradan kehribar kesilmiş tırnaklarıyla parlatırken gördüm.
—Agop Ağa, dedim, balığa mı?
Cevap vermedi. Kahveciye:
—Varbet’e bir kahve yap.
—Kahvemi içmişim, istemez.
—Balığa mı Varbet?
—He balığa… N’olacak?
—Beni de alsana!
Varbet’in de dünya yüzünde alacağı vereceği, ihtiyacı vardır. Bir çelebiden beş on para almak küçük düşmek sayılmaz ki…
—Ama, dedi, sandalın içinde ölsen geri dönmem bak.
—O gün biraz rahatsızdım.
—Yine rahatsız olacaksın; aldırma. Bu sinirle sen karada
da rahat edemezsin. Koy ki bir şey olmaz. Ama ölsen ne olur?
Ecel geldikten sonra ha karada, ha denizde.

—Nerede topal martı?
—Öldü.
—Nasıl?
—Nasıl olduğunu bilmem. Bir sabah nişana vardım ki tam
nişanın üstünde ölüsü yüzer.
—Sen göresin diye mi geldi nişanda öldü dersin.
Cevap vermedi. Birdenbire yakasındaki matem bezini topal martı için taktığı düşüncesi kafama doğuverdi.
—Yoksa bu siyahı martı için mi taktın Varbet?
Gözünü gözüme dikti.
—Maşallah, dedi, bugün kafan karadaki gibi işliyor. Korku yok, dedi.

* Herhangi bir dergide yayımlanmadan, yazar tarafından doğrudan kitaba alınan bu hikâye, Varlık Yayınlarından çıkan kitapta bu adla yayımlanmış, ancak “İçindekiler” listesine “Ermeni Balıkçı ve Topal Martı” olarak geçmiştir. (Yay. N.)

Sait Faik Abasıyanık / Ermeni Balıkçı ile Topal Martı

topal+marti Ermeni Balıkçı ile Topal Martı

Güvercin Avlayan Martı

“Terasta yemlerini yiyen güvercinlerden biri aniden başının üzerinde kurşundan bir gölge hissetti. Çatıya tüneyen martı, şişmanlığından umulmayan bir çeviklikle güvercinin tepesine kurşun gibi inmiş, zavallıyı yerden iki metre yükseklikte vurmuştu. Galiba sivri gagası ile karnını deşmişti.

Bir an, ama sadece bir an çıkıp şunu taşla mı olur, kurşunla mı olur vurayım diye geçti kafamdan, o kadar. Hınç ile dolmuştum.

Ama tabiatın kanunu değildi bu. İsyanım buna idi. Bu çizgiden çıkmış gidişe idi. Niçin martılar güvercin avlıyor? Balıkla beslendiğini bildiğimiz bu güzelim hayvanlar niçin çıktı yoldan böyle? Bir araştırma mı yapılsa acaba? Bana göre araştırmaya falan gerek yok…

Ağaçları tıraş ettik, balıkların kökünü kuruttuk. Havayı mazotla doldurduk. Toprağı dejenere ettik. Bir yerden şöyle kazara çıkmış bir çimen ucu görsek, hep birlikte oraya hücum ederek ezdik onu, mahvettik.

Büzülüp kaldığım odada martıya mı, güvercine mi, yoksa kendi halime mi ağlayacağımı bilmeden donup kalmıştım…

Mustafa Kutlu

guvercin+avlayan+marti Güvercin Avlayan Martı

Nazar

Gece, Leylâ’yı ayın on dördü
Koyda tenha yıkanırken gördü.
“Kız vücûdun ne güzel böyle açık!
Kız yakından göreyim sahile çık!”
Baktı etrâfına ürkek, ürkek
Dedi: “Tenhâda bu ses n’olsa gerek?”
“Kız vücûdun sarı güller gibi ter!
Çık sudan kendini üryan göster!”
Aranırken ayın ölgün sesini,
Soğuk ay öptü beyaz ensesini,
Sardı her uzvunu bir ince sızı;
Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı.
Soldu, günden güne sessiz, soldu!
Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!”
Tâ içindendi gelen hıçkırığı,
Kalbinin vardı derin bir kırığı.
Yattı, bir ses duyuyormuş gibi lâl.
Yattı, aylarca devâm etti bu hâl.
Sindi sîmâsına akşam hüznü,
Böyle yastıkta görenler yüzünü,
Avuturlarken uzun sözlerle,
O susup baktı derin gözlerle,
Evi rüzgâr gibi bir sır gezdi,
Herkes endîşeli bir şey sezdi.
Bir sabah söyledi son sözlerini,
Yumdu dünyâya elâ gözlerini;
Koptu evden acı bir vâveyla,
Odalar inledi: “Leylâ! Leylâ!”
Geldi köy kızları, el bağladılar…
Diz çöküp ağladılar, ağladılar!

Nice günler bu şeâmetli ölüm,
Oldu çok kimseye bir gizli düğüm;
Nice günler bakarak dalgalara,
Dediler: “Uğradı Leylâ nazara!”

Yahya Kemal

derin-kirik Nazar

Bir Ağaç Karşısında

Soğuk bir kış günü, karanfil almak için çiçekçi dükkânına girdim. Tatlı bir yaz hararetiyle ısıttırılan bi yerin havası, nibâti usarelerin hafif, sert ve yeşil buğulariyle dolu idi. İstediğim çiçeklerin destelenmesine kadar, bana gösterilen sandalyede oturdum. Mes`ut bir insanın hayâl evi gibi, iklim, mevsim, yer ve zaman dışında meyl ve hevesin arzu edebileceği her türlü renkte otlar, yapraklar ve çiçeklerle dolu olan bu âdeta sihirli dükkânda sessiz bir hayat ile nefes aldığı hissedilen karanlık yapraklı, bodur bir hurma ağacından başka hiç bir şeyle meşgul olmadım. Hayâlim, sanki âciz bir sinekti ve nebatî örümcek onu birden ağlarında avlamıştı. Hareketsiz duran haşin ağaca baktım ve düşündüm: Bir limonlukta hapsedildiği için, uzaklarda kalan diğer hemcinsleri gibi, öğle güneşlerinde sıcak toprağa gölge salamayan, yağmurlarda ıslanamayan, fırtınalarda sarsılmayan, semayı, yıldızları, ayı görmeye görmeye unutan şu ağaç, bulunduğu köşede acaba mes`ut muydu? En hakîr ottan, en muhteşem çınara kadar her nebatın muhtaç olduğu hava ve ışıktan, kuş ve böcek ziyaretinden mahrum olarak, bu ağacın soba harareti ve insan nefesiyle yaşamaktan mes`ut olabileceğine hükmetmek için kendimce makul bir sebep bulamadım.
Nebatların zekâsı hakkında büyük Maeterlinck`in anlattığı akıllara hayret verici müşahedelerden sonra, bir ağacı mes`ut veya muztarip tasavvur etmekte hiç bir garabet kalmıyor. Varlıkların sükûtuna aldanmamalı! Muztaripler yalnız ‘‘muztaribim’’ diye bağırabilenler değildir. Bilinmez niçin, acıya hayat katan kudret, insandan başka hiç bir mahlûka acının sırrını açıklamak imkânı vermemiştir. Her mahlûk, hayatın kanlı yollarında, boynuna geçirilen ve sesini boğan bir ağır ‘‘sükût’’ zincirini sürükleyip yürüyor. Hiç bir beygir, hiç bir arı, hiç bir sinek, başının ağrıdığını veya midesinin bulandığını bize söyleyememiştir. Fakat bu cinsten bir ıztırabın gözü, başı, ağzı olan bir mahlûka yabancı olabileceğini sanmak ne merhametsizliktir. Rüzgârlı, karanlık gecede, bahçenin ağaçları, vahşi gürültülerle hışırdıyor; bu ağaçların niceleri kırılan bir dalın yarasiyle kanıyor, niceleri gizli bir böceğin zehiriyle için için ölüyor, niceleri can çekişmekte, niceleri anlaşılmaz acıların kıskacına yakalanmış, kıvranmaktadır. Fakat bunu hiç kimse bilmiyor, çünkü rüzgârlı, karanlık gecede hepsi aynı gürültü ile sallanıp hışırdıyor. Çöllerin serbest bir ağacı iken, ırsîbir terbiye ile, yavaş yavaş ateş kenarında yaşamaya mahkûm uyuşuk bir kedi zilletine indirilmiş, bu şimdi çiçeksiz, meyvesiz, aşksız ağacın her dokusu, duyulmak için ağız ve sesten başka bir şey istemeyen bin karanlık feryat ile dolu olduğunu pek muhtemel gördüm.
Dar saksıya gömülen kısa kütükten çelik süngüler gibi fışkıran yapraklar, korkunç bir ıztırap ile gerilmiş büyük bir elin bana doğru uzanan sert parmakları gibi göründü ve demir kafes arkasında yatan hasta arslanın sıtmalı, büyük, sarı gözlerini andıran nebatî gözlerle, mahbus ağacın bana bakmakta olduğunu, tüylerim ürpererek düşündüm.

Ahmet Haşim
Gurebâhâne-i Laklakan

bir+agac+karsisinda Bir Ağaç Karşısında