Bağların Yitimi ve Bize Kalan Boşluk

Yaşamanın değil de yaşayacak olmanın tedirginliği bu. Zamanın durmasını istediğim günlerde zamanın yok oluşuna şahitlik. Aynanın yalanladığı yüzüm, alnımda belirginleşen çizgiler, bazı hatıralara sımsıkı sarılan zihnim ve baba mirası keder. O en güzel pozu veremedik hâlâ dünyada. Tam her şeyi düzeltmişken bir şeyler oldu ve genelde bir şeyler olur tam her şeyi düzeltmişken. En güzel ve en yakışıklı zamanlarımızda bizi bulan, vuran, savuran bir şeyler. Bize en yakışan gömleği giyip yakamızı, saçımızı düzeltip tam o fotoğraf karesine girecekken bir şeyler oldu. Oysa ilk kez heveslenmiştik ve: “Tamam ulan, bu sefer sahiden de olacak herhalde” diye düşünürken, düşkünlüklerimizden vurulduk yeniden.

Ve yeniden dönüp bakıyoruz umut bağladığımız kapılara. Tüm bunlar olurken izleyecek misin? Oysa kapıları yüzümüze kapayan, üstümüze kilitler vuran, adımızı dünyadan kazıyan da sendin değil mi? Sendin bizi dünyaya inandıran ve tebessümünle kandıran. İnsan, inanmanın ve yanılmanın talihsiz ustası. En çok da umut bağladıklarına…

Bağlanmak, sabit kalmak, sıkışmak ve düğüm. Bir zaman sonra bu bağlılıklar işlevsiz hale getiriyor bizi, bağlı bulunduğumuz şey dışında bir şey düşünemiyor ve yapamıyoruz. Tüm dünyanın o bağdan ibaret olduğunu zannedip dünyamızın sınırlarını da buna göre belirliyoruz. Oysa dünya bir savruluştur, sürekli hareket gerektirir, ilerleme, devam etme, yeni sınırlar belirleme. Ama bazı düğümler bizi hareketsizleştirir, köreltir, özümüzü kıymetsizleştirir. Bu düğümlerin ortak noktası genellikle bize karşı umursamaz oluşlarıdır. Tüm gücünle ve inancınla sarıldığın o bağ ilk zorlukta senden kopup gidecektir.

Ve kopup gitti. Dünya, biraz da şu değil mi: İlk zorlukta kopup gidenlerin ardından bakmalar ülkesi.

Peki o bağ koptuktan sonra insan ne yapıyor ya da öncelikle sorulması gereken soru şu: O bağ sahiden de kopuyor mu? Cevabım hem evet hem hayır. O bağ fiziksel olarak kopuyor fakat ruhsal yatırımımız, benliğimizin, ruhumuzun, hatta bedenimizin bir parçası orada kalıyor ve dünya dönmeye devam ediyor. Bize ait büyük bir parçayı onda bırakıyoruz, onda hissediyoruz ve onda yaşıyoruz. Bu eksiklik hissiyatı özlemle beraber giderek daha da tahammül edilemez bir hâl alıyor ve özlüyoruz, çok özlüyoruz, kendimizin nadide parçasını ve O’nu. Fakat bir zaman sonra özlemek de yoruluyor, değişiyor ve bu eksiklik bizim bir parçamız haline gelip bizi bambaşka bir insana dönüştürüyor. Ayrılıklar, kaybedişler ve uzaklıklar insana biçim veren büyük ustalardır. İnsan ancak yitirdikçe, eksildikçe büyür ve gelişir. Olgunlaşmak ve yaşamın anlamını öğrenebilmek için bazen büyük kayıplar yaşamanız gerekir. Öğrenmenin bedeli yitirmektir. Bu yitirişlerin ardından derin ve ince bir sızı kalır, zaman zaman o sızı çok ağrır, işte bu da insan olmanın diğer adıdır.

Gelelim diğer soruya: O bağ koptuktan sonra insan ne yapar? Önce büyük bir şaşkınlık ve olup biteni idrak edememe hali. Kendimizi uzunca bir süre bu kayba ikna etmeye çalışırız. “Tüm bu olanlar benim başıma mı geldi yani?” diyerek şaşkınca etrafı izleriz. Sonra bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler.

O’nu değil de zamanın geçmesini bekler insan. Günlerin hızlıca akmasını, mevsimlerin çabucak geçmesini ve içindeki bu bitimsiz yangının bir an önce sönmesini. Ama bazı bağlar çok derin, içten ve köklere doğru inşa edilir, dolayısıyla bu bağların kopuşu daha şiddetli ve sarsıcı olur. Çünkü o bağ senin dünya ile kurduğun en kıymetli ve yeterli bağdır. Sadece dünya ile değil aynı zamanda gelecekle ve hatta dünya sonrasında da yaşatmak isteyeceğin bir bağdır. Bazen O’nu kaybetmek dünyayı ve ölümü kaybetmektir.

Büyük kayıplardan sonra derin bir boşluk doğar ve ardından bitimsiz bir hüzün. İşlere odaklanmak, kitap okumak, yemek yemek, uyumak, dışarı çıkmak, çalışmak büyük bir zorluğa ve yüke dönüşür. Artık hiçbir şeyden eskisi gibi tat almazsınız ve çevreniz sürekli olarak size ne olduğunu sorup durur. Bazen insan başına gelen belayı bile anlatacak gücü bulamaz kendinde, kalbinin en kuytu köşesinde altına hasır bir iskemle çekip susar çaresizce. Dünya dediğimiz o kocaman sözcük korkutmaz sevdiğinden ayrılanı ama sessizleştirir ve derinleştirir, her geçen gün daha derine ve derine.

Johann Hari: “Depresyonun da bir tür yas olduğunu fark ettim -ihtiyaç duyduğumuz ama sahip olamadığımız tüm o bağlar için tutulan bir yas.” olduğunu söylüyor. Hayatla, dünyayla, manevi olanla, kısacası ötekiyle kurduğumuz her ilişki bizi psikolojik olarak daha dayanıklı kılıyor, yaşadıklarımızla baş edebilmemizi kolaylaştırıyor. Bu bağlar ne kadar sık, kuvvetli ve gerçekçi ise yaşamın zorluklarına karşı elimiz ve kalbimiz güçleniyor. Ama bu bağların yok olduğu, zayıfladığı zamanlarda ise kişi kendini değersiz, yetersiz ve zayıf hissediyor. Bu olumsuz hislerin ardından doğan şey ise genellikle depresyon oluyor. Yaşamla ve insanla bağını kopartanların değişmez yazgısı, depresyon.

Şunu unutmamak gerekir ki insan sadece cinsel bir çekim ya da bir zorunluluk için ötekiyle romantik bir bağ kurmaz. Bazen bu kaotik ve yabancısı olduğumuz alemde beraber yol yürümek, kırlara çıkmak, Teoman dinlemek, J’adore’de çikolatalı pasta yemek ve dostça el ele dünyadan geçmek için bağ kurar insan. O bağın kopması bir dostu kaybetmektir. Bir dostu kaybetmek, dünyayı kaybetmektir. Beraber kurduğunuz o dünyayı kaybetmek de geleceği yitirmektir.

İnsanı ayakta tutan şey yarının varlığıdır, hayalleri, umutlarıdır. Ve insana yapılabilecek en büyük kötülük ise yarına olan inancının elinden alınması, geleceğinin gözleri önünde yok olmasıdır. Kopan bağlar bizim gelecekle kurduğumuz ilişkiyi zedeler, tahrip eder. Ayrılıklar sonrasında kişinin bu kadar çaresiz ve umutsuz hissetmesinin en büyük nedenlerinden biri de budur işte. O gitmiş ve yaşanacak güzel günleri beraberinde götürmüştür. Sahi, beraberinde götürdüğün o güzel günleri ne yapacaksın şimdi?

Yaşamak şunu öğretti: İnsanın kalbi ne kadar büyükse, öteki ile ne kadar çok derin bağlar kurabilirse ve ne kadar çok sevebilirse, kırgınlıkları, acıları ve hayal kırıklıkları da o kadar büyük oluyor. O büyük kalp acıyı en derininde hissedip acının ardından afallayarak kendini iyileştirmeye çalışıyor.

Herkes gitse bile dünyanın sonuna kadar ben buradayım, buradasın. Ve bilirsin ki herkes gitmeleriyle meşhurdur, bak işte yeniden baş başayız. Ben yeniden yazıyorum, yorgunluklarımı yazıyorum, yarınsızlığı yazıyorum, kaybolan çılgın neşemizi, geç gelen farkındalığın acısını, pişmanlıklarımı yazıyorum, elimden başka da bir iş gelmez bunu en iyi sen biliyorsun. Orada kimse olmasa bile, orada olmasan bile kelimelerimle sana el uzatıyorum. Ve biliyorum, bazen bir şeyleri mahvetmenin en kestirme yolu tüm gücünle o şeye sarılmaktır.

İsmine sarılıyorum.

Gökhan Ergür

20230527_050712 Bağların Yitimi ve Bize Kalan Boşluk

Tanrı Baba

Tanrı Baba, bir sabah uyanınca,
Biz insanları düşündü nasılsa,
Gitti pencereye: “Kim bilir, dedi;
Belki o gezegen yok oldu gitti.
Ama baktı, uzakta, çok uzakta,
Bir köşecikte fır dönüyor dünya.
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi bir şey anlıyorsam
Bu dünyalıların tutumlarından.

Ey benim minnacık yaratıklarım,
Ak ve kara, donuk ve yanıklarım,
Dedi Tanrı, en babacan haliyle;
Sizi ben yönetiyormuşum sözde.
Oysa, görüyorsunuz, Allah’a şükür,
Benim de sürüyle bakanlarım var,
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı,
Alsın vallahi, çocuklar, bu bakanları
İkişer üçer atmazsam kapı dışarı.

Boşuna mı kızlar verdim, şarap verdim size?
Güzel güzel yaşayasınız diye.
Nasıl olur da siz benim inadıma
Orduların Tanrısı dersiniz bana?
Ne yüzle adımı alıp dilinize
Top atarsınız birbirinize?
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, çocuklar, bir tek
Orduyu kumanda ettiysem bugüne dek.

Şu süslü püslü zibidilerin işi ne
Yaldızlı tahtlar üstünde?
Nedir o kasılmaları, böbürlenmeleri?
Beslediğimiz bu karınca beyleri
Sözde benden kutsal haklar almışlar
Benim inayetimle kral olmuşlar
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı;
Alsın vallahi, benden geldiyse eğer
Sizleri böyle kötü yönetenler.

Hiç bana kızmayın artık, çocuklar;
Temiz yürekli olun, bana yeter.
Sevişin, güle oynaya yaşayın,
Sizi yakar makarım diye korkmayın
Kralına da, yobazına da basın kalayı…
Ama keselim, Allahaısmarladık
Curnalcılar duyarsa yandık
Şeytan canımı alsın, dedi Tanrı
Alsın vallahi, o yüzsüz herifleri
Sokarsam kapımdan içeri.

Pierre-Jean de Béranger
Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu

20230528_221000 Tanrı Baba

Hâlâ burada ve ulaşılabilir olmanız bana güç veriyor

MONTANOGLA, 26 MAYIS 1949

Sevgili Bay Thomas Mann,

Tüm dostlarınız gibi biz de kötü haberi hayretle ve derin bir duygudaşlıkla karşıladık. Biz yaşlı insanlar dostlarımızın ve yol arkadaşlarımın gittiğini görmeye alışığız; fakat biz gittiğimizde yerimizi alacağını ve bir bağlamda bizi sonsuz sessizlikten koruyacağını düşündüğümüz neslin içinden, bize yakın birini kaybetmek gerçekten korkunç bir şey. Bunu kaldırmak zor.

Klaus1 hakkındaki fikrinizin ne olduğunu çok fazla bilmiyorum. Başlangıç çalışmalarını ilgiyle ve yakınlık duygusuyla takip ediyordum. Sonrasında, edebî çabalarının azalmasından dolayı sizin açınızdan bazen canım sıkılıyordu; fakat kendisini aştığı ve sonuç aldığı bu çabaların ince ve değerli bir çalışma olan André Gide hakkındaki kitabıyla sonunda doruğa ulaştığı düşüncesi beni teselli ediyor. Dostlarının ve sizin kalbinizi kazanmış olan bu kitap, yazarından sonra uzun süreler yaşayacaktır.

Bugünlerde sizi ve eşinizi her zamankinden daha çok düşünüyoruz. Yüreğimizin derinlerinden gelen duygudaşlıkla size elimizi uzatıyoruz.

Saygılarımla

Hermann Hesse

1. 21 Mayıs 1949’da Thomas Mann’in en büyük oğlu Klaus Mann, Cannes’da yaşamına son verdi.

***

images28129 Hâlâ burada ve ulaşılabilir olmanız bana güç veriyor

Bu hayatın kısa sürmüş olması düşüncesi içimi kederle dolduruyor. Onunla ilişkilerim biraz zorluydu ve suçluluk duygusundan azade değildi, zira en başından beri varlığımın gölgesi onun üzerindeydi. Münih’te yayayan geç bir adam olarak kendisi genellikle delifişek bir prensti ve yaptıklarının çoğu saldırgancaydı. Sonra, sürgündeyken çok daha ciddi ve ahlaklı biri oldu, çok fazla çalıştı fakat bir yandan da o kadar çok serbest ve hızlı çalıştı ki bu da kitaplarındaki belirli hataları ve dağınıklığı açıklıyor. Ölme isteği ortaya çıkmaya başladığında bu istek onun belirgin canlılığı, nezaketi, rahatlığı ve albenisiyle o kadar kafa karıştırıcı şekilde ters düşüyordu ki bilemiyorum. Ona sunulan tüm sevgiye ve yardıma rağmen, kendini yok etmekte ısrar etti; sonunda sadakatten, vefadan veya kadirşinaslıktan tamamen uzak bir hale geldi.

Thomas Mann

6 Temmuz 1949

***

MONTAGNOLA, 17 MART 1950

Sevgili Bay Thomas Mann,

Derin bir duygudaşlıkla ağabeyinizin vefat haberlerini okudum. Yaşlılığın bize getirdiği garip ve çelişkili duygular uyandıran şeyler arasında, en yakınlarımızı, özellikle gençlik yoldaşlarımızı kaybetmek belki de en garibi. Zamanla hepsi yok olup gidiyor, öyle ki “öbür tarafta” burada olduğundan daha fazla dostumuz ve yakınımız oluyor ve birden şu “öbür taraf hakkında meraklanıyoruz, etrafımızda daha sıkı duvarlar ördükçe korkumuzu unutuyoruz.

Fakat tüm kayıplarımızla ve köklerimizin gevşeyişiyle, bencilliğimizi de bir kenara koymuyoruz. Ve bu yüzden, bu vefat haberini alıp kendimi alıştırdıktan sonra ikinci ve en güçlü düşüncem sizdiniz ve bu ayrılığın, kendi ayrılığınızı düşünmeyi de sizin için kolay hale getirmemesine dair umudum, kalbime ve dilimin ucuna aniden ve bencil bir şekilde sirayet ediyor.

Evet, tutkulu bir şekilde ışığınızın parıldamaya devam etmesini umuyorum. Hâlâ burada ve ulaşılabilir olmanız bana güç veriyor.

Eşimle birlikte size en içten selamlarımızı gönderiyoruz.

Saygılarımla 

H. Hesse

***

[TEMMUZ 1952]

Benim Sevgili Hermann Hesse’m!

Sessiz mi kalacağım? Mümkünatı yok! Fakat çok önemli şeyler de söyleyemeyeceğim. Altmışıncı ve yetmişinci doğum gününüzde yazdım fakat şu anda ne söyleyebileceğimi bilmiyorum. J’ai vide mon sac. (Heybem boş.) Sizi tüm kalbimle sevip takdir ettiğimi, evet, bunu biliyorum. Fakat bunu herkes biliyor, siz de biliyorsunuz. O halde yetmiş beşinci doğum gününüzde size basit bir şekilde tekrar söyleyip sizi, yaşadığınız kutsanmış, keyif veren hayatı kutluyorum ve bize hâlâ hediyeler veren, bizim için hâlâ değerli olan bu hayatın, sonbaharında size mutluluk, huzur ve sükünet getirmesini diliyorum.

Goethe son mektubunda. “Dünya karmaşık meselelere yol açan karmaşık öğretilerle hüküm sürer,” der. Bugünlerde durumlar böyle, hatta daha kötü; bence düşünen insanın günümüzün absürt, karmaşık güçlerine karşı koymaya yönelik inceliğini koruması daha tehlikeli ve daha zor, tıpkı “kalenizde” yapmaya çalıştığınız gibi, sayedeğer dostum. Ve bu konuda sizin -saf ve özgür, zeki, iyi yürekli ve kararlı biri olarak- takdir edilir şekilde başarılı olduğunuzu görüyorum. Her şeyden önce bu örnek teşkil eden tutum konusunda sizi kutluyorum. Ve sakın benden önce ölmeyin! Öncelikle, bu uygunsuz olur, çünkü “sırada” ben varım. Ayrıca tüm bu karmaşada sizi müthiş özlerim. Çünkü bu karmaşada siz iyi bir yoldaş, teselli, dayanak, örnek ve teşviksiniz ve siz olmadan kendimi fazlasıyla yalnız hissederim.

Yakında sizinle ve hoş hanımlarla birlikte “kalenizde” olacağım. Pek bize uygun olmasa da insanların umutsuzluğuna kızacağız ve iç geçireceğiz, fakat aynı zamanda bu büyük büyük aptallıktan keyif alacağız. Flaubert bu konuda olumlu bir şevkle şairane bir şekilde konuşabildi. “H-énorme!” derdi, durumun büyüklüğünden hayrete düşmüş bir takdirle dolmuş olarak.

Her ikimize de hayallerin, oyunun ve biçimin tesellisinin bahsedildiği gözyaşı vadisi yolculuğunun sevgili, sadık yol arkadaşı, hoşçakalın!

Saygılarımla

Thomas Mann

***

images28429-1 Hâlâ burada ve ulaşılabilir olmanız bana güç veriyor

[MAYIS 1955] 

İTİRAF VE TEBRİK

Sevgili Thomas Mann,

Kısa süre önce faniliğe dair harika bir övgü yazmış ve sevgili Bayan Hedwig Fischer’e adamıştınız. Bunun kısa nesir eserleriniz arasında en iyilerden biri olduğunu düşünmüştüm, Tüm hayatlarımız boyunca biz şairlerin, fani şeylere sonsuzluk katmaktan daha büyük bir amacı olmuyor (yine de bu sonsuzluğun ne kadar göreceli olduğunun farkındayız); fakat belki de bu bize diğerlerine kıyasla faniliğin kendisinin ve yaşlı Maya ile cadının yanında olmaya ve onları övmeye yönelik daha fazla hak tanıyor.

Dostum, benden önce “ölümlülüğü kutsamanız” (faniliği övmekten başka bir anlamı olmayan, güzel bir ifade) durumunda, bunu övmeye veya kutsamaya kalkışabileceğimi zannetmiyorum, bilakis son derece kederli ve sessiz olacağım. Fakat şansımıza, hâlâ bizimlesiniz, sizi tekrar görmeyi, sizinle iyi ve keyifli vakit geçirmeyi umuyorum. Ve bu yüzden, sekseninci doğum gününüzü kutlayanlar arasına katılmaktan dolayı mutluyum.

Yaşayan tüm şeylerin çift kutupluluğuna her zaman hayran olduğumu, sevdiğim ve çekim hissettiğim her şeyde beni etkileyenin ve sevgimi kazananın ihtilaf ve ruhun ikilli olduğunu biliyorsunuz. Bu, sizinle olan ilişkim için de geçerli oldu. Size dikkatimi çeken, beni etkileyen ve hakkınında beni düşünmeye sevk eden ilk şeyler çalışmalarınıza kattığınız burjuvaziye has faziletler, gayret, sabır ve sebattı. Bu Hansaetik faziletler beni daha çok etkiledi, çünkü bunlar benim övünebildiğim şeyler değil pek. Bu kişisel disiplin, yaptığınız şeye yönelik bu sürekli bağlılık size olan saygımdan emin olmanız için yeterli olurdu. Ama sevgi için daha fazlası gerekli. Ve benim kalbimi kazanan sizin burjuva olmayan, burjava karşıtı özellikleriniz oldu: Soylu ironiniz, harika oyun hissiniz, tüm problemlerinizle yüzleşip onlarla ilgilenirken sahip olduğunuz cesaret ve dürüstlük ve sonuncu olmasa da cesur deneylere yönelik sanatçı sevginiz, özellikle Faustus ve Seçilen’de en güçlü şekilde örneklenen, yeni sekil ve tekniklerle oynamaktan aldığınız zevk.

Fakat şimdi, benden daha iyi bildiğiniz şeyleri size söylemeyi keseceğim. Birbirimize karşı bizi kışkırtmaktan hâlâ vazgeçememiş birçok okura sesleniyorum; dostluğumuz ve aramızdaki bağ, her zaman tıpkı Nicholas Cusanus’un coincidentia oppositerum‘u’ kadar çetrefilli olacak.

İçten tebrik ve selamlarımla.

Saygılarımla

Hermann Hesse

***

VEDA EDERKEN

SILS MARIA, 13 AĞUSTOS 1955

Büyük bir hüzünle sevgili dostum, meslektaşım ve Alman nesir ustası Thomas Mann’a veda ediyorum. Tüm onuru ve başarısı göz önünde bulundurulduğunda, kendisi fazlasıyla yanlış anlaşılan biriydi. On yıllar boyunca Alman kamuoyu, ironisi ve ustalığının arkasında nasıl harika bir kalbin, sadakatin, sorumluluğun ve sevme yetisinin yattığını görmekte tamamen başarısız oldu. Bu nitelikler, kendisinin çalışmalarını ve anısını bu kötü zamanlar geçtikten sonra bile uzun süre boyunca hayatta tutacak.

Hermann Hesse

images28629 Hâlâ burada ve ulaşılabilir olmanız bana güç veriyor

Ne Yaptın?

“Sen” virane kalbime ne yaptın?
Bak, divane aşkıma ne yaptın?
İpeğin içinde rahatlığa alışmıştım
Sen “kelebek” kanadıma ne yaptın?

Gözünün kadehinden içmeden sarhoş oldum
Baygınım, meyhanemi ne yaptın?
Meğer yaslanmaya layık değilmişim
Sen omuzumdaki hasreti ne yaptın?

Beni yordun ve sen yorgun gittin.
Sefere çıkan, sen evime ne yaptın?
Dünyam, senin ağlama yağmuruna bulandı…
Sarayımın çatısına ne yaptın?

Afshin Yadollahi
Çeviren: Eyyüp Azlal

20230524_104615 Ne Yaptın?

Kızıma, ‘erkekler geldiğinde kendini ateşe ver’diyeceğim.

EV

-I-
Bütün kadınların içinde kapalı odalar vardır, diyor annem: arzudan mutfak,
kederden yatak odası, ilgisizlikten banyo.
Bazen anahtarlarıyla gelir erkekler,
ve bazen gelir erkekler çekiçleriyle.

-II-
Nin soo joog laga waayo, soo jiifso aa laga helaa, (*)
Dur dedim O’na, Hayır dedim O’na, fakat dinlemedi o adam.

-III-
Belki bir planı vardır kadının; belki kendisinin yapmak için geri alır adamı,
buz dolu bir küvette birkaç saat sonra uyanması için adamın
kuru bir ağızla, aşağı doğru bakarken kendisinin yeni ve şık yöntemine.

-IV-
Bedenimi gösteriyorum parmağımla ve diyorum ki:
Ah, bu eski şey mi? Yeni giyindim bunu üstüme.

-V-
Bunu yiyecek misin? diye soruyorum anneme, parmağımla gösteriyorum yemek masasında uzanan ve ağzında kırmızı bir elma doldurulmuş olan babamı.

-VI-
Vücudum ne kadar büyük olursa, o denli daha fazla kapalı oda var onda, ve o denli daha çok erkek gelir anahtarlarıyla. Anahtarı o kadar da içeri sokmamıştı Anwar; hâlâ düşünüyorum içimde acaba ne açabilirdi diye. Basil gelmişti ve üç yıl kapı önünde duraksayıp durmuştu. Mavi gözlü Johnny, başka kadınlarda da kullandığı bir çanta dolusu alet edevatla gelmişti: bir saç tokası, bir şişe çamaşır suyu, bir sustalı bıçak ve bir kavanoz vazelin. Tanrı’nın ismini bağırmıştı Yusuf anahtar deliği arasından ve hiç kimse cevap vermemişti. Bazıları yalvarmıştı; bazıları bedenimin yan tarafına bir pencere bulmak için tırmanmıştı; bazıları yolda olduklarını söylemişlerdi ve gelmemişlerdi.

-VII-
Dokunulduğun yerleri oyuncak bebek üstünde göster bize, dediler.
Dedim ki onlara, Oyuncak bir bebeğe benzemiyorum ben, bir eve benziyorum.
Dediler ki bana, Evin üstünde göster bize.

İşte böyle: İki parmak reçel kavanozunda.
İşte böyle: bir dirsek banyo suyunda.
İşte böyle: bir el çekmecede.

-VIII-
Sana şunu söylemeliyim ki, dokuz yıl önce ilk âşık olduğum çocuk sol göğsümün altında bir kapak bulmuştu, oradan aşağı düşmüştü ve o tarihten bu yana ortada görülmedi. Arada sırada hissediyorum kalçamda sürünen bir şey olduğunu. O çocuk bilincinde olmalı ki, ben O’nu muhtemelen serbest bırakacağım. Umarım ki o çocuk, kibar anneleri olan taşradan gelmiş iki kayıp çocukla toslaşmamıştır. Çok kötü şeyler yapmıştı o iki çocuk ve saçlarımın labirentinde kaybolmuşlardı. Yeterince iyi davranmıştım onlara, bir dilim ekmek ve eğer şanslıysalar bir parça meyve. Mavi gözlü Johnny hariç… saç örgülerimi aralamıştı ve emekleyerek içeri girmişti. Aptal oğlan… korkularımın mahzeninde zincirlendi ve müzik çalmıştım oradan söküp atmak için.

-IX-
Tak tak kapı.
Kim var orada?
Hiç kimse.

-X-
Eğlence partilerinde parmağımla vücudumu gösterip diyorum ki “İşte burası aşkın öleceği yer. Hoş geldiniz; içeri geçin; kendinizi evinizde hissedin.” Herkes gülüyor; benim şaka yaptığımı sanıyorlar.

Warsan Shire (d.1988)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

(*) Çevirenin notu: Şiirin orijinalinde Somali dilinde yer alıyor bu dize. “Burada hiç erkek yok; uzanacak yer yok burada” anlamına geliyor.

20230523_230458 Kızıma, 'erkekler geldiğinde kendini ateşe ver'diyeceğim.

Kızıma, erkekler geldiğinde kendini ateşe ver diyeceğim.

Warsan Shire, soyadını ‘bir yerde toplanmak’ olarak tercüme ediyor. İronik bir şekilde, bu tür çirkin aidiyet, cemaat ve sığınak çağrışımları, Shire’ın daha çok çirkin gerçeklerle ilgilenen şiirinde tipik olarak yabancıdır. Shire’ın kahramanları tipik olarak göçmenler, seks işçileri ve mültecilerdir ve yazıları yer değiştirme, kayıp ve yönelim bozukluğu mecazlarına dönüşür.

Bugüne kadar Shire’ın şiirlerinin çoğu vücut üzerine yazılmıştır. Her Blue Body’de ( 2015), et, gerçek ve mecazi ölüm, sakatlama veya parçalama biçimleriyle ilişkilendirilir: temaları arasında kanser, klitoris ameliyatı ve bekaret kaybı yer alır. Toplama, hücreler bölünüp çoğaldıkça veya çeşitli şekillerde iyi huylu ve kanserli bulunduğunda rahim içinde başlar. Konuşmacı, ölülere ve ölümsüzlere baktığı gelecekteki bir alanı işgal eder. Bu çalışma tipik olarak zamanda ileri ve geri hareketlerle veya kökenler, donanmalar ve başlangıç anları etrafında daireler çizerek ilerler.

Kadın bedeni, bu şiirlerde bir manzara ölçeğini ve önemini ele alıyor. Shire, ‘Denizkızları’nda kadın sünnetinin çelişkilerini yakalıyor:

‘İşlemden sonra kız öğrenir
tekrar nasıl yürünür, yeni bacaklı deniz kızı,
yeni günahsız vücudun altında bükülen yumuşak dizler.

[…]

Kes, kes, kes.’

‘İlk Kez’de şair ameliyattan sekse ve masumiyeti ikiye bölen başka bir kesme eylemine geçer: ‘içine madeni para gibi girdin/ pembe şeker kağıdını kırdın/ bir sihirbaz gibi/ ikiye böldün’.

Shire, Beyonce’nin ‘Limonata’ albümü için ünlü bir şekilde uyarlanan ‘Sevilmesi zor kadınlar için’ şiirinde, kadın vücudunu bir barınma yeri olarak tanımlayan geleneksel bilgeliğe meydan okuyor gibi görünüyor: ‘insanlardan ev yapamazsınız. ‘, diyor. “Ev” de vücut, girişi reddeden veya açılmayı bekleyen bir dizi kilitli oda olarak görünür. Beden bir dönüş, kendini keşfetme ve yabancılaşma alanı olarak şekillenir. Sırasıyla bir mahremiyet alanı ve bir savaş alanı ya da savaş alanı olan bu şiirlerdeki kadın bedenleri, kişisel ile politik, kamusal ile özel arasındaki sınırı işgal eder. “Ev”, “Partilerde bedenimi işaret edip Aşkın ölmeye geldiği yer burası” dediğimi anlatıyor. Hoşgeldiniz, içeri gelin/ kendinizi evinizde hissedin. Herkes gülüyor, şaka yaptığımı düşünüyorlar.’

Shire, “Ev”de şiirinin konusunu şiddet, tecavüz, korku, tuzağa düşme, ölüm çağrışımlarıyla üstbelirlenen bir delik veya açıklık (bir ağız; bir namlu) olarak yakalar:

‘eve gitmek istiyorum,
ama ev bir köpekbalığının ağzıdır
ev silahın namlusudur’

Son olarak, paradoksal bir şekilde bir tehcir merkezinde geçen ‘Ev Hakkında Konuşmalar’ adlı şiirsel sekansta Shire, aşağıdaki rahatsız edici yutma imgesiyle bitirmeden önce, içgüdüsel bir kovulma notuyla başlar (“ev beni tükürdü”): Bir otel odasında kendi pasaportumu yırttım ve yedim. Unutmayı göze alamadığım bir dille şişkinim’.

‘Geriye Doğru’ bu koleksiyonda özellikle çarpıcı bir parça. Yaşın, eylemlerin ve anlatımın silinmeye ve yeniden yazılmaya tabi tutulduğu ya da aşk için alanı temizleyen mezardan beşik hareketlere konu olduğu geri sarma üzerine bir şiirdir. Şiirin, Shire’ın yapıtının başka yerlerinde keşfedilen doğrudan ve dolaylı şiddeti, geçici de olsa, geri alma veya dikme kapasitesine özel bir inanç yükleyen bir şiir: “Annemin bedeni merdivenlerden yukarı yuvarlanıyor, kemik yerine oturuyor”.

Shire’ın aidiyetsizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve göç temalarıyla ısrarlı ilgisine rağmen, şunu da vurguladı: “Kurbanlar, şehitler veya boş klişeler yazmak istemiyorum”. Anneme Nasıl Doğum Yapılacağını Öğretme (2011) adlı koleksiyonunun epigrafı, birleştirme ve dağılma arasındaki gerilimi yakalar; kayıp ve ayrılış anılarının altını oyduğu bir soyağacı aidiyeti fikri: ‘Annemin ağzına ve babamın gözlerine sahibim; yüzümde hala / birlikteler.’ Enjambment, bu pasajın son iki kelimesini hem ayırır hem de bağlar, dağılsa bile birlikteliği yakalar.


Shire, Anneme Nasıl Doğum Yapılacağını Öğretmek için şunları söylüyor : “Kronolojik sırayla kadınlar, aşk, yalnızlık ve savaş hakkında. Ergenlik ve genç yetişkinlik, evlilik hayatı, boşanma, annelik, yaşlanma ve ölüme odaklanan şiirler.’ Bu kitapçık aynı zamanda masumiyet ve deneyim arasındaki zamansal ayrımları da ele alıyor. Bir annenin ilk öpücüğü, şiddetli tecavüz görüntüleriyle (“Annenizin İlk Öpücüğü”) birleştirilirken, “Yazda Kaybettiğimiz Şeyler”de 12 yaşındaki bir çocuk cinselleştirilmiş bir vücudun gelişini arzulayarak ergenliğin başlamasını bekler. zaten orada:

“Şortumdaki deliği parmaklarım,

tenimi ısıtmaktan utanıyorum

arabada annem camdan bana bakıyor

dikiz aynası, deri benim arkama yapışıyor

kalçalar Bacaklarımı iyi yağlanmış bir kapı gibi açıyorum’

Warsan Shire’ın bugüne kadarki çalışmaları, belki de en derinden, zihninde ve vücudunda yazılarının hem dışında hem de içinde yer alan travmatik bir ortam olan savaşın parçaladığı Somali’de büyüyerek şekillendi. Arka planda pek çok korkuyla büyüdüm – bana, ülkeme ve aileme gerçekten yakın olan insanların başına gelen pek çok korkunç şey; yani evde ve hatta içinizde, teninizde, anılarınızda ve çocukluğunuzda.’

Shire’ın bugüne kadarki çalışmalarını bu kadar çarpıcı ve sarsıcı yapan şey, dehşeti şiire dönüştürme kapasitesidir.

James Procter, 2017

Yaklaşan Hadiselerin Her Biri Bir İşaretle Gelir

İnsanın, içerisinde yer tuttuğu üç dairesel merkez vardır. Bunlar beden, ruh ve kalp merkezleridir. Bu dairelerin her birinin zaman kavramıyla ilişkileri farklıdır. Beden şimdiki zamana, şu andaki vakte, yani ana çakılıdır. Kalbinse birkaç gün ileriden ve birkaç gün geriden kapladığı zamansal bir düzlem vardır. Ruha gelince, onun yıllar öncesinden yıllar sonrasına uzanan bir hissediş alanı mevcuttur. Bu tespit, irfan geleneğinin özel keşiflerinden biridir.

Kalp ve ruh, yaşanacak sonraki bazı sahneleri görür ve o sahnelerden elde ettiği hissiyatları zihin dünyamıza iletir. Biz de sinyallerini öncesinden aldığımız o hadiselere rastladığımızda, önceden yaşadığımız duyguların gerekçeleriyle karşılaşmış oluruz. Sırada bekleyen olayların henüz gerçekleşmeden kendilerine has bir etkiyle düşüncelerimize temas etmesi, hissikablelvukudur.

Hissikablelvuku için zaman zaman altıncı his’ tabiri de kullanılmaktadır. Hissikablelvuku altıncı his midir, yoksa altmışıncı mıdır bilinmez, ancak bu latifenin bir tanımını yapmak gerekirse denilebilir ki, hissikablelvuku, sonraki sahneyi, öncesinde yaşanmış gibi kalben veya ruhen hissetmektir.

20230523_034139 Yaklaşan Hadiselerin Her Biri Bir İşaretle Gelir

İnsan, gelecek zamanları geçmiş zaman gibi hissetme yeteneği olan, bir olayı henüz yaşamadan onun hissiyat atmosferi içerisine girebilen bir varlıktır. Yaklaşan hadiselere ait heyecan veya sevinci, üzüntü veya korkuyu önceden duyabilen bir varlıktır. Zamanı gelince daha iyi anlar insan, içinin neden sevinç ve mutlulukla, endişe ve korkuyla dolu olduğunu.

Henüz yaşamadığımız, yaşayacağımızdan haberdar bile olmadığımız, ama zaman düzleminde bize doğru yola çıkmış olan hadiseleri belli seviyelerde hissederiz. Yaklaşan hadiseyi hissikablelvuku ile hisseden kalp ve ruh, bu bilgiyi zihne birtakım kodlarla iletir. Hadisenin gelmesinden evvel yaşanan duygular şayet o hadise gerçekleştiğinde yaşanan duygular gibiyse, bundan anlaşılmalıdır ki, o hisler, yola çıkmış hadiseye dair bize önceden yansıyan haberci hislerdir.

İnsan bekler, neyi beklediğini bilmeden de bekler… İnsan sevinir, neye sevindiğini bilmeden de sevinir… İnsan endişelenir, neye endişelendiğini bilmeden de endişelenir…

Bir gerekçeye dayanmayan ruh darlıklarıyla, anlamsız kalp kasvetleriyle, iç sıkıntılarıyla geçen birkaç günün sonunda gelen üzüntü verici bir haber, aslında zihinde günler öncesinden belirmiş bir işarettir. Ruhun önceden sezip bedene kuvvetle ilettiği sinyalin bir dışavurumudur yaşanan bu gerekçesiz darlık halleri.

Kaderimizin kırılma noktalarına yaklaşırkenki ruh hallerimizi yeniden değerlendirdiğimizde, bu önemli hadiselerin sinyallerini önceden almış olduğumuzu biz de keşfedebiliriz. Yaşadığımız elim bir hadiseden önceki hissiyatımızı detaylarıyla yeniden düşünürsek, kalbimize doğan değişik hislerin ne denli yönlendirici ve bilgilendirici hisler olduğunu anlarız.

Sebepsiz huzur halleri de böyledir. Yaklaşan mutluluk kaynağı bir hadisenin ön hissedişleridir onlar. İçimizdeki bu rehber hisler kimi zaman sakındırıcı, kimi zaman teşvik edici birer mesajdır, kimi zaman da birer öncü haberdir.

Yaşadığımız gerekçesiz bazı duygular, aynı vakitlerde, bizim olmadığımız bir başka zeminde cereyan eden fakat bizi yakından ilgilendiren hadiselerle ilgili de olabilir.

Ortada belirgin bir sebep yokken veya çok basit nedenlerle gözyaşlarına boğulur insan… Aslında bu, yola çıkmış, ağlamayı beraberinde getirecek bir hadisenin ön hissedişleridir. Ağlama hali pek tahakkuk etmeyen birinin son zamanlarda birçok kez duygulanıp ağlaması, dokunsanız ağlayacak hallerde dolaşması, yaşanan duygusal manzaralar karşısında hemen gözyaşı dökmeye başlaması yakında bekleyen bir hadisenin kodlarını taşıyor olabilir. Birkaç gün sonra gerçekleşecek ama şimdilik haberdar olmadığımız hüzün sebebi bir hadise şimdiden duygusal tetiklemelere dönüşebilir ve hatta bize boğucu duygular dahi yaşatabilir. Sonraki sahnede bekleyen acının hissettirdikleriyle insan kimi zaman yatağa bile düşebilir.

Ortada ciddi bir mesele yokken haksız yere öfkelenir insan… Yaklaşan öfkelendirici bir hadisenin habercisi olabilir bu. Aslında bu vaziyet hayra alamettir çünkü bu ön-öfke sayesinde, ilerideki öfkenin aşırılığından kurtulmuş oluruz. Bir denge kanunu vardır ve bu kanun gelip duygularımızı sürekli dengeler. Bir önceki sahnede duygulara bir ayar yapılır, böylelikle sonraki sahnede sorun çıkmaması sağlanır.

Kaderimizde bekleyen hadiselere, öncelikle bedenimizle değil duygularımızla giriş yaparız. Bu ön hissedişler, ilerideki hadiselere bizi psikolojik olarak hazırlayan antrenmanlardır. Mühim bir hadiseyi yaşamadan önce onu duygularımızda yaşamak bizi o hadiseye hazırlar, ona karşı heyecanımızı ve varsa korkularımızı giderir. Yaşanacak sahnenin gerekleri, ön hazırlıkları, bir önceki sahnede insan ruhuna ekilmeye başlanır. Yaşama karşı isteksizlikler, kendimizden beklemediğimiz huysuzluklar, lüzumsuz yere sergilediğimiz kibir dolu davranışlar, kimi zaman, sonraki sahnede neyin beklediğini haber veren ve bizi o bekleyen sahnelere karşı hazırlayan ön duygulardır ve aynı zamanda haberci hissiyatlardır.

Kimi zaman bir gerekçeye dayanmaksızın yüzümüzde güller açar ve günlerce devam eder bu hal… Durduk yere, normalin üzerinde mutluluk hissederiz yüreğimizde. Bunun olası sebeplerinden biri, zaman düzleminde bizi mutlu edecek bir hadisenin yaklaşıyor olmasıdır. İlk bakışta temelsiz görünen duygularımızı doğrulayan, onları haklı çıkaran hadiseler gerçekleştiğinde, asıl meselenin yaşanacak hadise olduğunu anlayabiliriz.

Hadiselerin yaşanmadan önce hislerde dalgalanmaya başlaması göstermektedir ki, yaşananlar varlık sahasına çıkmadan evvel takdir edilmiştir, ölçülüp biçilmiştir, üst bir ilim dairesi tarafından bilinmektedir ve yeri geldiğinde insana bildirilmektedir. Yaşanacak hadiselerin kaderin hassas ölçekleriyle hayatımıza karıştığının kanıtı, yaşamadan önce de onları hissedebiliyor olmamızdır. Burada külli irade karşısında cüzi iradenin rolü meselesine girerek konuyu uzatmak istemiyorum. Zira okuyucularımızın buna dair pek çok dini kitaba ulaşması mümkündür.

Bir hadise veya duruma dayanmaksızın bir iftihar, bir övünç ve hatta büyüklenme hissi gelip kalbimize yerleşir kimi zaman. İlerideki bir sahnede kazanacağımız ama şimdilik zihnen haberdar olmadığımız bir başarının getirdiği ön-övünç olabilir bu. Sırası geldiğinde sergileyeceğimiz kritik performansı hissikablelvuku ile sezeriz. İlerleyen zamanlarda bir zorlukla karşılaşacağımızı ve onu başarıyla, ustalıkla bertaraf edeceğimizi haber veren ön hissiyatlardır bunlar. Güne bu çeşit duygularla başlayan bir pilotun, uçuş esnasında kazayla sonuçlanması muhtemel kritik bir durumla başa çıkması, uçağı başarıyla indirmesi gibi bir örnek verebiliriz buna. Henüz yaşanmamış, belirtileri dahi ortaya çıkmamış olaylardan ve durumlardan dolayı kalbimize çeşitli duyuşlar yağar.

Kalbimiz bazen korku hisleriyle dolar fakat ortada ne bir risk ne de bir tehlike vardır. Bu hisler de yaklaşmakta olan tehlikeye dair haberci hislerden biri olabilir. Biz fark edemesek de ruhumuz tehlikeyi görmektedir ve korku hisleriyle bizi tehlikeden kurtarmaya çalışmaktadır. Yaklaşan tehlikeyi sezen ruh, hissikablelvuku ile oradan uzaklaşmak ister. İçimizdeki anlamsız sıkıntıdan dolayı ayrıldığımız bir mekânda biz ayrıldıktan sonra olumsuz hadiseler yaşanmışsa, içimizdeki hissin kaynağının rehber bir duygu olduğunun farkına varırız.

Yaklaşan her hadise kendisi için gerekli duyguları önceden canlandırmaya ve hareketlendirmeye başlar. Bir sonraki sahnede lazım olacak duygular, bir önceki sahnede tohumlar halinde insanın ruh tarlasına ekilmeye başlanır. Kaderin bir sonraki sahnede vereceği görevden veya rolden dolayı yaşanan hislerdir bunlar. Bu tür işaretler sadece hisler yoluyla değil, hislerin de tetiklemesi sayesinde, bedensel rutin dışı refleksler, seğirmeler, çarpıntılar, soluğun hızlanması, kalbin aritmik atması şeklinde tezahür edebilir.

Mecit Ömür Özürk

Yaklaşan Hadiselerin Metafiziği 

20230523_025211 Yaklaşan Hadiselerin Her Biri Bir İşaretle Gelir

kullarını tanıdım…senden bahsederken, sanki senin sahibinmiş gibi konuşanlarıve onların çıkarlarına göre karar veren bir varlıkmışsın gibi senve onların adamıymışsın gibi tavır takınanları

§ kullarını tanıdım, sessizlikten hoşlanmayanları
kendi gözü, kendi kulağına göre sana şekil verip
verdiği şekle göre hayal kuran kullarını tanıdım
sözünle değil, sözünün yorumuna ulaşmaktan yoksun
yoksun sözün işaret ettiği içerikten
ama ezberin çizdiği sınırda yaşayanları
kendi sesine rabita olmuş kullarını tanıdım… rakipler, geride bırakılanla beslenir
kitaba değil, telkine gereksinim duyar yoksul ruh
“Kahra alkış, gurûra secde, kerem
Za’f ü zilletle dâima tev’em;
Doğruluk dilde yok, dudaklarda;
Hayr ayaklarda, şer kucaklarda.”
kendi kurgusuna tavaf edip kalabalıkta vücut bulanları
senden bahsederken, sanki senin sahibinmiş gibi konuşanları
ve onların çıkarlarına göre karar veren bir varlıkmışsın gibi sen
ve onların adamıymışsın gibi tavır takınanları
başkasının sırlarını merak edenleri tanıdım
dile getirilemeyen acılara vakıf olmak
zayıfların ahlakıdır ve özel işleri için örgütlenmek
ve seni bu örgütün teorisyeni kılmak
polemikle kimlik edinmeye çalışanları tanıdım
kişisel tarihlerini silip baştan yazanları
şirin görünerek insanın etini burarlar
sonra insanı sınıflara ayırırlar,
elmadan olma ya da zerdaliden biçiminde
zekâta muhtaç ve “ermeni dölüsün” diye..
terk ederler ölü bedeni yazıda öyle kefensiz
yine de giderken “süzülmüş benizliler”, “kerpiçten evlere”
“Tenha sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.”


§ “tanrı görür”, “tanrı işitir” de.. neden
“tanrı fotosentez yapar” değil..
bitkilerin, söz gelimi otların ya da
milyonluk manzara için kesilen ağaçların
değil de neden günahkârların
gereksinimi var bir tanrının şefkatine..
neden yasa kavramıyla değil de
kararsızlık mucize denilerek
tanımlanır senden gelen emare..
sonsuz zorunlulukta neden durulmaz mesela
ona ait olanın ona neden verilmediği hususunda
her bir nesnenin doğasına ait doğada
göz ile kulağın yeteneğinde değil
ümmet fikrinde hiç değil..
bütün mesele
kendi kendinin nedeni olabilmekte…
sahibim yok
arkam kalam yok
kapımı çalan yok
bu denli olduğum için olduğumda
yalnızlıktan olma bir kudret
olmak zorundayım
sonsuz zorunluluktan olma
olduğu gibi tıpkı ayrık otunda
ama “ayrık” nitelemesi onun doğasına ait değil


§ kurumuş ot olmak istedim.. kuru ve ot
ama kökünden koparıldığı ya da ayıklandığı için
kurumuş olan ot değil
toprakta bir varlık olarak kurumuş ot
başlangıçtan beri peşimi bırakmadı bu imge
saplantı imgeleri demek de mümkün
sevdim ama bununla birlikte, severim hâlâ
böyle inmesini kendimi kazarak imgenin gerisindeki nedene
kurumuş ot olmak istedim toprağın üzerinde
toprakta uykuya yatar gibi yatmak
uykudan sonra tekrar geri dönmek
içindeki cereyandan arınmış
toprakla yalıtılmış bir tinle
bilir kurumuş ot baharda tekrar döneceğini
sonsuzluğun zorunluluğuna ait bir belirti olarak
toprağın sadakatini
ve varlığındaki tekerrürü
sessizlikte yaşar kurumuş ot.. yerin zemininde…
sahibi yok
eşrefi mahlukat da değildir kurumuş ot
kurumuş ot olmak istedim
içi yok kurumuş otun
hafızadan yükü yok
yürümesi gereken bir sokak
evi yok sonunda dönmesi gereken
ne var ise o var ondan ibaret kendi varlığında
fakat kurumus ot biliyor tekerrürdeki sonsuzluğunu

benim tekrar edecek baharım yok

Yücel Kayıran
Efsus’a Yolculuk

20230522_132801 kullarını tanıdım...senden bahsederken, sanki senin sahibinmiş gibi konuşanlarıve onların çıkarlarına göre karar veren bir varlıkmışsın gibi senve onların adamıymışsın gibi tavır takınanları

Efsus’a Yolculuk

§ geride kalıyor yedi oluk, eski bir kumaş
koyaktaki hatıradan aldığım soluk
sadece yüzümü yıkamak istemiştim
her zaman sevdim yüzümü yıkamayı serin suda
senden gelen bir selam vardı serin suda
derin soluk alıyordu hatıradan sızan yara
varolanın varlıktaki eksilmesinden
bir nesneyi kaldırınca yerindeki boşluk
vücudu terk eder gibi bir organ
beni henüz kendime terk etmemiştin
bilmiyordum ne demek
içimde varolan bir varlık tarafından terk edilmek
henüz öğrenmiştim içime çizilen haritayı izlemeyi içerden
test edilmek nedir bilmiyordum
terk eden terk edilemiyor dünyada
daimidir geride kalan boşluk


§ kardeşler arasında başlıyordu yarış dünyada
kardeşlik birbirine yapışık doğmak gibi bir şeydi
yan yana duran etlerin birbirine kaynaması
kaynama etin içindeki can denilen ruhtan
ayrılmakla başlıyordu yarış dünyada
parça parça koparmakla birbirimize yapışık yerlerimizi
teste tabi tutuyorduk böyle böyle kendimizi
bir sınava girmektense dünyayı terk etmek gerekir
“gerçekten başarılı olan ben miydim” yarası
kanamalı biçimde büyür içerden
kardeşimizi alt ederek ileri sürerken kendimizi
böyle terk ederiz anneyle babanın kurduğu medeniyeti
ve böyle başlar uzaklarda bir gelecek arayanın hikâyesi
eksilenin sesi gözde kaynayan suda
eksiksiz olmayı istemekten
her kim istemiş ise
iner onun yüzüne kanamalı hatıra


§ yedi kişiydik çıktığımızda yola..
yedi kardeş..
çoğalmak zayıflıktan dolayı
öngörülemez zalimlikler içeri
söz gelimi yüzümüzdeki solgun yüz
hüzün yaprağı.. Pilatus’tan hatıra..
yedi kişiydik çıktımızda yola
yedi hüzünlü yüz
arkadaşlık birlikte yaşamak demektir
kardeşlik, birlikte büyümekle yaral
eşitteki eşitsizlik..
sürgünü farklı dal
her birimiz ötekinin etini yolmakla yaralı
fakat her birimiz ayrı bir Yusuf
her Yusuf hatırası kardeşler arasındaki sınıf farkının
kimse farkında değil
dile getirilebilir değil
bir avuç toprak almış değilim babamın gövdesinden
her kardeş yayından çıkan oka benzer
yaydaki yer aynı.. fakat
varılan hedef farklı
kabul edilebilir değil onuru kardeşlikteki sınıf farkının
nedeni sana çıkarılabilir değil ama senden gelen fark
değildi senden her birimize gelen töz aynı kudrette
değildi aynı kudrette dile gelirken senden gelen kelam
sanki kardeşlerimden farklı olmakla sınadı
kendini bende kelam
conatus! da diyebiliriz buna
yani büyürken içimdeki oğlan
hasta olmayı ne denli diledim
hasta olmak kendinizi elemenin bir yoludur
kardeşler arasında
henüz senin gözlerinle bakarken dünyaya
yol alırken senin içime çizdiğin haritada
kazılan kuyulara düşmek..
şantiyede çalıştığım günlerde de
kimse bilemez ne kadar istedim hasta olmayı
hasta olmak tatile çıkmak gibi bir şeydi sanki dünyada
sadece hasta olduğum günlerde dinlendim
dinlenmek gibiydi aynı zamanda, kuyuda
en iyi okuldur yenilgi yılları”
kimse bilmez gibi
yer kardeşler de birbirini
Yusuf değil, her kardeş sanki bir Mikail
terk etmem gerekir idi içinde büyüdüğüm medeniyeti
öyle değil mi Mikail!
kardeşler de terk etmeli birbirini
senin yasan


§ inanıyor musun buna Mikail!
kardeşler de yer birbirini
Sınıf farkıyla koruyorsun dünyadaki konumunu değil mi Mikail
bütün şer senden geliyordu Mikail!
haset senden geliyordu, hasis senden
nefret ve bastırılmış hınç senden…
İsrafil bırakmazken içimi böyle,
en çok senin gözlerine baktım Mikail!
sen de benim gözlerimin içine bak
istedim Mikail! gözlerimin içine bak!
benim de güldüğümü gören olmadı hiç Mikail!
benim gördüğümü gören olmadı
terk ettiğim yere bir daha asla dönmedim hiç Mikail!
borcum yoktur kimseye diyemem fakat
alacağımın peşine düşmedim hiç Mikail!
gözlerimin içine bak!
seni sevdiğim söylenemez, bunu bilmelisin Mikail!
Dakyanus’un sarayına otağ kurdun
ve malımızı mülkümüzü saraya yediemine verdin Mikail!
Dakyanus’un erbabına maliye defteri
münkir ile nekir ise.. bize layık gördüğün bu Mikail!
gözlerimizin içine noter
kalbimize suçluluk duygusunu indirdin Mikail!
Atlas’tan daha büyük bir dağ yok sanırdım
başka yerde başka bir hayat var..
başka yerde başka bir hayat yok Mikail!
her Dakyanus kelamin yeni bir kılıcı
gelecek diye bize sunduğun fıtrat
keder senin yüzünden Mikail!
yıkım senin yüzünden
böyle hikâye oluyordu etimizdeki kelam
kün ü yekün değil
sabırdan olma conatus
adaletinden kuşkumuz var Mikail!
rızkımıza uyguladığın vergiden alacağımız
gözlerimin içine bak! Mikail!
gözlerimin içinde, devrimle devrilmesi gereken solgun yüz
gözlerimin içine bak
orada, en dipte
iyi bak!
her kardeşte farklı bir medar-ı maişet motoru

Yücel Kayıran

20230522_143622 Efsus'a Yolculuk

KADERİMSİN SEN EY YALNIZLIK

Aldın beni yalnızlık deryasından,
Umudum oldun, sessizliğimin ilacı.
Nasıl iyileşirim derken,
Aldığın yere bıraktın beni…

Kayboluyorum yalnızlığımda,
Gün be gün dalıyorum yalnızlık denizine.
Yüzme bilirim sanmıştım,
Meğer yalnızlık benim kaderimmiş bilemedim…

Ey YALNIZLIK ben yine geldim;
Hoş geldim sefa geldim.
Hüznümü, dertlerimi, kederlerimi yanimda getirdim,
Kaderimsin artık biliyorum; başıma taç ettiğim yalnızlık…

Kaderimsin sen ey yalnızlık…
Aldığı yere geri bırakacak kimseyi istemem.
Yalnızlık ihanet istemez; vefa ister, cefa ister, hüzün ister…
Artık aldatmayacağım seni!

Uğur Uyanık

20230518_163001 KADERİMSİN SEN EY YALNIZLIK

Burada Kalamam, Başa Dönemem

Yaradan beni ne ardıç ne çınar ufarak çayır
Koşumun gıcırdar ölmek dilerim
Bağrım kaynıyordur yüklerim ağır

Süleyman Çobanoğlu, Tekfurun Kızı.

Vuruldum. Kendi evimde vuruldum. Her şey yolunda ve hepimiz güvendeyken vuruldum. İki bıçak, bir tornavida, bir de mermi yarasıyla tanış olunca vurulmanın ne olduğunu az buçuk anlayabiliyor insan. Size yemin ederim ki vuruldum. Ellerimle kapatacak, akan kanı durduracak bir yaram yok ama vuruldum. Bu, vurulmaların en kötüsü. Tümden vurulmak, vücudunun her zerresinde o acıyı hissetmek, varlığının bütünüyle sarsılması, acıyla inlemek için bile ağzını açamamak, kalbine dünyanın tüm hüznünün yüklenmesi ama susmak, dudaklarını ısırıp parçalamak, öylece orta yere uzanıp Allah’ın çaresizlerinden olmak, dua etmeyi unutmak ve evini, kendini, tüm iyi günleri. Size yemin ederim ki vuruldum. Bakın işte karşınızda gördüğünüz bu adam bütünüyle bir yara. Vurulmanın ardından açan bir yara. Ölmekten ve vurulmaktan oluşan bir yara.

İnsan bu yarayla nasıl devam eder peki? Ona bakanlar ne görür; bir pazar yerinde, meyve tezgahlarının önünde, çalışırken, not alırken, ağaç gövdelerini dikkatlice izlerken, mecburen gülerken, nezaket gösterirken, halat düğümlemeyi öğrenirken? Oysa onlar aramızdalar, kantin sırasında, akraba düğünlerinde, Whatsapp gruplarında, belki de oturma odamızda, hep oradalar, yanı başımızdalar. Tümden vurulanları kolay fark edemezsiniz topluluklarda çünkü herkesten daha çok “her şey yolunda” mesajı verirler çevrelerine ve uyum içerisinde yaşamaya çabalarlar. Çünkü artık korkulan olmuş, kervan dağılmış ve ne şimdiden ne de gelecekten bir umut kalmamıştır. Yapılacak tek şey artık yaşamaktır; yemek yemek, okula gitmek, işten eve dönmek, kötü esprilere gülmek ve tekrar gülmek. Gülmek kısmı önemli çünkü ne kadar çok gülerseniz insanlar size o kadar az “iyi misin?” sorusunu yöneltiyor ve iyi olduğunuza kanaat getiriyorlar.

Tümden vurulmuşlar için hayat artık biriktirilecek güzel günlerden değil bir an önce bitirilmesi gereken günlerden oluşur. Saatlerin, günlerin, haftaların ve yılların anımsattığı tek şey sona yaklaşmak ve sonlanmak, belki de sırlanmaktır. Bir şey olur ve insanın zamanla kurduğu ilişki kopar, günleri değil de artık saçındaki beyazları, göz kenarlarındaki kırışıklıkları, ağrıyan kemiklerini saymaya başlar. Ne mutlu bize Tanrım, ne mutlu ki ölmek var, ağrıların, aşkların ve sevmelerin bir sonu var; yeniden ne mutlu bize Tanrım, bize bir ölmek yarattın ve üstelik bunun sorumlusu biz değiliz. Bir de şu yaşamak olmasa.

Peki nasıl devam edeceğiz şimdi? İnsan tepeden tırnağa, tümden vurulmuşken bu yara koleksiyonuyla nasıl devam eder? İnsan kendini teskin etmek için cevabını bilse de bazı soruları tekrar tekrar sorar, kendisine ve çevresine. Nasıl devam edeceğimizi elbette biliriz, sadece tetiği çeken o eli bir daha göremeyecek olmanın gerçekliğiyle yüzleşmek istemeyiz çünkü özleriz. İnsan en çok kendine tetik düşüren elleri özler ve unutmaz, o ellerin sahibini ömür boyu unutamaz. Unutmayalım. Hiç.

Kavga bitti ve de savaş. Façamız o biçim dağıldı. Dümdüz olduk. Şehrin orta yerine diz çöküp nereye döneceğimizi tartışıyoruz şimdi. Atlarımız ve taze meyvemiz yok, bitmeyen borçlar, hayal kırıklıkları ve alaycı gülümseyişler var üzerimizde. Bir savaştan daha mağlup ayrılmanın şerefli yalnızlığı. Tanrım yenilmek diye bir şey olmasaydı nasıl büyürdü insanın kalbi, nasıl şekil alırdık dövülmeseydik eğer hayatın demir örsünde ve ben kim olurdum, neyden yapılırdım olmasaydı yenilmek?

Nereye döneceğimi bilmiyorum. Kendime gelmek, ağzımdan akan kanı silmek ve aynaya yeniden bakabilmek için nereye gideceğimi bilemiyorum.

Kasımpaşa’da çorba içiyoruz Muzaffer Serkan Aydın ve Soner Karakuş’la beraber. “Efendim, duyamadım” diyorum dolu gözlerimi yerden kaldırarak. “Burada kalamazsın ve başa dönemezsin / Gitmek zorundasın. İsmet Özel, Of Not Being A Jew.” diyor Serkan Aydın. Babamın hastane raporunu ilk Serkan abiye atmıştım, kanserden ne yazık ki en iyi o anlar diye “anneye sahip çık Gökhan’ım, geliyorum hemen” demişti. Babam öldüğünde de ilk Soner abiyi aramıştım işten eve dönerken, ölümden en iyi o anlar diye. Neredeyse benimle beraber kavuşmuştu eve ve babamın cansız bedenini 5 kat indirirken cenaze arabasına, battaniyenin bir ucundan da o tutuyordu. Öğrendim ki edebiyat insana sadece estetik bir doyum sunmuyor, aynı zamanda sarsılmaz yol arkadaşları da kazandırıyor.

İşte yine beraberiz, peki ne için? Yıllardır beraberiz ve birbirimizi suskunluğumuzdan tanıyoruz. Ben anlatmasam da anlıyorlar bu sefer ne için sustuğumu. Serkan Aydın “yeni şiir var mı?” diye soruyor “var” diyorum başımı yerden kaldırmayarak. Üçümüz de biliyoruz ki insanın yaralandığı yerde mutlaka şiir vardır. Şöyle yazmıştı Soner Karakuş: “Yarayı aldık, kurşun içerde kaldı” ve Muzaffer Serkan Aydın: “Şimdi biri çıkıp vursa beni / İnan kendini daha çok yaralar”.

Sessizlik.

Hayat bazı anlarda fazlasıyla vazgeçilebilir gibi geliyor insana. O büyük idealler, öğretiler, sözler, hayaller hepsi önemini ve değerini yitirip koca bir boşluğa dönüşebiliyor. Bu fazlasıyla korkutucu çünkü elinizi atıp tutacak hiçbir şey kalmıyor ve zihninizde yankılanan tek şey gitmek oluyor. Gidersek her şey çözülecek ve her şey daha kolay olacakmış gibi hissediyor insan o anlarda. Oysa kalmak gibi gitmenin de bir bedeli vardır, bazen size bazen de sizden sonrakilere ödetilen bir bedel. Dünyada kalmak ve kalmaya devam etmek büyük bir meydan okuma ve cesaret isteyen bir iştir. Her şeye göğüs gerip her akşam o yatağa girmek ve tüm bu saçmalıklara rağmen her sabah uyanıp dünyaya koyulmak büyük bir kuvvet ve cesaret ister. Ama biliyorum ki insan bazen yorulur, hatta bazen yorgunluğun ta kendisi olur. Böyle anlarda devam etmek her şeyden daha zordur, biliyorum, ama bu zorluğa göğüs germek gerekiyor. Bazen bizi dümdüz etmesi, bazen de o zorluğun üstesinden gelmek için göğüs germek gerekiyor.

Bazen düşünüyorum, her şeyden vazgeçmek değil, her şeyden vazgeçebilme ihtimaline ve gücüne sahip olabilmek insana dayanma, devam etme gücü veriyor. Devam edeceğiz.

Devam edeceğiz çünkü bu aldığımız ilk yara değil ve son da olmayacak. O son yarayı alıp yerle bir olana kadar devam edeceğiz. Sokaklarda, yoksul kasabalarda, berbat otellerde, 2+1 giriş kat evlerin oturma odalarında paramparça olana kadar devam edeceğiz. Sana söz parçalanacağız.

Üzgünlük her zaman yavaşlatmaz ve hareketsizleştirmez insanı, bazen de üzüntü bitip tükenmek bilmeyen bir enerji verir insana, her yere koşturursun, her işi yaparsın, her yerde olmaya çalışırsın çünkü bilirsin ki durduğun an kendinle ve yaşadıklarınla baş başa kalacaksın, daha çok üzüleceksin, keşkeleri ve acabaları daha derin düşünmeye başlayıp derdine yeni dertler ekleyeceksin. İşte bu yüzden üzüntülü insanları bazen herkesten daha çok hareketli görürüz, yaşadıkları olayı atlattıklarını ve iyileştiklerini düşünürüz. Ama bu gerçek bir iyileşme değildir. Bilirsiniz, ölüm döşeğindeki hastalar ölümlerine yakın canlanır ve toparlanırlar, buna ölüm iyiliği denir.

Sevinebilirsin, şimdilik iyiyim.

Bazen tüm gücümüzü ve dikkatimizi biri olmak, bir şey olmak ve bir şeylerden uzak durmak için harcarız. Onun için çalışır, çabalarız, yıllarca. Fakat kaderin tuhaf bir oyunudur ki insan hep olmak istemediği o şeyle suçlanır, imtihan olur. Tüm hayatımızı harcadığımız ve bin kere düşünüp bir kere adımladığımız dünya, bizi bu kirli sokaklara mı getirecekti yani? Bunları mı duyacaktık yani filmin sonunda? Bu muydu uğruna yaşamayı göze aldığımız, canımızı peşimiz sıra sürüklediğimiz dünya?

Kaçtığın her şeyin seni eliyle koymuş gibi bulması ne tuhaf. Kaçmak üzerine düşünürken aklıma Deleuze’ün kaçış çizgisi kavramı geliyor. Diyaloglar’da şunu söylüyor Deleuze: “Kim bize bir kaçış çizgisi üzerinde bütün kaçtıklarımızı tekrar bulamayacağımızı söyleyebilir? Sonsuz ana babadan kaçarak, kaçış çizgisi üzerinde Oidipus oluşlarının hepsini tekrar bulmuyor muyuz? Faşizmden kaçarken kaçış çizgisi üzerinde faşist katılaşmalara yeniden rastlıyoruz. Her şeyden kaçarken, nasıl anavatanımızı, iktidar oluşlarımızı, alkollerimizi, psikanalizlerimizi, ana babalarımızı yeniden oluşturmadan kaçabiliriz?”1

Kaçamadık.

Dün sabah bir şiir okudum, erken vakitte. Osman Konuk: “Kendi en yükseğinden itilince herkes incinir” diyordu. Telefonu çıkartıp mesaj attım kendisine ve çok geçmeden cevap geldi, şöyle diyordu mesajın sonunda: “devam edeceğiz kardeşim”. Peki Çince’den bile zor olan bu yaşamaya nasıl devam edeceğiz Osman abi?

En derin oyuğu hep en sevdiklerimiz açar kalbimize çünkü aşkta olduğu gibi acıda da geçiş üstünlüğü vardır sevilenin. Ama yine kırılıyoruz, bir daha toparlanmamak üzere kırılıp dağılıyoruz. Üzüldüğümüz şey dağılmak değil de onun elinden dağılmak oluyor, keşke başkası yapsaydı bunları, keşke başkası söyleseydi de ondan duymasaydım deriz. İnsanı acıtan vurulmak değil, sevdiği tarafından vurulmak oluyor aslında. Ve bu vurgun, içinde en çok hayal kırıklığını barındırıyor, geçmişin ve gelecek güzel günlerin derin ve telafisi mümkün olmayacak hayal kırıklıklarını.

Ama olsun, biz, bize çatan belaya değil, belanın kimden geldiğine dönüp bakmayı çok önceden öğrendik. Belamızı yine çok güzel yerden bulduk, yaramızı o beyaz eller açtı. Hepsine kabul, hepsine olsun.

Senin güzel canın sağ olsun.

En çok da senin o güzel canın sağ olsun ulan.

Gökhan Ergür 

20230518_162735 Burada Kalamam, Başa Dönemem