Deli Kızın Aşk Şarkısı

Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi;
Açarım gözkapaklarımı ve doğar herşey yeniden.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Yıldızlar vals yaparlar, kırmızı ve mavi,
Ve keyfi bir siyahlık dörtnal peşinden:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Düşledim büyüyle beni yatağa çektiğini
Ve çılgınca öptüğünü, delice şarkı söylediğini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Devrilir gökten Tanrı, solar cehennem ateşleri:
Melek ve Şeytan’ın adamları çeker giderken:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Hayal ettim söylediğin yoldan döneceğini,
Fakat yaşlandım, artık unuttum ismini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Bir fırtına kuşunu sevmeliydim seveceğime seni;
Hiç değilse baharda göğü şenlendirir gelirdi.
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Sylvia Plath

kafamdan+uydurdum+seni Deli Kızın Aşk Şarkısı

Laleler

Laleler de çok kışkırtıcıdır, kıştır burada.
Bak nasıl da beyaz her şey, nasıl sakin, nasıl kar altında
Huzuru öğrenirim, uzanarak kendi başıma sessizce
Nasıl uzanırsa ışık bu beyaz duvarlara, bu yatağa, bu ellere.
Kimse değilim ben; ilgim yok patlamalarla.
Adımı ve günlük giysilerimi teslim ettim hemşirelere
Ve geçmişimi anesteziciye ve bedenimi cerrahlara.

Dayadılar başımı yastıkla nevresime
İki beyaz göz kapağı arasında kapanmak istemeyen göz misali.
Aptal göz bebeği, her şeyi içine almak zorunda sanki.
Hemşireler gelip geçer, dert değil onlar,
Beyaz başlıklarıyla giderler karaya doğru uçan martılar misali,
Elleriyle bir şeyler yaparlar, birbirlerine benzerler,
O yüzden kaç tane olduklarını söylemek imkansız.

Onlar için bir çakıl taşıdır bedenim, üzerinden akarken
Suyun çakıla davrandığı gibi davranırlar, teskin ederler usulca.
Parlak iğneleriyle hissizleştirirler beni, uyuturlar.
Artık kaybettim kendimi, bezdim bagajlardan –
Marka deri çantam kara bir ilaç kutusu gibi,
Kocam ve çocuğum gülümser aile fotoğrafından;
Saplanır derime gülüşleri, gülümseyen küçük çengeller.

Bıraktım her şeyi, inatla adıma ve adresime iliştirilmiş
O otuz yaşındaki yük kayığını.
Pansuman yaparak temizlediler beni sevdiğim çağrışımlardan.
Yeşil plastik yastıklı tekerlekli yatakta korkmuş ve çıplak
İzledim çay takımımın, ketenli çekmecelerimin, kitaplarımın
Batarak kaybolduğunu, ve kafamın üzerine çıktı su.
Bir rahibeyim şimdi, bu denli arınmamıştım hiç.

Çiçek istememiştim, istediğim sadece
Ellerimi çevirerek uzanmak ve büsbütün boş olmak.
Ne özgürlüktür bu, bilemezsin ne özgürlüktür –
Öyle büyük ki huzur, afallatır seni,
Ve bir şey istemez, bir künye, birkaç ıvır zıvır.
Ölülerin vardıkları yerdir bu, nihayetinde; tasavvur ederim
Kapatırken ona ağızlarını, bir Komünyon hapı misali.

Laleler çok da kırmızılar öncelikle, incitirler beni.
Hediye kağıdı arasından bile işitirim onların soluklarını
Usulca, beyaz kundaklarının arasından, korkunç bir bebek gibi.
Kırmızılıkları konuşur yanıtlayan yaramla.
Hilekârdır onlar: beni batırdıkları halde, su üstünde yüzer gibiler,
Asabımı bozar onlar apansız dilleriyle ve renkleriyle,
Bir düzine kırmızı kurşun sonda boynumun etrafında.

Daha önce kimse izlemedi beni, şimdi izlenirim.
Döner laleler bana, ve ışığın günde bir kere yavaşça
Bollaştığı ve yavaşça azaldığı pencere ardımdadır,
Ve görürüm kendi kendimi, yassı, gülünç, güneşin gözüyle
Lalelerin gözleri arasında kesilmiş bir kağıt gölgesi gibiyim,
Ve yüzüm yok benim, kendi kendimi yok etmek istemiştim.
Hayat dolu laleler yer benim oksijenimi.

Onlar gelmeden önce yeterince dingindi hava,
Gelip giderek, her bir solukta, yaygarasızca.
Sonra doldurdu laleler havayı yüksek bir ses gibi.
Şimdi takılıp durur hava ve anaforda dönenir bir nehir misali
Takılıp durur ve anaforda dönenir pas kızılı batık bir motor gibi.
Kendini adamadan eğlenen ve dinlenen
Mutlu dikkatimi yoğunlaştırırım onlara.

Duvarlar da kendilerini ısıtır sanki.
Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali;
Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi,
Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır
Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden.
Tattığım su sıcak ve tuzlu, deniz gibi,
Ve sıhhat gibi uzaktaki bir ülkeden gelir.

Sylvia Plath

sylvia+plath+laleler Laleler

Mahvolmuş Hayatlar

‘aynı kadınla iki kez
evlenerek hayatımı mahvettim’demiş
William Saroyan.

hayatlarımızı mahvedecek bir şeyler
her zaman vardır,
William,
neyin veya kimin
bizi önce
bulduğuna
bakar,
mahvolmaya hep
hazırızdır.

mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de.

ancak
o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların,ayyaşların,hapisane
kuşlarının,uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin.
varoluşun
menekşeler kadar,
gökkuşağı
kasırga
ve
tamtakır
mutfak
dolabı
kadar
olağan
bir
parçası
olduklarının.

Charles Bukowski

mahvolmus+hayatlar Mahvolmuş Hayatlar

Yalnız Yerdir Cehennem

Adam 65’indeydi, karısı 66,
Alzheimer hastası.

Adamın ağzı
Kanserdi.
Geçirdiği ameliyatlar ve gördüğü
Işın tedavileri
Çene kemiğini eritince
Tel takmışlardı
Çenesine.

Bir bebeğin altını
Değiştirir gibi
Her gün
Altını değiştirirdi
Karısının.

Durumundan dolayı
Araba süremediği için
Hastaneye taksi ile
Gider,
Konuşmakta zorlandığı için
Adresi kağıda yazardı.

Son ziyaretinde
Bir ameliyat daha
Gerektiğini söylediler;
Sol yanağının ve
Dilinin
Biraz daha temizlenmesi gerekiyordu.
Eve döndüğünde
Karısının altını değiştirdi,
Fırına dondurulmuş hazır yemeklerden
Koydu, akşam haberlerini
İzledikten sonra
Yatak odasına gitti, silahı
Aldı, karısının şakağına
Dayadı ve ateşledi.

Kadın soluna
Yığıldı, adam
Kanepeye
Oturdu,
Namluyu ağzına soktu ve
Tetiği çekti.
Silah sesleri komşuları
Harekete geçirmedi.
Daha sonra fırında
Yanan yemeğin kokusu
Geçirdi.

Biri geldi, kapıyı
Omuzlayarak açtı ve gördü
Çok geçmeden
Polisler gelip
İşe koyuldular, bazı şeyler
Buldular:

Bakiyesi bir dolar on dört sent olan
Bir tasarruf hesabı defteri
Sonuca vardılar:
İntihar.

Üç hafta sonra
İki yeni kiracı
Taşındı daireye,
Ross adında
Bir bilgisayar mühendisi ile
Bale eğitimi alan
Karısı Anatana.

Mutlu
Bir çift gibi
Görünüyorlardi.

Charles Bukowski

alzheimer+hastasi Yalnız Yerdir Cehennem

Değil

Biraz değiştim,
Her 
şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Değiştim…
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor, bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil…
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın,
ne kazanabileni ne de kaybedeniyim…
Sorun değil…
Elbet Alışırım…
Biraz alıştım.
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Alıştım!
Varlığını istemediğim tüm eksik yanları
Ve çokluğunu da, yokluğunu da istemediğim iki arada bir derede duyguya alışıyorum…
Bir yanım bırak diyor bir yanıma
Kesin değil! Henüz tanıştık…
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Tanıdığımı sandığım bana daha yakınım artık
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda
Ve aynalarda ağlarken gördüklerim kendi tarafımda
Bir yanım memnun oldum diyor,
Bir yanım tanıyamadım daha
Samimi değil…
Bir hayli kırıldım…
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime
Gözlerimden tut da ciğerlerime kadar kırgınım…
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım!..
Maziye hiç değil, âna kırgınım
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
Dinlediğim şarkılarda bana seni anımsatan şarkıcılara,
Beni anladığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşuna
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa…
İyi değilim.
Galiba yoruldum…
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum.
Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!..
Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum.
Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık
Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!..
Toprağa bakan yanım senden zaten ayrı
Sana bakan yanımsa toprakla aynı
Hıh! Ne yaparsan yap, gördüğünün seni görmesini bekleyemezsin!
Gözlerim yorgun…
Dudaklarım, dudaklarım hissiz…
Dokunulmadan geçen yıllar bana ağır…
Sarılmadan geçip giden uğurlamaların, kavuşmaları hep beklentisiz
Söyleyemediklerini söylesen de şimdi
Sesine aşina yanım, onca sessizlikten sonra artık sağır!
İsteyerek değil…
Çok çalıştım
Paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı git izine
Beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkiye
Ve bence bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen
Daha önce de gitmiştim…
Çok çalıştım…

Paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı git izine
Beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkine
Ve bende bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen
Gitmek için, bitmek için, sana huzur vermek için
Çok çalıştım…
Daha öncede gitmiştim…
Kendi isteğimle…
Anladım ki daha önce sevmemiştim!
Çok çalıştım inan
Değişen yanımın aslında hep aynı olduğunu göstermeye
Her defasında daha da tozlanan canımı kırmadan korumaya
Ve alışmaya kendime…
Bu göz gözü görmez dumanlı halime
Çok alışmaya çalıştım hem de…
Tanıştım seninle doğan yanımla da, ölen yanımla da
Birini yaşattım! Yaşatıyorum da hala
Ama diğerinin ölmesine engel olamıyorum da
Yorulmak, dinlenmekten geçmiyor
An be an çöküyor, insanın içindeki güç
Işığı sönüyor…
Beyaza dönüyor rengi git gide
Hissizleşiyor…
Ne yormak istedim seni,
Ne de yormak kendimi
Çok çalıştım
Gitmeye de kalmaya da…
İkisi de aynı acı.
Kolay değil!
Çisel Onat
biraz+degistim Değil

Düş ve Dua

yağmura, nisana ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim

ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara
bir derviş olup yürüdüm uzaklara

yanıldı denektaşım geriye döndüm
Kutsal Sözler Panayırı’na sığınıp
ipeksi bir sessizliğe büründüm:

bir hayat,mahçup ve duru
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru.

İbrahim Tenekeci

dus+ve+dua Düş ve Dua

Şiir Portakal Hasan Varol

Metin Altıok’un bir uyarısı var ki, bunu söylemeden geçemeyeceğim:
“Şurası unutulmamalıdır ki hiçbir şiir salt imgeden ibaret değildir. Çünkü şiirin soluk alması gereklidir. Salt imgeye dayalı şiir tıkız bir şiir olur. Daha doğrusu şiir olmaktan çıkar. (…) İyi şiirde imge şiire kan pompalayan ve sonra yine kanla dolan yürek gibidir. Eğer imgeyle sözcükler arasında böyle bir dolaşım sağlanmazsa imge de şiir de değerini ve yaşamını yitirebilir.” agy s 16

Kendini tekrar okutan bir dize, bir şiir görevini yapmış demektir.
***
Cahit Kerse anlatıyor:

“Şiir yazmasına izin vermesi için ustası Halaf al-Ahmar’a başvuran Abu Nuwâs (VIII. yy.) ondan şu yanıtı almış: “Bin eski şiiri ezbere öğrendiğin zaman şiir yazmana izin vereceğim.” Abu Nuwâs bir süre ortalıktan çekilmiş, sonra gelip ustasına istediği sayıda şiir ezberlediğini bildirmiş. Ustası çırağının ezberlediği şiirleri birkaç gün dinlemiş. Ezbere okuma işi bitince Abu Nuwâs isteğini tekrarlamış. Bunun üzerine Halaf öğrencisine ezberlediği şiirleri unutmadıkça şiir yazmasına izin vermeyeceğini bildirmiş. Abu Nuwâs ustasına şöyle yanıt vermiş: “Çok zor, bu şiirleri öğrenmek için çok uğraştım.” Ama ustası görüşünde direnmiş. Bunun üzerine Abu Nuwâs bir çilehaneye çekilip şiirden uzaklaşmaya çalışmış. Ezbere öğrendiği şiirleri unutunca ustasının yanına dönmüş. Ancak o zaman ustası ona şiir yazması için icazet vermiş.
Bu kıssanın, Arap şiirine özgü anlamının dışında, genel planda bir çift anlamı var: “Senden önceki şiiri çok iyi öğren, ama hemen unut!” Bunun da daha geniş bir anlamı var: “Geleneği iyi öğren, ama sakın ona bağlanma!”

**
Necati Cumalı ile ilgili hazırlanmış güzel bir seçki var elimde, daha önce okumuşum ve bazı bölümlerin altını çizmişim. Çizmişim, ya sevdiğimdendir ya da ilk defa böyle bir düşünce ile güzellik ile karşılaşıyorumdur ve onu açık etmek istemişimdir. Eğer anımsamak istersem hemen gözüme çarpsın istemişimdir.

Necati Cumalı bir “Stendal” örneğinden söz ediyor, şöyle:
“- Nasıl bir anlatım yöntemi uyguladınız hikayelerinizi yazarken?

– Stendal der ki, ben yazmaya başlamadan önce yarım saat medeni kanun okurum. Kendimi onun üslubuyla hazırlarım. Nedir medeni kanun? Gereksiz tek sözcük yoktur içinde. Kişiler arasında ilişkiler kesin, yalın bir biçimde anlatır. Stendal’ı örnek tuttum ben de kendime. Sık sık Tevrat okurum sonra. En büyük hikaye kitabıdır çünkü.” age s 72

Hoşunuza gidecek bir soru da şu olmalı: Niçin şiir yazar insan?
Bakınız böyle başlayan Necati Cumalı ne diyor?
“Niçin şiir yazar insan?
Öncelikle şiir seversiniz, okursunuz. Sonra o şiirlere bir şeyler katacağınıza inanırsınız. Çağdaş bir insan olarak okumuş olduğunuz şiirlerin geçmişte kaldığını düşünürsünüz. Artık siz yeni olayların içinde yaşamaktasınız, yeni yorumlar getirmek, yeni duyarlıklar yaşamak zorundasınız. İşte bunu yapabiliyorsanız yazdıklarınızın bir anlamı vardır. Okuduğunuz şiirlere benzer şiirler yazıyorsanız, yazmasanız da olur.” age 79

Necati Cumalı
(Yazmak Yaşamaktır. Yankı Dergisi 7-13 Mayıs 1984)

Hasan Varol / www.siirportakal.blogspot.com

siir+portakal Şiir Portakal Hasan Varol

Ateş Çemberi (Neco)

I.

“Dün akşam yolda gördüm/ Seni yıllardan sonra” çalıyordu radyoda. Dükkândan dışarı taşan sese zaman zaman şişko kebapçının çırağı eşlik ediyordu alüminyum tepside üzeri tabakla kapalı kebap servisini taşırken. Şükran Ay söylüyordu şarkıyı. Bayram yine içiyordu. Tekel bayiiydi. Kışlalar Caddesi’nde büyükçe bir dükkânı vardı. Üstten kesilmiş inci bıyığı, siyah geriye taralı, briyantinli saçı, yumurta topuklu rugan iskarpinleri, çizgili lacivert takım elbisesi ve yüzünden eksik olmayan gülümseyişiyle; rakı, votka, şarap ve bira şişelerinin, fındık, ayçiçeği, leblebi, fıstık ve rengârenk fasulye şekerlerinin dolu olduğu tezgâhın gerisinde ellerini ovuşturur, “peşin satan veresiye satan” levhasının yanındaki Dörtyol’un kurtuluşunun otuzdördüncü yıldönüm törenlerine katılan İsmet İnönü’nün elini öperken çekilmiş fotoğrafına bakar, tezgâhın altına gizlediği kadehten bir yudum alır, dudaklarından düşürmediği Yenice sigarasından derin derin emerdi. İşler yolundaydı. Briket imalathanesi tıkır tıkır çalışıyordu. Mardinli işçilerin başına getirdiği kardeşi Balıkçı Recep’e bakılırsa yeni bir yer kiralanmalı, inşaat mevsimi başlamadan stok yapılmalıydı. Göbekli’nin Özerli’de kırk dönüm mandalin bahçesinin tapu devir işlemi bitmişti; elinde kapı gibi tapusu vardı. Çevresini telledikten sonra kalın kavakları kestirip köşeye bir işçi barakası yaptıracak, turunçlara limon aşılayacaktı. Limon mandalinden çok para ediyordu. Para parayı çekerdi. Bir tarla daha alır, mandalin fideleri getirir, Ziraat’ten emekli olan Rıza Dayı’yı kâhya yapardı. İki ay sonra fideler çiçeklenir, Payas’tan efil efil esen Karakaya rüzgârı bayıltıcı kokuyu çardağa taşır, akşamüzerleri barakada rakı içer, keyfini çıkarırdı. Çok geçmeden mağaza kiracıları sökün eder, henüz çiçekken ağaç başına ikiyüz kuruştan satın alırlardı. Hükümet Meydanında, Şalgamcı Salih’in durduğu köşede beş katlı bina yükseliyordu. Gözü kottaki dükkânlardaydı. Ardından istasyona çalışan dolmuş sayısını beşe çıkarmaya gelecekti sıra. Telefon böldü düşüncelerini. Eşiydi, “Çıktı mı Orhan?” diye sordu, bir süre dinledi, “Tamam tamam” dedi, buyruklar verdi, kapadı. Torunu gelince sıkı sıkıya tembihledi, tezgâhın altındaki gazeteye sarılı rakı şişesini aldı, çıktı. Yılancı Hacı’ya gidecekti. Adana-Ceyhan arasındaki Yılankale’de Şahmaran’ı öldürürken boğulan dedesinden el almış olan Yılancı, yılan, akrep, melimanga ve örümcek sokmalarını okur, üfler, anında zehri çıkarır, acıyı dindirirdi. Şöhreti Ankara’ya kadar ulaşmış, geçenlerde askerî bir helikopterle Kayseri’den hasta getirilmişti. Her akşam, İstasyon’daki konağının balkonunda içer, neşelenir, eski çapkınlıklarını anlatır, şarkılar söylerdi. Çıkınca kebapçıya uğradı, iki acılı adana yaptırdı, impalaya bindi, topukladı. Gece dönerken şen şakrak şarkılar söylüyordu. Arabayı kullanan Yılancı’nın oğluna takılıyor, müstehcen fıkralar anlatıyor, arada bir “Aslan yeğenim” diye sırtını sıvazlıyordu.
Eve geldiğinde eşi karşıladı ahşap merdivenin başında, “Köroğlu yatmamış daha” diyerek elini omzuna attı kadının, merdiveni çıkarken ansızın, “Fadik bana bir şeyler oluyor, göğsüm, göğss…” diyerek yığıldı. Kadın, ellerinden kayıp merdivene serilen ve boğuk, boğuk bir şeyler söyleyen adama dehşetle baktı, bağırıp çağırmaya, dövünmeye başladı. Çocuklar gürültüye uyandılar. Arabaya indirdiklerinde gözlerinin feri kesilmiş, sulanmıştı. Hastaneye giderken güçlükle araladığı gözlerini tavana dikiyor, eliyle garip işaretler yapıyor, uzaktaki akrabalarını yanına istiyor, ellerini göğsüne bastırarak, “Nefes, nefesim kesil…” diyordu. Devlet hastanesinde kalp spazmı tanısıyla üç gün yatırıldı. Adana’ya Tıp Fakültesi’ne sevkedildi. Kalp damar cerrahisinde yattığı ameliyat masasından kalkamadı. Bir gün morgda kaldı, ertesi gün öğle namazına yakın tabutu eve getirildi. Sabah, ablası “N’oldu gül yüzünü seyrettiğimiz, nerelere gittiii…” diye ağlayarak çıkageldi. Teyzesinin kızı, “Kara bir düş görmüştüm dün, kara ip, kara yumak, kara yünden…” diyerek ağlıyordu. Çocuklar kendilerini paraladılar cenazede. Kızkardeşleri saçlarını başlarını yoldular, “Bizi bırakıp da nerelere gittin gardaaaş, gardaş…” Günlerce ağlayıp sızladılar. Ölüm bu, öyle kara bir deveydi ki, herkesin kapısına çökerdi. Ölenle ölünmüyordu, zaman geçtikçe acıları azaldı, kendi hayatlarına döndüler. Kırkında kırklığı dağıtıldı, mevlit okutuldu, yemek verildi. Çok geçmeden miras davası başladı. Üç oğlu üç kızı vardı Bayram’ın.
Büyük kız, İzmir’de piyango satıcısı, kendisinden yaşlı, gut hastalığına yakalanmış biriyle evliydi. Ortanca kız kekemeydi, kocası terziydi, karınca derdince geçinip gidiyorlardı. Küçük kızı İstanbul’daydı, ölümünü duyunca gelmiş, bir hafta sonra dönmek zorunda kalmıştı. Küçük oğluyla ortanca oğul, büyükleri Necdet’ten korkarlardı. Diğerlerinin öfke topuğuna çıkmasına rağmen mirasın yarısına o kondu.

II.

Neco’nun hikâyesi uzun.
İlkokulu bitiremedi. Kuran kursundaki gibi, okula diyerek evden çıkar, aşağı mahalleye top oynamaya giderdi. Artan vakitlerde, salyangoz toplayan çocukların ellerindekini zorla alır, kendisi satardı. Bir keresinde kardeşlerini Samanpazarı’na, demiryoluna götürmüş, demir artıkları toplatmış, şekerli leblebi alacağım diyerek kandırmış, sattıklarından iki şişe bira alıp içmiş, eve duyurmasınlar diye tehdit etmişti. Başöğretmen, veli toplantısı olmamasına rağmen çağırdığında bir terslik olduğunu anlamıştı Bayram. “Bu sene de kalacak” dedi öğretmen. Üçüncü sınıfta ikinci yılıydı. Dersleri zayıftı. “Devamsız” dedi öğretmen. “Her gün mutad okula geliyor” diyecek oldu annesi, üzerine yürüyen Bayram’dan çekindi, sustu. Çırak verdikleri kasap, çok geçmeden, “Al bu çocuğu, başıma bela olacak.” Elimi keseceğim diye, et doğranan kütüğe sol elini koyup satırı kaldırıyor, adamın yüreğini ağzına getiriyordu. Radyo tamircisi Sami Usta’nın dükkânına götürdü babası. “Eti senin kemiği benim. Aman göz kulak ol, bir sanatı olsun bari” dedi. Kalfanın sırtına büyük bir vega radyo düşürünce kovuldu. Terzi Salim, Oto Tamircisi Celil Usta, Faytoncu Bekir derken denenmedik iş kalmadı. Kebapçının çırağı, “Seni karakoldan çağırıyorlar Bayram ağbi!” diye koşturduğunda Neco ondört yaşındaydı. Sami Kasap ve Beyaz Kelebekler’in Belediye gazinosundaki konserinde Zaza Cemil’in adamlarından birinin kafasında sandalye kırmış, Cemil, “Kimmiş bu, bulun getirin bakıyim” deyince Çakal Hanifi’nin sağ kolu olan adamın huzuruna çıkarılmıştı. Gözleri ateş gibi parlayan bu gözüpek delikanlıyı Zaza, Ceyhun Kulüp’ün sorumlusu yaptı. Çok geçmedi. Yazlık Pınar Sineması’nda, Sevda Yüklü Kervanlar filminin kadınlar matinesinden ağlayarak çıkan yavuklusu Nigâr’a laf atan delikanlıyı beş yerinden bıçakladı. Komiser, “Yahu Bayram, bu ne iş, bu çocuk sana hiç çekmemiş” diye söylenirken, Neco yaptığından zerre kadar pişmanlık duymuyordu. Onbir ay hüküm giydi. Cezası paraya çevrildi. Mahkeme süresince yattığıyla kaldı. İçerde Çakal Hanifi’nin adamlarından biriyle kankardeşi olmuştu. Çıkınca ona gitti. Duvarda, çapraz haldeki iki dev tavuskuşu tüyü arasında Çakal Hanifi’nin ustası Ağınlı Şevket’in büyütülmüş fotoğrafı, yanında kırmızı çintemanilerin lacivert ve sarı zemendi karşılıklı yaprak motifleriyle bir arada bulunduğu bir av tüfeği asılıydı. Geniş sedirde halı ve üzerindeki kalın minderde bağdaş kurmuş olan adamın elindeki kehribar tespihten çıkan seslere, kalın, boyalı bıyığına, çatık kaşlarına baktı, sert sözlerine kulak kesildi; “Erken başlamışsın yeğen…” Cevap vermedi. Başını yere eğdi. “Zaza’yı öz kardeşimden çok severim, o da gençliğinde senin gibiydi. Kısa keseceğim, bu yolda kadın ve kuruya düşmeyeceksin, kumar çürütür, bizim defterde bu işler yazmaz. Gözünü bir an kapamayacaksın, sırtından hançerlerler adamı. Çektiğin silahı kullanmadan yerine koymayacaksın, kolay kolay da silah çekmeyeceksin…” Daha neler söylendi, bakır mangalda pişen acı kahvenin tamamını içti mi, kehribar tesbihini isterken neler söyledi, tam olarak hatırlayamıyordu. “Hayat bir gemi/ Yoktur yelkeni/ Resme baktıkça/ Hatırla beni” Askerde takım komutanı, “Ben sizin ananızı avradınızı…” diye küfredince, “Ben buraya anama küfredilsin diye gelmedim” diyerek önce başçavuşu dövüp ardından firar etmiş, lakin babasının ısrarıyla teslim olmuş, altı ay hapis yatmıştı. Burada çektirdiği fotoğrafın arkasına yazıp göndermişti bu cümleleri.Yeğenleri arasında en çok sevdiği Murat’a ayrı bir fotoğraf iliştirmiş, ona da, “Bir dağ ne kadar yüce olursa olsun bir kenarı yol olur/ Neco ne kadar yiğit olursa olsun yeğenlerine kul olur” yazmıştı. Gri bir şalvar vardı üzerinde. Ayağında arkası basılı yumurta topuk ayakkabı, saçı tıraşlı, fotoğraf biraz flu olduğundan tam seçilemiyordu yüzü. Annesi, “Gözlüğümü getir kız!” diye seslenirdi her eline aldığında. İkinci firarında da rahat durmadı,Çakal Hanifi’nin yeni açtığı kulübe gitti bir akşam. Payas’a mahkûm getiren bir başçavuş da sivillerini giyip gelmişti ve sarhoştu. Ütülünce hır çıkardı. Arkadaşına saldırdı. Belindeki paslı kamayla delik deşik etti adamı. Onbir yıl hüküm giydi. Antakya Cezaevi’nde yatarken fellah gardiyanla kapıştı, iki yerinden şişledi, dişlerini kırdı. Sonra delikanlı olduğu anlaşılınca barıştı, kankardeşi oldular, dişlerini altın kaplama yaptırdı. İki yıl sonra Reyhanlı’ya, oradan Ceyhan’a sevkedildi. Ceyhan’ın azılı kabadayılarından Remzi Efe’yle koğuş ağalığı kavgası yaptı. Kötü halinden dolayı Aksaray’ın rutubetiyle meşhur hapishanesine gönderildi. İki kez hücreye kapatıldı. Ciğerleri su toplamaya başlayınca bir zaman hastanede yattı. Tedavisi sürerken günü dolmuştu. Üç ay sürdü hastane macerası. Bir hemşireyle basılınca çıkardılar. Zaten iyileşmişti. Bir zaman dinlendi, babasının açtığı hırdavat dükkânını işletti. Her işi gibi bu da uzun sürmedi. Sık sık kasayı boşaltarak Soğukoluk’a pavyon kapamaya gidiyor, toplu sünnetler yaptırıyor, garibanları Lokantacı Ahmet’te doyuruyordu. İşler kötüye gidince babası dükkânı kapattı, “Nalet olsun, ne halin varsa gör!” dedi. Belediyenin üç dönemdir başkanlığını yürüten Nebioğlu Niyazi, hamamda oğlanlarla âlem yaparken yakalanıp istifa etmek zorunda kalınca, Muazzez Turing’in “Karaoğlan” şarkısı evde çalınmaz oldu. Kapı kapı dolaşıp oy toplardı babası. Şimdi parti merkezinin Niyazi Bey’e komplo yaptığını düşünüyor, bu haksızlığı içine sindiremiyor, evdeki altı ok ve güvercinli afişleri, Ecevit mavisi gömlekleri ve propaganda plaklarını atıyordu. Neco bununla da yetinmemiş, bazıları kulübe takılan Dev-Gençli arkadaşlarının derneğine dadanmıştı. Aksaray’da yatarken koğuş arkadaşından Yılmaz Güney’in Boynu Bükük Öldüler romanını alıp okumuş, annesiyle çekilmiş fotoğrafının yanına başucuna iliştirmişti. Soğukoluk’taki pavyonların çoğu Sütçü’nündü. Bir konsomatrisi masadan sakınınca olay çıkarmış, tabancısını çekerek sağa sola ateş etmiş, “Ulan benim adım Neco, bana bunu yapanın…” diye bağırarak dehşet saçmış, Sütçü’nün adamlarının araya girmesiyle iş tatlıya bağlanmıştı. Annesi bir gün, İstanbul Küçükköy’de oturan kızkardeşinden mektup geldiğini, birlikte gidip gidemeyeceklerini sordu. “Ben de sıkılmıştım zati, bakalım Maviş ne durumda…” diyerek yola düştüler. Bir hafta geçmedi, sıkıntıdan patlamaya başladı. Karşı dairede oturan Rizeli Şükran da okumuştu Yılmaz Güney’in romanını, lakin lastik fabrikasında çalışıyor olması hoşuna gitmemişti Neco’nun. Eniştesinin sazıyla pencerede hem rakısını içiyor, hem de “sevda olmasaydı/ gönüle dolmasaydı”yı söylüyordu, türkünün nakaratında bir değişiklik yaparak, “bu dünyada sevmeyene ahrette keriz derler” diyor, Şükran’ın kendisini dikizlediğini bilerek keyifleniyordu. “Kız abla ilk gördüğümde içim cızz etti, ama konuşmaya çekiniyorum, ne kadar sinirli görünüyor” deyince, Maviş “Kız bakma onun sert göründüğüne, çocuk gibi yüreği vardır, hem seni sordu geçen…” cevabını vermiş, Şükran’ın kalbi duracak gibi olmuştu. “Nee, beni mi sordu, ne dedi ne dedi?” “Bekâr mı? diye sordu.” Ertesi gün Maviş, kızının doğum günü için Şükran’ı da çağırdı. Yenildi, içildi, Neco’dan şarkı istediler, “dün akşam yolda gördüm/ seni yıllardan sonra”yı söylerken Şükran’ın içi eriyordu. El ayak çekilince yalnız yakaladı, yanına sokuldu, avucuna bir kâğıt bıraktı, hafta sonu Şükran işten eve dönmedi. Birkaç gün sonra Neco’nun telefonu geldi, Dörtyol’a kaçmışlar, yıldırım nikâhla evlenmişlerdi. Kızın babasıyla annesi tehditler savurdu, Maviş’in evine polis getirdiler, fayda etmedi, Neco’yu tanıyınca korkudan kabul ettiler. Bir yıl geçmeden oğlu oldu Neco’nun, adını Feyzi koydular. İlkokul üçüncü sınıfta büyük yeğeninin elinden düşürmediği Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı’nı görünce alıp göz attı, “Bizim rahmetli dede de severdi böyle kitapları, sende mi sofu olacaksın lan” diyerek ensesine bir tokat indirdi. Nereden bilebilirdi oğlunun okumayı sökünce Minyeli Abdullah’ı kanlanmış gözlerle masa lambasının ışığında okuyacağını. Neco’nun evine bağlılığı ikinci çocuğu Ayşe’nin doğumuna rağmen dört yıl sürdü. Dükkânına arada bir uğruyor, kulübe ve yeni açtıkları Atom Kıraathanesi’ne poker oynamaya gidiyor, soluğu Soğukoluk’ta alıyordu. Şükran’ın özenle yetiştirdiği karanfil, begonya, küpeli, menekşe ve akşam sefaları, nikâhta başını yaslayarak çektirdiği fotoğraf, beyaz badanayla tertemiz görünen Rum yapısı taş evi çevreleyen bahçeye ektiği soğan, tereotu ve maydanozlar fayda etmedi. Şafağa doğru ter, rakı ve sidik kokusuyla, kapıyı tekmeleyerek geliyor, sızıyor, öğleyin uyanıyordu. Çok geçmeden Kasap Salih’in çırağı beliriyor kapıda, “Usta, güveç yaptırıyorum gelsin dedi” diyor, “Tamam yeğenim, tıraş olup geliyormuş dersin” cevabı veriliyordu. Çıkarken, kapıdan, “Komodine para bıraktım, akşam beklemeyin” diye sesleniyordu. Kaç kez konuşmak isteyen kadını terslemişti. Bir defasında ısrar edince yüzünde şaklayan tokatla susmuş, gözündeki morluğu soranlara, “Mutfağın kapısına çarptım” demişti. Babası, bu tatsız günlerde öldü. Yarısına konduğu mirası Soğukoluk’ta eritmeye başladı. Bir gün serviste kelek yapılınca kavga çıktı. Sütçü’nün güvendiği adamlardan birine, işaret parmağını sallayarak, “Ulan cin olmadan şeytan çarpmaya mı kalkıyorsun, kendine ölümlerden ölüm beğen!” diye bağırdı. Ertesi akşam Salih ve Ayhan’la birlikte Koçero’nun cins horozlarından birini götürdüler, İzmir’den yeni gelen Şantöz Şebnem Güneş’in “Veremli Gelin”i okuduğu sahneye atıp kurşunladılar. Kan revan içinde çırpınarak can veren horoza korkuyla bakan Şebnem’i ilk kez orada gördü. Sütçü’nün adamlarını püskürtmek için havaya ateş edip kaçtılar. Haftasına Salih’in küçük oğlunun sünnetine getirdiler Şebnem’i. “Gönlümde gizli bir sevgili arar/ Gözlerime bakıp dalan gözlerin” şarkısını istedi, söylerken bir tabak gül yaprağını döktürdü, paralar saçtı, miskete kaldırdı arkadaşlarını, kadınla birlikte şarkı söylediler. Buluttan çıkmış yeni ay gibiydi Şebnem. İri, siyah gözleri, abartılı allık sürülmüş yanağına dağılan bukleleri, gamzeleri, ruju dağılmış etli dudakları, endamı, buğulu sesiyle yüreğinde bir yeri fena halde yakaladı. Nasıl olduğunu anlamadan kalbinden bir kudret oku çıkmasıyla giderek Şebnem’in sinesine saplandı, kalbini kuşattı, ikisi de üçyüzaltmışaltı damar sevdaya düştü. Şebnem’e, İskenderun’da sahil yolunda bir daire kiraladı, dayadı, döşedi. Evindeki plak ve içki koleksiyonunu buraya taşıdı. Çiçeklerle, duvar süsleriyle, kristal avizelerle süsledi. Arada bir evine gidiyor, çocuklarını seviyor, eşinin serzenişlerine kızıyor, kulübe uğrayıp akşam pavyona geçiyor, programdan sonra Şebnem’le aşk yuvalarına geliyorlardı. Babasından kalma cumhuriyet altınları tükendi. Şebnem doymadı. Hafta sonları Gölcük’e kardeşine götürmesini istedi, arabasını yeniletti, tayyareyle İstanbul’a gidip Adalar’a vapur gezisi yaptı, Ankara’da Gençlik Parkı’nda Ümit Yaşar’dan güç bela ezberlediği şiirleri okudular. Program sonrası birlikte çıkmak isteyen Tarsuslu bir tüccarı öldüresiye dövdü. Kaçak gezdi. Evi değiştirdiler. Bir gün, “Beni çok kısıtlıyorsun, bıktım artık” diye söylenince olan oldu. Küfürler yağdırarak tekme tokat dövmeye başladı kadını. Bağırtılara yetişenler içeri girdiklerinde, elinde bir tutam saç, gözü dönmüş, ağzından köpükler saçarken gördüler Neco’yu. Kadınsa endam aynasının dibinde cansız bir külçe gibi yatıyordu. Yirmi gün yattı Şebnem. Kaburga kemiğindeki çatlak geçinceye, yüzündeki çürükler iyileşinceye kadar evden çıkmadı. Her gün bir hemşire geliyor, akşama kadar bakımını ve hizmetini görüp gidiyordu. Neco’yu çoktan affetmişti fakat araya buz dağları girmişti. Artık içeri girince boynuna sarılan, “Yaktın lan beni” diyerek sevinçten gözleri ateş gibi yanan, başını göğsüne yasladığında çocuk gibi saçını okşayarak ona eski zaman hikâyeleri anlatan ve “Çocuk istiyorum” diye tutturan kadın gitmiş, yerine duygusuz biri gelmişti. Neco kahroluyordu. Yaptıklarına yanıyor, eskisinden daha çok sevdiği kadının her gün bir adım uzaklaştığını düşünerek kendini yiyordu. Âşığı sevdadan vazgeçirmeye say deryayı kurutmaya say gibiymiş.
Neco’nun annesiyle, eşinin Kırıkhanlı hocaya yaptırdığı muskalar fayda etmedi, Hamiyet Hala’nın fincan falından okudukları çıkmadı, Şükran’ın arada bir kıldığı namazlardan sonra yaptığı dualar kabul olmadı, oğlu Feyzi’nin aklının ermeye başlamasıyla onunla dertleşti. Babasının bir aşüftenin yolunda yitip gittiğini, kendilerine bu zulmü reva gördüğünü anlattı. Şebnem işe başladığında Üçyol’daki dükkânları satmaya başlamıştı Neco. Kala kala istasyona çalışan taksilerle Çağlalık’taki tarla kalmıştı. Aralarındaki arzunun canlanması için Şebnem’e sevdiği kalın kremsiyelerden, gerdanlıklardan, yüzüklerden aldı. İpek bluzlar, yılan derisi ayakkabılar, kürklü mantolar getirdi. Hazıra dağlar dayanır mı? Elde avuçta bir şey kalmadı. Kadının kırk çerağı varmış, biri sönse biri yanarmış demişti Salih Menekşe Gazinosu’ndaki falcı. O da yalan çıktı. Her gün yeni bir kâbusun başlangıcı oldu Neco için. Artık evine uğramıyor, pavyondan erken çıkıyor, Salih’in dükkânında birayla votkayı karıştırıyor, oracığa sızıyordu. Şebnem bazı geceler evde kalmasına da laf eder olmuştu. Görmezden geliyordu Neco. Fakat aralarına sığmayan tüy gözüne diken olunca içinde bir yerlerde derin bir sızı duydu. Bir öpücük istese yüzlerce hakarete uğrayacağını anladığında karnında, hapisteki gibi şişlik oldu. Salih’in ısrarıyla hastaneye gittiler, doktor hemen yatış yaptı. Siroz olduğu ve geç kalındığı anlaşıldıktan bir ay sonra bir hayli erimiş, her gün hastaneye taşınan karısına “Beni eve götürün, dayanamıyorum” demiş, doktora yapılan ricalardan sonra eve getirilmişti. Her gün akraba ve komşularla dolup taşıyordu ev. Kimsenin görmesine izin vermiyordu Neco. Bir deri bir kemik kalmıştı. Nefes alıp verişi güçleşmişti. Arada bir Şebnem’i sayıklıyordu. Eşi başında ağlıyor, alnına biriken teri siliyor, beddualarını hatırlayarak üzülüyordu. Gözlerini araladı güçlükle, Şebnem’i sordu. Kardeşi, Kasap Salih’e gidip anlattı durumu. “Tamam,” dedi, “ben akşama gider görüşürüm.”
Ölü gibi hareketsizdi yatakta. Kadın içeri girdiğinde Şükran çıktı, ardından oğlu terketti odayı.
Elini tuttu Şebnem, buz gibiydi. Kadını fark etti. Gözlerini aralamaya, bir şeyler söylemeye çalıştı, hırıltı çıktı boğazından. Eğildi, “Benim” diye fısıldadı. “Senden…” dedi Neco heceleyerek, “bir isteğim var.” “Ne istiyorsun, söyle.” Soluklanmaya çalışarak, “Üzerini çıkar” dedi. Kadın şaşırdı. Herkes başını eğmişti önüne, birer birer terk ettiler odayı. Yalnız kalmışlardı.
Soyunmaya başladı. Göz kapaklarını aralamaya çalışarak seyrediyordu bedenini. İç çamaşırıyla kaldı kadın. “Onu da…” dedi. İtiraz etti kadın. “Lütfen.” Çıkardı. Baktı baktı yüz hatları gerildi, gözünden birkaç damla yaş süzüldü. “N’oldu. Neden ağlıyorsun?” Başını çevirdi, ağlamaklı bir sesle, “Yitirdiğim hiçbirşeyi göremiyorum orada” diye fısıldadı.

Sadık Yalsızuçanlar

ye%25C5%259Filyurt Ateş Çemberi (Neco)

Bir Molla Kasım gelir

Ben dervişim diyene
Bir ün edesim gelir
Tanıyuban şimdiden
Varup yetesim gelir

Sırat kıldan incedir
Kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstüne
Evler yapasım gelir

Altında gayya vardır
İçi nâr ile pürdür
Varıp ol gölgelikte
Biraz yatasım gelir

Ta’n eylemen hocalar
Hatırınız hoş olsun
Varuban ol tamu’da
Biraz yanasım gelir

Ben günahımca yanam
Rahmet suyunda yunam
İki kanat takınam
Biraz uçasım gelir

Andan Cennet’e varam
Hak’kı Cennet’te görem
Hûri ile gılmanı
Bir bir koçasım gelir

Derviş Yunus bu sözü
Eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker
Bir Molla Kasım gelir

Yunus Emre
 
Tatarusagi-Koyu Bir Molla Kasım gelir

Kiraz çiçekleri

Ah, kiraz çiçekleri
Keşke sizin gibi
Düşebilseydim.

Masaoka Shiki

inokashira Kiraz çiçekleri