Son İsteğim

Akşamın sessizliğinde,
Son bir isteğim var,
Bırakın da öleyim,
Deniz sahilinde,
Ormanın yakınında.
Sessiz bir uykum olsun,
Engin sular üstünde,
Mavi bir göğüm olsun,
Mum ışığı da istemem,
Süslü bir tabut da istemem,
Taze dallardan,
Sade bir yatak örün bana

Ardımda da hiç kimse,
Durup başımda ağlamasın.
Sonbahar sesini versin,
Kuruyan yapraklarla.
Gürültüyle düşerse,
Çeşmelere durmadan,
Ay ışığı dağılsın
Yüksek çam tepelerine,
Çan sesi süzülsün.
Akşamın serin rüzgârı,
Üstümde de kutsal ıhlamur
Dalını sallasın.

Nasılsa bundan böyle,
Önceden olduğu gibi
Severek beni hatırlarlar,
Akıllarına gelince.

Doğacak çoban yıldızı…
Meşelerin gölgesinde.
Arkadaşım olacak,
Yine bana gülecek,
Günah ve dertlerden,
Deniz dalgalanacak,
Ben toprak istiyorum.
Bütün yalnızlığımla.

Aralık 1883

Mihai Eminescu

1200px-eminescu_grave28129-1 Son İsteğim

HAYATIMIZI İŞGAL EDEN İNSANLAR VE HAYATIMIZIN KIYISINDAN GEÇİP GİDENLER

Bu yazıya birkaç kez başladım. Olmadı. Yazdıklarımı beğenmedim. Galiba çok fazla olumsuz enerji yüklüyüm.

Garip bir seçim dönemindeyiz. Hem bir kurtuluş heyecanı hissediyoruz. Hem de yok oluş tehlikesi. Duygular bir o yana savruluyor, bir öteki yana.

Televizyonlar, gazeteler, internet ciğeri beş para etmez insanların demeçleriyle dolu. O kötü kalpli ve kara vicdanlı yaratıklar, bizim aydınlık geleceğimizin önüne her gün türlü engeller çıkarmaya çalışıyorlar.

Böylelerine karşı her zaman sabırlı ve nazik olabilmek zor. Onların ahlaki hafiflikleriyle burnumuzun dibinde uçuşmalarına karşı okkalı laflar dökülüyor yüreğimizden ve dilimizden. Hepsini buraya yazsam olmaz…

Bazen iyice bunalıyorum: Ne arıyor böyle insanlar hayatımda? Sorsalar bir dakika bile onlarla olmak, onları görmek, onları duymak istemem. Hiçbir düzlemde asla böylelerini seçmem. Ama…

Hayatımı işgal edebiliyorlar her şeye karşın.

Oysa sevgi ve dostluklarıyla beslendiğim insanlarla kuşatılmak isterim. İyi kalpli yakınlarımla, arkadaşlarımla, tanıdıklarımla…

Hatta belki hiç tanıma fırsatı bulamadığım ama hayatımın kısa bir döneminde yanımdan geçip giderken ılık bir rüzgâr estirerek hafızamda yer edenlerle…

Yıllar önce yine böyle bir ruh haliyle Kafka’nın bir sözünü ve hayatımın penceresini şöyle bir aralayıp uzaklaşan birileriyle ilgili anılarımı hatırlayıp bir şeyler yazmıştım. İzninizle tekrar paylaşayım.

* * *

Hayal meyal hatırladığım kimi anılar ve insanlar var.

Ayrıntıları ve yüzleri tam çıkaramıyorum. Ama damağımda bıraktıkları tatlar şaşılacak kadar canlı.

Niye onlar “kalanlar” arasında değil de “gidenler” arasında kaldılar diye düşünüyorum.

Ve ben neden yüzlerce insanın hayatından şöyle bir geçtim gittim; niye kalıcı olmadım, olamadım?

Neden benimle hâlâ bir şeyleri paylaşanlar bunlar da geçmişte kalan yüzlerce insan değil?

* * *

Sanıyorum 15-16 yıl kadar öncesiydi… Moskova’da yaşıyordum…

Köpeğimle gezerken karşılaşırdım onunla. Arka sokaklardan birinde oturuyor olmalıydı. Uzun sarı saçları, iri yeşil gözleri ve aydınlık bir yüzü vardı. Hep kederli bakardı.

İlk haftalarda bizi fark etmiyordu sanki. Sonra etti. Önce köpeğimi. Sonra sahibini. Ama konuşma olmadı. Sadece gülümseme. Onun da çoğu köpeğimin payına düşmüştü galiba.

Sonraki aylarda ölçülü bir gülümsemeyle selamlaşır olduk. Selamı verir vermez yüzü eski kederli haline dönüyordu. Kim bilir neler düşünüyor, ne acılar çekiyordu.

Onu, hayatını giderek daha fazla merak etmeye başlamıştım. Haftada birkaç kez rastlıyorduk. Onunla tanışmamın hiç de zor olmayacağını hissediyordum. Ama bunun için girişimde bulunmadım.

Utandığımdan değil. Belki de bazen uzaktan bakmayı daha gizemli ve çekici bulduğumdan.

* * *

Bir gün şaşılacak bir şey oldu. Ben onu gördüğümde her zamanki ölçülü selamımı hazırlarken o hızla yanıma yaklaştı. Ve oğlunun yirminci doğum günü olduğunu söyledi. Ben şaşkınlığımı bastırıp kutlamayla ilgili bir cümle kurmaya çabalarken ani bir el hareketiyle beni susturdu.

Oğlu dokuz yaşında evlerinin hemen önünde bir trafik kazası sonucunda ölmüştü. Kazayı yapıp çocuğun ölümüne yol açan ise o akşam içkiyi fazla kaçıran babasıydı. Oğlunun cenaze töreninde eşi yoktu. Cezaevindeydi çünkü.

Bu acıyı unutmak için çok kent, çok ev, çok iş değiştirmişti kadın. Sonunda geçen yıl evlenerek buralara yerleşme kararı almıştı. Ama kısa süre sonra eşinin kanser olduğu ortaya çıkmıştı. Aylarca süren tedavi sonuç vermemiş ve geçen hafta onu da kaybetmişti.

* * *

Kadın, koca bir kitabı doldurabilecek kederli yaşam öyküsünü birkaç dakikada önüme boşaltıvermişti. Son cümlesi yarın buradan da taşınacağına ilişkindi. Bana başka bir şey demeden köpeğime doğru eğilip sevgiyle vedalaştı. Sonra birkaç saniye bana dikkatle baktı. O an neler düşünüp hissettiğini bilmek için ömrümün birkaç yılını verirdim. Ardından her zamanki kısa gülümseyişi eşliğinde hızla uzaklaştı.

Arkasından seslenmek istediğimde adını bilmediğimi hatırladım. Tanışmamıştık ki. Tanımadığım bir kadındı o. O da beni tanımıyor ve adımı bilmiyordu. Ama hayatını anlatmak için beni seçmişti nedense.

Bunca ay uzaktan selamlaştıktan sonra birkaç dakikalık alışılmadık bir içten sahne yaşamıştık. Sonra o, sahneyi terk edip gitmişti. Sanki hiç var olmamış gibiydi.

* * *

Onca yıl geçti aradan.

Benim hayatımda çok şey değişti. Memleketler, kentler, evler, işler, insanlar… Ben de değiştim.

Acaba adını bilmediğim o kederli kadın nerededir şimdi? Nasıldır?

Geçen zaman içinde beni hiç hatırlamış mıdır?

Bir gün karşılaşır mıyız?..

* * *

Kafka bir kitabında, geri planda kalmış insanları merak ettiğini yazar. Tiyatroda yalnızca tek bir sahnede görünen, daha önce hep o sahneyi bekleyen, sahne bittikten sonra da kaybolup giden insanların hayatını anlamaya çalışır.

Kimdir bu insanlar? Ne yapar, nasıl yaşarlar? Neler düşünür ve hissederler? Sorunları, amaçları, hayalleri nedir? Aşkları ve özlemleri var mıdır? Ya nefretleri? Kompleksleri ve korkuları?

* * *

Her gün hayatımıza şöyle bir girip çıkan insanlar kimdir?

İşyerinde uzak bir köşede oturan, okulun kantininde rastladığımız, bizimle otobüs durağında bekleyen, gittiğimiz bar ve restoranlarda gördüğümüz ama tanışmadığımız insanlar kimdir?

O sıradan insanlar gerçekten de öylesine sıradan mıdır? Aralarında çok özel olanları yok mudur?

Yakından tanışsanız iyi dost olacağınız kimse çıkmaz mı onların içinden?

* * *

Koca şehirlerde, öbek öbek insanların arasında yaşıyoruz yalnızlığımızı. Kalabalıkların içinde biz de sıradanlaşıyoruz. Her şey dev bir çarkın dişlisine dönüşüyor usulca.

Çevremizdeki sıradan insanlardan bazıları daha çok çarpıyor gözümüze zamanla. Kimisi sevgili, kimisi eş, kimisi dost oluyor bize. Özel duygular yaşıyoruz onlarla.

Bazen fazla uzun sürmüyor bu durum. Seçimlerimizde her zaman haklı çıkmıyoruz. Onlar yeniden sıradanlığa dönüyor.
* * *

Oysa hayatın önümüze kadar ittiği cımbızla tutup başka birilerini seçseydik her şey bambaşka olmaz mıydı?

İşyerinde, okulda, otobüs durağında, barda veya restorandaki sıradan insanlar arasından bulup çıkarttıklarımız farklı olsaydı? Başka sevgili, eş ve dostlarla hayatımız çok farklı renkler kazansaydı?

* * *

Çok mu geç?

Yoksa kendinize bir şans daha verme fırsatına sahip misiniz?

O halde daha dikkatli bakın hayatınıza şöyle bir girip çıkan insanlara.

Sizin tiyatronuzda yıllardır tek bir sahneyi bekleyen insanlardan hiç olmazsa birinin, sahne bittikten sonra kaybolup gitmesine izin vermeyin.

Hakan Aksay

images-1.jpeg-1 HAYATIMIZI İŞGAL EDEN İNSANLAR VE HAYATIMIZIN KIYISINDAN GEÇİP GİDENLER

AZİZ NESİN’İN ANILARI BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİTMEZ’DE BİR ÖĞRENCİ EVİ

Bir Önceki Kuşaktan Özgün Bir Aydın

Yazdığı tarih kitabından bana sorular sorulan E. A., bizden önceki kuşağın aydınlarındandı Aramızda 20-25 yaş vardı. Buyüzden arkadaş olmadık elbet ama tanış olduk. E. A. bizden önceki kuşağın aydın ve özgün bir tipi olduğu için laf lafı açar gibisinden onu birazcık anlatmakta, bir önceki kuşağı anlamak yonünden yarar vardır.

Beni E. A. ile Yusuf Ziya Ortaç tanıştırmıştı. Birlikte olduklarında gençlik anılarını anarlardı. Benim görebildiğimce arkadaşları arasında Yusuf Ziya Ortaç’ın saygı duyduğu, odasında çalışırken gelse bile, kendisini yok dedirtmediği yada çalışma üzerinde olduğunu söylemediği tek arkadaşı E. A. idi.

Tarihçi E. A., Yusuf Ziya’nın. Orhan Seyfi’nin, Nazım Hikmet’in, Vala Nurettin’in, Faruk Nafiz’in delikanlılık arkadaşıydı. Bir arkadaş grubuymuşlar. Tarihçi E A. onlardan bikaç yaş daha büyükmüş. Laleli’yle Sarachanebaşı arasında E. A’nın iki katlı, tahtadan eski bir evi varmış, babadan kalma bir ev… Bu evde çok savrukça, tekbaşına yaşarmış ama arkadaşları pek de bırakmazlarmış tekbaşına yaşamasına. Haftanın çok gecesini bu evde geçirirlermiş. Gecenin geç saatinde, sabaha karşı gidecek yer bulamazlarsa, ceplerinde para kalmamışsa, kışın soğuğuna, karına dayanamamışlarsa E. A.’nin evine damlarlarmış. Halit Fahri ve daha başkalarının da katıldığı olurmuş. Sokak kapısı çalmak yok. Bu eve girmek kolaymış. Sokak kapısını kapı tokmağından tutup şöyle bir omuzlayınca açılırmış. Açan, dalarmış içeri, aç olanlar bulduklarını yer, olanı biten siler süpürürlermiş. E. A. olmadığı zamanlarda da eve girerlermiş. Kimi gece evine gelmekte gecikirse, E. A. yatacak boş yatak bulamaz, eline geçen örtüyü, paltoyu ustune çekip biyana kıvrılırmış Kendi evlerinde bile olmayan ozgurlukle evine girip çıkan, yiyen içen arkadaşlarına E. A. sesini bile çıkaramazmış. Dahası, bütün bunlar yetmezmiş gibi, geceyi evinde geçiren arkadaşları ertesi sabah hiç ödenmemek üzere E. A. dan borç para da alırlarmış.

Bir karlı kış gecesi artık çok mu bunalmış, her nasıl olmuşsa evdekileri bırakıp sokağa fırlarken, nereye gittiğini sormuşlar. E. A. da “o biçim” adamların çok talihli olduklarını, kendisininse hiç talihli olmadığını, bu gece talihi kendinden yana çevirmek için başının umarına bakmaya, bir deneme yapmaya gideceğini söylemiş.

Bizim kuşağımızla bizden önceki edebiyat kuşağının ayrımı büyüktür. Onların bizden çok üstün yanları olabilir ama genellikle bize göre ciddi sayılmazlardı. Onlar için espri çok önemliydi. Yukarda anlatılanda olduğu gibi onlar bir espri, bir esprinin güzelliği uğruna dostlarını, yakınlarını, hatta kendilerini bile harcayabilirlerdi. Sonraları ortaokul sıralarında E. A’nın tarih kitaplarını okuduk. Bize onu büyük tarih bilgini olarak tanıtıyorlardı. Afganistan’a, Kabil Üniversitesi’ne tarih profesoru olarak gitmiş, uzun yıllar orda kalmış, yakalandığı bir hastalık sonucu gözünün birini yitirmiş olarak yurda dönmüştü. Kullanılmakta olan, bilinen tarihlerin yanlış olduğunu ortaya çıkarmak saplantısı vardı, belki saplantı değildi de gerçekti, tarihleri düzeltiyordu. Filan savaş, yanlış olarak bilindiği gibi falanca tarihte değil filanca tarihte olmuştur, şu adam şu yılda değil bu yılda olmuştur, diye uzun araştırmalar yapardı. Galiba ona göre tarihlerin çoğu yanlıştı. Hemen hemen hepimiz üçbeş hafta, biriki ay yanlış doğmuştuk. Yaptığı tarih düzeltmelerinin önemli olduğunu söyleyenler vardı, ben bu önemi anlayamıyordum.’

Kendisinden epiyce genç, güzel bir hanımla evlenmişti. Sonradan bu eşini kendi eliyle başka bir yaşı uygun erkekle evlendirmiş olması çok konuşulmuştu. Yalnız yaşadığı son yıllarında Laleli’deki Tayyare Cemiyeti Apartmanları’ndaki evine gittiğim olmuştu.

Taksim’deki -şimdiki Sheraton Oteli’nin yerindeki- Belediye Gazinosu’nda bir gece bahçedeydim. İki masa ötemde de E. A genç eşiyle oturuyordu. Sahnede bir yabancı şarkıcı vardı. İspanyolca şarkılar söylüyordu. E. A. birden ayağa fırlayarak burasının Türkiye olduğunu, Türkiye’de ancak Türkçe şarkı söylenmesi gerektiğini bağırdı. Uzun boylu, uçam uçam ak saçları ensesinden aşağı sarkıp dağılmış, tek gözlü korsanlar gibi bir gözü olmayan bu yaşlı adama, gazinoyu dolduranlar şaşkınlıkla bakakalmışlardı. Ortalık dalgalandı. E. A. eşiyle çıkıp gitti.

İşte bizden önceki kuşaktan bir bilim adamı tipi… Yazmadan geçemedim.

Aziz Nesin
Aziz Nesin’in Anıları Böyle Gelmiş Böyle Gitmez

s-eb0d81fea24958487ffda629672ef005278d94b4 AZİZ NESİN'İN ANILARI BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİTMEZ'DE BİR ÖĞRENCİ EVİ

Utanmadan

Gözde olmak ya da gözden düşmek,
korku içinde yaşamaktır.
Bedeni ciddiye almaksa
acı çekebileceğini kabul etmek.

Gözde olmak ya da gözden düşmek,
korku içinde yaşamaktır demek
ne anlama gelir?
Kayırılmak aşağılar:
Kaybetmekten korkarız,
kazanmaktan da korkarız.
O yüzden gözde olmak ya da gözden düşmek,
korku içinde yaşamaktır.

Bedeni ciddiye almak,
acı çekebileceğini kabul etmektir demek
ne anlama gelir?
Acı çekerim, çünkü bir bedenim ben:
beden olmasam
nasıl acı çekerdim ki?

O yüzden bedenlerinin iyiliğini
kamu iyiliğinin önüne koyanlara
emanet edilebilir devlet;
siyasi yapıya
kendi bedenleri kadar iyi bakanlar da
devleti yönetmeye layıktır.

Lao Tzu
(Ursula K. Le Guin yorumuyla)

20230327_151146-1 Utanmadan

Mistik Lao Tzu, politik iktidarın gizemini yerle bir ediyor.
Otokrasi ve oligarşi, iktidarı büyülü bir şekilde kazanıldığı ve fedakarlıkla korunduğu, iktidardakilerin de güçsüzlerden açıkça üstün olduğu inancını yayarlar.

Lao Tzu ise siyasal iktidarı büyülü bir şey olarak görmez. Haklı iktidarın kazanıldığını, haksız iktidarın ise gasp edildiğini düşünür. İktidarı bir erdem olarak değil, erdemin bir sonucu olarak görür. Demokrasiler bu görüş üzerine kuruludur.

Kendini ya da başkalarını feda etmenin, iktidarı yozlaştırdığını söyler, iktidar Yol’u izleyen herkesin ulaşabileceği bir şeydir. Bu radikal bir biçimde altüst edici bir tavır. Anaristlerle Taocuların iyi arkadaş olmalarına şaşırmamalı.”

• Le Guin’in bu bölümdeki çevirisi (yukanda da itiraf ettiği gibi) kendi politik tavrı yüzünden biraz “sorunlu hale gelmiş. Bizim “devlet”, “kamu iyiliği” ve “siyasi yapı” diye çevirmeye çalıştığımız terim, Le Guin’in metninde commonwealth, public good ve body politic: Çincede ise (Pinyin transliterasyonuyla) tianxia (Le Guin’in transliterasyonuyla t’ien hsia: bkz. 13. Bölüm sonnotu). Diğer çevirilerin çoğu bu kavramı “ülke” ya da “krallık” terimleriyle karşılamış. Kelime anlamıyla “göğün altındakiler” demek, ama o zamanlardan beri, “İmparatorun hükmü altındaki topraklar” anlamında kullanılıyor (zaten “İmparator”da Huangdi yani “Göğün Oğlu” demek). Le Guin belli ki, İmparator, Kral gibi monarşik/despotik terimleri kullanmaktan kaçınma uğruna, tianxia’ya Commonwealth demiş, yani hem “kamu iyiliği/refahı” hem de “devlet”. Bu tercih metnin kastettiği şeyi bozmuyor, ancak Türkçeye çevirirken yeni sorunlar yaratabiliyor. -çn.

Açgözlülük

Halk açlıktan ölüyor.
Zenginler yiyip yutuyor vergileri,
o yüzden ölüyor insanlar.

Halk ayaklanıyor
Zenginler eziyor onları,
o yüzden ayaklanıyor insanlar.

Halk hayata değer vermiyor.
Zenginler hayatı o kadar pahalı yapmışlar ki
o yüzden hayata değer vermiyor insanlar.

Ama yaşamış olmak için yaşamayanlar
çok daha değerli servet peşinde koşanlardan.

Lao Tzu

images-1-1 Açgözlülük

Sözünde Durmak

Büyük bir düşmanlık uzlaşmaya vardığında,
biraz düşmanlık kalır gene de.
Nasıl sağlanacak barış?
Bilge ruhlar kendilerine düşeni yapar
başkasından bir şey beklemez.
Gücü gerçek olanlar yükümlülüklerini yerine getirir, gücü boş olanlar talep edip dururlar.

Göklerin Yolu ayrıcalık tanımaz.
Daima iyinin yanında kalır.

Lao Tzu
Ursula K. Le Guin yorumuyla
Çeviren: Bülent Somay

img-20230328-wa0012 Sözünde Durmak

Cahit Sıtkı Tarancı’dan Ziya’ya Mektuplar

Paris: 1.2.1939

Ziyacığım,

İstanbul’dayken içime sıkıntı bastığı zaman sana koşardım; çünkü sen benim için yalnız vefakar ve halden anlar bir dost değil, aynı zamanda, açık havayı, güneşi, baharı, iyiliği de temsil eden, nasıl olup da insan kalıbına girdiğine daima hayret ettiğim bir meleksin. Melek olduğun şundan da belli ki, bana “vefasız” demeye dilin varmıyor: Hoş, ben de vefasız sayılmam pek. Paris’e gelirken seni kucaklamak için ne kadar çırpındığımı tahmin etmiş olacaksın ki, benim uzatmamı beklemeden tasımı abıhayatla doldurdun. Günlerdir içiyorum içiyorum bitmiyor. Ne diyeyim, bana senin gibi bir dost verdiği için Allah’a hamd-üsena etmekten başka ne gelir elimden! Allah’ın sevgili kullarından biri olduğuma yavaş yavaş kanaat getiriyorum. Emin ol ki, seni tanıyanlar için yeryüzünde senden daha büyük bir revelation [keşif] yoktur. Bu satırları seni çok özlediğim için yazdığımı zannetme. Bunları daima düşündüm; ancak bugün söylemek fırsatını buluyorsam, bu gecikmeyi mazur gör. Bilirsin ki öteden beri şifahi bir sıkılcanlığım, dil tutukluğum vardır. Fakat seni özlemeye gelince, bunun ne yaman bir hasret olduğunu Paris’e geldikten sonra anladım. Meğer İstanbul’un en büyük cazibesi, istediğim zaman seni görebilmek imkanını bana bahşetmesiymiş. Paris’in bu primordial [çok önemli] cazibeden mahrumiyetine zor katlanıyorum. Canım İstanbul! Nasıl tütmesin ki gözümde, o iki şerefeli minarelerin üzerinde senin dost çehrelerin gülümsüyordur. Ziyacığım, yaşamakla ölmek arasında ter döken bir adam olduğumu ve birçok defalar ölüme teslim olmaya kadar gittiğimi yakından bilirsin. Her seferinde beni eteğimden tutup geri çeken mukaddes “el”in parmaklarından biri de sen olduğunu gene bugün burada itiraf edeceğim. Hayata her dönüşüm biraz da senin eserin olmuştur. Zaten ben, seni tanıdıktan ve sana hayran olduktan sonra, derbederliğim, içki iptilam ve vurdumduymazlığım hariç, şiir aşkımla, şiirlerimle, açık gönüllülüğümle ve çok veya az mevcut bütün meziyetlerimle intégralement [tümüyle] senin eserin değil miyim? Söylediklerimin hakikat olduğuna gülümsemeden inanmanı rica ederim.

Hariciye imtihanını kazanmadığına üzülmemiş olduğumu bilmeni isterdim. İmtihan hususunda biraz benim gibi olsan ya! Emlak ve Eytam Bankası’ndaki işini, tahminin hilafina, sana layık bulmakta bir mahzur görmüyorum. Niçin o işi hor görmeli? Nasılsa secondaire [ikinci derece] bir iştir, o veya ötekisi, arada fark mi var sanıyorsun? Senin bence asıl işin şiir yazmaktır. Onu yaptıktan sonra gerisi prose’dan [nesir’den] başka bir şey değildir.

Kadıköy vapurunda beni hatırladığına inanıyorum, çünkü sabahları ve akşamları sık sık kulağım çınlıyor.  Yalnız Sami Zeki’den ve İbrahim Hüseyin’den kaçmana bir mana veremiyorum. İnsanlan sevmeyi bana sen öğretmiştin, şimdi aynı dersi ben mi sana tekrarlayayım? Yoo Ziyacığım, onları da hoş gör, muhabbetini onlara da bezlet. Mukabele etmesini bilmezlerse ne kaybedersin? Seven adam, sevilmese de servetine halel gelir mi? Binaenaleyh, Kadıköy vapurunda Sami Zeki’yi de İbrahim Hüseyin’i de görecek, onlara iltifat edecek ve benden selam söyleyeceksin. Söz, değil mi?

Şimdi gelelim şiirine. Dördüncü terse’ye kadar bir fevkaladelik yok. Hatta pek malum hisleri gayet çetrefil ve acemice söylüyorsun. “İndir perdelerini şu biten günümüzün mısrasını söyleyen şairin ustalığı nerede? Fakat son terse, ifadenin istediğim mükemmeliyette olmadığı kayd-ı ihtirazisini ilave etmeyi unutmayarak söylüyorum, harikulade!

…ve annem şaşıracak.

“Görmeyeli ne kadar büyümüş oğlum!” diye.

Bu bir buçuk mısra, his hamulesi bakımından, “Rabbim, ben bu sabah da, Rabbim, ben yine sağım!” mısrasıyla atbaşı gidiyor. Fakat ah senin bu 7+7 ve takti taassubun yok mu, canım şiirin bütün lezzetini berbat ediyor. Mesela son mısra şöyle olamaz mıydı. “Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli!” Şimdi benim teklif ettiğim mısra şeklini beraberce tahlil edelim: Bir kere, annen seni hemen tanıyor değil mi? Hangi anne çocuğunu tanımaz ki! Fakat bu tanımaya bir hayret refakat ediyor: “ne kadar da büyümüş!” ve “görmeyeli” kelimesinde bu buluşmaya takaddüm eden hasret senelerinin uzunluğu sezilmiyor mu? Hele senin şekildeki “diye” ye hiç lūzum yok:

…ve annem şaşıracak:

(C’est une merveille poétique)’ 

Oğlum ne kadar da büyümüş ben görmeyeli!

Ne dersin, acaba haksız mıyım? Ah Ziyacığım, çok şairliğin, seni bu şekil aksaklıklarına düşürüyor. Ne olur biraz kendinden çıksan, vezin değiştirsen, takdim ve tehirlere başvurmasan, icap ederse kafiyeyi de kapı dışarı etsen! Table rase(1) zaruridir. Bunu gün geçtikçe idrak ediyorum.

Bana gelince: Paris’ten elbette ki memnunum. Geldiğime o kadar isabet etmişim ki! Avrupa’yı yalnız kitaplarla ve mecmua resimleriyle tanımak, tanımak sayılmaz. Gelip görmek şarttır. Gelecek mektuplarıma mevzu kalsın diye, intibalarımı döşek altı ediyorum. Gelelim yazdığım şiirlere. Henüz bitirmiş değilim. Mamafih müferrik birkaç mısra yazayım:

….

Cahit Sıtkı Tarancı 

1 (Fr.) Maziyi temizleme anlamında kullanılan, Latince asli tabula rasa olan söz.

img-20230219-wa0000 Cahit Sıtkı Tarancı'dan Ziya'ya Mektuplar

Burhaniye 22.6.1942

Ziyacığım,

Bu seferki mektubun hayli gecikti.Hani az daha gayret etsen kulaklarını çekmeye mecbur edeceksin beni. Hele kabahati bankadaki fazla mesaiye(?) yüklemene bayıldım. Bari yenge hanımdan bahsetseydin! Nedense ondan da bahis yok. Acaba bu husustaki sükûtun kasti mi yoksa dalgınlık ve unutkanlık eseri mi? Bana kalırsa sana bankacı yengeyle beraber şiir yengeyi de unutturan dişiler gördün Florya’da. Ve belki de şimdi aklın fikrin onlardadır. Bu seferlik bir tevbih cezasıyla iktifa ediyorum. Tekerrürü halinde seni ya bankaya yahut Florya plajı kabinlerinden birine kırk sekiz saat hapsetmek salahiyetim bakidir. Bu cezayı infaz edecek adam da Şevket Rado dostumuz olabilir. Ev ne oldu? Inşaat uzun sürüyor galiba. Biter bitmez seni ve yengeyi eşikten içeri itip kapıyı arkanızdan kilitlemek ve anahtarı yıldızlardan birine teslim edip Ne halimiz varsa görün, derek boy mumun borcu olun. Balayını geçirmek üzere sizi Venedik’e, Nice’e, Rio de Janena’ya nefyetmek de terim. Artık talibinize! Venedik dedim de aklıma geldi, Ankara Caddesi’ne uğradığın zaman Ahmet Halit Kütüphanesi’nin camekânına bir göz gezdiriver, bakalm bizim Venedik’te Ölüm tercümemiz çıkmış mı çıkmamış mı? Hoş, nasılsa parasını aldık yedik ya! Benimki de adet yerini bulsun diye sormaktan başka bir şey değil.

Son haftalarda Baki, Ömer Bedrettin ve Fethi Giray kitaplarından birer nüsha gönderdiler. Akıllılarına gelip de ta Burhaniye’ye kitap yollamaları şüphesiz hoşuma gitti. Geçen gün Baki’den bir de mektup aldım. Biliyorsun, yedi sekiz aydan beri evlidir. Çok mesut olduğunu yazıyor. Ne güzel şey değil mi? Senin de beni böyle bir müjdeyle sevindireceğin günü sabırsızlıkla bekliyorum. Baki’nin verdiği haberler arası da, radyoda şiir saatlerinin tekrar açıldığını, Muhip’in Yedek Subay Okulu’na hazırlanmak üzere kıta hizmetini yani neferliğini yapmakta olduğunu en mühimleri olarak sana bildirebilirim. Bundan başka Baki, Muhip’ten de şikayet ediyor. Şu Muhip’in, dostlarını böyle kırmasına bir türlü mana veremiyorum. Yazık ediyor kendine! İnşallah askerlikte pişer de, hayata ve dost sofrasına daha olgun ve daha gönül adamı olarak döner. O zaman, bu güzel dönüşü biz de sevinçle kutlarız. Son iki cümleyi Baki’ye de aynen yazdım.

Bir evlenme hasreti içinde olduğumu söylüyorsun. Tabi değil midir? Kendimi bildim bileli gurbet ve hasret peşimi bırakmıyor. Sılanın nasıl bir cennet, vuslatın ne çeşit bir saadet olduğunu yalnız hayal etmekle sürdüğüm ömrün daha fazla uzamasına mâni olmak biraz da hakkımdır sanırım. Fakat bakalım bu işi nasıl becereceğiz? Böyle bir teşebbüste beni en çok düşündüren cihet, alacağım kızı mesut edip edemeyeceğimdir. Yoksa ben, şahsen, mihnetlerin türlüsüne talimliyim. Hasılı halli güç bir muadele…

Cahit Sıtkı Tarancı

doxxlphw0acxfao-1 Cahit Sıtkı Tarancı'dan Ziya'ya Mektuplar

Küçük Kara Işık

Küçülmeyi arayan
önce büyümüş olmalı;
zayıflık peşinde koşan
mutlaka güçlüydü bir zaman.
Mahvini isteyen
önce yükselmiş olmalı;
almak için çırpınan
mutlaka vermişti eskiden.

Küçük kara ışık denir buna:
Yumuşak ve zayıf olan kalır
sert ve güçlü olanın karşısında.

Lao Tzu

Bütün metinlerde üçüncü bir kıta daha var:

Balık suyun altında kalmalı
Hükmetmenin gerçek araçları
karanlıkta bırakılmalı.

Ya da kelimesi kelimesine bir çeviriyle. “Devletin keskin silahları halka gösterilmemeli.” Bu Makyavelci beylik ifade ilk iki kıtadaki büyük temayı öyle alaşağı ediyor ki ister istemez bunun sonradan yapılmış bir müdahale olduğunu düşünüyorum. Belki de bir yorumcunun kendi pratik “küçük kara ışık” örneği.

Çeviren: Ursula K. Le Guin

stone_statue_of_lao_tzu_at_qingyuanshan_20200930154027-1024x683-1-1 Küçük Kara Işık

Lao Tzu’dan 5 Hayat Dersi

Hayatı kucaklayabilir ve ona sarılmayabilir misin? Kontrolü bırakıp yine de işleri halledebilir misin? Hedeflerinize zorlamadan ulaşabilir misiniz?

Bunların hepsi , Lao Tzu adlı gizemli bir bilge tarafından yazılan Tao Te Ching adlı eski Taocu anahtar eserde bulduğumuz temalardır . Çin antik çağının bu karakteri hakkında pek bir şey bilinmiyor ve hatta bazı tarihçiler onun gerçekten var olduğundan şüphe ediyor. Ama Tao Te Ching’i kim yazdıysa, milyonlarca insana dünyayı farklı bir ışıkta görmeleri için ilham verdi. Taoizm, varoluşun genellikle hafife alınan pasif, alıcı kısmına derinden saygı duyar. Taocuların hayatın “dişil” veya “yin” olarak adlandırdığı yönlerinin gücünün farkına vararak, çaba ve gücün her zaman işleri halletmek için alet kutusundaki en iyi araçlar olmadığını göreceğiz .

Daha önceki bir video olan The Philosophy of Flow’da , “wu wei” veya “zahmetsiz eylem”in yumuşak gücü olarak bilinen ve katılım sırasında “bölgede” olmak olarak da tanımlanan sözde “akış durumu”nu genişlettim. spor ve resim gibi belirli faaliyetlerde. Ancak bu makale (video), Lao Tzu’nun bilgeliğinin daha genel anlamda akışa devam etmemize nasıl yardımcı olabileceğini araştırıyor . Nasıl olur da kendimizi hayat nehrinin akışına bırakırız? Daha az stres ve endişe ile daha zahmetsizce nasıl yaşayabiliriz? Doğal akışın en az müdahalesi ile nasıl zengin bir hayat yaşayabilir ve bundan sonuna kadar zevk alabiliriz?

Lao Tzu’nun yazılarına dayanan aşağıdaki beş ders, hayatı tamamen farklı bir şekilde yaşamanız için size ilham verebilir.

1) Hiçbir şeyi zorlamayın.

Usta, başkalarına erdemi dayatmaz, dolayısıyla görevini yerine getirebilir. Güç kullanan sıradan bir insan, hiçbir şey başaramadığını görecektir.

Lao Tzu, Tao Te Ching , bölüm 38

Tao Te Ching’in birkaç bölümünde Lao Tzu, zorlamama ilkesi hakkında yazıyor. Zorladığımızda, büyük olasılıkla başımızı belaya sokan şeylerin doğal akışına karşı geliriz. Çoğu zaman, yeterince zorladığımızda sonunda gitmek istediğimiz yere ulaşacağımıza inanarak uygulanamaz olanı zorlayabileceğimizi düşünmek yaptığımız bir yanılgıdır. Bazı şeyler için, tutarlı bir şekilde zorlamak gerçekten de sonuçlara yol açar. Ama ne yaparsak yapalım, her zaman hesaba katmamız gereken doğa kanunları vardır.

Lao Tzu, doğanın kendine has bir şeyler yapma yöntemi olduğunu gözlemledi. Bu dünyada yaşarken doğanın belli bir düzen içinde tezahür ettiğini görüyoruz. Bazı şeyler büyük ve ağırdır, diğer şeyler ise küçük ve hafiftir. Bazı şeylerin büyümesi yıllar alır, diğer şeyler aynı gün doğar ve ölür. Biz insanlar da doğanın akışına bağlıyız; bebeklikten yetişkinliğe geçiş şeklimiz, öğrenme şeklimiz, bedenlerimizin işleyiş şekli; her şey kontrol edemediğimiz doğa kanunlarına bağlıdır. Bir şeyleri zorlarsak, kendimizi evrenin bize karşı işlemeye başladığı bir konuma getiririz.

Bu, örneğin akıntıya karşı yüzdüğümüzde olur. Bir süre akıntıya karşı yüzebiliriz ama çok yorucu olduğu için fazla dayanamayız. Ve sonunda pes ettiğimizde ve yukarı çıkmanın basitçe yapılamayacağını kabul ettiğimizde, bırakırız ve birlikte akmaya başlarız.

Bir şekilde doğaya karşı değil, onunla çalışmanın bir yolunu bulduğumuzda işler çok daha kolaylaşacak ve kendimizi çok fazla yormayacağız. Bu, ‘çok çalışmak’ yerine ‘akıllıca çalışmak’ anlamına gelir, yelkenlerimizi doğru ayarlayarak ve özenle seyrederek, evrenin rüzgarı bizi ileriye doğru itmeye devam eder.


2) Kendinize fazla yüklenmeyin.

Parmak ucunda duranlar sağlam duramazlar.
Önden koşanlar fazla uzağa gidemezler.
Başkalarını gölgede bırakmaya çalışanlar kendi ışıklarını söndürürler.

Lao Tzu, Tao Te Ching , bölüm 24

Mevcut uygarlıkta gördüğümüz tipik bir olgu, insanların kendilerini çok ileri götürmeye istekli olmalarıdır. Büyümenin bir yolu olduğu için sınırları zorlamak kendi başına yanlış değildir. Örneğin kuvvet antrenmanına bakarsak, aslında kasları aşırı uyarmak gerekir. Kademeli aşırı yük kullanarak bir ağırlık kaldırma seansı sırasında kasları kırarak, daha güçlü ve fazla mesai yaparak geri dönecekler. Ancak bu süreç söz konusu olduğunda, pek çok acemi kaldırıcının göz ardı etme eğiliminde olduğu, gerekli bir bileşen vardır, o da dinlenmedir .

Kaslara tekrar tekrar aşırı yük bindirdiğimizde, iyileşmek için yeterli zamanları olmadığı için sonunda antrenmanımıza devam edemeyiz. Niyetimiz kendimizi güçlendirmek olsa da aslında zayıfladık; Sayısız araştırmaya göre, kronik yorgunluk daha düşük bir bağışıklık sistemine yol açar ve ayrıca bizi depresyona daha yatkın hale getirir. Peki insanlar bunu neden yapıyor? Pekala, çoğu durumda bunun nedeni, çok hızlı bir şekilde çok kaslı olmak istemeleridir. Ancak kendilerini çok fazla zorlayarak kırılgan bir konuma geldiler.

Lao Tzu, parmak uçlarımızda durduğumuzda sağlam durmadığımızı öne sürerken, bunu parmak uçlarında durmak olarak tanımlardı. Her zaman eylem ve eylemsizlik arasında bir denge olması gerekir; şeylere harcadığımız çaba ile beden ve zihnin iyileşmesine izin verdiğimiz zaman arasında. İmkanlarımızın ötesine geçmek, kısa vadede daha fazla iş yapılmasını sağlayabilir elbette, ancak Lao Tzu’nun da gözlemlediği gibi, bu bizi aynı zamanda zayıf ve savunmasız hale getirecektir.

Başka bir örnek , stresli işlerde çalışarak kazandıklarını kazanmaya devam ettikleri sürece, biraz uygun fiyatlı bir ipotek alan insanlardır . Evet bu kısa vadede büyük bir eve yol açacaktır ama bu durum bu kişilerin hep hamster çarkında kalmasını ve asla belli bir gelirin altına düşmemesini gerektirmektedir. Bir ödeme yükümlülüğüne zincirlenmiş durumdalar ve daha az stresli bir işi üstlenmeyi göze alamazlar, eğer bu onların gelirlerini azaltırsa.

Ve neden? Çoğu zaman ihtiyaç duydukları için değil, diğer insanlara gösteriş yapmak için. Ve bunun bir bedeli var. Lao Tzu, “Ne kadar çok servete sahip olursanız, onu korumak o kadar zor olur” dedi. Ve bir bardağı ağzına kadar doldurduğunuzda onu taşımak oldukça zorlaşıyor. Bu nedenle, ideal olarak, Lao Tzu’nun bilgeliğini ciddiye alırsak, yaptığımız her şeyde iki ayağımız yere sağlam basmak isteriz.

3) Dünyayı kontrol etmeyi bırakın.

Dünyayı yönetmek ve kontrol etmek istiyor musunuz? Bunun yapılabileceğini hiç sanmıyorum. Dünya kutsal bir kaptır ve kontrol edilemez. Sadece denersin daha da kötüleştirirsin. Parmaklarınızın arasından kayıp kaybolabilir.

Lao Tzu, Tao Te Ching , bölüm 29

Pek çok sorunumuzu kendi kendine çözüldüğünü hiç gözlemlediniz mi? Müdahale her zaman gerekli değildir. Ayrıca, birçok durumda müdahale yalnızca daha fazla sorun yaratır. Her şey hareket halindedir, bu da koşulların sürekli değiştiği ve bugünün sorunlarının yarının nimetleri olabileceği anlamına gelir.

Bunu işyerinde sıklıkla görebiliriz, çünkü her zaman tüm süreçleri aşırı derecede kontrol etmeye çalışan ve sadece ekip içinde strese ve bölünmeye neden olan belirli bir yönetici vardır. Teslim tarihlerine uyulmuyor, iş arkadaşları birbirlerinden nefret ediyor ve her zaman dram yaşanıyor. Ancak bu yönetici birkaç haftalığına yokluğunda her şey yolunda gidiyor gibi görünüyor.

Lao Tzu, iyi bir liderin kontrol etmediğini , arka planda hareket ettiğini belirtir; insanların işleri kendilerinin yapmasına izin veriyor ve çok az müdahale ediyor. Yetki verme ve kontrol etme arasında bir fark vardır ; yönetmekle dayatmak arasında . _ Yönlendirme ve yetki verme, yumuşak bir şekilde ve çok fazla müdahale olmaksızın yapılabilir ve işlerin akışına bırakılması sağlanır. Kontrol etme ve dayatma genellikle güçle birlikte gider.

Uygulamada, müdahale etmeden önce biraz daha sık geri adım atmak isteyebiliriz. Birçok durumda, doğal gidişat işlerin gayet iyi yürümesini sağlayacaktır. Bu, temel olarak evrene güvenmekle ilgilidir , böylece kontrolü bırakabiliriz.

4) Yeter artık.
Yeterince sahip olduklarını bilenler gerçekten zengindir.

Lao Tzu, Tao Te Ching , bölüm 33

Kendimize aşırı yüklenme eğiliminde olduğumuz için, ihtiyacımız olandan çok daha fazlasını toplama gibi iğrenç bir özelliğimiz de var. Zenginlerin zenginleşmeye çalıştıklarını görüyoruz. Onlar için eşyalarını artırmak hayattır. Ama hep daha fazlasını elde etmeyi hedeflediğimizde yaşamayı unutmaz mıyız ?

İhtiyaçlarımız doğal sınırlarla gelir. Sadece gün boyunca enerjik kalmak için yeterli yiyeceğe ihtiyacımız var ve sadece susuz kalmamak için yeterli suya ihtiyacımız var. Fazlası zararlıdır. Taocu bilge Zhuangzi, bize gölette su içerken sadece bir karın dolusu su alan fareden bahsederek bu tartışmayı canlandırıyor. Bir fare, doğal olarak , aşırı içmekten kaçınır, çünkü çok fazla içmek vücuda zarar verir.

Bununla birlikte, insanlar genellikle ihtiyaç duyduklarından daha fazlasını biriktirirler. Bunun ana nedeni korku gibi görünüyor : “Bütün bunlara sahip olmamanın” kim olduklarını küçültme korkusu. Bu bir ego meselesidir: daha fazlasına sahip olmak, “Ben daha fazlasıyım” anlamına gelir. Gelecekte yeterince sahip olmayacağımızdan da korkuyoruz. Ama bildiğimiz gibi; gelecek belirsiz. Yarın ölebiliriz ve sahip olduğumuz her şey bir anda elimizden alınabilir.

Lao Tzu, “Memnuniyeti bilen, sonsuza kadar huzur içinde olacaktır” diyor. Ancak, ancak dışsal şeylere atfettiğimiz değerin bir yanılgıya dayandığını fark edersek, yeterli olup olmadığımızı bilebiliriz. Sahip olduğumuz şey değiliz, çünkü bu mülklerin hiçbiri bizim kontrolümüzde değil. Buna kendi bedenlerimiz bile dahildir. Fazla dışsal şeylere sahip olmak sonunda bir yük haline gelir. “Sahip olduğun şeyler sonunda sana sahip olur.”

Farede olduğu gibi, alabileceğimiz çok şey var. Elbette, sahip olduklarımızın kölesi olmadığımız sürece, örneğin güzel bir eve ve bankada paraya sahip olmak kötü bir fikir değil. Moderasyon anahtardır.

5) Hayata sarılmayın.
Hayatı kutlayanların vahşi hayvanlar arasında güvenle dolaştığını duydum. Savaşa girdiklerinde zarar görmezler.

Lao Tzu, Tao Te Ching , bölüm 50

Hayatı kutlamakla hayata sarılmak arasında fark var. Hayata sarılırsan kutlanacak bir şey kalmaz. Hayat son derece ciddi ve hatta acı verici hale geldi. Endişeliyiz çünkü her köşe başında tüm korkuların anası olan ölümü görüyoruz. Ölüm korkusu bizi hayata bağlayan şeydir ve Lao Tzu bunu şöyle ifade eder: “Katı ve katı olanlar ölümün müritleridir. Yumuşak ve esnek olanlar hayatın müritleridir.” Dolayısıyla hayata tutunmayanlar bir tehdit oluşturmazlar çünkü korkak değildirler ve vahşi hayvanlar onlara saldırmaya gerek görmezler.

Şimdi, ölüm korkusu içimizde çok ince şekillerde tezahür eder. Pek çok insan ölümden korkmadıklarını iddia ediyor çünkü ölümün ne olduğuna dair bu hayali fikirden korkmuyorlar. Ancak bu salt fikir nadiren gerçeğe benzer, çünkü “olmamanın” ne olduğunu hayal etmemiz mümkün değildir.

Bununla birlikte, tamamen yok olma deneyimine oldukça yakın olan bir şey vardır, o da “sımsıkı tutunduğumuz şeyi kaybetmek”tir. Güzelliğimize sarılabiliriz, bu yüzden yaşlanmaktan korkarız. İtibarımıza bağlı kalabiliriz, bu nedenle diğer insanların bizim hakkımızda söyledikleri veya düşündükleri söz konusu olduğunda her zaman aşırı tetikte oluruz. Servetimize sarılmış olabiliriz, bu yüzden her zaman onu savunmakla meşgulüz.

Şimdi, yaşlanan bir vücut, kötü bir itibar veya yoksulluk, ölüme eşit değildir, çünkü bunlara katlanarak hala yaşayabilir ve iyi yaşayabiliriz. Bununla birlikte, kendi imajımızın ölümü anlamına gelebilir; kendimiz hakkında anlattığımız hikaye. Çoğu insan için, ölüm korkusunun asıl yattığı yer burasıdır ve tutundukları şey de budur. Bu nedenle, gerçek ölüm korkusu, “olduğumuzu sandığımız kişiyi kaybetme” fikrinde yatar. Bu yüzden savaşta askerler, ölmekten çok ‘onurları için ölmemek’ fikrinden korkarlar. Ama kendimiz ve çevremizdeki dünya fikrine sarılarak, evrenin doğasını, yani değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu reddediyoruz.. Bugün kendimize kendimizle ilgili anlattığımız hikaye yarın doğruluğunu kaybedecek. Aynı şey kendimize dünya hakkında anlattığımız hikaye için de geçerli.

Bir şeye tutunduğumuzda diğerine direniriz. Ve direndiğimiz şey kalıcıdır ama kabul ettiğimiz şeyin ötesine geçeriz. Akışa bırakma ve kaotik bir evrende esnek bir operatör olma yeteneği, bizi hayatın müritleri yapan şeydir.

Ve bunlar, Taocu bilge Lao Tzu’nun yazılarına dayanan beş dersti.

Einzelganger

Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

THOMAS BERNHARD’IN Hayatı & Eserleri ve Röportajlardan SEÇMELER

Sonbaharda, gelecek kışın her şeyi yoluna sokacağını düşünüyorum, kışın gelecek ilkbaharın, ilkbaharda, gelecek yazın vs. Hepsi bu. Gerçekte başka bir şey olmuyor.

.

Sevdiğimiz bir insanı kaybettiğimizde, hiç değilse ona ait bir giy­siyi, kaybettiğimiz kişinin kokusunu giyside aldığımız sürece tutarız ve gerçekten de kendi ölümümüze kadar tutarız, çünkü onun kokusunu bu giysinin bugüne taşıdığına inanırız.8

.

Ne yazık ki, dedim Gambetti’ye, ağır sözcükler her zaman en önemli olanlar olmuyor, tıpkı ağır cümlelerin en önemli cümleler olmaması gibi.

.

Biz her zaman her şeyi en yakın yerde ararız, yanılgi bu. Her şeyi en yakın yerde aramasaydık, her şeyi en yakın yerde aramak beceriksizlikten başka bir şeyi kanıtlamaz.

.

Yaşam bana zevk veriyor, acılarım olduğu halde.

.

Dünya her şeyi karşılayacak kadar zengindir gerçekten, ama bunu dünyayı yöneten politikacılar tamamen bilinçli olarak engelliyorlar. Yardım çığlıkları atıyorlar ve her gün milyarları silah için harcıyorlar ve utanmıyorlar.

.

Kadınlar ortaya çıkar ve birine yapışıp onu mahveder.

.

Beni mahveden kadının avucunun içindeydim hala.

.

Ömür boyu iğrenç ve itici bulunan kişiler için öldüklerinde birdenbire sanki yaşamları boyunca hiç iğrenç ve itici olmamışlar gibi konuşulduğunu sık sık gördüm. Bu türden zevksizlikleri her zaman utanç verici buldum. Bir insanın ölümü, ondan bir başkasını yaratmaz, onu daha iyi bir karakter kılmaz, eskiden bir budalaysa onu deha yapmaz, onu kutsal kılmaz tüm yaşamı boyunca kötü biri idiyse.

.

Fotoğraf çektiren insanları çektirdikleri fotoğraflarda mutlu görünme isteğine ne itiyor sürekli olarak, hiç değilse aslında oldukları kadar mutsuz görünmeme isteğine? diye düşünüyorum. Herkes mutlu bir insan gibi görünmek istiyor, asla mutsuz olarak değil, her zaman tamamen sahteleştirilmiş olarak, hiçbir zaman gerçekte olduğu gibi, yani herkesten daha mutsuz olarak değil. Hepsi de her zaman güzel ve mutlu görünmek istiyor fotoğraflarda, hepsi de çirkin ve mutsuz oldukları halde. Fotoğrafa sığınıyorlar, kasten, onları tümüyle sahtelik içinde mutlu ve güzel ya da hiç değilse gerçekte olduklarından daha az çirkin ve daha az mutsuz gösteren fotoğrafta büzülüp kalıyorlar.

.

Ne var ki düşünceler, gitmeleri is­tendiğinde gitmezler, tatlı dille uzaklaştırılamazlar. Tam tersi­ne: iyice yerleşip otururlar ve sonsuz derecede suçlama ve öf­ke üretmeye başlarlar.

.

Doğum yerimizi seçemeyiz. Ama doğduğumuz yerden uzaklaşabiliriz, bizi ezmeye kalkıyorsa, bizi öldüren şeyden uzaklaşabiliriz.

.

Basit insanlar karmaşık insanları anlamazlar ve onları kendi iç dünyalarına iterler, hem de herkesten daha insafsızca. Basit insan denilenlerin kişiyi kurtaracağına inanmak en büyük yanılgıdır. İnsan en bunalımlı zamanında onların yanına gider ve onlardan resmen kurtuluş dilenir, onlarsa kişiyi daha da derin bir ümitsizliğe iterler. Zaten onlar nasıl olur da karmaşık birini karmaşıklığından kurtarabilirler ki.

.

Devlet çürük, diyorum bütün ciddiyetimle, devlet çürük. Son zamanlarda en sevdiğim kelime dizilimi, sevgili doktor: Devlet çürük.

esxanbow4aeve1v-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

.

Öyle bir ülkeden gideceğim ki, orada en aydınlık günde bile karanlık gece hüküm sürüyor ve orada esasen sadece bağırıp çağıran cahiller iktidarda.

.

Her yıl milyarlar iz bırakmadan ortadan kayboluyor. Bu paraların nerede aranması gerektiği biliniyormuş, elbette bakanların villalarında, ve bakanların fabrikalarında… Hiçbir ülkede ba­kanların emrinde, bizde olduğu gibi yirmi otomobil yok, yoksa nereye varırdı o ülkeler?

.

Bir insanı umutsuz bir durumda gözlemliyoruz, durumun umutsuz olduğunu biliyoruz ve umutsuz durum kavramını da biliyoruz, ama bu insanın umutsuz durumuna karşı hiçbir şey yapmıyoruz, çünkü bu insanın umutsuz durumuna karşı bir şey yapamayız, çünkü biz kelimenin tam anlamıyla.

.

Gerçekten de biz bizden daha mutsuz olan bir insanın yanında hemen düzeliyoruz..

.

Zamanla içimizdeki her şeyi saklamaya alıştık.

.

Susarak bir şeyleri saklamak, yalan söylemek değildir, ben de susarak neredeyse her şeyi gizledim.

.

Sahip olduğum tek dostlarım ölüler, bana edebiyatlarını bırakanlar, başkaca dostum yok.

.

Çünkü bilirsiniz ya, insan insanlarla sadece kirlenir.

.

Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatle okumayandan daha iyidir.

.

İnsanlarla o kadar içten birlikte oluyoruz ki, bunun yaşam boyu sürecek bir bağ olduğunu sanıyoruz ve onlar birden bir anda gözden ve gönülden ıraklaşıyorlar, gerçek bu, diye düşündüm berjer koltukta.

.

Seni zindan gibi okullara attılar, sonuçta ruhunu çekip aldılar içinden, kendi bataklıklarında ve çoraklıklarında öldürmek üzere.

.

Yaşam bana zevk veriyor, acılarım olduğu halde.

.

Dünyaya getirilir ama yetiştirilmeyiz. Bizi dünyaya getirenler, yarattıkları yeni insanı yok etmek için gereken her türlü beceriksizliği ve ahlaksızlığı yaparlar. Doğuştan gelen her türlü potansiyelini daha hayatının ilk 3 yılında mahvetmeyi başarırlar. Üstelik bu başarıyla mümkün olan en büyük suçu işlediklerinin farkında değildirler. Hiç düşünmeden ve sorumsuzca dünyaya getirdiklerinden başka onun hakkında hiçbir şey bilmezler. 

.

Hastalıklar, insanların yapacak işleri olmadığı, az çalıştıkları zaman artış gösterir.

.

Çok az insana acısız bir ölüm nasip olu­yordu. Doğduğumuz andan itibaren ölmeye başlıyoruz, oysa yalnızca sürecin sonuna geldiğimizde öldüğümüzü hissediyo­ruz ve bu son bazen inanılmaz uzun bir zaman alıyor.

.

Toplum, kendisini değiştirmek istiyorsa eğitim sistemini değiştirmek zorunda.

.

Akıl nerede ortaya çıkarsa çıksın yok edilir ve hapsedilir ve doğal olarak her zaman hemen akılsızlık olarak damga yer.

.

Bir insanın özü ancak onu kaybettiğimizi görmek zorunda kaldığımızda, o insan bir veda sürecine girdiğinde ortaya çıkarmış.

.

Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve beni baskı altına alma suçunu işlediler.

.

Dostluk, ne gereksiz bir sözcük! İnsanlar ağızlarında bu sözcüğü bıktırıncaya kadar geveliyorlar, hiçbirinin değeri kalmamış, tıpkı sevgi sözcüğünün öldürülünceye kadar gevelenerek değerini kaybettigi gibi.

.

Bizde yayınlanana gazete deme­ye bin şahit, sadece pis kağıt parçaları.

.

Ben yazdığım her cümleyle, aldığım her nefesle hala bir baş belasıyım.

.

Savaş yalnızca görünürde bitmişti, insanların zihninde bütün şiddetiyle sürüyordu.

.

İnsanlar birbirleriyle yürüyor ve birbirleriyle konuşuyor ve birbirleriyle yatıyor ve birbirlerini tanımıyorlar. İnsanlar birbirlerini tanısalardı, birbirleriyle yürümez, birbirleriyle konuşmaz, birbirleriyle yatmazlardı. Sen kendini tanıyor musun? diye soruyorum kendime sık sık.

.

Bütün hayat, ısrarlı bir yakınlaşma çabasından başka bir şey değilmiş.

.

Hiç işe yaramaz bir hükümetimiz var, iktidarda kalmak için her türlü dalavereyi çevirmekte kendinde hak görüyor.

.

Uzun süre tasarlanmış bir intihar, diye düşündüm,

umutsuzluğun birden ortaya çıkarttığı bir eylem değil.

.

...düşüncede sermaye suçu işlediler, bu yüzden cezalandırılıyorlar ve biz onları sonuna kadar kitaplıklarımıza tıkıyoruz. Çünkü kitaplıklarımızda boğuluyorlar, gerçek bu. Kütüphanelerimiz sanki cezaevi, büyük düşünürlerimizi tıktık oraya, doğal olarak Kant’ı, tıpkı Nietzsche gibi tek kişilik hücreye, Schopenhauer’i de, Pascal’i de, Voltaire’i de, Montaigne’i de, en büyükleri tek kişilik hücrelere, tüm diğerlerini koğuşlara, ama hepsini de sonsuza kadar olmak üzere dostum, tüm zamanlar için ve sonsuzluğa kadar, gerçek bu.’

.

Yıllar boyu süren kırılganlık ve yaralanmadan sonra artık neredeyse hissiz ve yaralanmaz olduk.

.

Yıllarca her sabah, bana dayatılan bu hayatta bir kırılma yaratmam gerektiğini düşünmüştüm, ama hiçbir zaman bir şey yapabilecek kudreti kendime bulamamıştım.

.

Yaşam bizim bugün konuştuğumuzdan daha kısa, daha yok edici bir dille konuşuyor. Artık umut edecek kadar duygusal değiliz.

.

İnsan iyice kulak kabartırsa, taşrada ne zaman, nereye giderse gitsin, kocaları tarafından evlere hapsedilen kadınları duyarmış.

.

Bizler nefret etmeye, bela okumaya çok kolay ve çok çabuk alışıyoruz, nefretimizin ve okuduğumuz belaların en ufak bir haklılığı olup olmadığını zamanla sorgulamaz oluyoruz.

.

Biz hep hayatımıza son vermek düşüncesiyle meşgulüzdür.

.

Durmadan kendi kabuğumuzun dışına çıkma deneyi yapıyor, ama bu deneyde başarısız oluyoruz, hep tepetaklak yuvarlanıyoruz, çünkü kendi kabuğumuzun dışına ölüm dışında çıkamayacağımızı anlamak istemiyoruz.

.

images28629-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Her şey intihar. Yaşadıklarımız, okuduklarımız, düşündüklerimiz: İntihar kılavuzları.

.

Haksız davranıyoruz, insanları incitiyoruz, sırf o anda daha büyük bir zahmete katlanmamak, tatsız bir karşılaşmadan kaçınmak için.

.

Oysa insanlara kendi açımızdan değil her açıdan bakmalı ve ona göre davranmalıyız, onlara öyle davranmalıyız ki, onlara önyargılı davranmadığımızı söyleyebilelim, ama bunu beceremiyoruz, çünkü gerçekten de herkese karşı önyargılıyız.

.

Hayat bir ceza hükmünden başka bir şey değil, dedim kendime, bu müebbet cezasını çekmek zorundasın. Dünya, çok az hareket özgürlüğüne sahip bir cezaevi.

.

Herkesi her şeyle suçluyorsun, senin felâketin de bu.

.

Kadınlar ve erkeklerle her türlü ilişkim oldu, aklınıza ne gelirse. Neyi anlatıyım ki size? Her insan başka türlü, bir insana yaklaştığınız yöntemle başkasına yaklaşamıyorsunuz. Bir başka yöntem bulmak zorundasınız. Aramaya kalkarsanız bulamayacaksınız. Ya elinizdedir bu ya da değildir, komut verip her şeyi içinden geçirebileceğiniz bir makine yoktur. İnsan belli bir şeye doğru çekildiğini duyuyor. Ya oraya doğru çekilirsiniz ya da çekilmezsiniz. Vesaire, vesaire. Sizi çeken bir kadınmış ya da erkekmiş fark etmez…

Çünkü kadınla erkek arasındaki birliktelik ve ilişki aslında her zaman bir deney, erkek tarafından bakıldığında. Doğal yaşamın keyfini çıkartma değil. Çok daha kurgusal. Daha numaracı, çünkü kadın daha çok oyuncu ve dalavereci. Ben insanlarla çok ender birlikte olduğum için deneylerim hep yarıda kalıyor. Aylarca kesintiye uğradığı da oluyor. Sonra gene tutkuyla deneye giriyorum, belki birkaç gün için.

.

images28129-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Bu gece, yarın sabah 

Unutmak istiyoruz kadınlarımızı

Ve asla sahip olamayacaklarımızı…

Bu gece, yarın sabah

 .

Çok yalnızım 

Ey Tanrım

ve kimse benim acımı paylaşmıyor.

.

Hayatta kalmak ve zihinsel körelmeye yenik düşmemek istiyorsak, sözde kötü karakterlerle arkadaşlık etmeliyiz. Sözde iyi karakterli insanlar, bizi ölümüne sıkanlardır.

.

Kadınlar nehir gibiydi, kıyıları ulaşılmazdı, gece sık sık boğulanların çığlıklarıyla çınlardı.

.

Bir insana öldürücü bir söz ediyoruz ve doğal olarak o anda ona öldürücü bir söz ettiğimizin farkına varmıyoruz.

.

Sormak istedik­lerimizi hep erteliyoruz, çünkü açıkçası onlardan korkuyoruz; sonunda da onları sormak için fazlasıyla geç kalmış oluyoruz.

.

Gerçeği anlatmak istediğinizde, konu­şulan dil son derece yetersiz kalır.

.

Sonu gelmez zıtlıklarım, melankolim, umutsuzluğum, inatçılığım, duyarsızlığım, duygusal kırılmalarım nereden geliyordu? Bir yandan aşırı özgüvenli, diğer yandan da son derece zayıf ve çaresiz karakterimi neye borçluydum? Son zamanlarda iyice artan güvensizliğimin temeli neydi?

.

Bu ülkenin kendi sanat­çıları için yeri yoktu, onları her zaman haince ve saygısızca başka ülkelere itelerdi. Hep kafama takılan konulardan birinin bariz bir örneğiydi bu: Ülkesinde değeri bilinmeyen, küçük görülen bir sanatçının, hayatını yurt dışında sürdürmek zo­runda kalması.

.

Ne kadar da kırılganız, diye düşündüm, ağzımızda büyük sözler geveler dururuz, her gün ve durmadan sağlamlığımızı ve aklımızı överiz ve bir anda devrilir ve ağlamamızı bastırmak zorunda kalırız.

.

Pek az insan gerçekten anne babasına karşı mücadeleye girişir, bu mücadeleyi sonuna kadar götürür, kazanır, öğretmenleriyle mücadele eder, kazanır, toplumla mücadele eder, kazanır.

.

İşini ciddiye alan bir kitapçı bütün insan türünün en acınası olanıdır, çünkü vaktiyle yazılanların mutlak anlamsızlığıyla her gün hiç durmadan karşı karşıya gelir ve dünyayı başka hiç kimsenin yaşamadığı bir cehennem gibi yaşar.

.

Yazıya dökülmemiş her düşünce neticede bütünüyle değersizmiş.

.

Toplum hiç de aydınlatmayı düşünmez, hükümetler her zaman, her durumda, her ülke ve devlette bunun karşısındadır çünkü toplumları aydınlatacak olsalar, kısa süre içinde kendi aydın­lattıkları bu toplum tarafından yıkılacaklardır.

.

Doğmak mutsuzluktur (…) yaşadığımız sürece de bu mutsuzluğu sürdürürüz, bir tek ölüm kesip atar bunu… Ancak ölüm olabilir, büyük ağrıların sonu. Ölüm her şeyden kurtulmak anlamına geliyor; özellikle kendi kendimden (…). Ölümle yaptığım anlaşma iki taraf için de olabildiğince avantajlı ve mükemmel.

.

Ben kendi kaderimle bile neredeyse hiç ilgili değilim, kaldı ki kitaplarımınkiyle olayım.

…çünkü çeviri başka bir kitaptır. Orijinaliyle hiç alakası olmaz. Onu çeviren kişinin kitabıdır. Ben Almanca yazıyorum. Size bu kitapların kopyası yollanır, beğenirsiniz veya beğenmezsiniz. Kapakları berbatsa eğer, salt sinir bozucudurlar. Şöyle bir karıştırırsınız, o kadar. O acayip kitap isminin dışında eserinizle hiçbir ortak yanı olmaz. Öyle değil mi? Çünkü çeviri imkânsızdır. Bir müzik eseri yazılı notalar kullanılarak bütün dünyada aynı çalınır, ama bir kitabın, benim durumumda, Almanca çalınması gerekir. Benim orkestramla!

Ben de kimilerinin notalarla yaptığını sözcüklerle yapıyorum. Bu kadar basit. Başka bir şeyle ilgilenmiyorum. Çünkü dünyayı içinde yaşayarak bir şekilde öğreniyorsunuz zaten, kapıdan dışarı çıktığınız anda dünyayla doğrudan karşı karşıya kalıyorsunuz. Bütün dünyayla. Yukarısı ve aşağısıyla, arkasıyla ve önüyle, çirkinliği ve güzelliğiyle, son derece doğal. Bunu istemeye gerek yok ki. Kendiliğinden oluyor. Evden hiç çıkmasanız bile süreç aynı işliyor.

Her sanatın cazibesidir bu. Her sanat böyledir, seçtiğiniz enstrümanı hep daha iyi çalmak. İşin zevki budur, bu zevki kimse sizden alamaz ya da sizi bunu bırakmaya ikna edemez. Birisi büyük bir piyanistse eğer, piyanonun başına oturduğu odayı boşaltıp toza toprağa boğsanız, sonra üstüne bir kova su dökseniz bile orada oturup çalmaya devam eder. Ev başına yıkılsa bile çalmaya devam eder. Aynı şey yazmak için de geçerli.

En sonunda her şey başarısızlığa uğrar, her şey mezarda son bulur. Elden bir şey gelmez. Ölüm her şeyin üstüne hüküm sürer ve her şey biter. Çok sayıda insan on yedi, on sekiz yaşında ölüme teslim oluyor. Bugünün gençleri on iki yaşında ölümün kollarına bırakıyorlar kendilerini ve on dört yaşında ölüyorlar. Bir de seksen doksan yaşına kadar mücadele eden yalnız savaşçılar var, onlar da ölüyor ama en azından daha uzun yaşıyorlar. Hayat hoş ve eğlenceli olduğundan keyifleri daha uzun sürüyor. Erken ölenler daha az eğleniyor, onlar için üzülüyor insan. Çünkü daha hayatı tanımaya bile başlamamış oluyorlar, çünkü hayat aynı zamanda uzun hayat anlamına gelir, bütün korkunçluklarıyla.

İnsanların hedefleri olmaz. Genç insanlar yirmi üç yaşına kadar bu tongaya düşebilir. Yarım yüzyıldır yaşayan bir insanın hedefleri olmaz, çünkü varacak bir yer yok.

Hayatın içinde yaşıyorsanız, özellikle çaba göstermenize gerek kalmaz, her şey kendiliğinden gelir size ve yaptığınız şey üstünde izini bırakır. Öğrenebileceğiniz bir şey değildir bu.

İnsanların talihsizliği kendi yollarına gitmek yerine, her zaman başka bir yola gitmek istemeleri. Kendi oldukları şeyin dışındaki şeyler için çabalamak ve mücadele etmek. Herkesin önemli bir kişiliği vardır, ister boyacılık yapsın, ister sokakları süpürsün, isterse de yazsın fark etmez… insanlar hep başka bir şeyi ister. Dünyanın talihsizliği budur.

Sevgi mi, nefret mi? İnsan ikisi arasında kalmıştır. Hayatta sahip olabileceğiniz en iyi güdüdür belki de. Yalnızca severseniz kaybolursunuz, yalnızca nefret ederseniz de kaybolursunuz. Benim gibi yaşamayı seviyorsanız, her şeyle daima sevgi/nefret ilişkisi içinde yaşamanız gerekir. Bir tür dengeleme edimi. Doğrudan bu güdülerin insafına kalmak ölümcül olabilir. Yaşamayı seviyorsanız, ölü olmak istemezsiniz herhalde. Herkes yaşamayı sever, kendini öldürenler bile, ancak artık bu fırsatı tüketmiştir onlar. Çünkü artık geri dönüşleri olmaz. 

Gerçek bir sorun var ortada. Bir yerlere gidip oturduğunuzda konuşmaları biraz dinleyecek olun, isteseniz çileden çıkarsınız. Ama ne gerek var. Her yerde aynı şey. Fransa’da da. Naziler yalnızca burada değil. İngiltere’de, Fransa’da ve Hırvatistan’da da Naziler var, kim bilir daha başka nerelerde. Çekici ve itici insanlar vardır. İtici olanlar bir şekilde çoğunlukta.

Kim olursanız olun. Büyük şahsiyetler olsun, sözümona büyük şahsiyetler olsun, bütün bilindik isimler olsun, ben de dahil, aforizma yazarı Cioran olsun, herkes. Her şey acınası ve en sonunda hiçbir yere çıkmıyor. Evde oturup kitaplarınızı rafa koyduğunuzda, onlara bakıp şöyle düşünürsünüz: “Yazık.” Ama yine de yığınla üretmeye devam edersiniz, sabahları bir bardak çay kahve alışkanlığına tutulmuş gibi. Çay daha akıllıcadır, böylelikle daha az çalışırsınız. Yazmak için de aynı şey geçerlidir. Bağımlısı olursunuz. Yazmak da bir uyuşturucudur.

Thomas Bernhard’ın Temmuz 1986 tarihli röportajından.

1680125369541593-0 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Yıllarca her sabah, bana dayatılan bu hayatta bir kırılma yaratmam gerektiğini düşünmüştüm, ama hiçbir zaman bir şey yapabilecek kudreti kendimde bulamamıştım. Uzun yıllar süresince, her defasında kesintisiz bir gerginlikle, hem de isteğim dışında bu yolu yürümeye zorlanmıştım, fakat sonunda bunu ansızın değiştirebilecek gücü kendimde buldum ve geriye dönmeyi başardım. Lakin böyle bir geri dönüş, ancak duygu ve düşüncelerin doruk noktasındayken olur, bu öyle bir andır ki, kişi ya bu geri dönüşü gerçekleştirecektir ya da artık kendini öldürmekten başka çare görmeyecektir; her şeyi göze alabilen insanın hali onun en yoğun ve ölümcül anıdır, tıpkı benim o zamanlar içinde bulunduğum durum gibi. Hayat kurtarıcı böyle bir anda, ya her şeye karşı koymalıyız ya da yok olmayı seçmeliyiz. Ben kendimde her şeye karşı koyma gücünü bulabildim.

.

Ne zaman bir yerlere sığınmak istesek, kendimizi acizlik içinde buluyoruz. Kaçanın seçtiği yol, onun haletiruhiyesine uygun düşüyor. Onu hep kaçarken görüyoruz ve neden kaçtığını bilmiyoruz, oysa her şeyden kaçıyormuş gibi görünüyor. İnsan, doğduğu andan itibaren yaşamdan kaçıyor. Kaçıyor çünkü daha ilk andan itibaren onun ne olduğunu biliyor.

.

İnsanlar kendilerini kurtarmak için, çoğu zaman en bariz gerçeklere bile inanmıyorlar. Huzurlarını bozmamak için sorun çıkaranlardan kaçıyorlar. Ömrüm boyunca ben de böyle bir baş belası oldum ve akrabalarımın da dediği gibi her zaman bir baş belası olarak kalacağım. Hatırladığım kadarıyla annem bana baş belası derdi, buna vasim ve kardeşlerim de katılırlardı. Ben yazdığım her cümleyle, aldığım her nefesle hâlâ bir baş belasıyım.

.

Öyle bir ülkeden gidiyorum ki, dedim kendi kendime demir sandalyenin üzerinde, orada düşünce insanı denilen insana zevk veren her şey, zevk vermese bile, hiç değilse varoluşundan haz duymasını sağlayan her şey uzaklaştırılıyor, atılıyor, söndürülüyor, orada artık yalnız bütün ayakta kalma dürtülerinin en ilkeli hüküm sürüyora benzer ve orada düşünce insanı denen insanın en ufak bir isteği henüz filizlenirken boğulur. Orada yiyici devlet ve aynen onun gibi yiyici olan kilise birlikte sonsuz bir ipi çekerler, bu ipi yüzyıllardır en büyük ahlaksızlıkla ve aynı zamanda en büyük vurdumduymazlıkla bu kör olmuş ve kendisine hükmedenler tarafından gerçekten de budalalığına hapsedilmiş ve gerçekten aptal olan halkın boynuna dolamışlardır. Burada hakikat, ayaklar altına alınır ve yalan bütün resmi kurumlar tarafından bütün amaçların tek aracı olarak kutsallaştırılır. Öyle bir ülkeyi terk ediyorum ki, dedim kendi kendime demir sandalyede otururken, orada hakikat anlaşılmaz ya da kabul görmez ve hakikatin karşıtı her şey için tek geçer akçedir.

.

Bizim gibiler bir yandan yalnız kalamazlar, öte yandan da bir topluluğa dayanamazlar. Bizi ölesiye sıkan erkek topluluğunda dayanamazlar ama kadın topluluğuna da dayanamazlar. Erkek topluluklarını bırakalı onlarca yıl oldu, çünkü hiçbir şey vermez, kadın topluluğu ise kısa süre sonra sinirime dokunur.

.

Ben hep müziğin benim için her şey anlamına geldiğini sandım, bazen felsefe de öyleydi, özellikle de yüksek ve daha yüksek ve en yüksek yazarlığın doğrudan sanat olduğunu sandım, ama her şey, tüm sanat ve de her neyse, bu bir tek sevilen insan yanında hiçbir anlam taşımaz. Bu tek sevdiğimiz insana neler yapmadık ki, dedi Reger, binlerce ve yüzbinlerce acının için soktuk bu hiç kimseyi sevmediğimiz gibi sevdiğimiz insanı, nasıl da üzdük bu insanı ve gene de onu başkasını sevmediğimiz gibi sevdik, dedi Reger. Bizim dünyada hiç kimseyi sevmediğimiz kadar sevdiğimiz insan öldüğünde, bizi korkunç kötü bir vicdan azabıyla bırakır geride, dedi Reger, onun ölümünden sonra birlikte varlığımızı sürdürmek zorunda kalacağımız ve günün birinde onun tarafından boğulacağımız dehşet verici bir vicdan azabıyla, dedi Reger. Yaşamım boyunca topladığım ve tüm bu rafları doldurmak için Singer Sokağı evine getirdiğim bütün bu kitaplar ve yazılar sonuçta bir işe yaramadı, karım tarafından yalnız bırakılmıştım ve bütün bu kitaplar ve yazılar gülünçtüler… Siz en yakınınızı kaybettinizse, size her şey boş gelir, istediğiniz yöne bakın, her şey boştur ve siz bakar ve bakarsınız ve her şeyin gerçekten boş olduğunu ve her zaman öyle olacağını, ama o bir tek, ikinci bir kişiyi sevmediğiniz gibi sevdiğiniz insan olduğunu kavrarsınız. Ve bu kavrama içinde ve bu kavramayla birlikte siz yalnızsınızdır ve size hiçbir şey ve kimse yardım edemez, dedi Reger. Kendinizi evinize kapatır ve umutsuzluğa kapılırsınız, dedi Reger, ve siz gün geçtikçe daha derin umutsuzluğa kapılırsınız ve haftalar geçtikçe daha umutsuz bir umutsuzluğa dalarsınız, dedi Reger, ama birden bu umutsuzluktan çıkarsınız. Ayağa kalkarsınız ve bu ölümcül umutsuzluktan çıkarsınız, hâlâ bu en derin umutsuzluktan dışarıya çıkma gücünüz vardır,…

.

sevgili Bay Robert… bir dostluğu sınamaya, onun sebeplerini, sonuçlarını, hedeflerini incelemeye, sonuç olarak içini dışına çıkarıncaya kadar incelemeye, giderek daha aydınlatmaya kalkıştığımız ölçüde, avucumuzdan kaçar o dostluk.

.

Bütün yaşam süreci bir kötüleşme sürecidir, sürekli, bu yasa en korkuncudur, her şey kötüleşir. Bir insan gördüğümüzde, kısa süre içinde, ne dehşet verici, ne can sıkıcı bir insan demek zorunda kalırız.

.

Var olmak umutsuzluğa düşmekten başka bir değildir ki, dedi. Uyandığımda iğrenerek düşünüyorum kendimi ve başıma geleceklerin hepsi tüylerimi diken diken ediyor. Yattığımda ölmekten, bir daha uyanmamaktan başka bir isteğim olmuyor, ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor, yineleniyor sonuçta elli yıl boyunca, dedi. Elli yıl boyunca ölmekten başka bir şey düşünmediğimizi düşünerek gene de yaşıyor olmamız ve bunu tamamen tutarsız olduğumuz için değiştiremememiz, dedi. Çünkü biz kendimiziz acınacak olan, alçağın ta kendisiyiz.

.

Böylesine güzel bir ülke, dedi Reger ve böylesine düşük ahlaklı bir bataklık, dedi, böylesine güzel bir ülke ve böylesine tamamen şiddet dolu ve hain ve kendini yok eden bir toplum. En korkuncu da insanın burada tepetaklak edilmiş bir seyirci olarak bu felakete bakması ve buna karşı elinden hiçbir şeyin gelmemesi, dedi Reger.

220px-thomas_bernhard-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

DREI TAGE (ÜÇ GÜN) (1970)

İnsan sadece kendi başına gelişebilir. Kendi içinden çıkamadığı bilinciyle insan daima yalnızdır. Geri kalan her şey bir sanrıdır, şüphelidir. Asla değişmez bu. Okul yıllarında tamamen yalnızsınızdır. Sıra arkadaşınız vardır ve yalnızsınızdır. İnsanlarla konuşursunuz, yalnızsınızdır. Fikirleriniz vardır, gariptir, size aittir, her zaman yalnızsınızdır. Ve bir kitap yazdığınızda veya benim gibi kitaplar yazdığınızda çok daha

yalnızsınızdır. Kendini anlaşılır kılmak imkansızdır. Tek başınalıktan, yalnızlıktan çok daha yoğun bir yalnızlık, bir soyutlama doğar. Nihayetinde, yer değiştirirsiniz. Daha çabuk başka yere gidersiniz, daha büyük şehirlere kaçarsınız. Küçük şehirler size yeterli gelmez. Viyana yeterli değildir, Londra yeterli değildir. Dünyanın başka yerlerine gitmelisinizdir. Yabancı dillerin konuşulduğu bir yerlere gidip gelmeye çalışırsınız. Belki de Brüksel’dir orası, ya da Roma’dır. Bu yüzden, nereye giderseniz gidin daima yalnızsınızdır, kendinizle bir başınasınızdır. Gittikçe berbatlaşan işlerinizle yalnızsınızdır. Kendi ülkenize geri dönersiniz, çiftlik evine geri yerleşirsiniz.

Neden karanlık? Kitaplarımda neden daima aynı karanlık var? Çok basit: Kitaplarımda her şey yapaydır… En çok yalnız olmayı seviyorum. İdeal durum temelde budur. Evim de aslında kocaman bir hapishanedir. Böyle olmasını seviyorum. Mümkün olduğu kadar boş duvarlar. Boş ve soğuk. Çalışmama olumlu etkileri var. Kitaplarım veya yazdıklarım yaşadığım yere benziyor. Kimi zaman bir kitaptaki bölümler, evdeki odaları andırıyor bana. Duvarlar yaşıyorlar, değil mi? Sayfalar da duvarlar gibidir, bu kadarı da yeterlidir. Sadece yoğun bir biçimde bakmanız gerekmektedir. Beyaz bir duvara baktığınızda, onun aslında beyaz ve boş olmadığını fark edersiniz. Uzun bir zaman yalnız olursanız, yalnız olmaya alışırsanız, yalnız olmayı tecrübe ederseniz, sıradan insanların bir şeyler  keşfedemeyeceği her yerde bir şeyler keşfedersiniz. Duvarda çatlaklar, pürüzler, düzensizlikler, haşereler keşfedersiniz. Duvarda inanılmaz bir hareket vardır. İşin aslı, duvarlar ile kitabın sayfaları arasında pek bir fark yoktur.

Öte yandan, en önemli bulduğum yazarlar aslında en büyük karşıtlarım veya düşmanlarımdır. Sizi çoktan teslim almış insanlarla sürekli bir şekilde tartışıyorsunuz. Mesela Musil’e kapılmıştım ben, Pavese’ye, Ezra Pound’a. Elbette ki şiirsel değildir onlar, kesinlikle nesir insanlarıdır.

Birkaç kelimeyle kurulmuş gayet basit cümleler, bir tasvir vardır. Pavese’nin günlüğünde vardır bu, Lermontov’un kaba taslaklarından birinde, doğal olarak Dostoyevski’de, Turgenyev’de, aslında tüm Ruslarda… Valery hariç Fransızlar hiç ilgimi çekmedi. Valery’den “Monsieur Teste”… Bu kitabın sayfalarını o kadar karıştırdım ki, her defasında yeni bir nüshasını almam gerekiyor. Dağılıyor çünkü daima, parçalara ayrılıyor. Henry James ile de tartışıyorum sürekli. Bir parça düşmanlık bile söz konusu. Ancak daima değişiyorum. Bu insanlara kıyasla gülünç bir durumda olduğunuzu düşünürsünüz çoğu zaman. Ancak zaman geçtikçe güç kazanırsınız, çoğundan daha güçlü olursunuz. Onları ezebilirsiniz. Kendinizi Virginia Woolf’un veya Forster’in üstünde görebilirsiniz. Böylece yazmak zorunda kalırım. Ustalaşmak zorunda kaldığım bir sanat olur bu. Anlamı olan tek okul budur, sizi ileriye götürür. Bir bütün olarak var olamaz, parçalara ayırmanız gerekir. İyi ve güzel olan her şey daha fazla şüpheli hale gelir. Üstelik elbette ki yol boyunca en beklenmedik noktada kopmanız gerekmektedir. Bu açıdan, bir bölümü sonuna dek düzgün bir biçimde yazmak yanlıştır. En büyük hata, bir yazarın sonuna dek bir kitap yazmasıdır. İnsanlarla olan ilişkilerinizi aniden kesmeniz, aslında iyi bir şeydir.

Melankoli oldukça güzel bir durumdur. Ona kolayca ve seve seve kapılırım. Kırsalda çalışırken çok az veya hemen hemen hiç kapılmam, ama şehirdeyken hemen kapılırım. Bana göre Viyana’dan daha güzel bir yer yoktur. O şehirdeyken daima bir melankoli halinde oluyorum. Orada yirmi yıldır tanıdığım melankolik insanlar var. Viyana’nın sokakları, şehrin atmosferi, üniversite şehri olması pek tabii ki… Orada insanların bana söylediği değişmeyen cümleler var. Muhtemelen ben de bu insanlara aynı cümleleri söylüyorum. Melankoli için muhteşem bir ön şart. Parkın bir köşesinde oturursunuz, saatlerce, bir kafede oturursunuz, saatlerce, melankoli! 

Geçmişin genç yazarları, artık genç olmayan yazarlar var. Birdenbire artık genç olmayan birini fark edersiniz, ama genç biri gibi davranır o. Muhtemelen benim de artık genç biri olmamama rağmen genç biri gibi davranmam gibi. Zaman geçtikçe güçleşir bu, ama oldukça güzelleşir. Viyana’daki mezarlıklara veya bana yakın olan Döblinger Mezarlığı’na veya “Neustift am Wald”daki mezarlığa gitmeyi çok severim. Daha önceki ziyaretlerimden tanıdığım isimleri görmek hoşuma gidiyor. Melankoli bir dükkâna girdiğinizde vurur sizi: Yirmi yıl önce inanılmaz bir hızla hareket eden aynı satıcı kadının artık yavaşlamış olduğunu görürsünüz. Torbalara ağır ağır doldurur şekeri. Parayı eline alışı ve kasayı kapatışı tamamen farklılaşmıştır. Kapıdaki zil aynı sesi çıkarır, ama melankoliktir. Bu durum haftalarca sürebilir. Belki de melankolinin tek veya ideal ilacı, devamlı bir biçimde melankoli hapı içmektir.

Thomas Bernhard

images28329 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Bernhard bir sanatçı olarak cömert, disiplinli ve üretkendi, ancak yakın arkadaşları ve ailesi arasında “sevgi ve buz gibi küçümseme” arasında gidip gelen savunmasız, yaralı bir karakterdi. 

Hissetmek için, çatışmacı Bernhard’ın her zaman bir fikir tartışması partnerine ihtiyacı vardı; “Kendi hayatında bir kıvılcım yakmak için” “muadilinin tepkisi” gerekliydi. Sevdiklerinin ona ihtiyacı olanı artık veremediği anda, Bernhard onları soğukkanlılıkla atardı, diyor Fabjan, davranışını bir “vampir” olarak tanımlıyor. “Sevgimizi göstermemize izin verilmedi. Bunun yerine, bizden talep edildi ve tüm hayatımız boyunca kanıtlanması gerekiyordu.” Prömiyerlerde ve edebi partilerde Fabjan, “sessiz arkadaş” rolünü oynadı. Daha sonra doktoru da oynayacaktı: Hayatı boyunca sağlığıyla mücadele eden Bernhard’a 1978’de sarkoidoz teşhisi konduğunda, tıp okuyan Fabjan onun gayri resmi kişisel doktoru oldu. Fabjan, son yıllarında neredeyse her gün Bernhard’ı ziyaret etti ve 1989’da öldüğünde yanındaydı.

Belki de Bernhard’a gerçekten yakın olan tek kişi, zengin bir dul ve hayat arkadaşı olan Hedwig Stavianicek’ti. Bernhard, onu , çağdaş anlamı – kişinin hayatındaki en önemli kişi anlamına gelen – Bernhard’ın kendisi tarafından icat edilen bir kelime olan Lebensmensch olarak tanımladı . Fabjan, Stavianicek’in Bernhard’ın hayatının merkezi olduğunu, ancak ilişkinin “platonik kaldığını” gözlemliyor; Bernhard “esasen aseksüeldi”. Stavianicek’in 1984’teki ölümü, Bernhard’ın dünyadan geri çekilmesini hızlandırdı. Kalbi pes ettiğinde yatağının yanındaydı.

Fabjan, Bernhard’ın son günlerinde “Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum” dediğini kaydediyor. “Kargaşa olmadan.

img_0767 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Thomas Bernhard / 9 Şubat 1931 – 12 Şubat 1989

1680233508278193-0 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

1949 yılı, Salzburg. Thomas’ın ciddi solunum yolları rahatsızlıkları var. Bir türlü iyileşemiyor. Ocak ayında acilen bir hastaneye kaldırılıyor. “Ölecek” deniyor; çocuk ve ergenlerin bulunduğu bir yatakhaneye yerleştiriliyor.

Ölümü bekleyen, sürekli kan kusup öksürüklere boğulan yetişkinlerle, çocukların koğuşu arasında yalnızca demir parmaklıklar var. Yakalandıkları ölümcül hastalıktan kurtulma ümidi besleyen çocukları ve hiçbir ümidi kalmamış hastaları demir parmaklıklar ardından seyrediyor.

1951’in Ocak ayına kadar ara sıra taburcu edilse de iki yıl boyunca bir hastaneden diğerine sevk ediliyor. Kaldığı hastanelerden biri de Grafenhof’ta. Bernhard için burası “korku” kelimesiyle eş anlamlı. Kaldığı tüm hastaneleri “insan hiçleştirme makinesi” diye tanımlıyor.

11 Şubat 1949 yılında, yani kendisi hastaneye yatırıldıktan kısa bir süre sonra hayatındaki en önemli insanı, Johannes Freumbichler’i kaybeder. Anne tarafından dedesi olan Freumbichler, Bernhard için ‘hayatının insanı’ konumundadır.

1680233505229448-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Babası Thomas’ı hiçbir zaman kabul etmez. Annesi ise onu hep ihmal eder. Thomas, sanat ve edebiyatı onun eğitimiyle yakından ilgilenen dedesinden öğrenir. 

esxtxguw8aaokmh28129-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Bernhard’ın dedesi Johannes Freumbichler başarısız sayılabilecek, yerel bir yazardır. O, piyasada tutunamamış, yalnızca civar kasabaların edebiyat günlerine katılanların tanıdığı vasat bir sanatçıdır. Böyle birinin teşvikiyle büyüyen Thomas Bernhard, Dünya Edebiyatına ait bir yazar olur. Eserleri elliden fazla dile tercüme edilir, tiyatro eserleri Güney Amerika’dan Çin’e kadar birçok ülkede sahnelenir.

“Nefes. Bir Karar” isimli eserinde Bernhard hastane serüvenini şöyle anlatır: “Dünyada sevdiğim tek insan, (…) pencerenin önünden geçiyordu. Bu gezintinin onu nereye götürdüğünü bilmiyordum ama o gider gitmez yoğun bir üzüntü ve karamsarlık hissettim. O akşam ilk kez tanıdık bir yüzü, büyükbabamı gördüm. Yanımdaki sandalyeye oturmuş elimi tutuyordu. Artık durumun iyiye gideceğinden emindim.” (Nefes, s.14, çev. S. Duru) Artık Bernhard için tutunduğu tek insanî bağın koptuğu, sarsıcı, incitici bir ayrılık vaktidir.

esxugjpw8aayktm-1-2 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

11 Şubat 1949. Bernhard sıkı sıkıya bağlı olduğu dedesi Johannes Freumbichler’i (böbrek yetmezliğinden) kaybeder. Haberi, durumu zaten ağır olan Thomas’a bildirmezler. O, dedesinin öldüğünü yerel bir gazete köşesinde “Freumbichler’in Anısına” yazısını görünce anlar.

Nefes’in girizgahı Pascal’dan bir alıntıdır: “İnsanlar ölümün, çaresizliğin ve belirsizliğin çözümünü bulamadıklarından, mutlu olabilmek için bunlar hakkında düşünmemeye karar vermişlerdir.”

Pascal’ın ‘ölüm, keder ve hastalık’ mottosu Bernhard’ın otobiyografik eserlerindeki ana konuların özeti gibidir. Onun otobiyografik eserleri başta olmak üzere tüm eserleri bu üç konu ekseninde dolanır.

Der Atem. Eine Entscheidung / Nefes. Bir Karar 1978 yılında yayınlanır. Nefes, otobiyografik eserlerden oluşan beşlemenin üçüncüsü. Kaybettiğini düşündüğü direnme gücünü ölüm döşeğine yatırıldığı Grafenhof’ta bulduğunu söyler: “Ölümü seçmek kolaydı. Yaşamı seçmenin avantajı ise karar mercii olmaktı. Hiçbir şeyi kaybetmedim, her şeyi elimde tuttum. Ne zaman bir şeylere devam etmek istesem aklıma bunu getiririm.” Ölüme karşı tek başına bir zafer kazandığını söyler.

Thomas, dedesi öldükten sonra annesiyle yeniden yakınlaşır. O zamana kadar Bernhard’ın hayatında annesi yok gibidir. Thomas, Herta Bernhard ve Alois Zuckerstätter arasındaki evlilik dışı bir ilişkiden 9 Şubat 1931’de doğmuştur. Babası durumu o kadar kabul etmez ki Herta doğum için Hollanda’ya gider ve Thomas Heerlen, Hollanda’da dünyaya gelir. Annesi Thomas’a bakmaz, Roterdam’da bir balıkçı barınağında yaşayan kadına bırakır Thomas’ı. Haftada bir ziyaret eder sadece. Bir yaşına girmesine kısa bir müddet kala Herta, Thomas’ı Viyana’ya dedesinin yanına götürür ve yine ortalıktan kaybolur. Dedesi Bernhard’a bakar fakat maddi güçlüğe düştüklerinde doğduğu yere yakın bir kasaba olan Seekirchen am Wallersee’ye gitmeye karar verir.

esxukcxxcaepjgp Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Herta 1936 yılında Emil Fabjan’la evlenir, Salzburg’a yakın mesafedeki Traunstein’a yerleşirler. Thomas’ı da yanlarına alırlar. Ne var ki Thomas 1941 yılında aileye yakın bir pedagogun tavsiyesiyle yetiştirme yurduna gönderilir.

esxuqc6xeaipwjm-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Aile Salzburg’a çok yakın Saalfelden kasabasını Almanya’daki Saalfeld kasabasıyla karıştırır. Thomas bir anda kendini ailesinden çok uzakta, nasyonal-sosyalist ideolojinin bir yetiştirme yurdunda bulur. Bu süreçte yaşadıkları otobiyografik eserlerinin temelini oluşturur.

1943 yılında dedesi yeniden sahneye çıkar ve Thomas’ı en azından kendisine yakın bir yerdeki yurda yerleştirir. Bu süreçte dedesi eğitimiyle mümkün mertebe yakından ilgilenir. Müzik dersleri almasına yardımcı olur. Thomas’ın annesiyle irtibatı tekrar kesilir. Dedesinin 1949 yılında ölümüyle ancak gün yüzüne çıkan annesi kendisinin de verem olduğunu söyler Bernhard’a. Kısa bir süre sonra annesi de ölür. (1950) Thomas’ı hiç görmeyen babası 1940 yılında Berlin’de gaz zehirlenmesinden ölmüştür. Bernhard bunun intihar olduğunu düşünür hep. Annesinin anlatmasına göre Thomas, babasına çok benzer. Zuckerstätter’e ait elindeki tek fotoğrafı annesinin yok ettiği söylenir. Bernhard’ın babasının adının anılmasına dahi müsaade etmediği anlatılır.

Dedesi ve annesinin vefatları üzerine hastanede bir başına kalan Thomas, Hedwig Stavianicek’le tanışır. Hedwig, tutunacak dalı kalmayan Thomas’a çınar olur. Thomas henüz 19 yaşındadır; Hedwig, Bernhard’dan 37 yaş büyüktür.

esxu5pgxuaimyvs-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Yaş farkından kaynaklanan garip durumun farkındadır Bernhard; Hedwig’ten teyze diye bahsederek latife eder. “En yakın hissettiğim insansın, başka nasıl söyleyebilirim? Annem belki? Evet! Değil mi?”
Bernhard’ın ifadesiyle Hedwig, onun hayatına disiplin getirmişti. Yazabilmesi için gereken her şeyi sağlıyordu. Bernhard yazdıkça Hedwig mutlu oluyordu. Bu garipsenen ilişki Hedwig’in vefatına kadar sürdü. Hedwig ölüm döşeğindeyken Bernhard yanındaydı.1957 yılında Hedwig Viyana’da üç odalı bir ev alır; genç Thomas da Hedwig’le birlikte bu eve çıkar. Viyana’da hatırı sayılır bir çevresi olan Hedwig, Bernhard’ın buradaki edebiyat camiasına girmesine vesile olur.
“35 yıl süren bir ilişkiydi bu. Değer verdiğim her şeyde bir payı olan insandı, her şeyi öğrendiğim kişiydi. Her nerede olursam olayım, ne zaman yalnız hissetsem bu insanın beni hep koruduğunu, desteklediğini, evirip çevirdiğini biliyorum.”

esxyi0yxuaaee2w-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Bernhard’ın ifadesiyle Hedwig, onun hayatına disiplin getirmişti. Yazabilmesi için gereken her şeyi sağlıyordu. Bernhard yazdıkça Hedwig mutlu oluyordu. Bu garipsenen ilişki Hedwig’in vefatına kadar sürdü. Hedwig ölüm döşeğindeyken Bernhard yanındaydı.

Bernhard, hastaneden taburcu olduktan sonra Carl Zuckmayr’ın desteğiyle gazeteciliğe başlar. Yazdığı makaleler ses getirir, sert eleştirilerinden dolayı Bernhard’a davalar açılır. 1961 yılında ilk şiir kitabı Frost’u (Don) Otto Müller Yayınevine gönderir, reddedilir. Bu kitapta bulunan 140 şiir hâlâ yayınlanmamıştır. Şiir kitabına verdiği ismi ilk romanında kullanır, 1963’te Frost (Don) yayınlanır. Bernhard kısa sürede edebi bir başarı sağlar, gazeteciliği bırakır ve ölene kadar eserleriyle geçinir.

Hayatı boyunca kısık nefeslidir Bernhard. Eserleri derince alınmış bir nefesle yazılmış gibidir. Genellikle tek bir paragraftan oluşur. Sık tekrarlarla bezelidir. Çok uzun cümleler kurar; yan cümlelerle meramını uzatır da uzatır. Thomas Bernhard’ın hemen her eserinde ağır hastalıkları olan karakterler vardır. Avusturya tiyatro camiasında kriz yaratan eseri Kahramanlar Meydanı’ndaki ağır kalp hastası, değneksiz yürüyemeyen Robert Schuster bunlardan sadece biridir.

4 Kasım 1988, Viyana. Saray Tiyatrosu’nun açılışının yüzüncü yıldönümü. Avusturya’nın Nazi Almanyası tarafından ilhakının ise ellinci yılı. Eserin adı Hitler’in 15 Mart 1938 tarihinde yüzbinlerce Avusturyalıya hitap ettiği meydana göndermedir: Heldenplatz* (*Kahramanlar Meydanı) Saray Tiyatrosunda hummalı bir kalabalık var; kimisi sahnelenecek oyunu görmeye, kimisi protesto etmeye gelmiş. Oyunun sahnelendiği neredeyse üç buçuk saat boyunca seyircilerin çıtı çıkmıyor. Bernhard da sağlık sorunlarının artmış olmasına rağmen uzun bir süre sonra eserlerinden birinin lansmanına katılır. Oyun bittikten sonra oyuncular ve yönetmen Claus Peymann’la sahneye çıkar Bernhard.

esxyr_gw4aeqnc3 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Seyirciler arasında bulunan aşırı sağcı öğrenci gruplarından birini örgütleyen Heinz-Christian Strache’dir. Strache, 2019 yılında partiden ihraç edilene kadar Avusturya’nın sağ partilerinden FPÖ’nün genel başkanıydı. 2015 yılında yüzde otuz oy alarak parti tarihinde büyük bir başarı sağlamış olur Strache. Irkçı sağ partiyi ülkede ikinci parti konumuna getirmiştir. Her 30-40 yılda bir ülkedeki ırkçı söylem gün yüzüne çıkar gibidir. Bernhard’ın itirazı da bunadır. Kurt Waldheim 1971 yılında Avusturya Cumhurbaşkanlığına aday olur; seçimi kaybeder. 1986 yılında tekrar adaylığına koyan Waldheim bu sefer Cumhurbaşkanı seçilir. Thomas Bernhard’ için bardağı taşıran son damla olur bu: Avusturya geçmişinden ders alamayanların ülkesidir. Waldheim 1938 yılında Nazi Partisinin NSDStB diye bilinen öğrenci birliğine kayıtlı olan biridir. Kısa bir süre sonra ise Hitler’in partisiyle ortak eylemler yapan milis gruplardan Sturmabteilung’a katılmıştır. Kurt Waldheim Avusturya’da cumhurbaşkanı seçilmeden önce 1972-1981 yılları arasında Sovyetlerin desteğiyle Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği de yapar. Waldheim’in cumhurbaşkanı seçilmesi Bernhard’a göre Avusturya’nın yakın tarihindeki Nazi tecrübesine rağmen nasyonal-sosyalizmin hâlâ canlı olduğunun delilidir. Bunun üzerine Thomas Bernhard Heldenplatz’ı yazar. Avusturya’nın henüz elli yıl öncesinde yaşananlara rağmen geçmişini inkâr edenlerle dolu olduğunu söyler. Antisemitizm elli yıl öncesine kıyasla daha az değildir. Daha önceki eserlerinde Graz’ı “Nazi yuvası” diye tanımlar.

Heldenplatz’ın ana karakteri Yahudi Profesör Josef Schuster. Schuster sahnede hiç görünmez; fakat üç perde boyunca karısı Hedwig Schuster, çocukları, kardeşi Robert Profesört Josef’ten bahseder.

esxzdzdw4ae52wz-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Schuster ailesi, Kahramanlar Meydanına bakan bir dairede yaşar. Josef ve Hedwig meydanda hâlâ Hitler’in ve destekçilerinin coşkulu seslerinin yankılandığı sanrılar geçirir. Müzik sevdasıyla geldikleri Viyana’dan artık Oxford’a taşınma vaktinin geldiğine karar verirler. Josef’in sanrıları o derece artar ki tüm eşyalarını topladıkları halde seyahatten birkaç gün önce “hiçbir şeyin elli yıl öncesinden daha iyi olmadığına ve elli yıl öncesine kıyasla şu an daha fazla Nazi’nin sokaklarda dolaştığına” karar kılar ve pencereyi açıp intihar eder.

Vefat öncesi edebi göç. Bu tanım Thomas Bernhard’a ait. Bernhard’ın sağlık durumu Heldenplatz’tan sonra çok daha kötüye gider… Artık yazamıyordu. Fakat ağır sağlık sorunlarına rağmen 10 Şubat 1989 yılında notere gitti: “Yaşadığım süre zarfında şahsım tarafından yayınlanan eserler ve benden arda kalacak olanlar, Avusturya devletinin telif hakları kanunun el verdiği süre zarfında herhangi bir formda sahnelenemeyecek, basılamayacaktır. Avusturya devletiyle herhangi bir bağımın kalmasını istemiyorum. Gelecek yıllarda Avusturya devletinin bana ve eserlerime herhangi bir formda yaklaşmasını da kabul etmiyorum.”

2059 yılına kadar sürecek bir yayın yasağı koyar kendine Bernhard. Avusturya’yı kendinden mahrum etmek ister. Bir nevi intikam. Çocukluğu Nazilerin yönetimdeki yurtlarda geçer, gençliği hiç de farklı olmayan zihniyetle yönetilen hastanelerde. Bernhard hep öfkelidir. Bernhard’ın koyduğu bu yasağı ölümünden sonra üvey kardeşi ve son demlerine dek doktoru olan Peter Fabjan ustalıkla deler. Fabjan, Bernhard adına bir dernek kurar. Çünkü vasiyetname şahısları bağlar ama dernek böylesi bir engelden muaftır.

esxzflfxcaanmco-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Thomas Bernhard aslında kendi okuyuşuna karşıdır hep. Kendi deyimiyle abartı ustasıdır. Heldenplatz’da intihar eden profesör de kendisine böyle der. Dili çok güçlüdür, hatta şiddetlidir. Bernhard’ın karakterleri mükemmeliyetçidir ama kendilerinden bekleneni bir türlü yapamazlar.

esxzjelxuaelceq-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Edebiyat alanında alınabilecek prestijli ödüllerin hepsini almıştı Bernhard. Ödüllerim isimli eserinde bahsettiği gibi ve Bernhard’ı biraz olsun bilenlerin de tahmin edebileceği üzere ona verilen ödüllerin hiçbirinin manevi değeri bile yoktu.

esxzmddxcaiemv-1-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Bernhard’a göre ödülleri veren jüri üyelerinden hiçbiri söz hakkı verildikleri alanda ehliyet sahibi değildi. Bu yüzden Bernhard ödülleri sırf para için kabul ettiğini açıkça söyler. Ödülleri beraberinde gelen paradan ayrı düşünmeye tahammül edemediğini anlatır.

Bernhard ilk romanından gelen ödülle Ohlsdorf’ta 14. yüzyıldan kalma yıkılmak üzere olan büyükçe bir bağ evi satın alır ve ölene dek (Viyana’da, seyahatte olmadığı vakitlerde) bu evde yaşar. Bernhard daha sonra iki ev daha satın alır.

esxzq9jwmaefs24-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Avusturya’dan tiksinen, her zerresiyle yalnız, geleceğe dair umudun kırıntısına bile sahip olmayan Bernhard’ın, geçmişini bir nevi yeniden inşa etme çabasına girdiği söylenir. Restore edip yerleştiği eve telefon bağlatmaz. Ziyaretçi kabul ettiği çok nadirdir. Kendisine gelen mektupların çok azına cevap verir ki eserleri elliden fazla dile tercüme edilen Bernhard’a birçok tercüman mektup yazar. Hiçbiri Bernhard’ın umurunda değildir.

Bernhard’ın lisedeki sınıf arkadaşı Rudi Krausmann anlatıyor: “Bernhard’a bir gün Viyana’da rastladım. (…) Tramvay kullanmazdı. Parası yoktu ama tramvay kullanmaması bununla ilgili değildi. Herhangi bir Viyanalıyla aynı vagonda olmaya bile tahammül edemem.’ diyordu.” Thomas Bernhard’ın mizahi bir öfkesi vardı. Kendi kabına pisliyor diye eleştiriliyordu. Avusturya devletine ve Avusturyalılara olan öfkesini eserlerine yansıtmakta Niteliksiz Adam’ın yazarı Robert Musil’i geride bırakmıştı. Kahramanlar Meydanı’ndaki Anna’ya şunları söyletir: “Avusturya’da ya Katolik olacaksın ya da nasyonal-sosyalist. Başkalarına tahammül edilmez. Diğer her şey yok edilir.” Heldenplatz’daki karakterlerden Profesör Robert şöyle der: “Her Viyanalının içinde bir soykırımcı vardı. Kişi kendini şımartmamalı.” Hedwig Schuster ise “Viyana’da yaşamak gayri insanî bir durum.” diye ekler.

Bernhard tüm eserlerinde yaptığı gibi Heldenplatz’da da travmalarını irdelemiş ve bunların içine doğduğu kültürün köklerinde olduğunu görmüştür. Bu farkındalık kültürüyle yani kökeniyle hesaplaşan bir yazar doğurmuştur. İlk eserlerinde nihilizmin karanlık dehlizlerinden geçip eserleriyle yankı uyandıran geçimsiz bir yazara evrilir. Sonunda kendini mübalağa sanatçısı diye tanıtır. Yazdığı eserlerin temelinde hep kendi travmaları vardır. Abartıyı sevse de gerçeklikle bağı hiç kopmamıştır. O, Avusturya’nın sürekli inkâr ettiği ama bir türlü kurtulamadığı Nasyonal-Sosyalizm batağını uluslararası düzeyde duyuran bir yazardır. Bu yüzden kendi ülkesinde “kabına pislemekle” suçlanır. Alman dilinin en etkili ve üretken yazarlarından biridir. Görmezden gelinememiştir.

esxabyqxaaap6zn-1 Thomas Bernhard: Dünyaya geldiğim gibi, oradan ayrılmak istiyorum. Kargaşa olmadan.

Thomas Bernhard çok sevdiği dedesinin kırkıncı ölüm yıldönümünden bir gün sonra, 12 Şubat 1988 yılında öldü. Ölüm döşeğindeyken yanında üvey kardeşi Peter Fabjan vardı. Vefatı ancak defnedildikten sonra kamuoyuna bildirildi.

“Dürüst olsak
Tiyatro başlı başına bir saçmalık
Ama dürüst olsak
Artık tiyatro yapamayız
Dürüst olsak ne tiyatro yazabiliriz
Ne de tiyatro sahneleriz
Biraz dürüst olsak
Başka hiçbir şey yapamayız
Kendimizi öldürmekten başka.” (Theatermacher, s. 36)

Bernhard Viyana Grinzing Mezarlığında metfun, ‘hayatının insanı’ Hedwig Stavianicek’le aynı yere defnedildi. Vasiyeti üzerine cenazesine çok az kişi -söylentilere göre yalnızca üç kişi- katılmıştı. Bernhard’ın mezar taşı yıllar boyunca defalarca çalındı, tahrip edildi…
(Bünyamin Kasap)

Depreme maruz kalan kardeşlerimizin gönülleri naz makamıdır. Onların gönülleri Rabbe karşı kırık, develete karşı buruk, hatta biraz da öfkeli olabilir.

Bu millet çok acılar çekti. Çokça darlıklar nice işgaller gördü. Vuruldu, yandı, sele kapıldı. Bunların çoğunu tarih kitaplarında görüyoruz. Bazılarına bizzat şahit olduk. Bugün ise canımız tarifsiz yanıyor. Bugün tarihin kendisiyiz. Çaresizliğin tam ortasındayız. Şimdi çocuklarımıza onurla okuyacakları yeni bir tarih yazma zamanı.

Toprağımız sarsıldı fakat aziz milletimiz sarsılmadı. Unutmayalım ki insanlığımızın sarsılması, inancımızın sarsılması, yeryüzünün sarsılmasından daha yıkıcıdır. Yüreklerimizi parçalayan bu acı bizi yekpare yaptı, yekvücut olduk. Derdimizden inşallah devalar çıkaracağız. Sancılarımızdan şifalar bulacağız inşallah.

Hayatın kaçınılmaz acıları, umulmadık kederleri, tahmin edilemez kırıklıkları karşısında kendi içimize döndük. Aramızdaki yabancılıklar kalktı, sınırlar eridi. Artık aynı duanın avuçlarında birer can olduk. Bir olduk, birlik olduk. Birbirimiz için varolmayı öğrendik. Tanımadığımız insanların nefesleriyle nefes alır olduk.


ÖLÜDEN DİRİ ÇIKARAN YARATAN BUNCA ÖLÜMDEN NİCE DİRİLİŞLER ÇIKARACAKTIR

Can bahşedilenlerin haberleriyle heyecanlanıyoruz bir haftadır. Bakın enkaz altından çıkan her canla nasıl da seviniyoruz. Bebeklerin o şaşkın bakışları sona erince, çocukların masum bekleyişleri bitince, yetişkinlerin acı çaresizlikleri kurtuluşa erince ne kadar da seviniyoruz. Hiç tanımadığımız insanların nefes alışıyla sevinmeyi öğretti bütün bu olanlar. Öyleyse şimdi aldığımız bu dersi bitirme zamanı… Gelin hep birlikte birbirimize teselli olalım.

Betonların üzerimize devrildiği bugün kardeşliğimizi ayağa kaldırma zamanı. Şehirlerin yıkıldığı bugün merhametimizle yeni şehirler kurma vaktidir. Yolların kesildiği bugün gönüllerden gönüllere gizli yollar kurma vaktidir. Bugün diriliş günüdür. Ölüden diri çıkaran Yaradan bunca ölümden nice eşsiz dirilişler çıkaracaktır. Buna imanımız tamdır. Gün iyilikle ve merhametle yeniden ayağa kalkma günüdür. Yüreklerdeki umudu tekrar yeşertme zamanıdır. Yaraları şefkatle sarma günüdür. Gün toplumsal birliğimizi dosta düşmana gösterme zamanıdır. Gün yaralı yürekleri, imanlı gönülleri birleştirme zamanıdır.

PEYGAMBERİMİZİN (ASM) KURDUĞU MEDENİYETİNİ MODEL ALALIM

Böylesi vakitler kıyamet aşısı aşılanmak vaktidir. Öğrendiklerimizi hep birlikte gözden geçirelim. O ertelediklerimizi, sona bıraktıklarımızı, ihmal ettiklerimizi, önemsiz sandıklarımızı, kenara ittiklerimizi bugün önceleyelim.

Betonla yükselen şehirler yerine sevgi ve şefkatle genişleyen merhamet ve rikkatle enginleşen şehirler inşa edeceğiz inşallah. Aziz Peygamberimiz (asm) kurduğu Medine medeniyetini model alıp birbirimize nezaket ve incelik, lütuf ve kardeşlik borçlu olduğumuzu bugün bir daha hatırlayacağız.

Bu soğuk günlerde bedenimizin bağışıklık sistemini güçlü tutmak ne kadar önemliyse, ruhi, manevi ve toplumsal bağışıklığımızı güçlendirmek bir o kadar ehemmiyetlidir. Bir taraftan ekmeğimizi bölüşürken toplumsal birliğimiz ve dirliğimiz için azami çaba göstermeliyiz. Bir taraftan gönülleri birleştirirken diğer taraftan her türlü ötekileştirici dil ve söylemden uzak durmalıyız. Toplumsal barışımıza her zamankinden fazla önem göstermeliyiz.

Bu musibetler er ya da geç sona erecektir. Ancak bu tür dönemlerde açılan gönül yaraları var ya o yaralar kolay kolay iyileşmeyecektir. Bunu lütfen daima hatırda tutalım.

HERBİRİ MANEVİ ŞEHİT HÜKMÜNDEDİR

Onbinleri bulan merhumlarımız var. Onların her biri can Rahmana teslimdir. Herbiri manevi şehit hükmündedir. Onlar bir daha ölmeyecek. Ölecek olan biziz… Hepimiz onların gittiği yere gideceğiz. Gücümüzü hayatta kalanlara çevirelim. “Keşke olmasaydı!” dövünmek yerine “Bize düşen ne?” diye onarıcı ve umut verici tavrımızı ortaya koymaya devam edelim. Depreme maruz kalan kardeşlerimizin gönülleri naz makamındadır. Onların gönülleri Rabbe karşı kırık, devlete karşı buruk, hatta biraz da öfkeli olabilir. Ancak bu kırıklığı, burukluğu yüreklerine dokunarak, hayatlarına rahmetle şefkatle dokunarak gidermek bizim görevimizdir. Bu gibi durumlarda devletin konumu Hz. Süleyman kıssasındaki annenin konumudur gibidir. Hani meşhur hikayedir. Kaybolan çocuk üzerinde iki kadın aynı anda annelik iddiasında bulunur. Hz. Süleyman hükmünü verir çocuk ikiye bölünecek her biri yarısı bir kadına verilecek. Gerçek anne derhal atılarak, bütün davasından vazgeçer. Zira anne için asolan çocuğun yaşamasıdır. Devlet de anne gibidir. Devlet için aslolan Milet olduğu gibi, millet için de aslolan devleti yaşatmaktır. Bugün bütün siyasi düşüncelerimizi bir kenara bırakıp kenetlenmek günüdür.

TUŞLARA BASAN PARMAKLARIMIZA DA ŞEFKAT VE MERHAMET ÖĞRETME ZAMANI GELMEDİ Mİ?

Her an, her dakika enformasyon ve dezenformasyon bombardırmanına maruz kaldığımız bugünlerde kusura bakmayın ama o çok bilmişlik vehmine kapılıp buyurgan bir üslupla sağa sola sahada başla canla koşuşturan kardeşlerimizi söylemlerimizle incitmekten korkalım. Medyayı, sosyal medyayı hakkı, sabrı, merhameti birbirimize tavsiye etme platformuna dönüştüremez miyiz? Dil ile kalp ile yaptıklarımızı parmaklarımızla yıkmayalım. Tuşlara basan parmaklarımıza da şefkat ve merhamet öğretme zamanı gelmedi mi?

Elbette el açıp Rabbimize dua etmek önemlidir. Ancak en kabule şayan dua fiili duadır. Rabbimizin inayetiyle bu sıkıntılar geçecektir. Ancak bugünlerde yapacağımız erdemli ve ahlaklı davranışlarımızla iyiliklerimiz kalıcı olacaktır. Bugünden itibaren dualarımızı büyük bir iyilik hareketine dönüştürelim…

Elbette el açıp en büyük ilticagâhımıza yönelmek, ona dua edip yalvarmak önemlidir. Ancak en kabule şayan dua fiilî duadır. Rabbimizin de inayetiyle yaşadığımız bu sıkıntılar geçecektir. Ancak bugünlerde yapacağımız erdemli ve ahlaki davranışlarımız kalıcı olacaktır. Bugünden itibaren dualarımızı büyük bir iyilik hareketine dönüştürelim. Bugün, iki evi olan herkesin, bir evini kardeşi ile paylaşma günüdür. Bugün, herkesin bir kardeşini misafir etmesi en büyük duadır. Bugün depremzedelerin değil, varlık ve servet sahiplerinin imtihan günüdür. Sahip olduğunuz servetlerin sizleri kurtaracağı gün, bugündür. İlahî rahmeti celp edecek, bela ve musibetleri defedecek en büyük dua, bu zor zamanlarda büyük bir iyilik hareketi başlatmaktır; herkesin birbirine iyilik yapmasıdır.

Bölgede gerekli olan şeylerin özellikle maddi boyutlarıyla yapılacağından kuşkum yok. Enkazlar kaldırılır, evler yeniden yapılır, hayat normale döner. Peki, işin insani-manevi yanını ne yapacağız? Millet olarak yapacağımız ikinci büyük vazife daha bizleri bekliyor: tüm ilmî, fikrî, düşünsel müktesebatımızla tek tek her acılı haneye, sadra şifa olacak bir seferberlik başlatmamız gerekiyor.

ŞEHİRLER KURULURKEN İŞLENEN HARAMLARI AÇIKÇA ZİKREDELİM

Depremin maddi yaralarını sarmak kolaydır. Asıl olan manevi yaralarına merhem olmaktır. Bu konuda konuşacak hocalarımızdan bir ricamız olacaktır. Bu konuda bir söz söyleyeceksek bin düşünelim. İlahi adalete gölge düşürecek, insanın sorumluluklarını yok sayacak, deprem şehitlerini itham edecek söylemlerden kaçınalım, risaleti rivayete feda edecek zayıf ve uydurma haberlerden uzak duralım. Hep beraber depremin manevi yaralarını nasıl saracağımızı öğrenmek için oturup ders çalışalım. Depremden sonra ilmihallerimizi yeniden gözden geçirelim. Artık binaya girmenin adabından önce bina yapmanın farzlarını konuşalım. Şehre girme duasından önce şehirler kurulurken işlenen haramları açıkça zikredelim.

BU TÜR MUSİBETLER BİRER İLAHÎ AFET DEĞİL, BİRER İLAHÎ AYETTİR

İlahî vahyi bir bütün olarak ele aldığımızda, insanı, vahyi ve kâinatı birlikte ele aldığımızda görürüz ki, her şeyden önce bu tür musibetler birer İlahî afet değil, birer İlahî ayettir. Bu büyük ayetleri ibareler üzerinden değil, ibretler üzerinden okumalıyız. Evreni, kâinatı, fizik âlemini bilmeyen bir kardeşimiz, depremin metafiziği üzerinde konuşmaya cüret etmemelidir. Ülkemizin yarınlarını inşa eden öğretmenlerimiz, bu büyük musibet umulmadık müfredatlar koydu önümüze. Acılarla yoğrulan coğrafyada yavrularımızın her birinin dimağına ve gönüllerine yeniden umut inşa etmek, sizlerin vazifesidir. Bugün, her birimizin birer umut muallimleri olması gerekiyor. Bugün, okulun yalnızca dört duvar arasında kırkar dakikalık fasılalarla koridorlara hapsedilemeyeceğini göstermek için hayatın kendisini okula, eğitime çevirecek metotlar bulmamız gerekiyor. Gün, her zamankinden daha çok çalışma, üretme ve fark etme günüdür.

Ülkemizin din gönüllüleri, emekli bir mesai arkadaşınız olarak size sesleniyorum: Bugün sizlere daha büyük görevler düşüyor. Bugün ezanınızın ulaştığı her kulağa kalbinizle de dokunma zamanıdır. Mihrap, Peygamberimizin, Muhammed Mustafa’nın makamıdır; o da âlemlere rahmettir. Âlemde ne varsa ondan sorumlusunuz. Madem onun makamındasınız bugün, o makamın hakkını verme zamanıdır, kadınlara hürmetkâr, çocuklara merhametli olma zamandır. Sokağı da ihmal etmeme vaktidir; solan çiçeği, üşüyen kediyi…

BUNDAN SONRA SONRAKİLERE İBRET OLACAĞIZ İŞ BAŞA DÜŞTÜ

Son olarak bir hususu ifade ederek sözlerimi bitirmek istiyorum.

Bu dünyaya kalmaya gelmediğimizi, buranın göçebesi olduğumuzu hatırlama vaktidir. Âlemlere rahmet Peygamberimizin (asm) kısaca dinlendiği, bir “ağaç gölgesi” saydığı bu dünyanın hakikatini anlama vaktidir. Benim ve dünyanın misali, bir ağaç gölgesinde kısa bir süre dinlenen bir yolcunun misali gibidir. Yolcu yolunda gerek; yolda kalmayalım artık, yol olalım, yol alalım kardeşlerim.

Yaşamak, acımaya razı olmaktır. Can taşımak acıtır. İşte tam buradayız. Bu ana kadar bizden öncekilerden ibret aldık. Bundan sonra sonrakilere ibret olacağız. İş başa düştü. Hayatın beklenmedik acıları, önlenemeyen kırıklıkları, aramızdaki yabancılıkları eritmek için, ötekileştirmeleri sonlandırmak için, bencillikleri onarmak için, uzaklıkları yakın etmek için eşsiz bir fırsattır. Bunca acının içinde güzel olanı, birbirimizin nefesiyle nefeslenmemiz, birbirimize bahşedilen canla ferahlanmamızdır. Maddi yıkımın getirdiği bu manevi onarım önemli… Betonların devrilmesiyle ayağa kalkan kardeşliği görmek önemli. Canlarımızın kaybıyla birbirimize can olmamız, birbirimizin sevinciyle sevinmemiz önemli.

Tekrar rahmet-i Rahmân’a kavuşan her kardeşimize rahmet diliyorum. Aziz Milletimize sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

Rahmân ve Rahîm olan Allah;

Aziz Milletimizden hıfz u inayetini esirgemesin,

İmdat, diyen her canımıza ulaşmayı nasib eylesin,

Yaraları sarmak için milletçe seferber olmayı lütfeylesin.

Yardımcı kuvvetlerimizi Rûhu’l-Kuds ile teyit eylesin.”

Mehmet Görmez

Depremzede “naz” makamındadır.

Bu söz Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmez hocamıza ait… Bir depremzedenin içinde bulunduğu haleti ruhiye bu kadar mı veciz bir şekilde anlatılır.


Ne demektir “naz”?


Yani depremzede artık nazlı bir makama yükselmiştir. Dün sağlıklı, huzurlu, mutlu, iş güç sahibi, hali vakti yerinde iken bir gecede, birkaç saniyede düştü, mağdur oldu, yakınlarını, evini, işini, ruh sağlığını kaybetti. Bu insanoğlunun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir.


Cenazesine bile taziye veremedi, belki kefensiz defnetti, kimse kimseye başsağlığı bile dileyemedi, hayatı boyunca biriktirdiği maddi manevi her şeyini kaybetti.


Can yakıcı bir travma!
Yoksul değil mağdur!


“Yardım” edilmez, ona karşı borç ödenir.
Deprem bölgesi dışındaki herkes “görevlidir” artık…


Onun nazına, küsmesine, kaprisine katlanacaksınız. Çünkü enkaz altında kalmaktan kurtulsa da ruhen halen enkaz altındadır. Şöyle düşünün, enkaz altındaki bir depremzedeyi kurtarmak için nasıl canla başla çalışırsınız değil mi? İşte ruhen enkaz altında kalanlara da öyle davranacaksınız.


Bugün 13 milyon insan köylere, ilçelere ve başka şehirlere zorunlu göç etti. Çocuğuna, annesine babasına, kardeşine, akrabasına, tanıdıklarına ya da hiç tanımadıklarına misafir oldu.


O nazlı bir emanettir size artık. Onun nazı sizin için bir imtihandır. Ona of bile denmez. Kaşlar çatılmaz. Surat asılmaz. Varınızı yoğunuzu ona sunacaksınız. Bunu yardım adı altında değil görev şuuruyla yapacaksınız. Onu minnet altına sokmayacaksınız. “Sana sahip çıktım” demeyeceksiniz. Her şeyinizi bölüşeceksiniz. Ona kızarsanız Allah’a kızmış olursunuz.
Çünkü o nazlı bir depremzededir. Gönlü kırıktır. İçi yanmıştır. Geleceği belirsizdir. Gözü yaşlıdır. Ruhen çökmüştür. Yarı ölüdür. Mazisi ve hayalleri yok olmuştur. Bu yüzden ondan sadır olacak her türlü nazlı davranışları sevap niyetine öpüp başınıza koyacaksınız.
Çünkü unutmayın ki, sizler de potansiyel bir depremzedesiniz. Bugün onun başına yarın sizin başınıza (İnşallah gelmez).


Şöyle düşünün, nazlı bir yâriniz var ve bir gün ona kavuşmuşsunuz. İşte o nazlı yâr gibi onu kucaklayacak, bağrınıza basacak, müşfik kollarınızla sarıp sarmalayacak, başınıza taç yapacaksınız.


Hülasa; insan olmak böyle bir şey…

Alişan Hayırlı

screenshot_20230330_005605_whatsapp-1 Depreme maruz kalan kardeşlerimizin gönülleri naz makamıdır. Onların gönülleri Rabbe karşı kırık, develete karşı buruk, hatta biraz da öfkeli olabilir.