Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor

Beni burada unutsalar. Perdeyi sımsıkı çekip savulsalar. Şakağımda bekleyen namluyla baş başa kalsam. Oturup kendime üzgün, uzun bir çukur açsam. İçine girip uyusam. Uyudukça tenhalaşsam. Uzak olsam.
Çünkü onlar annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor. Onlar en çok bunu biliyor. Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor.


Gerisi mi? Hah! Istırap, ah ve laf laf laf.


Bir şey yağıyordu babaya, bir şey: kara buğday, ölmüş kelebek, bir ikindi sessizliği ya da. Baba sanki durmuş bir saat, hışıltısı dinmiş bir akasya. Olduğundan zayıf, olduğundan kara, olduğundan tenha.
Ne düşünüyordu baba, üzgün uzun baba, parkede bitmiş apansız bir gülü mü seyrediyor, o güle uzanacak babaa! babaa!


Herkesin kanamaya teşne bir yumuşak karnı ( iri ellerini bastırıyorlardı dikişleri çözüldü çözülecek yaralarına ( demek ki herkesin vardı kanamaya teşne bir yumuşak karnı)) vardı.


Baba! Baba! Bu çok ağır babaa!


“Anlatma,” dedi Memo, “suya anlat, bana anlatma.”


Kağıttan bir kayığı suya bırakır gibi bırakıyordum ki kendimi başka bir rüyaya, kendi sesime ayıldım:
“Yapamam Memo, batarım Memo, çok ağır Memo.”


Neden sonra gözünün bakışı değişiyor annenin, yumuşuyor. Ama kuzeye bakan boş oda kadar soğuk ve loş hâlâ gözleri.

Birgül Oğuz / HAH / Metis Öykü