Uçma Özlemi

Uzun süredir kendimden, Allah’tan ve insanlardan uzağım
Bütün bunlara rağmen sabırsızlık içinde sabırlıyım

Ağaçların dalları arasında sıkışmış, bir geyik gibi
Gururumun kıvrımlı dallarının uçları

Her yanda şaşkın ve avare senin arzunda
Nilüfer gibi fersiz bir sarmaşık nurum

Ola ki bir yapraklık gölge düşer ayağının dibine
Bir gün bir zamanlar benim geçişimle

Tek renklilik yüzünden bir oldu gecem, gündüzüm
Bahtım gibi karadır matem ve düğün giysilerim

Feleğin defterinde karalanıyor adım
Sen olmayınca fark etmez varlığım ya da yokluğum

Ördeklerle uçma özlemi içindeyim
Yaşlı bir kaplumbağa gibi kabuğumun içinde sabırlıyım

Nihayet başı dik bir şeklide koyuyor gönlüm
Aşkın eksiksiz taşını, üzerine mezarımın

Kayser Eminpur
Çeviren: Ali Güzelyüz

agaclarin-dallarina-sikismis-geyik-gibiyim Uçma Özlemi

Heinrich Von Kleist

Tomurcukların daha duyulur duyulmaz
bahçenin kuytusunda çıtırdayan sesi,
puhununki yükseliyor; herkes
bir yurtsama içinde. Kesiliyor söyleşi,
tıkırtısı çay fincanlarının.

                                               Orada
anlıyorsun, eğildiğinde pencereden
göz göze gelebilmek için kuşla: Gecenin
Oğlusun. Bu sana sunulan andaç:
Çocukluğunu değil yalnızca Gölün
üstünde yanıp sönen ateş böcekleriyle
konuşurdun saatlere; ormanın içinden
yükselince de iniltiler, kanatırdın elini
duyabilmek için acısını kapana tutulanın
Gençliğini de taçlandıran Hep uçurumlar
çekip durdu yolculuklarında: Öte’nin
sorusunu kuruyordu tanın kızıllığında
tütüp duran her büyü boşluk

                                                                   O zamandan
edindin ağu süzme hünerini Kovulmuş’un
yaralı bedeninden. Seninkiler de
puhunun gözleriydi çünkü, puhunun;
ancak yüreğin içindeyken görebilen.

Çekildin oraya: Öteki yüzünü
bulabilmek için yaşamın.

                                                     Hiç kimse
“ada” değil ama; Kırgın Yürek de
arıyor benzerini: Terkedilmiş, kar altındaki
çocuğun korkudan sapsarı yüzüyle;
ve rastlıyor yoksullarevi’nin önünde, gözleri
geleceğin yıkıntılarıyla körelmiş
bir dilenciye.
                                                     Ürkünçtür
bir çan sesinin geceye
düşüp parçalanması kadar, Yoksulluğun
çırıl çıplak buluşması caddede.

                               Saltığın
büyülenmişi doğar bir çığlıkla o ürkünç
buluşmadan. Kardeşdir çünkü
inancını yitiren ya da horlanan
ve kentinden kovulan inancından ötürü.

Konuşur o zaman, usulca alarak
bir kuyu dibinin rengini.
Belirsizdir ama Yargılanmış’ın
gününe mi geleceğe mi söylediği;
yeniden adlandırır çünkü Tarih
ölümün “bu-olmayan yaşam” isteğini.

Yüreğindeydin
Sende birikti akıntısı günlerin ve hüznü
gömütlüklerin. Vurulmuş kurdun
kanını yalaya yalaya geldiği akşam
çekip kopardın dilindeki mührü:
Yıkımın özdeyişleri döküldü ağzından.
Bir Bilici’ydin ve kardeşindi
40 yıl “deli” yaşayan ve “Neye yarar
şairler?” diye soran.

                                           Çağının
tarihe sürgünüdür ‘Buradan ötedeki’
diye çınlayan her söz. Ve solgun suretidir
aynada yitip gidenin.

           Kurşun sonu değil yalnızca
           Başlangıcı da zamanın.

Ahmet Oktay

cekildin-oraya Heinrich Von Kleist

Gül Tutan El

Hazerfen Necmeddin Okyay’ın elinde gül tutan bir resmi vardır. Gülden ve değirmi beyaz sakallı mütebessim yüzünden nurlar saçılan bir fotoğraf. İlk nerede gördüm hatırlamıyorum. Ve ilk kez Necmeddin Okyay’ın bir fotoğrafını görüyordum [o sırada hakkında fazla bir şey de bilmiyordum]; dedim ki, işte aradığın yüz, işte aradığın el, işte gül.

Artık ne yazacaksan yaz.
Yazamadık, o ân geçti gitti.

Disiplinli-çalışkan-velud kardeşimiz Beşir Ayvazoğlu peşpeşe yayımladığı güzel eserlerine bir yenisini daha ekledi: Neyin Sırrı Hâlâ Hasret-Bir mesk silsilesi: Aziz Dede-Emin Dede-Halil Dikmen-Niyazi Sayın (Kubbealtı Neşriyatı-Nisan 2002).

Titizlikle basılan, enlemesine açılan bir albüm gibi de kabul edebileceğiniz eserde pek çok fotoğraf yer alıyor.

Derken efendim, Necmeddin Okyay’ın gül tutan fotoğrafına raslamayayım mı? Hem de üstadın Üsküdar-Toygartepesi’ndeki evinin güllerle donanmış bahçesinde. Bu fotoğraf benim önceden gördüğüm değil. Ama aynı gün çekilmiş olmalı, çünkü Necmeddin Okyay’ın kıyafeti aynı.. Benim gördüğüm renkli fotoğrafın siyah-beyaz olanı Ayvazoğlu’nun “Defterimde 40 suret” (Ötüken Yay., 1996) adlı eserinde de var.

Üç kişiler: Necmeddin Efendi’nin yetiştirdiği bir gül ağacının altına oturmuş, objektife bakmışlar: Eşref Ede, Mustafa Düzgünman ve Necmeddin Okyay.

Eskiler tekin değildir diye gerekmedikçe aynaya bakmazlardı [İsmail Kara terk-i edebdir, diyor; ama başka sebepler de olmalı]. Öyle ki o gümüş işlemeli oval aynalar duvara ters asılırdı. Aynadaki suretine bakmaya çekinen bu eski zaman adamları fotoğraf makinasının objektifine, o soğuk nesneye nasıl bakabilirler?

Elbetteki tedirgin olarak.

Çünkü makina onların sûretini çıkaracak. Asılları orada dururken bu sûret ne işe yarayacak? Tedirginlik bazan had safhaya ulaşır. Fotoğrafı çekilen kişiler neredeyse esas duruşa geçer, eller düzgün bir biçimde dizlere konur; dudaklar büzülür, kaşlar çatılır, vücut ve zihin bir tehdit altında imiş gibi geriliverir.

İşte bu doğal ile sanalın çatıştığı kriz ânında, Necmeddin Hoca kendi yetiştirdiği güle sarılmış. Gariptir gülün sapını bir neyzenin neyine yapışması gibi tutuyor. İki eliyle birden, lakin incitmeye korkar gibi. Ve herhalde neyden neyzene intikal eden o ferahlık ve güven duygusu; gülden Necmeddin Hoca’ya intikal ediyor. Fotoğraf tam o anda çekilmiş. Hocaefendi’nin tehlikeyi savuşturup gülümsediği anda.

Bir yüz neler anlatır? Bu konuyu uzatmak istemiyorum. Ancak şu kadarını söylemeliyim: Necmeddin Okyay’ın bu fotoğrafı Toygartepesi’ndeki tek katlı, bahçeli evinden; o bahçenin toprağından, gülünden; hatlarına, ebrularına ve nihayet yüzüne yansıyan ilâhî âhengin bir nümunesidir. Fotoğrafla değil kendisiyle karşılaşmış olsa idik, şöyle bir süre konuşmaksızın yüzüne baksaydık kimbilir neler kazanacaktık?

Eşref Ede öyle değil. Onun bakışları sanıyorum objektife değil fotoğraf çekene yönelmiştir. Delici nazarlar ile muhatabının kalbini okumaktadır. Mustafa Düzgünman ise Ede’den el almış gibi bakıyor, ancak henüz daha genç.

O tek katlı evler, o bahçeler, o güller ve o insanlar yok artık.

Bizler herbiri birer bazuka, birer roketatar, birer namlu olarak üzerimize çevrilmiş kameraların önünde, tehdit altında, şaşkın ve savunmasız duruyoruz.

İçimizi açmak bir yana, (bir açık vermemek üzere) olabildiğince kapamak ve medya bombardımanından yara almadan kurtulmak için büzüldükçe büzülüyor, veya “battı balık” diyerek kabak çiçeği misali sırıtıyoruz.

Mustafa Kutlu
2012

necmettin-okyay-gul-tutan-el Gül Tutan El

Hezarfen (bin sanat sahibi) Hattat Üsküdarlı Necmeddin Okyay

Yirminci yüzyılın ilk üç çeyreğinde, renkli kişiliğiyle Üsküdar’ı temsile layık bir sanatkar hüviyetini sürdüren üstad Necmeddin Okyay’la önceleri hoca-talebe, sonra da baba-oğul yakınlığıyla yirmi yılı aşan bir beraberliğimiz oldu. Buna dayanarak, ölümünden 27 yıl sonra Üsküdar Sempozyumu’nda onu -zamanın elverdiği nispette- Üsküdarlılara tanıtmayı bir vecîbe addediyorum. Kendileriyle şahsen muarefesi bulunanlar da artık azaldığından, bu konuşmamla hiç olmazsa onlara da Ustad’ı hatırlatmış sayılacağım muhakkaktır.

Okyay’ın evi -kırk yıldan fazladır artık ailenin mülkü olmamakla beraber- Üsküdar’ın Toygartepesi semtindeki Şair Ruhi Sokağı’nda hala duran 5 numaralı ahşap evdir, Sokağın karşı sırasındaki bir evde de “Said Paşa imamı” lakabıyla anılan mevlidhan Hasan Rıza Efendi (vefatı: 1887) oturmaktadır. (Mehmed Akif merhumun bu zatla ilgili latîf bir şiiri “Said Paşa imamı” başlığıyla Safahatın 7.kitabı olan Gölgeler’de okunabilir), ilahi bir cezbe haliyle yaşayan Hasan Rıza Efendi, 1882 yılının Eylül aynıda, hiç mutadı olmadığı halde karşı komşusunun kapısını çalar ve: “Bir oğlun olacak, ismini Necmeddin koy!” diyerek yürür gider. Üsküdar Mahkeme-i Ser’iyesi’nin başkatipliğiyle beraber -babadan müntakil- Yenicami imam ve hatipliğini de sürdüren Mehmed Abdünnebi Efendi, keşfi açık komşusunun bu sözleri üstüne, o akşam rüyasında, yatak odasının penceresine bir kuyruklu yıldız konduğunu görür. Aradan dört ay kadar geçince, 28 Ocak 1883 günü, beklenen Mehmed Necmeddin doğar.

Küçük Necmeddin, yaşı dört sene, dört ay, dört güne eriştiğinde -Osmanlı teamülüne göre- ibtidaî tahsili için evlerinin yakınındaki Karagazi (Karakadı) mahalle mektebine başladı ve üç yıl hitamında buradan mezun olduktan sonra Kasabzade Mehmed Efendi’den Kur’an-ı Kerim hıfzını ilerletti. Müteakiben Ahmediye-Çavuşderesi semtleri arasındaki Ravza-i Terakki isimli (bugünkü adı: Halil Rüşdü İlköğretim Okulu) hususi mektebin, önce ibtidaî kısmını üçüncü sınıftan başlayarak o yıl bitirdi; aynı yerde orta tahsilini sürdürdü. Bu esnada rik’a, dîvanî ve celi divanî yazılarını rüşdiye (orta mekteb) seviyesine göre meşk edip icazetini aldı; yine o sıralarda hafızlık eğitimini de, Kasabzade’nin vefatı sebebiyle mektebin hocası Hafız Şükrü Efendi’den tamamladı. Ravza’nın hat muallimi Hasan Tal’at Bey, genç Necmeddin’deki istidadı görünce, kendisini Nuruosmaniye Medresesi’ndeki yazı odasına 1902 yılında götürerek, oranın hocası olan Filibeli Hacı Arif Efendi’ye (1836-1909) devamını sağladı. Arif Efendi, Bakkal lakabıyla tanınan bir hat üstadıydı ve medreseye gelen birçok meraklıya sülüs-nesih yazlarını meşk ediyordu.

Genç Necmeddin’in birincilikle mezun olduğu Ravza-i Terakki, devrinin en kudretli öğretim müesseselerindendi. Nitekim, aynı senelerde buradan feyz alan şu üç arkadaş, seksenli yaşlarında mesleklerinin pîri unvanını almışlardır:

1- Necmeddin Okyay (1883-1976): Şeyhü’l-hattatîn
2- Hafız Ali Üsküdarlı (1885-1977): Reisü’î-kurra
3- Burhan Felek (1889-1982): Şeyhü’l-muharrirîn

Rüşdiye tahsilini bitirdikten sonra lise eğitimi için Üsküdar idadîsi’ne giren Necmeddin, buraya bir yıl devam etti. Ancak salı günleri hat meşki almak üzere Nuruosmaniye’ye gitmesine müsaade edilmeyince tahsilini bırakmağa karar verdi; zaten devlet memuru olmak gibi bir niyeti de yoktu. Bu arada eline geçen bir ebru (ebrî) kağıdı, öğrenmek iştiyakında olan bu gencin fevkalade ilgisini çekdi. Bu san’atı yegane bilenin Üsküdar Özbekler Dergahı Şeyhi Hezarfen Edhem Efendi (1829-1904) olduğunu da düyunca, kendisinden ebruculuğu tahsil etmek üzere Sultantepesi’ndeki Dergah’a çıkmayı iş edindi.

Ebrunun yanı sıra, ahar denilen kağıt cilalama usullerini ve biraz da ince marangozluğu öğrenmişken, Edhem Efendi fani ömrünü tamamlayıverdi. Ancak hocasından kazandığı birikimleri genç Necmeddin istîdadıyla geliştirdi. Bilhassa, ebru kağıdındaki renklerin imtizacı konusunda, o vakitler Toygartepesi’nde oturan Üsküdarlı ressam Hoca Ali Rıza Bey’den (1858-1930) çok faydalandı.

Hafızlıktaki derecesini ilerletmek için Kaptanpaşa Camii imamı meşhur Hafız Nazif Efendi’den (1861-1931) aşere ve takrîb, ayrıca Çinili Camii imamı Nuri Efendi’nin cami derslerine devamla ilmiye icazetnamelerini alan Necmeddin, bunu alanların kullandığı “efendi” unvanına da hak kazanmış oldu. Bu arada Konyalı Vehbi Efendi’den is mürekkebi îmalini öğrendi. Sultan tepesi’nde oturan Sultan Aziz’in okçubaşısı Seyfeddin Bey’le tanışarak onunla kemankeşlik çalışmalarına katıldı. Okmeydanı‘ndaki hedef okçuluğu denemelerinde ancak 680 gez (1 gez- 66 santimetre) uzaklığa atabildi. Halbuki kabza (okçuluk icazeti) alabilmek için en az 800 gez atmak gerekiyordu. Bununla beraber, Necmeddin Efendi biri 1920’de, diğeri 1940’da olmak üzere Okmeydanı’nın Vakıflar idaresince satışını iki kere önlemek, Cumhuriyet devrinde yeniden Okspor isimli kulübü kurmak ve 1934’de çıkarılan soyadı kanunu uyarınca kendisine Okyay’ı seçmekle bu tarihî spordan hiçbir zaman kopmadığını gösterdi. Ancak Okmeydanı’nın 1950’den sonra devletçe “yokmeydanı” haline getirilişinin ve tarihî Türk okçuluğunu bilen yegane kişi olarak kalmanın elemiyle ömrünü sürdürdü. O yaşlı halinde bile, meraklılara “Ya Hakkk!” nidasiyle ok atışı gösterirken, sanki yirmisindeki delikanlılığına avdet ederdi.

Bizim yine eski yıllara dönmemiz gerekiyor; çünkü Necmeddin Efendi’nin öğrenecekleri henüz bitmedi! Bakkal Arif Efendi’ye devamı sırasında eline bir ta’lîk yazı geçen genç Necmeddin, bu hat nev’inden çok hoşlandı ve bunu hemen öğrenmek arzusuna kapıldı; ta’lîk hattının o yıllardaki en büyük ismi Sami Efendi’ye (1838-1912) mülakî oluşunu kendisi şöyle anlatırdı: “Biz ta’lîk yazmak istediğimiz sırada kendilerinin biricik kızı vefat etmiş, üzüntüsünden yazı göstermiyordu. ‘Sultan Hamid irade etse göstermez, lakin bir reddedemeyeceği kimse Özbekler Şeyhi Edhem Efendi’dir’ dediler. Hemen, ebrî hocamız olan Şeyh Efendi’ye koştuk. Bizi Sami Efendi’ye götürdü. Derse başladık. Ertesi hafta gittiğimizde, arkadaşım Abdülkadir’in meşkine baktı, ‘Bir daha böyle gelirsen, kendimi ‘evde yok’ dedirtirim’ dedi. Benim meşkimi de şöyle elinde sallayıp: ‘Al bir mel’abe-i sibyan (çocuk oyuncağı) daha!’ demez mi? Dünya başıma yıkıldı zannettim. Bir dahaki sefere çalışmaz mısın? Sonraki hafta korkudan titreyerek gittik. Meşke şöyle bir baktı. ‘Hmm, bizim tekdirin faide-i azimesi (azarlamanın büyük faydası) görülmüş’ dedi. Hazret’in vefatına kadar on sene kendilerine devam ile çok feyz. aldık”. 1905’de ta’lik hattından, 1906’da sülüs-nesih yazılarından, eski üstadlara taklîden yazdığı kıt’alarla, hocalarının icazetine hak kazanan genç Necmeddin, öğrenmek hususunda boş durur mu? Hocaları hayatta kaldığı müddetçe onlardan nasîb almağa gayret etti. Kendisinin diğer yazı nevilerinden de behresi bulunmakla beraber, Sami Efendi’nin yönlendirmesiyle ta’lîk ve celî ta’lîk hatlarına daha çok eğildi; bunlarla kıt’a ve levhalar yazmayı tercih etti. Mermer üstüne hâkkolunmuş hayli mezar kitabesi ve Çenberlitaş’daki Piyer Loti evinin kitabesi (1920) de Necmeddin Efendi’nin kaleminin eseridir.

Şurası mutlaktır ki, hat san’atı İslam’ın kitabı Kur’an-ı Kerîm’in en güzel şekilde yazılması gayretinden doğmuş, lakin kısa zamanda sahasını genişletmiştir. Rönesans devri sanatlarındaki dînî ağırlık düşünülürse, hüsn-i hattın oluşmasındaki bu temayül tabiî sayılır. Osmanlı devrinde de hatla uğraşanların çoğu önce bir dînî tahsil almışlar, hatta ömürleri boyunca dînî hizmetlerde bulunmuşlardır, İslamiyet’te ruhban sınıfı olmadığı cihetle, cami hizmetleri, günde beş kere yapılan toplu ibadete mihraba geçerek önderlik etmek (imamet) ve kılınan her cuma namazı öncesi minbere çıkıp hutbe okumak (hitabet) ile sınırlı kalır. Bu hizmetler, diğer vazifelilerle nöbetleşe yürütüldüğü için, imam-hatip zümresinin meraklı ve çalışkan olanları ilim ve sanatla uğraşmağa rahatlıkla zaman ayırabilmiştir. Necmeddin Okyay’a da, doğduğu Üsküdar’daki son klasik mimarî örneği olan Yeni Valide Camii’nin ikinci imameti -babasının 1907’deki vefatıyla- intikal etmiş. Onun daha sonra birinci imam ve hatip olarak 40 yıl sürdürdüğü bu hizmeti sırasında daha neler, nelerle uğraşacağını birazdan anlatacağım.

1908 yılına gelindiğinde, 25 yaşındaki Necmeddin, Üsküdar Yeni Valide Camii’nin ikinci imamı, muhtelif yazı çeşitlerinden icazet sahibi genç bir hattat, ebru san’atkarı, kağıt terbiyesinde ve mürekkep imalinde usta, okçulukta mahir bir sporcu ve ayrıca eski hattatların eserlerini toplamağa ve onları inceleyerek hattın inceliklerini kavramağa çalışan zekî ve dikkatli şahsiyetiyle karşımıza çıkıyor. Dikkatine şu vakıayla işaret etmek istiyorum: Camide vazifeli olduğu sıralarda, avludaki musluklarda abdest alanların cebinden para çalan bir yankesici camiye dadanmış. Hadise birkaç defa tekrarlanınca, oranın sorumlusu sıfatıyla Necmeddin Efendi bundan büyük bir rahatsızlık duymuş ve namaz evveli muslukların önünü uzaktan tarassut altına almış. Uzun bir takipten sonra, nihayet yankesiciyi suçüstü yakalamış, iş mahkemeye intikal ettiğinde, adam suçunu hakimin huzurunda inkara kalkışmış; bunun üzerine Necmeddin Efendi hırsızlığın bütün kaide ve inceliklerini göz önüne serecek şekilde, olanları hakime nakledince, şaşıran hırsız; “Bu hoca, muhakkak yankesicilikten yetişmedir.” diyerek, suçunu mecburen kabullenmiş ve mahkum edilmiş!

1914 yılında Cağaloğlu semtinde açılan “Medresetü’l-Hattatîn” isimli öğretim müessesesine -artık yazdığı hat levhaları sağda solda görülmeğe başlayan- genç Necmeddin’i hoca olması için, müdür Arif Hikmet Bey (vefatı:1918) davet etmiş. Fakat, gittiğinde kendisine sormadan, yanlışlıkla talebe olarak kaydetmişler. O, buna “Demek ki daha öğreneceklerim varmış” diyerek itirazda bulunmamış ve sülüs hattını Kamil Efendi’den (1861-1941) ders alarak ileriye götürmüş, Tuğrakeş Hakkı Bey’den (1873-1946) de celi sülüs ve tuğra öğrenmiş. Lakin diplomasını 1918’de almazdan iki yıl evvel, 1916’da ebru ve Ahar muallimi olarak Medresetü’l-Hattatîn’e tayin edilip öğrenci yetiştirmeğe başlamış, işte o sıralarda, Medrese’ye gelerek kendisinden çiçekli ebru yapmasını isteyen tanımadığı birinin arzusunu gerçekleştirmek için uğraşırken, bunda da muvaffak olmuş. Bu tarz ebrûya daha sonra Necmeddin Ebrusu adı verilmiştir. O yıllarda, camideki vazifesi icabı, henüz sarık-cübbe kıyafetiyle dolaşmak hakkına sahip bulunan Necmeddin Efendi’nin sür’atli yürüyüşünü, talebesinden Süheyl Ünver (1898-1986) hocamız: “Cübbesi, yolda giderken Necmeddin Efendi’nin arkasından yetişemezdi!” cümlesiyle anlatırdı. Medresetü’i-Hattatîn’deki “Hat ve Hattatlar Tarihi” dersinin muallimi olan şair Hüseyin Haşim Bey (1861-1920) de felekiyat (astronomi) tabirlerini kullanarak yazdığı şu kıt’asında Necmeddin Efendi’yi, bakınız ne kadar ihatalı tanıtıyor:

Hattat Necmeddin-i Üsküdarî Hakkında:

Gerçi meclâdır o necm-i dîn ü hatta Üsküdar,
Pertevî zanneyleme, eyler o semte inhisar.
Kevkeb-i evc-i zekâdır, şems-i burc-ı iktidar,
Asumân-ı hüsn-i hat eyler anınla iftihar.

(Gerçi o din ve hal yıldızının parladığı yer Üsküdarsa da, ışığını sadece o semte yaydığını sanma. Zekanın doruğundaki yıldız, iktidar burcundaki güneş mertebesinde olan Necmeddin’le hüsn-i hattın gökleri iftihar eder.)

Yine o yıllarda Süleymaniye’deki Kanunî Sultan Süleyman Mektebi’yle Bostancı ve Erenköy mekteblerinde hat muallimliğine başlayan Necmeddin Efendi, hattatlığının da verdiği imkanla zer-endûd levhalar hazırlamağa ve yazılı ebru denemelerine ağırlık verir; lakin, bu ikincisi için önceleri, çok zahmetli bir usulle çalışmıştır: Kağıda yazdığı yazının etrafını oyarak, çıkardığı harfleri bir başka kağıda arapzamkıyla yapıştırıyor, kuruduktan sonra ebru teknesine attığında, yapışık harflerin altındaki kısım suyun sathındaki boyaları almıyor ve ıslanan harfler yapıştıkları yerden ayrılınca, yazılı kısımlar kağıdın renginde kalıyor. Fakat, çok zaman alan bu usulü Necmeddin Hoca dikkati sayesinde kolaylaştırmıştır. Harfleri yapıştırmakta kullandığı arapzamkı mahlülünün kazara dışa taştığı yerlerde de kağıdın boya kabul etmediğini bu arada gözden kaçırmadığı için, yazılan bir defa da, kağıdın üstüne doğrudan arapzamkı mahlülüyle yazmayı tecrübe ederek çok mükemmel neticeler alıyor.

Necmeddin Hoca, Tuğrakeş Hakkı Bey‘le yakınlaşınca ve gülcü Şükrü Baba’yı da tanıyınca, onlardaki gülcülük merakına kendini de kaptırmıştır. Üsküdar’daki ahşap evinin ulu ağaçlarla dolu 4000 m2’lik bahçesinin bir bölümünü 1926’da gül yetiştirmeğe ayırmış ve burada 400 çeşide kadar gül yetiştirmiş, yarışmalara katılıp madalyalar almıştır. İşin asıl hoş tarafı, bir gülün botanik künyelerini Latince olarak bilmesi ve gördüğü cinsi bu isimle tanımlamasıydı. Üstad’daki şu gül aşkına bakınız ki, benim kendilerine mülaki olduğum 1955 yılında bile, artık eskisi gibi meşgul olamadığı için, yine de kırk çeşit gülü kalmıştı. 1961’de Toygartepesi’ndeki evinden Koşuyolu’nda bir apartman katına taşınınca gülden de, bahçesinden de kopmak mecburiyetinde kalan Necmeddin Efendi, talebesinden Ali Alparslan’ın, 1963 yılında vazifeyle bulunduğu Londra’dan kendisine mükemmel bir gül katalogu göndermesi üzerine, şu hazin kıt’ayı ona cevaben yazmıştı:

Güllerin karşımda her an, solmadan durmakdadır,
Hem temaşasıyla gönlüm şad-man olmakdadır.
Eski bagçem hatıra geldikçe dîdem hün olur,
Şimdi gül resmiyle Necmi geçmişi anmakdadır.

Hat koleksiyonu da sür’atle büyüyen Necmeddin Hoca’nın eline 1925 yılında bir mücellidin terekesinden klasik cilt yapımında kullanılan şemse kalıpları geçer. Birdenbire eski tarzdaki mücellidliğe karşı içinde heves uyanır. Kendi gayreti ve biraz da mücellid Bahaddin Efendi’nin (1866-1939) yardımıyla kısa zamanda bu işi de başarır, çünkü hayat lügatinde “boş durmak” yoktur, “daima çalışmak” vardır. Sadece eline geçen cilt kalıplarıyla yetinmez; dostlarından Hacı Vesim Paşazade Lutfi-i Mevlevi Bey’in yardımları ve Darbhane’ye devamı sonunda öğrendiği “galvanoplasti” usulüyle eski kalıplardan yenilerini elde etmeyi başarır ve ortanca oğlu Sami (1911-1933) ile beraber mükemmel eserler vücuda getirirler. Cilt kalıplarından yazı çerçevesi yapmak da bu devrinin mahsulüdür. Üç oğlu içinde müstesna sanatkarlığıyla dikkati çeken oğlu Sami’nin henüz 22 yaşındayken peritonitten vefatı, Necmeddin Hoca’yı hayli sarsar, lakin “Bakî kalanın ancak Allah olduğu” inancıyla teselli bulur. Sami’nin Yeni Cami’deki cenaze namazını, imamete geçip de kıldırmağa baba olarak nasıl dayanabildiğini kendilerine sormak gafletime Hoca’nın cevabını unutamam: “Resulullah, ciğerparesi İbrahim’in namazını kıldırmağa nasıl dayanabildiyse, öyle!”. Sırası gelmişken Necmeddin Efendi’nin diğer iki evladından da bahsetmeliyim: Deniz Albayı olan büyük oğlu Nebih Bey (1907-] 983) emekliliğinde altın oygu olarak hat (tuğra) ve tezyinat kesmesiyle ünlendi; küçük oğlu Sacid Bey (1915-1999) ise Devlet Güzel San’atlar Akademisi’nde ebru ve şemse cilt muallimi olarak 37 yıl hizmet etti.

1910’da Medresetü’l-Hattatîn kadrosunda başlayan hocalığını, buranın kapatılmasıyla, 1925’de Hattat Mektebi, 1929’da Şark Tezyini San’atlar Mektebi adını alarak sürdüren yeni müesseselerde; nihayet 1936’dan itibaren Devlet Güzel San’atlar Akademisi‘nin Türk Tezyini San’atları şubesinde sürdüren Necmeddin Okyay, 1948’de yaş haddinden emekliye ayrılmakla beraber, evi meraklı talebeye her zaman açıktı. 1955 yılında hat meşki için müracaatımda, beni kendisine götüren Yeni Cami kayyımı Saim Efendi, ders ücretinin ne kadar olacağını sormak garabetinde bulununca, Hoca’nın büyük bir şaşkınlıkla cevabı: “Biz parayla öğrenmedik ki, parayla öğretelim! Bu mevzulardan sakın bahsetmeyin” olmuştu. Sonraki ziyaretimde götürdüğüm Şekercigüzeli’nin badem ezmesini görünce de : “Sizi böyle şeyler getirmekten men ederim evladım. Çünkü o zaman öğretişim hasbî olmaktan çıkar, bir karşılık almış olurum” demişti. Aslında, tarihimiz boyunca eski üstadların hepsi, hususi hat öğretimlerini maddî karşılık beklemeden gerçekleştirmeğe özen göstermişlerdir.

Bu çok cepheli zatın bir başka hususiyeti de, Osmanlı topraklarında yaşayan muhtelif kavimlerin Türkçe’yi konuşmalarındaki lehçe farklılıklarım bir tiyatro artisti kadar başarıyla taklit edebilmesiydi. Sadece bununla da kalmaz, başta Sami ve Edhem Efendilerle İbnülemin Mahmud Kemal Bey ve Gülcü Şükrü Baba olmak üzere, tanıdığı bazı zevatın konuşmalarını da mimiklerine varana kadar aksettirirdi. Dinlerken gülmekten katılırdınız; bulunduğu toplantılara sohbetiyle neşe katardı. Osmanlı topluluğunda mutad olan şifahi kültürü bütün nükteleriyle aktarmanın çok başarılı bir temsilcisiydi, Batıda namını duyan İlahiyat ve şarkiyat alimleri İstanbul’a uğradıklarında ziyaretine gelirlerdi. Bunlardan Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın (1908-2001), Necmeddin Efendi’yle görüşmesinden sonra, onu, gıyabında “bakıyyetü’s-salihîn” (salih kişiler zümresinin sona kalanlarından) olarak vasıflandırmasını daima hatırlayacağım.

Necmeddin Hoca’nın imzasız Osmanlı hat eserlerinin ekserisinin kime ait olduğunu, hatta yazılış senesini, müşahede ve müktesebatıyla tespit edebilmesi büyük bir hayranlık uyandırırdı ve bu veçhesiyle adeta bir “sanat velisi” hüviyeti taşırdı. Hayatı boyunca “bilen bir hattat şuuruyla” kendi topladığı emsalsiz hat eserlerinin pek çoğu 1960 yılında Topkapı Sarayı Müzesi’ne intikal etmiştir. Bu koleksiyonda hüsn-i hattın yanı-sıra, tezhip sanatının da fevkalade örnekleri mevcuttu. Necmeddin Hoca, tezhip sanatıyla fiilen uğraşmamakla beraber, Devlet Güzel San’atlar Akademisi’nin hocaları Rikkat Kunt (1903-1986) ve Muhsin Demironat’ın (1907-1983) klasik tezhip yolunu bulmalarına rehberlik etmiş; ayrıca, kitap sanatlarına dair tabir ve ıstılahları da dikkatle toplayarak zamanımıza eriştirmiştir. Zira, yaşlılığında bile, bu sanatlara faydalı olmak gayesini bir an olsun kaybetmemişti. Üstadın kendi yazdığı hat eserleri de en ziyade Mimar Sinan Üniversitesi’nde olmak üzere, Topkapı Sarayı ve Türk-İslam Eserleri müzelerinde, bazı hususi koleksiyonlarda bulunmaktadır. Ne yazık ki, Mimar Sinan Üniversitesi’nde saklanan yazılarından azımsanmayacak bir bölümü, üç yıl kadar önce dolabıyla birlikte kaybolmuştur.

Müstesna yaradılışıyla, Necmeddin Okyay birçok hüneri nefsinde topladığı için “hezarfen” (bin sanat sahibi) lakabıyla anılmıştır. Onun ebru hocası Edhem Efendi de aynı lakapla yad edilir. Necmeddin Efendi, ebced hesabıyla tarih düşürmekte de pek mahirdi. Aruz öğrenmediği halde, yazdıklarının vezni yerinde olur, bu da çevresindeki aruz bilenleri şaşırtırdı. Düşürdüğü tarihlerden Sami Efendi için olanını naklederek bu bahsi de kapayalım:

Serfürû eyler cihan, tarîh-i Necmeddin için:
Göçdü Sami, kaldı Rakım mesleki üsladsız…
1330 (1912)

Başta Neyzen Emin Dede (Yazıcı, 1883-1945) olmak üzere, birçok nağmeşinas dostu bulunduğu halde, Necmeddin Efendi, nedense musikiyle ilgilenmemiştir; makamlardan sadece acem-aşirân’ı tefrik edebildiğini söylerdi. Ancak “Üsküdar ağzı” denilen tilavet üslubuyla Kur’an-ı Kerîm okurken, makamları tiz sesiyle tabiî olarak birbirine münasip şekilde sıralardı. Hatta, Yenikapı Mevlevîhanesi’nde teravih kıldırmak için imamete geçtiğinde, muzipliği ile meşhur arkadaşı hattat ve musikişinas Ömer Vasfi Efendi (1880-1928) müezzinlik ederken, olmayacak makamlar gösterse de, Necmeddin Hoca tabiat-i musikîyesiyle mihrapta bunlara mükemmelen uyarmış. Bu hal “Deli” lakabıyla maruf Ömer Efendi’ye merak olur ve “Ulan, seni açmaza düşürmek için gösterdiğim makam seyirlerini ve kararlarını mûsiki bilmediğin halde nasıl yakalıyorsun? Hayret ediyorum!” dermiş. Böylesine dolu dolu yetişmiş olan Okyay üstadımızın samimiyet ve tevazu içinde ara sıra tekrarladığı şu sözünü de hiç unutamam; “Evladım, zamanın en iyi hocalarından ders gördüm amma, kendim bir şey olamadım” Oysa kendileri, yukarda isimleri sıralanan üstadların dürülüp bükülüp bir bedende toplanmış hali gibiydi. Bazılarını genç, bazılarını da orta yaşlarındayken tanıyıp da sohbet halkalarına dahil olduğu zevat-ı kiramın bir kısmını şuraya sıraladığımda, Osmanlı kültür mihraklarının XX.y.y.’daki numunelerini rahmetle anmış olacaksınız: Abdülaziz Mecdi Efendi (Tolun, 1865-1941), Ahmed Celaleddin Dede (Baykara, 1853-1946), Ahmed Naim Bey (1870-1934), Ahmed Remzi Dede (Akyürek, 1872-1944), Hafız Eşref Efendi (Ede, 1876-1954), Müderris Ferîd Bey (Kam, 1864-1944), Elmalılı Hamdi Efendi (Yazır, 1879-1942), Üsküdarlı Şair Tal’at Bey (1858-1926), Debreli Hoca Vildan Efendi (1853-1924). Necmeddin Efendi’nin hüsn-i hat konusunda en çok gorüşüp anlaştığı hattat ise, Macid Ayral (1890-1961) merhumdu. Hatta onun vefatından sonra: “Macidim gitti, elimdeki eserler öksüz kaldı” cümlesini zaman zaman tekrarlardı.

Üzerindeki 14 çeşit rahatsızlığı da “hastalık koleksiyonu” olarak görüp, bunu bütün nüktedanlığıyla yazı koleksiyonculuğu alışkanlığına bağlayan Necmeddin Hoca, son yıllarında arasu (glokom) ve perde (katarakt) illetleri dolayısıyla görme hassasını neredeyse kaybetmişti ve ömrünce bağlandığı sanatlar, ona artık yüzlerini göstermez olmuşlardı. Fakat “çalışmak”, hayatı boyunca kendisinin bütün hücreleriyle gerçekleştirdiği bir fiildi. Doksan üç yıllık aziz ömrünün bir anını boşa harcamadan, önce öğrenmek, sonra da öğretmek şevkiyle yanıp tutuşan ve bir ibadet hazzıyla çalışan merhum üstadın bu hali, rühuna o derecede işlemişti ki, vefatından üç gün önce, Haydarpaşa Numune Hastanesi’ndeki son görüşmemizde hatırını sorduğum vakit, hasta yatağından kısık sesiyle: “Ölmeye çalışıyorum” cevabını vermişti!

Nihayet 5 Ocak 1976 pazartesi sabahı fani ömrü tükenen ve -isminin manasına göre- dînin olduğu kadar, faaliyetleriyle sanatın da yıldızı olan hocamızı, ertesi gün, yıllarca hizmet ettiği Üsküdar Yeni Valide Camii’nden öğle vakti kaldırıp Karacaahmed Sultan’da oğlu Sami ve dokuz yıl önce kaybettiği refîkası Seniye Hanım’ın yanına sırladık. Lakin, kabrine konulan latin harfleriyle yazılmış kitabe, bu büyük sanatkarın şanına hiç yakışmasa da, o, eserleriyle yaşamağa devam ediyor, edecek… Yeri gelmişken, şu sempozyumu tertipleyen Üsküdar Belediye Başkanlığı’na da eski bir ricamı tekrar hatırlatmalıyım: Her şeyiyle Üsküdarlı kalan bu büyük sanatkarın adının, son yıllarını geçirdiği Doğancılar – Viran Saray sokağına verilmesini sabırla bekliyorum. Böylece Üstad’ın ismi Üsküdar’da abad edilmiş, o sokak da “viranlık” dan kurtulmuş olacakttır.

Hocamızın bir yazılı ebrûsunun hazırlanış hikayesini anlatarak, konuşmamı artık nihayetlendirmeliyim: Ebrûculukta kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için tedariki zor olan, morumsu vişne çürüğü renkli lök boyasının Mısır Çarsısı’ndaki bir dükkanda bulunduğunu işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. Lakin o gün 13 Kasım 1918’dir ve 30 Ekim’de imzalanan meş’um Mondros mütarekesini müteakip, gemilerle gelen İngiliz-Fransız kuvvetleri istanbul’u işgale başlamışlardır. Lök boyasını temin eden ve başına bir iş gelmemesi için vapura binmeyip, sandal tutarak yabancı askerlerin arasından güçbela Üsküdar’a dönen Necmeddin Hoca, evine zorlukla erişir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 6 Ekim 1923 günü yabancı kuvvetlerin gemilerle İstanbul’dan ayrılışını, limanı gören bahçesinden dürbünle seyrederken, o neş’e ile evine girip “Gel keyfim gel” celi ta’lîkini ebrulu olarak yazar ve renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa kullanır. Tekneden çıkardığı eserini kurutup seyretmek maksadıyla önüne aldığında, bir yandan kahvesini yudumlarken, heyecanından fincanını “Gel keyfim gel” in üstüne döker; işte görülen lekeler bunlardır. Sanırım, Necmeddin Efendi çapında bir sanatkar için, gelişlerinde kendisiyle beraber bütün Türkleri hüzne boğan işgal kuvvetlerine karşı, gidişlerinde bundan daha keyifli ve sanatkarca bir intikam düşünülemezdi!

Üsküdar’ın sanki gürül gürül akan tarihî bir memba çeşmesinden, bu konuşmamla dinleyicilerime ancak birer tas sunabildiğimi sanıyorum. Anlattıklarımın, muhabbetten kaynaklanan bir mübalağa olduğunu düşünebileceklere de şunu samimiyetle açıklamalıyım ki, söylediklerim fazla değil, noksandır bile!

M.Uğur Derman (Prof., Mimar Sinan Üniversitesi)

necmettin-okyay Hezarfen (bin sanat sahibi) Hattat Üsküdarlı Necmeddin Okyay

Huzursuzluk

Eskiden mutsuz olduğum yer şimdi huzur aramaya gittiğim yer oluyor. O huzursuz olduğum yerden sana koşup seninle konuşmak yetiyordu bana, ama şimdi seninle olan huzursuzluğuma hiç bir yer çare değil, bende en tanıdık huzursuzluğuma dönüyorum.

defolup-gider-misin-hayatimdan Huzursuzluk

Torino Atı

3 Ocak 1889, Friederich Nietzsche, Via Carlo Alberto’da ki 6 numaralı evinden dışarıya gezinmek ya da mektuplarını almak için postaneye gitmek üzere çıkar. Ondan pek uzak olmayan bir mesafede, daha ziyade ondan uzaklaşır bir vaziyette, taksicinin biri, inatçı atıyla cebelleşmektedir. Tüm zorlamalarına rağmen at kıpırdanmamakta direnmektedir. Bundan dolayı Guiseppe ya da Carlo ya da Ettore’nin sabrı taşar ve kırbacıyla ata vuru verir.

Nietzsche olayın intikal ettiği yere gelir ve öfkeden köpürmekte olan taksicinin sebep olduğu bu gaddarca harekete bir nokta koyar. Sağlam yapılı ve bıyıklı Nietzsche aniden taksinin üzerine atlar ve kolunu bağlar bir vaziyette atın boynuna dolar.

Komşusu onu evine götürür…

O da iki gün boyunca divanın üzerinde, o bağlayıcı son sözlerini fısıldayana kadar sessiz bir şekilde kımıldamadan yatar: “Anne, tam bir aptalım (Mutter, İch bin dumm)”. Uysal ve bunamış bir vaziyette, annesinin ve kız kardeşinin yardımıyla bir on yıl daha yaşar. Ata gelirsek, bildiğimiz bir şey yok.”

(Torino Atı filmi giriş sahnesi)

torino-ati Torino Atı

Ağaç Dili

Sabah oldu.
Ağaç
Her günkü yerine
oturdu,
bekliyor.
Ne güzel biliyor
Beklemesini ağaç
Ne kadar telaşsız
Ne kadar emin.

Rüzgâr giriyor koluna
Serçe konuyor dalına
Doymadan alına moruna
Balta saplanıyor beline…
Baltanın sapı da ağaç…
Gülüyor mu?.. Ağlıyor belki…
Neyleyip etmeli
Ağaçça dilini
Sökmeli!..

Bedri Rahmi Eyüboğlu

agac-dili Ağaç Dili

Hani

8.

   Gelecekti ama o sana işte:-
   Senin zorunlu anlamın – zor anlaman; ama , işte, öyle!
   Geldi de – kuşkun olamaz artık.
   Şimdi onu barındırmayı, ona barınak, sığınak olmayı
öğrenmelisin – bütün ‘bildiklerini sandıkların’ı bir yana
bırakıp, bir kenara atıp, onlardan kurtulup—

9.

   Bütün benliğinle yöneldiğindi çünkü o : kendini tam
olarak içine koymak istediğin tamlık – bütünlük; parçalarını
bağlayacak bağlam…
   Hiç umamadığın anlamlılık – yaşamının tam anlamı
işte…
   Ne çok dağıldın oysa, o günden –öncesinden de– bu
yana, ne çok koptun ve parçalandın–

* * *

   Şimdi, ne kadar, ne süre, nasıl ve hangi anlamda senin
olacağı ya da olmayacağı da belirsizken (hani “de”miştin
ya “işte”: “… en çok beklediğinin de gelse bile birgün hiç-
birzaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini bilerek…”)
şimdi, emin olduğun, emin olmaktan başka birşey de ya-
pamıyacağın onun gelişi.
   O ‘olgular’la, ‘gerçek’lelre, ‘saptamalar’la uğraşmaktan
da vazgeçmelisin artık – bu zorunluluk, kesin…
   Şimdi, işte, o.

10.

   Neler geçirmiş, neler çekmiş, nelerden, nerelerden geçmiş,
sana gelene dek -bütün bunları da öğrenmen gerek: nasıl olmuş da,
o belirsiz günden bu yana, hep gelişmiş, sana doğru: Nereden
bilmiş, nasıl bilmiş- senin sen olduğunu; ve, kendisinin kendisi- o;
çağırdığın ve beklediğin, olduğunu?
   Nasıl? -Bilemeyeceksin; ama, eminsin bundan.
   Bilmiyorsun; ama, bu, kesin.
   İşte, o.

11.

   Bak, işte nasıl bir zorunlulukla gelmiş sana : nasıl gelişip olgunlaşarak-

   ***

   Senden istediği, anlamlı olman.
   Yaşamının anlamı çünkü o.
   O çünkü, yaşamının anlamı.
   Nasıl, işte…

12.

   Şimdi, onunla ilgili yaptıklarında, dikkat etmen gereken,
ne yaparsan, hep k u t s a l birşey olarak yapman: sonucunda
ulunabileceğin ya da lanetlenebileceğin – içinde yücelebileceğin
ya da batabileceğin- birşey – işte -seni bir b ü t ü n olarak
içine alacak, ya da t ü m ü y l e dışına atacak, birşey…

   Biraz öyle biraz böyle; biraz ondan biraz bundan, değil artık:-

   Tam—

13.

  Ama bunu öyle herhangi bir’sonuç’; bir ‘gelecek’ beklentisi
olmaksızın gerçekleştireceksin : geçmişinden bu
gün(ler)ine uzanan uçlar ‘ileri’ye doğru ‘gelişme’ olanağı
tanımayacak – anlamın, ne sonlu ne sonsuz, bir şimdi
içinde gerçekleşecek: O şimdi(ler)in anlam yoğunluğu
öyle olacak ki, ‘ileri’de, ‘gelecek’te sürüp gitmesinin
düşünülmesi saçma olacak.

***

   Çünkü anlam çerçeven(iz) her yeni ‘bugün’de, ‘şimdi’de
en baştan ve boydanboya yeniden kuracağın(ız) -yepyeni-
bir çerçeve olacak – çünkü ‘verilmiş’, ‘hazır’ bir çerçeveniz
yok (üstelik ‘normal’, ‘olağan’, ‘alışılmış’ her türlü
çerçevelenmişlik, o anlama aykırıdır, onu çeler, giderek
engellemeye yöneliktir); olamazdı da : ancak ş i m d i –
b u r a d a kurabileceği(iz) kadarıyla varolabilecek.
   Anlamın(ız) şimdi, burada, var…

Oruç Aruoba
Hani

hani-siiri Hani

Yeniden güçlü -yapabilir- olmak

   Yeniden güçlü -yapabilir- olmak:-
   Bunun için nasıl da tersine çevirmen gerek yaşam
yönelimlerini – sen tamamiyle boşvermeye karar
vermişken geldi o: bütün yönelimini değiştirmek için –
nasıl da zor bu; ama, nasıl da güzel, yeniden canlanmak –
yaşamının toz tutmuş hayallerini silkeleyip bahar güneşine
çıkarmak – – kendine yeniden bir yeni yıldız seçip,
gökyüzü haritanı yeniden çıkarmağa girişmek…
   Çıkmak ve çıkarmak, yeniden – o, işte, bu olanak.

Oruç Aruoba

cikmak-ve-cikarmak Yeniden güçlü -yapabilir- olmak

Kendin olmayı yeniden öğrenmen gerek

27.

   Bir tedirginlik, huzursuzluk doğacak içinde, onun ile yanyana, yüzyüze olunca — o denli yabancı düşmüş olacaksın ki yaşamının kendi, sahici anlamına, aykırılık duyacaksın ondan — ancak o zaman anlayacaksın, nasıl tam da senin kendi anlamın —ta kendin— olduğunu onun : o yıllar boyunca kendine ne denli aykırılaştığını—— ama, o da hemen duyacak, duyumsayacak senin duyduğunu : suskunlaşacak, kapanacak, uzaklaşacak…
   Anlayamayacaksın——
   Çünkü, işte, temiz değilsin ki…
   Ne çok yalan barınıyor oranda-buranda — ne çok sahtelik…
   Ne çok sensizlik — sende…
   Ne çok sensizsin sen ——
   ne çok sensiz sen…
   Şimdi işte — olanak : sen ol sen.

* * *

   Duyduğun garip tedirginliği, huzursuzluğu da çözümlemelisin: O senin en önemli şeyin (Herşeyin) — işte : yaşamının anlamı olduğu halde (olduğunu en içinde duymana, bilmene, yaşamana rağmen), rahatsız, sanki iğne üstünde hissedeceksin kendini — o da hemen hissedecek bunu, tabiî ki : suskunlaşacak, hırçınlaşacak…

* * *

   Bu duyguyu çok iyi kavramalısın : bu, senin tam da sahtelik noktanı sana bildiren duygudur — kendin olamadığın yerlerde takındığın maskelerin bıyık altına eşlik eden duygu — bu duyguyu onun ile yanyanayken, yüzyüzeyken de duymanın endişesi, işte, seni tedirgin eden — çünkü bu duyguyu onun ile de birlikteyken duyman, artık tam olarak sahteleşmiş olduğunun göstergesi olurdu — artık, içi tamamiyle boş bir maske haline gelmiş olduğunu gösteren…
   Bu duyguyu —gerçekten ortaya çıktığı zaman da; çünkü, çıkacak— kovmalısın, defetmelisin — en sahte duygun aslında bu; ve, şimdiye dek en çok alıştığın — hatta, içinde rahat ettiğin, ‘huzur’, ‘dinginlik’; işte, ‘mutluluk’ duyduğun… Senin bu en alışık olduğun duygun, kendine en aykırı olanıdır — o’nun onu hemen hissetmesi de bundan : senin kendisine —çünkü kendine— nasıl aykırı olduğunu hissetmesi—Bırak —kov, defet— bu tedirginliği artık — tam kendin olabileceğin tam kendi, o, işte—
Ol——

28.

   Gider de — bırakabilirsin onu sen de : yaşamının anlamını zaten yitik saymamış mıydın, çoktan…
   Ama, onu bırakırsan; o da dönmezse sana; yitirirsen onu, kapkara bir duman kaplar yaşamını : artık, gerçekten isteyebilirsin sonu, sonucu, sonunu — yokluğu…
   Senin ölçün —kendin için kullanacağın mihenk taşı— olacak o: Ona layık olamazsan, hiçbirzaman hiçbirşeye yaramamışsın, demektir——
  O zaman —öyleyse; öyle ise—, büzül — küçül; ve, işte, yok ol———

* * *

   Buğu, aslında, heryerdedir —
   — göremeyen, sensindir…

29.

   Bambaşka bir anlamda olacak artık ona ulaşman—
   —ona ulaşman : kendini bulman olacak; ama, hiç olamadığın yerde — kendinde, yani: Yepyeni —kendin— olacaksın.
   —Yeni, ve, kendi : bu çelişmeyi —bu ululuğu— bu yücelmeyi de bileceksin — hiç umamamıştın bu olanağı; olamayacak saymıştın; ama, gerçek(oluyor) işte…
   Kendi gelmesini bile sana göre ayarlamış işte : kendiliğinden kendisine geliyor çünkü — kendi kendisi ile kendine…
   Nasıl da burada, senin ile, işte…
   Yaşamın boyunca, anladığında hayran olduğun —seni de yücelten—, hep ulu yaşam anları olmadı mı — öngörülmemiş, benzersiz, yepyeni, biricik ilişkilerin, anlamların, yaşamların kurulduğu, varedildiği, gerçeklendiği anlar:-
   O, bütün o anların anlamlarının toplam anlam bağlamı işte — bütün yaşamının bütün anlamı…
   Anla, işte — ve, yücel…

30.

   Kendin olmayı yeniden öğrenmen gerek — yıllar yılı unuttun onu yalnızca: Bunu da “koşullar”a, “hayatın akışı”na, “sorumlulukların”a falan bağlamaya kalkışma — bahane bulmağa çalışma: Sendin, sendeki asıl senin anlamını, önemini, değerini gözardı eden : korkaklıkla işin kolayına kaçan…
   O işte şimdi hesabını soruyor o sahici senin, senden : ne yaptın sen sana?!…

31.

   Sahicilik —dürüstlük— noktanı çok dikkatle belirlemelisin yeniden: Özgürlüğün de buna bağlı şimdi — amaçlarının gerçekleşmesi —senin gerçekleşmen— de : doğru ve doğruluklu —sadık— olabileceğin nokta——
   —kendine ve yaşamının anlamına…

* * *

   Şunu da iyice biliyorsun, bileceksin, bilmelisin : sen ne denli kendin —bağımsız, özgür— olabilirsen, o da o denli senin —sahici, tam— olacak.

32.

   İşte, geldi——
   Bunun nasıl bir geliş olduğunu da ancak yavaş yavaş anlayabileceksin; çünkü hem bütün o eski hayallerin teker teker —ama, harıl harıl—, parlıyor gözünde, hem de, o yıllar boyu özlemlerini kırıp yıkan gerçekler, sıraya girmiş, geçit resmi yapıyorlar, önünde!—

* * *

   “…yoksa, bütün o acıları
   boşuna yaşamış olacaksın”—

Oruç Aruoba
Hani

kendin-olmak Kendin olmayı yeniden öğrenmen gerek