Eskiyen bir kalbi vardır her âşığın
İçinde çiğnenmiş hayal
dalgın bir yaz ikindisi
Geçip giderken tattığımızdır
uzaktan içimize bakan
Hatıra daha uzun hayattan
Neşe Yaşın
Şub 23
Şub 23
Zihnimde tevazu varsa
büyük yoldan yürürüm.
Kibirdir
tek korkum.
Büyük yol alçak ve düzdür
ama insanlar dağlardan geçen kestirmeleri sever.
Saray ihtişamla dolu
tarlalar ayrık otlarıyla
ambarlar hiçbir şeyle.
Takıp takıştıran süslü insanlar,
silah taşıyan,
çok içip çok yiyenler,
çok şeyleri, çok paraları olanlar:
Utanmaz hırsızlardır.
Şüphesiz, yol değildir
onların yolu.
Lao Tzu
Ursula K. Le Guin Yorumuyla
Lao Tzu: Tao Te Ching
Yol’a ve Yol’un Gücüne Dair
Metis Kitap
Şub 23
Doğru sözler tatlı olmaz,
tatlı sözler doğru değildir.
İyi insan kavgacı olmaz,
kavgacı insan iyi değildir.
Bilen kişi bilgiçlik taslamaz,
bilgiçlik taslayan bilmez.
Bilge ruhlar istifçi değildir;
ne verirlerse başkasına o kadar artar ellerindeki,
ne kadar verirlerse o kadar zengin olurlar.
Göklerin Yolu yıkmadan kazanır.
Abartmadan yapmak
bilgelerin Yolu’dur.
Küçük komşu ülke o kadar yakındır ki
horozların ötüşünü
köpeklerin havlamasını duyar insanlar,
ama yaşlanıp ölürler,
bir kez bile uğramadan oraya.
Lao Tzu
Şub 23
Jim Bono ( Stephen McKinley Henderson )
![]() |
| Fences Denzel Washington-Stephen McKinley Henderson |
![]() |
| Fences Denzel Washington |
![]() |
| Fences Mykelti Williamson |
![]() |
| Fences Viola Davis |
”Devir değişti, Troy. İnsanlar değişi. Dünya değişiyor ama sen bunu göremiyorsun bile.”
Rose Maxson ( Viola Davis )
”Ailemde hiçbir şeyi yarım bırakmadığımı biliyorsun. Bütün ailem ikiye bölündü. Herkesin farklı anne babası var. İki kız kardeşim ve erkek kardeşlerim var. Onları anne babaları hakkında konuşurken göremezsin. Hepsinin anne babası farklı. Benim çocukları yarım olmayacak ama! Ve şimdi çıkmış bana ne diyorsun?”
Rose Maxson ( Viola Davis )
![]() |
| Fences Viola Davis |
1950’lerde Amerika’daki Afroamerikan sivil haklar hareketi zamanlarında ayrımcılık ve yaşam zorlukları gibi ırk ilişkileri ile mücadele ederek ailesini geçindirmeye çalışırken bir yandan da yaşantısında olan olaylara bir yol bulmaya çalışan bunu yaparken de hayattan artık tat alamadığından dert yanan bir rutinin içine sıkışıp kalmış ve ailesine bakmaktan kendisini unutmuş işçi sınıfından bu siyahi Amerikalı baba ve hayatının 18 yılını adadığı kocasına ”Ben nerede yanlış yaptım?” Diye kendini harap eden isteklerini, duygularını, ihtiyaçlarını, hayallerini bir kenara atmış bir anne. Ve tüm bunların gölgesindeki masum çocuklar! Çocukların istisnasız ‘masum’ oldukları söylenir. Acaba, gerçekten de böyle midir?
1985’te Fences oyununu yazan ve Pulitzer Ödülü’nü kazanan August Wilson, 2005’te ölümünden önce oyunun sinema uyarlamasını da tamamlamıştı. Bu senaryo Denzel Washington tarafından, ölümünden 11 yıl sonra sinemaya aktarıldı. 2010 yılında Broadway’de sahnelenen oyunda yine başrollerde Washington ve Davis oynamış, iki oyuncu da Tony Ödülü kazanmıştı.
Şub 23
NEREYE UÇUP GİTTİ BENİM OĞLUM
Oğlum, canım ciğerim, iliği kemiklerimin, yüreğimin yüreği,
daracık avlumun serçesi, yalnızlığımın çiçeği.
Nereye uçup gitti benim oğlum? Nerelere gitti bırakıp beni?
Kuşun kafesi boş şimdi, bir damla yok su kabında.
Nasıl kapandı gözlerin de gözyaşlarımı görmez oldun?
Nasıl kaskatı kestin tulumunun içinde acılı sözlerimi duymaz oldun?
SEN UYURKEN
Sen mışıl mışıl uyurken başında nöbet tutup bütün gece
parmaklarımla okşayacaktım kıvırcık saçlarını.
Sanki hünerli bir elin kalemiyle çizilmiş biçimli kaşların
gözlerimin sığınıp dinleneceği bir kemer gibiydi.
Gün doğarken göklerin uzaklığını yansıtırdı ışıldayan gözlerin,
bense bir damla gözyaşı akıtmadım gözlerim sislenmesin diye.
Sen konuştuğunda, gül kokan dudakların çiçekler açtırırdı
kayalarla kurumuş ağaçlara, bülbüller kanatlarını çırpardı.
BİR MAYIS GÜNÜ BIRAKIP GİTTİN
Bir mayıs günü bırakıp gittin beni, seni o mayısta yitiriyorum,
o sevdiğin bahar mevsimi, yavrucuğum, çatıya çıkıp
güneşler içindeki damdan insan dolu dünyaya baktığında,
gözlerin sağamıyordu bir türlü susadığın o aydınlığı.
O sıcak ve yumuşak erkek sesinle kıyı boyunca serili
o çakıllar kadar sayısız neler anlatmıştın bana.
Bütün bu güzellikler bizim olacak demiştin,
oysa ışığın yok artık, parıltımız karardı, ateşimiz söndü.
YILDIZIM, SÖNÜP GİTTİN KARANLIKTA
Yıldızım, sönüp gittin karanlıkta, var olan her şey söndü,
güneş de toplayıp olanca parıltısını kara bir ip yumağına döndü.
Kalabalıklar itip kakıyor, askerler çiğneyip geçiyorlar yanımdan,
ama bakışlarım hiç değişmiyor, gözlerimi hiç ayırmıyorum senden.
Yanağımda duyuyorum soluğundan saçılan sisli havayı;
ah, göz kamaştırıcı bir ışık parlıyor yolun sonunda.
Işığa kesmiş bir el siliyor gözümden akan yaşları;
ah yavrum, birden can evime ulaşıyor söylediğin sözler.
Bak şimdi, yeniden kalktım, dimdik ayakta durabiliyorum;
sevinç dolu bir ışık, yiğit oğlum, yerden kaldırdı beni.
Sen şimdi bayraklardan bir kefene sarıldın, artık uyu yavrum,
ben de sesini içimde taşıyarak kardeşlerine gidiyorum.
SEVECENDİN, İYİ HUYLUYDUN
Sevecendin, iyi huyluydun, sana bağışlanmıştı bütün erdemler,
rüzgârın bütün okşayışları, bahçedeki bütün şebboylar.
Ayağına tezdin, gazal gibi sekip giderdin,
kapımızdan girdiğinde, eşiğimiz altın gibi ışık saçardı.
Gençliğinle gençleşirdim, üstelik gülümserdim.
Yaşlılık hiç ürkütmezdi beni, ölüme aldırmazdım.
Ama şimdi nasıl ayakta dururum? Nereye sığınırım?
Kar altında kurumuş bir ağaç gibi tek başıma kaldım.
SEN PENCERENİN ÖNÜNDE DURDUĞUNDA
Sen pencerenin önünde durduğunda, güçlü kürek kemiklerinden
ne bahçe kapısı görünürdü, ne deniz, ne de balıkçı tekneleri.
Gölgenle dolar taşardı ev, sen öyle başmelek gibi boylu,
akşam yıldızının parıltısı kıvılcımlar saçarken kulağının dibinde.
Bütün dünyaya açılan bir kapıydı penceremiz, cennete yönelen
bir yolun başlangıcı, sevgili ışığım, bütün yıldızların çiçek açtığı.
Sen gözlerini batan günün parıltısına dikmiş dururken,
kendi odan olan bir gemiye yön veren bir dümenci gibiydin.
Akşamın ılık mavi alacakaranlığında demir alıp
birden dinginliğine götürdün beni samanyolunun.
Ama şimdi bu gemi batıp sulara gömüldü, dümeni kırıldı,
ve ben sürüklenip duruyorum denizin dibinde tek başıma.
SANA VERECEK O BENGİSUYUM OLSAYDI
Sana verecek o bengisuyum olsaydı, sana verecek
bir başka canım olsaydı da, bir an dirilebilseydin
Görmek, konuşmak, tadını çıkarabilmek için orada,
yanı başında duran ve hayat fışkıran bütün düşlediklerini
Yol boyunca alanlarda, balkonlarda, sokaklardaki o coşkuyu
saçlarına fırlatmak için çiçek toplayan o genç kızları.
On binlerce kökü ve yaprağı olan kokulu ormanım,
ben kadersiz nasıl inanırım seni böyle yitirdiğime?
Her şey gözden silindi, beni burada bırakıp gitti,
ne gözüm var görecek, ne de konuşacak ağzım şimdi.
YAVRUCUĞUM, YİTİP GİTMEDİN SEN
Yavrum, nasıl bir yazgın varmış senin, nasıl bir yıkımmış
benim yazgım ki, bağrıma bu yakıcı acıyı düşürdü?
Yavrucuğum, yitip gitmedin sen, damarlarımda yaşıyorsun.
Bütün damarlarımızda da dolaş, yavrum, her zaman diri kal.
Yannis Ritsos
Çeviri: Cevat Çapan
Şub 23
Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim. Her gün bir kez dışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm, her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim. Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım. Her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım. Her gün bir kez “neredeyim” diye sordum kendime. Her gün bir kuzey kışı indi içime. Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım. Bir kez öfkelendim her gün bir kez sordum kendime neden bu kadar bağlandın. Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm. Belki de her şey. Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda. Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım. Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım. Her gün hiçbir şeyi anlamadığımı düşündüm, her gün her şeyi anladığımı düşündüm. Güvercinleri yolculadım. Her gün, günlere dayanamadığımı düşündüm. Kitapları alt alta dergileri kıvırarak yan yana dizdim. Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü. Gördüğüm her “cümle” bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. Her gün bir taş parçası söktüm içimden. Her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım. Her gün, gün bitiyor gece bitmiyor dedim. Her gün işlerin beni avutmadığını gördüm. Ayrılık günlerini sonradan niçin sisli bir perde gibi hatırlarız diye sordum. Öfkeni unutma dedim kendime her gün, unutursan düşersin dedim. Her gün en az bir saati ayakta durmaya, dimdik durmaya ayırdım. Her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimden geçirdim. Her gün ömür sözcüğü kömür gibi tınladı içimde. Her gün sana içimden bir kez “sevgilim” diye seslendim. Her gün sana bir kez “zalim” diye seslendim. Her gün, yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm. Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim. Her gün “âh” ettim bir kere, bir kere o âh’ı geri aldım. Her gün “yol arkadaşım” dedim, kahırla kapladım sözlerimi. Her gün acını tattım. Her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. Her gün bir kilidi açmaya çalıştım. Başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim. Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan. Dünyanın merkezi sendin her gün ben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara. Karrrrrrrrrraaaaaaaaaaaaaa.
Birhan Keskin
Şub 23
(ARANAĞME)
Tekmesiyle şişinene iflâh olmaz katır derim
Durmadan yemin edene her sözünüz kıtır derim.
Gönül ehli hâle bakar, dili tek reçete bilmez;
İnsan, gönlüyle insandır, her gönül bir yatır derim.
Güle serenatlar yapmak bülbülün bir ibâdeti,
Ben de olsam dikenini yüreğime batır derim.
Her gün dostun kapısında gören benden sebep sorar
En öncelikli sebebim evvel – âhir hatır derim.
Bir dost sınamaya kalksa boynumu önünde görür
Amaç et ile kemikse işte sana satır derim.
Ölüm meleği koluma yâr gibi girerse bir gün
Yol azığım hazır durur, al terkine götür derim.
Yaradan bilir özümü, hiç esirgemem sözümü
Bedeli ölüm olsa da sözümü şen-şatır derim…
Bahaettin Karakoç
Şub 23
2017 yılının Şubat ayında Beyrut’ta Türkiye üzerine bir konferans veriyordum. Ünlü ve itibarlı Filistin Çalışmaları Merkezi’nde. Konuşmamın başında, çoğunu yıllardır tanıdığım kalabalık topluluğa, “Burada daha önce aynı konuda iki kez konuşmuştum. Son konuşmamdan bu yana aradan birkaç yıl geçti. Bu kez bambaşka bir konuşma içeriği dinleyeceksiniz. Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yenildik ve yanıldık” dedim. Durumumu ve benim konumumda olan hapiste ve dışarıdaki arkadaşlarımın durumunu Eski Yunan’daki Sisyphus efsanesine benzettim. “Bütün ömrümüz, kayayı ittire ittire tepenin zirvesine taşımakla geçti. Tam zirveye ulaşacağımız sırada, kaya yuvarlandı. Hadi baştan… Bu sefer tek fark, koca kayayı tepenin üzerine taşımak için vaktim kalmadı ve bir de mecalim” sözcükleriyle girdim konuşmama. Ama şu sözcükleri eklemeyi ihmal etmeden: “Bunca uzun mücadele yıllarının ardından, bu yaşa bu sonuçla geldiğimde, teselli bulacağım şu var, şunu rahatlıkla söyleyebilecek olmam: Hiç değilse denedim!”
Bütün yaşananlardan sonra ruh halimi özetleyen budur. Herkesin aklına gelebilen soru şu: Acaba pişman mı, kendisini kullanılmış görüyor mu? Kandırılmışlık duygusuna kapılıyor mu? Aldatılmış sayıyor mu?
Hiçbiri değil. Kısacası bir Sisyphus durumu! Ben gözünü Türkiye için mücadeleye açmış bir kuşağın mensubuyum. Dünyanın altüst olduğu, daha önce birkaç yüzyıla yayılan gelişmelerin birkaç yıl içinde yaşandığı bir dünya ortamında yol aldım. Bu hayatı yaşadığım için ne pişmanım, ne kimse tarafından kandırılmış ya da aldatılmış duygusuna kapıldım ve ne de kendimi kullanılmış olarak görüyorum.
Ama gelinen noktada büyük bir yanılgıya kapılmış olduğumu da görüyorum. Bugün Türkiye’nin başında bulunan bazı insanlara ve en başta “Tek Adam” olarak ortaya çıkan şahsa dair yanılgılar yaşamış olduğum da bir gerçek. Bunu inkâr etmek, insanın kendisini ve herkesi aldatması demek. Benim kafamı bugün asıl kurcalayan, niçin yanılmış olduğum ve yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğine dair. Yani, niye yanıldığımın cevaplarını ve 2000’ler Türkiye’sinin ilk 10-15 yılında hiçbir konuda yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğini, mümkün olup olmayacağını içtenlikle araştırıyorum.
Şimdilik bulabildiğim cevapların bazılarını sıralayabilirim:
Mevcut iktidar mensuplarının, “derin devlet” denilen ve ömrüm boyunca karşısında mücadele etmeye çalıştığım yapıya bu kadar kolay teslim olabileceğini, onun bir parçası haline geleceğini, açıkçası, düşünemedim. Zalim olma kapasitelerini fark etmedim. Müslümanlığın asgari ahlak ölçülerine sahip olmak gerektiğini varsaydığım için akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini aklıma getirmedim.
“Bunlar zaten böyleydiler. Sen görememişsin, aldanmışsın, kandırılmışsın, kendini kullandırmışsın” ithamında bulunanlara ki böyleleri, Kemalist-ulusalcı çevrelerde epey varlar kulak asmıyorum. Onlar, sanki bugün gelinen noktayı baştan beri görebilmişler; öyle davranıyorlar, benim gibileri ithamdan vazgeçmiyorlar. Doğru söyledikleri bir şey yok. Doğruları, durmuş bir saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi bir şey. Durmuş bir saat gibi onlar.
“Ergenekoncu-ulusalcılar bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar”
Aslında, bu “Ergenekoncu-ulusalcılar” bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar. Hatta, iktidarı Tayyip Erdoğan ile birlikte paylaşmaktalar.
Bana gelince, askeri vesayete karşı mücadele vermiş olmaktan, ülkem ve halkı için demokrasi istemekten niçin pişmanlık duyayım? Türkiye’nin Avrupa Birliği rotasında yürümesi için mücadele etmiş olmanın aldatılmışlığı, kandırılmışlığı, kullanılmışlığı olabilir mi?
Ne var ki, gelinen noktaya bakarak, “Bu kişilerle beraber olarak tekrar aynı mücadeleyi verir miydin?” diye bir soru sorulsa, büyük bir gönül rahatlığıyla “Evet!” diyemem doğrusu. En azından, 28 Şubat’ta yükseköğrenim hakkından yararlanamayan ve kamusal alanda ayrıma uğrayan başörtülülerin hakkı ve özgürlüğü için mücadele vermiş olmaktan ötürü, bunu bir demokratik hak olarak görmeye devam ettiğimden ötürü pişman değilim ama o başörtülülerin bir bölümünün bugün ne kadar insafsız, vicdansız, benim gibilerin karakter katlinde ne kadar ön aldıklarını görerek, yine aynı durum ile karşılaşsak, kendimi bundan yirmi yıl önceki gibi helak edeceğimi hiç sanmıyorum. Sorulsa, “Haklarıdır!” derdim kuşkusuz ama kendimi onlar için helak etmezdim doğrusu. Doğrusu, benim gibi bir insana bunları söyletmeyi başardıkları için, durup düşünmek lazım.
Duyduğum, ne pişmanlık, ne aldatılmışlık, ne de kullanılmışlık. “Peki ne?” diye sorulursa, kısaca söyleyeceğim şu: Büyük bir hayal kırıklığı! Evet, yaşadığım çok büyük bir hayal kırıklığı, derin bir hüzün ve üzüntü. Türkiye böyle olmamalıydı…
– Siyasal İslamcıların iktidar ve güçle tanışmalarının hem Türkiye ve hem de dünya için sonuçları ne oldu?
Lord Acton’un “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” diye bir sözü vardır. Sanki bu sözü, Türkiye’deki siyasi İslamcı hareketin AKP’nin 2011’den sonraki dönemini görerek söylemiş.
Başta Tayyip Erdoğan, iktidarı “mutlak iktidar” haline dönüştürmek için büyük gayret gösterdiler ve mutlak surette bozuldular. İktidar onları öyle bozdu, muktedir olarak onlar Türkiye’yi ve İslamcılığı öyle bozdular ki, onları tahlil etmek ve yargılamak için “İslamcı” sıfatı kullanmak caiz mi, emin değilim.
Dünyanın birçok yerinde, sayısız örneği olan, yolsuzluğa, kanunsuzluğa, hukuksuzluğa batmış, zulüm ve baskıyla hükmünü sürdürmekten başka çaresi kalmamış bildik iktidar modellerinin günümüz Türkiye’sinde görüleni, AKP iktidarı. Ama tabii, AKP’nin “ılımlı İslam”ı temsil ettiği algısı yaygın bulunduğu, dahası “siyasal İslam ile demokrasinin bağdaşabilirliği”nin çarpıcı örneği olarak Türkiye’deki AKP iktidarı gösterilmiş olduğu için, yol açtıkları tahribat Türkiye’nin ötesine geçmiş durumda. Türkiye’deki AKP tecrübesinin, bugün geldiği nokta itibariyle artık “ılımlı İslam”ın bir iktidar alternatifi olarak kabul edilebilirliği ve düşünülebilirliğinden söz edilebilir olmasını tasavvur edemiyorum. Aynı şekilde, “siyasal İslam ve demokrasinin bağdaşabilirliği” de artık çok şüpheli bir önerme haline gelmiş durumda.
Siyasi İslam, Tayyip Erdoğan’ın AKP’siyle birlikte, “derin devlet”e teslim oldu, “derin devlet”in eline geçerek, Türkiye örneğinde tükendi. Devlete hâkim olmadı, devlet onu ele geçirerek, bir anlamda bitirdi.
– Her şey iyi başlayıp neden fiyaskoya dönüştü?
İki yılı aşkın bir süredir bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorum. Birkaç cümlelik cevabı olmayacak, en önemli ve en büyük soru bu. Bu soruyu, sadece biz Türkler ve Türkiye’nin insanları değil, tüm dünya soruyor ve cevabını arıyor. Şimdilik şu kadarını söyleyebilirim: Tarihimize dönüp bakmamız ve bir kez daha yeni bir bakış açısıyla ve yeniden yorumlamamız gerektiği kanısındayım. Sorunun cevabını bulmak ve doğru cevaba ulaşabilmek için.
– Bu tecrübeyle siyasal İslam iflas mı etti?
Bir özgürlükçü, demokratik, işlerliği olan bir yönetim modeli ve seçeneği olmak anlamında evet, iflas etti. Mevcut Türkiye tecrübesiyle birlikte, kesinlikle iflas etmiş olduğu hükmüne varabiliriz. Siyasal İslam’ın Türkiye’de “derin devlet”in eline geçmesiyle tükenmiş olduğunu yukarıda söylerken, bir anlamda iflas etmiş olduğunu da söylemiş oldum.
Cengiz Çandar
Şub 23
1.
son treni de kalktı gecenin
ayrılık vurdu bizi içimizden
ve ben vakitleri kaçırdım adamakıllı
sevdayı baldıran eyledim kendime.
acıyla dolu sessiz bir depremi yaşadım
yıkılan düşlerimde çürüyen yanlarım vardı
yitik ülkenin dağınık coğrafyasında
kanlı bir yürek ve bitkin bir yüz çoğalır.
terkedildim, kıyıya vuran son dalganın vicdanına.
söyle, şimdi nasıl ağlayacağım günbatımları
bir bir ağlamayı öğret bana
kuyulara kapanmış yusuf gibiyim
sarsıla sarsıla ağlamak istiyorum.
2.
nedendir dalgalar çok uzaklara vurdu bizi
payımıza düşen hep ayrılık oldu.
dedim ya, bir gün ağlarken bulacaksın beni
belki de bir trenin köşesinde yapayalnız
kent ardımsıra koşup gelirken, sen
umutsuzca yağmurlara terkedilip gideceksin.
3.
kuşlar konar günahkar saçlarıma
omuzlarıma düşerken ağlamaklı ezgiler söylerler.
istesem de yaşamdan kaçamam ben
kentin tüm bulvarları üstüme yıkılır.
avucumun içinde bir dizi güvercin düşlerim
uçuverdiler hepsi sen gidince birden.
mümkünü yoktu bu duyguyu bastırmanın
bil ki gurbet demek gözlerin demekti.
4.
bir sevdaya kurban edilen
sevdama dair bu son şiirdir.
Ahmet Veske
Ebabil / Beyan Yayınları
Şub 23
1.
ufka gerili saçlarıyla
bir anne
bir çocuk
çölün yüreğinden
kutlu topuklarıyla
kutlu zemzemler fışkırtan.
2.
aşılmaz duvarları önünde aşkın
keskin sınavlardan geçiyorum nicedir
nicedir yeryüzü altüst oluyor çünkü
kendimi sorguluyorum yitiklerimi
artık sen olsan diyorum burada
yani yanıbaşımda
tüm arınmışlığımla o vakit
bu kesik başımla
sana geldim demek istiyorum.
3.
anladım ki sabrın kendisiydi eyyûb
4.
ardındaydı sabah
yarım kalmış uykularımızın
biliyorduk.
5.
oysa
göremezdi ateşlere kurban sunulan gözlerimiz.
6.
sen gidince yetim kaldı dünya ve boynu eğik
ağladı insanlar, ağladık biz
terkedilince zamanın cehennemi yalnızlıklarına
bu acılar ülkesinde kaç mevsim geçti sensiz
kopan çığlıklara tanık ol garip ve mümin yüreklerinde.
7.
ey hacerin onuru ismail
acının ve zulmün eğittiği çocuk
kalk, at üzerindeki örtüyü
sonra bize kanın ak sayfalardaki tarihini anlat
anlat nabzımızda atan yeryüzünün tarihini.
Ahmet Veske